HUZURLU VE SAĞLIKLI BİR YAŞAM İÇİN
sıkıntı ve stres
hallerine
çözüm
yolları
A.Kadir DEMİRCAN
1. Baskı Ocak 2004
ANKARA
Hazırlayan
A Kadir DEMİRCAN
Araştırmacı Yazar
İ
İ Ç İ
N D E K İ L E R
-
Stres ve sıkıntının tanımı. Syf: 5
-
İnsanı stres ve sıkıntıya sokan
başlıca sebepler.Syf: 7
-
Uyku bozuklukları. Syf: 9
-
Sabır. Syf: 13
-
Ufak tefek şeyleri dert etmeyin. Syf:15
-
Sorunlarınızı sık düşünerek çığ gibi
büyütmekten kaçınınız. Syf:16
-
Şunu iyi biliniz ki öldüğünüz zaman
bile yapılacak işler listeniz hala dolu olacaktır. Syf:17
-
Devamlı iyilik yapın. İyilik yapmak ve
güzel diyaloglar içinde olmak insanı rahatlatır, huzurlu kılar. Syf:18
-
İçinde bulunduğunuz anı yaşamayı bilin.
Ufak tefek şeylerle mutlu olmasını öğrenin. Syf:19
-
Sabırlı olun, sabırlı olabilme
egzersizleri yapın. Syf:20
-
Her gün kendinize biraz sessiz ve sakin
zaman ayırın. 21
-
Gerçeği kabul edin. Hayat adil
değildir. Zorluklarla, kötüler ve kötülüklerle yaşamak zorundayız. Syf:22
-
Erken kalkmaya alışın. Syf:23
-
Sorunlarınıza olan bakış açınızı
değiştirin. Syf:23
-
Hayatı olduğu gibi kabul edin. Syf: 24
-
Bilmemenin rahatlığını duyun. Syf:25
-
Olağan şeylerdeki olağan üstülüğü
arayın. Syf:27
-
İç dünyanız için zaman ayırın. Syf:28
-
Kötü kişilerden uzak durun.Syf:29
-
Stresten uzak, Huzurlu – mutlu -
sağlıklı ve hayatta başarılı olabilmek için dikkat edilmesi ve uyulması
gereken temel hususlar - tavsiyeler. Syf:31
-
Sıkıntı – stres – depresyon -moral
bozukluğu hallerinde tedavi edici materyaller. Syf:37
-
Atasözleri. Syf:40
-
Güzellikler ve fenalıklar karşısında
Müslüman itidalli ve sabırlıdır. Syf:42
-
Stresin meydana getirdiği hastalıklar.
Syf:45
-
Günahlardan dönmek ve tevbe etmek için
Allah hastalık
ve sıkıntı
verir. Syf:46
-
Psikolojik ve ruhsal yönden dua. Syf:48
-
Kur’an-ı Kerim ve namaz müminler için
şifadır. Syf:51
-
Şeytan sürekli vesvese ve kuruntu
verir. Syf:53
-
Sıkıntı ve stres hallerinde Müslüman.
Syf:54
-
Sabah namazında melekler hazır bulunur.Syf:57
-
Her zorluğun ardından bir kolaylık
gelir.Syf:59
-
Korku - ümitsizlik ve karamsarlık. Syf:61
-
Müminler zorluk ve güçlüklere karşı
sabırlı ve dayanıklıdırlar, ümitsizliğe düşmezler. Syf:63
-
Musibetler ve hastalıkların mümine
kazandırdıkları.65
-
Hayır ve şerri Allah verir ve müminin
lehinedir.Syf:68
-
İnsan sabır ve tahammül bakımından
zayıf yaratılmıştır.Syf:69
-
Musibetlere ve hastalıklara karşı
insanların gösterdiği tavırlar. Syf:71
-
Musibetlerin gelişi Allah’ın izni ve
takdiri iledir.Syf:72
-
Bir namazlık saltanatın olacak taht
misali o musalla taşında. Syf:73
-
Sesler. Syf:74
-
O gün gelecek.O gün cansız at kapıya
taksimat tapuya. Syf:75
-
İman ve stres. Syf:76
-
Yolculuk kaçıncı perondan. Ve ölüm
güzel şey. 78
-
İnsanın iç huzuru ve iman. Syf:80
-
Mutluluk ve iman. Syf:82
-
Her halimize şükür. Syf:83
-
Hep şükretmek gerekir. Syf:84
-
Sıkıntı ve strese, ümitsizlik ve
karamsarlığa düşmemesinin tedbiri için bilinmesi ve uygulanması gereken
temel hususlar. Syf:87
-
Yüksek şahsiyet ve kişilik sahibi
olabilmenin temel ölçüleri. Syf:90
-
Takıntılı olmayın, olmamayı yaşam tarzı
haline getirin.
1- STRES VE SIKINTININ
TANIMI
STRES:
Can
sıkıntısıdır diyebiliriz. Stresin sayılamayacak çoklukta; ruhi gerginlik,
sıkışma, ruhi bunalım, çaresizlik, moral bozukluğu, takıntı, kararsızlık ve
karamsarlık gibi sebepleri vardır. Bu sebepler kişilere göre
değişebilmektedir. Burada; aynı uyarıcı karşısında herkesin tepkisi aynı
olmamaktadır. Her insanın yaratılışı gereği; kişiliği, bünyesi,
karakteri ve görüşleri farklıdır.
Stresin diğer bir
tanımı da: fiziki, psikolojik ve sosyal faktörlerin etkisiyle, insanın
haleti ruhiyesinde meydana gelen sıkıntı hali ve bunun hastalık olarak
bedene yansımasıdır.
Stresin Belirtileri:
Ruhsal:
Hayatın anlamının kaybolması, yaşam
sevincinin yitirilmesi, ne yapacağını bilememe, suçluluk duygusu, kin duyma
ve can sıkıntısı.
Sosyal:
Diğer insanlardan soyutlanma, yalnızlık,
’ben merkezli’ olmak, hoşgörüsüzlük, insanlarla iyi ilişki kuramamak.
Duygusal:
Heyecan duyamama, aşırı ağlama, sinirsel
gülme, hastalık kuruntusu, vesvese, kıskançlık, huzursuzluk, ümitsizlik.
Zihinsel:
Kafa karışıklığı,
hafıza sorunu, karar vermede güçlük çekme, intihar düşüncesi, konsantrasyon
güçlüğü.
Fiziksel:
Kalp çırpıntısı, el ve ayakların buz
kesmesi, baş dönmesi, bayılma, aşırı terleme, cinsel isteğin azalması.
Psikososyal
uyarıcıların insanda stres meydana getirmesinde en önemli sebep kişinin
değerlendirme ve algılama mekanizmasıdır.
Tehlike veya
strese yol açan hadiseler geçince, organizma normal düzene girecektir.
Tipik stres halindeki bir kişide;
uykusuzluk, vesvese,
sıcak basması, tahammülsüzlük, şakakların zonklaması, sinirlilik,
umutsuzluk, karamsarlık, tatminsizlik,
patlayacakmış gibi
olma, göz kararması, nefes darlığı, ellerin ve ayakların soğuması, soğuk ter
basması, iktidarsızlık, şişmanlık, kalp korkusu, yüksek tansiyon, titreme,
tik, kekemelik gibi bir- takım rahatsızlıklar söz konusu olabilir.
Strese en çok maruz kalan kişilerin özelliklerinden
bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.
Daima hızlı hareket ederler. Kendilerine aşırı güven
duydukları hissi bırakırlar. Kendilerine çok ehemmiyet verirler. Devamlı
gerginlik içindedirler. Hızlı konuşurlar, el kol hareketleri yaparlar,
hırslı ve telaşlıdırlar, alıngandırlar, küçücük hadiselere bile
sinirlenirler.
Stres çağımızın belki de en yaygın hastalığı olmasına rağmen,
tedavisi oldukça zordur. Stresin tedavisindeki temel prensip, strese yol
açan faktörleri uzaklaştırmak, onlardan uzaklaşmaktır. Zaten bu etkenleri
uzaklaştırmanın veya onlardan uzaklaşmanın güç olması sebebiyle tedavisi de
zordur.
Strese karşı dayanıklı olmak için, şu hususlara dikkat
edilmelidir. Sabırlı ve hoşgörülü olmak, fazla alıngan olmamak, olur olmaz
şeylere sinirlenmemek ve bunları yapabilmeyi kendi kendine telkin etmek, çok
faydalıdır.
Günlük işler arasında 15-20 dakika kadar kafa dinlemek,
beslenmeye dikkat etmek, sigara ve içkiyi bırakmak, akşamları ılık suyla duş
almak, jimnastik hareketleri yapmak kişiyi oldukça rahatlatır.
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; maneviyatı yüksek olan kişiler
stres ve sıkıntılara, maneviyatı zayıf olan kişilere göre daha dayanıklıdır.
Stresin zararlarını azaltmak ve rahatlamak için batı toplumlarında akla
hayale gelmedik çılgınlıklar yapılarak, gerginlikler atılmaya çalışılmakta;
bu da sonuç vermeyince çeşitli çirkinlikler, hatta intihar olaylarına kadar
giden birtakım üzücü hadiseler sergilenmektedir. İslam toplumunda bu tür
7
olaylara rastlamak çok zordur.Toplumun iman ve kültür
dinamikleri bu tür olayların çıkmamasında bu güne kadar etkili bir faktör
olagelmiştir.
2-
İNSANI SIKINTI VE STRESE SOKAN
BAŞLICA
SEBEPLER
Doğmak, ölmek, yaşamak, hasta olmak, üzülmek, sevinmek
insanla doğan ve insanla var olan, insana has en tabii, doğal
özelliklerdir. Aslında insanın hayatından ölümüne kadar geçen yaşamı,
hayatında karşılaşacağı bütün hadiseler ve olaylar, hayatının süreci,
biçimi daha insan doğmadan önce Allah tarafından Levh-i Mahfuzda
belirtilmiştir. Bu husus; iman esaslarından ‘ kaza ve kadere imanla’ izah
edilip tasdik olunmaktadır. İnsan, tabiatı icabı zayıf yaratılmıştır,
tahammül ve sabır bakımından acizdir, güçsüzdür.
Hayatın akışı içerisinde insanoğlu kendini birçok
sürprizler içerisinde buluverir. Olaylar kontrolü dışında gelişir, bu hayat
boyu hep böyledir. İnsan hayatın cilvelerine, sürprizlerine, meşakkatlerine
bir türlü alışamaz, kolay uyum sağlayamaz. İnsan güzellikler ve bolluklar
karşısında rehavete dalıp şımarır, azar. Felaketler, darlıklar karşısında da
telaşlanır, ıstırap duyar, Allah’a yalvarır, yardım ister.
Aslında insanın elinde olan çok fazla bir şey yoktur.
Her şeyi kontrol edemez, gelişmeler istediği gibi gitmez. İnsanoğlu
yaradılışı icabı; yanılır, hata yapar, doğru yapar, iyi veya kötü birisi
olur, günah işler veya sevap işler. Aklını her zaman gerektiği şekilde
kullanamaz. Bunun sonucunda da; kendini huzursuz, mutsuz eden, stres ve
sıkıntılara sokan olaylarla karşı karşıya kalabilir.
İnsanda sıkıntı ve stres meydana getiren, yüzlerce olay
ve hadise çeşitleri olabilir. Mesela; aşırı borçlanma, borçları ödeyememe,
bir sıkıntı sebebi olabilir. Ancak çok zengin ve varlık içerisinde olan
kişilerin de daha farklı ve özel sebepleri vardır. Kişilere göre faktörler
ve sebepler değişiklikler
gösterebilir.
İnsanoğlunu sıkıntıya, üzüntüye, strese, çaresizliğe
sokabilecek muhtemel sebeplerden bazılarını belli başlıklar halinde
örneklemek ve özetlemek gerekirse;
Bu etkenlerin başında günümüz toplumunda en temel unsur
olarak başta maddiyat gelmektedir. İhtiyaçlarını karşılayamayan, borçlarını
ödeyemeyen, ailesine bakamayan insanlar sıkıntı ve strese daha fazla müptela
olabilmektedirler.
-Hastalık; insanı kıvrandıran ve özellikle çaresi bulunamayan hastalıklar
...
-Ölüm. Ölüm korkusu veya bir yakınını, çok sevdiği birini kaybetme,
yokluğuna tahammül edememe.
-Kaza. Yaralanmalar, sakatlanmalar ve maddi zararlar.
-Fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlarını karşılayamama.
-Hırsızlık, soygun, deprem gibi sebeplerden dolayı ağır maddi zarara ve
borçlanmaya girilmesi .
-Aile
içerisinde uyumsuzluk, ayrılık, huzursuzluk, geçimsizlik.
-İstek dışı tayin, sürgün, iş değişikliği durumları.
-İşlerinin arzuladığı şekilde gitmemesi, hedefine ulaşamama.
-Kötü
kişilerle karşılaşması, kötülüklere maruz kalması kötülerin musallat olması.
-İnancına yapılan her
türlü baskı ve zulümler, inancını istediği şekilde yaşayamaması.
-Aşırı iş yorgunluğu,
gürültülü ve kalabalık ortamlar.
-İflas etme, zarara
girme, iş hayatında başarısızlık, ağır borç altına girme, borçlarını
ödeyememe durumları
-İşiyle, iş yeriyle
ilgili olumsuzluklar.
-Terk edilme, aşkına
ve sevgisine karşılık bulamama .
-Ağır ekonomik kriz,
terör olayları ve doğal afetler.
- Gönlüne göre ve
dertlerini paylaşacak dost, arkadaş ve çevre bulamama, yalnızlık çekme.
-Aldatılması,
dolandırılması, toplumdan tecrit olma.
-Yalnızlık,
kimsesizlik, çaresizlik, dostların terk etmesi.
-Gelecek ve istikbal
endişesi.Yarınlarından ümitsiz olmak, ümit kesmek.
Bu hadiselerden
herhangi birinin insanın başına gelmesi, insanoğlu için çok doğal, hayatın
gerçeklerinin ta kendisidir diyebiliriz. Bu doğallığın bilincinde olan
kişilerin başına bir hadise gelmesi, o insanda fazla bir tahribat meydana
getirmeyecektir.
Hayatın sürprizlerine çile ve musibetlerine karşı hazır olan kişiler, tabii
ki olumsuz olayların
bir çoğundan hiç
etkilenmeyecekler ya da çok az etkileneceklerdir. Ellerinde olmadan
etkilendikleri taktirde ise bu etkileşimlerden kurtulmanın, normale dönmenin
yol ve yöntemlerini de bilecek ve kendi üzerlerinde başarılı bir şekilde
uygulayabileceklerdir.
Biz bu eserle ilk
önlem olarak; kişinin sıkıntı ve strese daha baştan hiç düşmemesini temin
için temel hususları vurgulamakla birlikte, bunu başaramayıp sıkıntı ve
strese düşülmesi hallerinde de, bu durumlardan bir an önce kurtulmalarını,
normal sağlıklarına ve düzenlerine kavuşmalarını garantiye almaya çalıştık .
3- UYKU BOZUKLUĞU
İnsanı derinden
etkileyen, sıkıntı ve strese sokan olaylar ve dertler tabii ki insanın uyku
düzenini de bozmakta ve etkilemektedir. Uyku düzeni bozulan, gece
uykusuzluk çeken, uyuyamayan insanın gece ve gündüz hayatı da muhtemelen
huzursuz, sıkıntılı, kabus dolu olarak geçecektir. Uykusuzluk, uyku
uyuyamama, insan için başlı başına bir sıkıntı, stres verimsizlik ve kabus
kaynağıdır. Uykusuzluk ile - sıkıntı ve stres birbirlerine çok yakın
arkadaş gibidirler. Sıkıntı ve stres uykusuzluğu meydana getirir, uykusuzluk
ise insanda sıkıntı ve stresi meydana getirebilir.
Huzurlu ve mutlu
yaşamanın en etkin yollarından biri de; düzenli, derin ve güzel bir uyku
uyuyabilmektir. Güzel bir uyku, insan için güzel bir gündür, güzel bir
hayat, umut verici, dolu ve heyecanlı bir yaşantıdır.
Uykusuzluğun
çocuklara, yetişkinlere ve yaşlılara göre çeşitli sebepleri vardır.
Yetişkinlerdeki
uykusuzluk tok veya aç yatmaya, kahve ve çay içmeye, akşam zihnin önemli
bir hususla meşgul olmasına bağlı olabilir. Günlük hayatın aniden
değişmesi, uyku, yemek ve çalışma düzensizlikleri ciddi uyku
bozukluklarına yol açabilir.
Karın ağrıları,
öksürük, sık idrar, cilt uyarılarının yol açtığı uykusuzluklar tedaviyle
kolay düzelir. Yetişkinlerde uykusuzluğun en sık görülen sebebi
depresyondur.
Bu şahıslarda
uyuyamamanın yanı sıra; kilo kaybı, iştahsızlık, cinsi arzularda azlık,
huzursuzluk, konsantrasyon yetersizliği, hafıza zayıflığı da bulunur. Bu
kişiler yatar yatmaz uyuyabilirler, fakat birkaç saat sonra uyanırlar ve
tekrar uyuyamazlar. Ufak tefek stres ve problemlerden dolayı uzun vadeli
uyku bozukluğu oluşmaz. Halledilemeyen, insanı sıkıntı ve strese sokan
problemler eğer ağır ve sürekli devam edecek bir problem ise uyku
düzensizliği süreklilik arz edebilir.
Uykusuzluk aslında çok kötü, ağır ve can yakıcı bir hastalıktır. Ancak
ruhsal bir hastalık asla değildir. Psikolojik, sosyolojik ve fiziki
sebeplerden türeyebilen geçici bir rahatsızlık türüdür de diyebiliriz.
İnsan
uyuyamadığı zaman, geceleri adeta ona kabus, gündüzü de zindan olur. Hiçbir
şeyi göremez, hiçbir iş yapamaz, hayattan ümidini keser ve kötü bir gün
yaşar. Gerginlik ve ağır bir stres içerisinde olur.
Bu
duruma baştan hiç düşmemenin yolları aranmalı, bulunmalı ve uygulanmalıdır.
Uyku, yemek, içmek,
nefes almak ve teneffüs etmek gibi fizyolojik bir ihtiyaçtır. İnsanın vücut
ve ruh dengesini sağlar. Sinir sistemi dediğimiz beyin ve sinirleri
düzenler.
Uyku yaşla ters
orantılıdır. Yaş büyüdükçe uyku azalır. Küçükler çok, büyükler az uyur.
Unutulmamalıdır ki; uykunun da beslenme gibi, azı yetersiz, çoğu da
zararlıdır.
Uykunun az veya çok
oluşundan öte kalitesi önemlidir. Kısa bir süre de olsa; sade ve deliksiz
bir uyku uzun süreli ama sağlıksız olan bir uykudan daha iyidir.
Uykusuzluğa karşı
bilinen tedavi yöntemlerini şu şekilde sıralayabiliriz.
§
Gerginliği ve depresyonu
azaltan, rahatlatıcı, gevşetici ilaçlar.
§
Uyku getirici ilaçlar. Bu
ilaçlar insanda bağışıklık da yapabilmektedir. Uyku ilaçları kullanıldığında
insan tamamen uyuşur, etkisiz, hareketsiz, cansız kalır. Devamlı uyku hali
ve uyuşukluk içerisinde olur. Bu süre, 12-18 saat kadar devam edebilir.
§
Bitkilerden üretilen doğal
ilaçlar. Hiçbir bağımlılığı ve bağışıklılığı görülmemekte olup, kesin sonuca
ulaşmada etkili yöntemlerden birisi olarak bilinmektedir. Çevrede bulunan
şifalı bitkiler eczanesinden bir hekim tavsiyesiyle kolayca ve oldukça da
ucuza elde edilebilir.
§
Yatmadan evvel ılık duş.
Yatarken ılık bir duş alınması vücudun gevşeyip rahatlatmasına ve güzel
bir uyku uyunmasına katkıda bulunabilir.
§
Yatmadan yarım saat önce
yoğurt yenmeli, ayran veya ılık süt içilmelidir.
§
Hafif jimnastik ve spor
yapıldıktan bir saat sonra yatılmalıdır.
§
Kapsamlı bir masajdan sonra
yatılmalıdır. Vücuda yapılan masaj, kasların gevşemesine ve vücudun
rahatlamasına katkı sağlayacaktır.
§
Gürültüsüz bir odada ve yalnız
yatmak tercih edilebilir.
§
Geç yatılıp erken kalkılır,
uyandıktan sonra tekrar uyumak için yatılmamalıdır. Uyku kısaltılmalı ve
belli bir standartta tutulmalıdır.
§
Uyku tam alınamadığı hallerde
dahi, sabahleyin soğuk bir duş almak, bütün günü ve muhtemelen gecenizi çok
rahat ve zinde geçirmenizi sağlayacaktır.
§
Yatmadan yarım saat önce,
ayran veya uyku getirici şuruplardan içilmesi çok rahat bir uyku
sağlayabilir. Ancak
§
ilaçların çoğu, uzun süre
kullanılmak zorunda kalındığında bağışıklık yapabilmektedir.
§
Her gün aynı vakitte yatılmalı
ve kalkılmalıdır.
§
Yatılan yer temiz, sessiz, loş
ve biraz da karanlık bir mekan olmalıdır.
§
Uyku uyunacak ev ya da oda;
araba gürültülerinin yoğun olarak duyulduğu bir ortamdan uzak olmalıdır.
§
Yastık alçak ve biraz sert
olmalıdır. Yatak da aynı şekilde sağlığa elverişli ve hafif sert olmalıdır.
§
Yatarken zihni yorucu şeyler
okunmamalı, aşırı heyecan, üzüntü ve sevinç verici televizyon görüntüsü ve
muhtelif olaylardan uzak durulmalıdır.
§
Yatarken sinirler gergin
olmamalı, sıkıntılı, vesveseli, öfkeli ve
§
derin düşünceli olunmamalıdır.
§
Aç veya aşırı tok olarak
yatılmamalıdır.Yatarken ağır yemek yenilmemeli, hafif yiyecekler tercih
edilmelidir. Özellikle ramazan günlerinde sahurda kahvaltı türünde
yiyeceklere önem verilmelidir.
§
Gece vaktinde ve yatarken sıvı
yiyecek ve içeceklerden kaçınılmalıdır. Özellikle sinirleri uyarıcı kahve ve
çay alınmamalıdır. Soyunarak, vücudu gevşetip yatılmalıdır.
§
Uyku odasının serin ve
havalandırılmış olmasına dikkat edilmelidir.
§
Uyku uyunacak oda sıcak
olmamalıdır.
§
Mümkünse tek olarak
yatılmalıdır.
§
Yatıldıktan sonra uyku
tutmamış ise uyumak için zorlanmamalı, kalkıp kısa bir süre evde
gezinilebilir, televizyon seyredip kitap okunabilir, hafif jimnastik
yapılabilir veya duş alınabilir.
§
Tamamen uyku gelmeden yatağa
girilmemelidir.
§
Vücut yorgun olmalıdır. Gündüz
hiçbir faaliyeti ve hareketliliği olmayan bir vücut la kolay ve sağlıklı
bir uyku sağlanamaz.
Uykuyu etkileyen
faktörler:
a- Uykuyu
kolaylaştıranlar:
* Sessizlik * Karanlık
* Uygun ısı * Uzanma ve oturma * Fikri dinlenme * Yorgun vücut * Süt, yoğurt
ve nişastalı gıdalar.
b- Uykuyu
zorlaştıranlar:
Hareketli faaliyetler*
Şiddetli uyaranlar * Dert ve can sıkıntısı * Yoğun stres * Öfke * Endişe ve
karamsarlık * Aşırı vücut ve zihin yorgunluğu.
Gerçekten de sağlığın kıymeti kaybedilince anlaşılıyor ve diyorsunuz ki;
dünya servetleri bir yana, benim sağlığım bir yana. Dünyaları verseler
sağlığımla asla değişmem. Bu tepkiler çok doğal tepkilerdir.
4- SABIR
Her işin başında
besmele, her olayın çözülmesinde
sabır vardır.
Sabır; insanın manevi
hamurunda, önemli bir katkı, bir tekabül mayasıdır. İnsanı; maddi dünyada
başarı ve mutluluğa, manevi dünyada da o sonsuz kurtuluşa götüren, şaşmaz
ve sapmaz bir yoldur. Sabır; yüce Kur`an`da bildirilen, insanlık düşmanı
şeytanın, bütün taktik ve dürtülerine karşı, beşerin en güçlü savunma
silahı, en sağlam siperidir. Yüce Allah`ın Kur`an`da bir çok ayetlerle
müjdelediği, ‘cennet anahtarlarından biridir’ sabır.
Sabır ömrün bereketi,
lezzeti, anahtarı, her sıkıntının tedavi seansı, her mutluluğun başlangıcı,
her zifiri karanlığın bitiş komutudur.
Âl-i İmren: 200:
“Ey inananlar SABREDİN, direnin. savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve
Allah`tan korkun ki başarıya eresiniz.”
Bakara 156 - 157 :
“ Ant olsun, sizi korku, açlık, mallarınızdan, canlarınızdan ve
ürünlerden eksiltmek gibi
şeylerle deneriz;
SABREDENLERİ MÜJDELE Kİ, onlara bir bela eriştiği zaman; “Biz Allah içiniz
ve biz O’na döneceğiz” derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep
onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır. ”
Zümer 10:“
Ancak “sabredenlere” mükafatları hesapsız olarak ödenecektir .”
Furkan 75:“
İşte onlar sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve orada
bir sağlık dileği ve selam ile karşılanacaklardır.”
Şair Cengiz NUMANOĞLU
sabrı şu şekilde şiirleştiriyor.
SABIR SINAVIDIR
ÖMÜR DEDİĞİN
Nefsin işkencesi
düşmandan beter,
Onun zulmü ancak
savaşla biter.
Silah istiyorsan,
iraden yeter,
Sabır sınavdır, ömür
dediğin ...
Zaman sermayesi,
sanma ki, çok bol
Beşikten bastona, kaç
adımlık yol ?
Bu kanun değişmez, kim
olursan ol,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin ...
Nimet sırrı gizli,
hayır ve şer’de,
Devayı da verir,
verdiği derde,
Akıl, isyan ile,
aranda perde,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin ...
Ezel arşivinden, kader silinmez,
Hakk`tan gelirse, karşı gelinmez,
Her şer de hayır var, kulca bilinmez,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...
Yüce Allah, kulu,
fazla sevince,
Bazen alır dener,
bazen verince,
Düşünen insana, mesaj
derince,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin...
Dünya nimetinden, faydalan amma,
Onları, her derde
devadır sanma.
Mal mülk çöplüğünde,
çok oyalanma,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin ...
5- UFAK TEFEK ŞEYLERİ
DERT ETMEYİN
Çoğu zaman;
durup dururken bir sele kapılıp ufak tefek şeyleri kendimize dert etmeye
başlarız - üzülürüz ve bundan dolayı da strese gireriz. Tüm dikkat ve
enerjimizi küçük sorunlara yöneltip, normal yaklaşım boyutlarının üzerine
taşırız. İşi oluruna bırakıp yolumuza, işimize devam etmek yerine; kızmayı,
öfkelenmeyi tercih ederiz. Ama bir müddet sonra; bunların kısa süreli,
geçici olduğunu, geçip gittiğini, normale döndüğümüzü, aslında üzülecek,
kızacak hiçbir şeyin olmadığını görünce de pişmanlık duyarız. Boşa zaman
harcadığımızı, üzülmeye, sinirlenmeye, kafaya takmaya hiç de yeri
olmadığını düşünür pişmanlık duyarız. İşte bunun için ufak tefek hiçbir
şeyle kendimizi oyalamamayı baştan düşünmeliyiz, öğrenmeliyiz ve tatbikata
geçirmeliyiz.
Günlük
yaşamımızda oluşan bu tür haller; uzun bir kuyrukta saatlerce sıra beklemek,
haksız bir eleştiriye uğramak olabilir, ya da bir işin ters gitmesi veya
arzu ettiğimiz şekilde sonuçlanmaması şeklinde de olabilir. Her türlü küçük
veya büyük sürprizlere karşı son derece olgun, ağırbaşlı ve hazırlıklı olmak
zorunda olduğumuzu kabullenmeliyiz. Zira hayat sürprizlerden ve zorluklarla
mücadeleden ibarettir.
Çoğumuz yaşam
enerjimizin büyük bir miktarını ufak-tefek, olur-olmaz şeyleri kendimize
dert ederek harcadığımız için, yaşamın güzelliğini, zenginliklerini
yeterince tadamayız, yaşayamayız. Günlük yaşantımızda bu tür, hiçbir olayı
ciddiye ve dikkate almamamız, kendimizi yıpratmamamız halinde; daha
sevecen, daha
huzurlu, ılımlı, heyecanlı ve enerji dolu bir yaşam sürdürebiliriz.
6- SORUNLARINIZI SIK
DÜŞÜNEREK ÇIĞ GİBİ BÜYÜTMEKTEN KAÇININIZ
Yapacağınız
işleri, işlerle ilgili soru ve cevapları, vereceğiniz hayati sayılabilecek
kararları; beyninizde çok egzersiz yapar, olumlu - olumsuzluklarını çok sık
düşünürseniz, devamlı vesvese içerisinde olmanız, şeytanın da olumsuz
telkinleriyle endişeye dönüşür ve içinizi kemiren bir kurt haline gelebilir.
Aklınızdaki küçük bir kar topunu büyük bir çığ yığını haline gelmeden
kontrol altına almanız sizin elinizdedir .
Yapacağınız işi,
sorunları; haddinden fazla önemsememek, şeytanın vesvesesine kapılmamak, her
şeyi soğukkanlı bir yaklaşımla, oluruna ve olacağına bırakmak, en önemlisi
zamana yaymak, olumlu olumsuz her şeyi kader, hayır ve şer çizgisinde
değerlendirmek, hiçbir şeyin sonunda ölüm olmadığını düşünmek sizin için
yeterli olacaktır. Aslında zaman her türlü sorunun çözüm kaynağıdır. Belki
de olayların çözümünü kafamızda kar topu haline dönüştüreceğimize zamana
bırakmak ve yaymak en etkili yaklaşım ve çözüm stratejisidir diyebiliriz.
Aslında her türlü
olaya olursa da olur, olmazsa da olur pencerelerinden bakmak, ısrarcı ve
aceleci olmamak en doğru seçim ve çözüm biçimidir. Zaman her şeyin ilacıdır
diyebiliriz.
7- ŞUNU İYİ BİLİNİZ Kİ;
ÖLDÜĞÜNÜZ ZAMAN BİLE YAPILACAK İŞLER LİSTENİZ HALA DOLU OLACAKTIR .
BİTİREMEDİĞİNİZ, HATTA HİÇ BAŞLAYAMADIĞINIZ İŞLERİNİZ OLACAKTIR.
Çoğumuz
işlerimizi yetiştirmek, vatan ve millete hizmet etmek, ailemiz veya çoluk
çocuklarımızın geleceği ve istikbali adına dur durak bilmeden çaba sarf
eder, gizli ve açık hedeflerimizi, projelerimizi uygulamaya koymak, bunları
mutlaka başarmak adına mutluluklarımızı sınırlarız, erteleriz, öteleriz ve
yaşamımızı zora ve rizikolara sokarız.
Bütün gün, dur
durak vermeden, geç saatlere kadar çalışır, çırpınır, yorulur ve işleri
yetiştirmeye çabalarız. Yapılacak işler listesi tabii olarak boş kalmayacak,
içinde hep uğraşmanız, takip etmeniz gereken konular olacaktır. Daima
yapılması gereken telefon görüşmeleri, görüşülmesi gereken kişiler, alınması
veya verilmesi gereken cevaplar olacaktır ve bunlar bitmeyecektir.
Her kim olursanız
olun, ne iş yaparsanız yapın; şunu iyi bilmelisiniz ki; dünyada hiçbir şey
sizin ve sevdiklerinizin mutluluğuyla iç huzurunuzdan daha önemli olamaz.
Eğer her işi mutlaka kotarma, tamamlama, başarma saplantınız var ise gerçek
bir mutluluğa hiçbir zaman ulaşamazsınız.
Gerçek şudur ki;
her şey ve her iş bekleyebilir, ivedi sınıfına giren çok az şey vardır.
Gereğince dikkat ve takip edilebilirse, zamana bırakılırsa, acele edilmezse,
doğal akışı içerisinde her iş zamanında bitirilebilir. Zamanı gelince her iş
hallolur. Hayatta, gerçek anlamda “ ivedi” olan şey insanın iç
huzurudur, sağlığıdır, kendine ayıracağı sakin vakitler ve sevdikleriyle
birlikte olduğu anlardır.
Hayatın
ve yaşamanın amacı; her işi bitirmek değil, bu yolda atılan her adımın
tadını çıkararak, sevgi, huzur, neşe dolu bir hayat sürmektir.
Bütün
bunları kendi kendimize hatırlatmalıyız ki kendimizi kontrol altına
alabilelim.
Unutmayalım ki;
öldüğümüz zaman bile “yapılacaklar “ listemizde tamamlanmamış birçok
işlerimiz olacaktır.
8- DEVAMLI İYİLİK
YAPIN. İYİLİK YAPMAK ve GÜZEL DİYALOGLAR İÇİNDE OLMAK İNSANI RAHATLATIR,
HUZURLU KILAR.
Elinizden geldiğince, fırsatlar elinize
geçtiği, gücünüzün, gönlünüzün yettiği kadar, her konuda, maddi ve manevi
olarak, herkese karşı iyilikler yapmaya çalışın ve yapın. Yaptığınız
iyilikleri de takdir etsinler diye kimseye anlatma ihtiyacı duymayın.
Yaptığınız iyiliklerden de asla karşılık beklemeyin.
Unutmayın
ki; iyilikler ömrü uzatır, hayatı neşelendirir ve anlamlı kılar, insana iç
huzuru verir. Her güler yüz bir sadakadır, her iyilik ise misliyle
güzellikler getirir.
Size
“kötülük yapanlara karşı da iyilik yapın”. En makbul iyilik işte budur.
Çünkü; “İyiliğe karşı iyilik her kişinin işidir, kötülüğe karşı iyilik de er
kişinin işidir ”denilmiştir .
İyilik
yaptım kötülük buldum veya iyilikten maraz doğar anlayışını kesinlikle terk
ediniz.
Çok meşhur
bir söz de; “İyilik yap denize at, Malik bilmezse Hâlik bilir” denilmiştir.
9- İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ
ANI YAŞAMAYI BİLİN
UFAK TEFEK ŞEYLERLE
MUTLU OLMASINI ÖĞRENİN.
Kafanızın salim
olması, moralinizin düzgün olması büyük ölçüde içinde bulunduğunuz anı ne
kadar yaşayabildiğinize ve zevk alabildiğinize bağlıdır.
Bir yıl öncesinde
neler olduğunu veya sonrasının nasıl olacağını düşünmeden içinde
varolduğunuz anı en güzel bir şekilde değerlendirip yaşamanız gereklidir.
Çünkü bir dakika sonra nelerin olacağı, nasıl olacağı ve ne olacağınızı siz
bilemezsiniz. Bunu bilen ancak Allah olacaktır. Böyle olunca da öncesini ve
sonrasını düşünerek kafa yormak çok gereksiz ve lüzumsuz bir davranış
olacaktır. Varın içinde bulunduğunuz her anı bütün varlığınızla doyasıya
yaşayın, ve mutlu olun.
Ne var ki; çoğumuz
birçok basit konuyu ve olayları kendimize anında dert ve tasa etme
noktasında alışkanlık kazanmışızdır. Ne olacak, ne olacağız, nasıl olur, ne
getirir, neler götürür, nasıl sonuçlanır, halimiz ne olur diye durmadan
zihnimizi meşgul eder dururuz. Aslında bu bir vesvesedir, kuruntudur. Şeytan
insanın kalbine kuruntu ve vesvese verir, boş ümit ve endişelere sokar.
Boşa sevindirir ve üzer.
Geçmişteki
sorunlarımız ve geleceğe yönelik endişelerimiz yaşadığımız a’na hükmettikçe
biz kaygılarla ve ümitsizliklerle dolu bir bunalıma gireriz. Böyle bir
durumdayken hayattan zevk almayı, önceliklerimizi ve mutluluğumuzu ileri bir
tarihe erteleyerek gelecekte bir günün bu günden daha iyi olacağına inanmaya
çalışırız. İşte o bir gün dediğimiz an bir türlü gelmez.
Önceliklerimizi
ve mutluluğumuzu bir dakika sonrasına bile ertelememeliyiz. İş işten
geçmeden, ömrümüz tükenmeden, bize ayrılan şu kısacık dünya hayatında içinde
bulunduğumuz anı, her hali - güzelliği ve imkanları doyasıya yaşamasını
öğrenmeliyiz ve yaşamalıyız. Ufak tefek şeylerle bile mutlu olmasını
bilmeliyiz, kendimizi mutlu ve huzurlu kılmayı öğrenmeliyiz.
Hayatta sağlıktan,
huzurdan, mutluluktan, neşeden başka
güzel hiçbir şey
yoktur. Ne zenginlik, ne para, ne makam, ne mevki insanı mutlu ve huzurlu
kılmaya yetmez.
Sabır; her zorluğun, güçlüğün, zifiri
karanlığın başarılı bir şekilde aşılmasının ve aydınlığa ulaşılmasının
yegane mihenk taşıdır.
Kendi
kendinize sabır egzersizleri yapın. Bundan sonra artık hiçbir şeye
sinirlenmeyeceğim, hiçbir olay karşısında telaşlanmayacağım, hiç kimseye
kızmayacağım, hiçbir olay karşısında ani tepki gösterip yanlış karar
vermeyeceğim, her can sıkıcı olay karşısında soğukkanlılığımı koruyacağım,
hiç kimseye kızarak onu rencide etmeyeceğim diyebilmeliyiz.
Beyninizi sabırlı
olmaya odaklayın. Sabırlı olmak olayların çözümünü daha sağlıklı şekilde
sağlar, daha güzel cevaplar vermemizi, daha verimli kararlar almamızı temin
eder.
Bir
atasözünde; ”Sabreden derviş muradına ermiş” denilmiştir. Bir ayet-i
kerimede ise; ”Ey inananlar; sabırla, bir de namazla Allah`tan yardım
isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir. ” buyurulmaktadır.
Sabırlı
olmak; olaylara daha düzgün, daha sağlıklı ve bilinçli olarak bakmamızı
garanti altına alır. Bağırıp çağırmamızı, uygunsuz sözler söylememizi,
insanları gereksiz yere incitmemizi, düşmanlıklar kazanmamızı engeller.
11- HER GÜN KENDİNİZE
BİRAZ
SESSİZ ve SAKİN BİR
ZAMAN AYIRIN
Yoğun işlerinizin içinde ya da her gün kalabalık bir mekanda, yoğun bir
meşguliyet içerisinde bulunmanız sizi oldukça yıpratacaktır. Kendinize her
gün belirli saatlerde sizi kimsenin aramayacağı, göremeyeceği, meşgul
edemeyeceği sessiz bir ortam oluşturabilirsiniz. Böyle bir ortamda 15-20
dakika kadar kendi başınıza kalmanız, dinlenmeniz, düşünmeniz çok işinize
yarayacaktır.
Bu;
sabahleyin erkenden kalkıp odada veya balkonda oturmak, karanlığı, şafak
söküşünü, şehrin üzerindeki minareleri veya etrafındaki tepeleri seyretmek,
güneşin doğuşunu izlemek , kuşları, ağaçları seyretmek, rüzgarın esişini,
böceklerin veya suyun sesini dinlemek, sokakta bir iki tur atmak, ormanda
yürümek, spor ve egzersiz yapmak, insanı müthiş derecede rahatlatacaktır.
Ya da her gün seyrettiğiniz televizyonu kapatıp radyoyu açarak yabancı müzik
dinleyebilirsiniz. Bir belgesel seyredebilir, fotoğraf albümünü karıştırıp,
anılardaki fotoğraflarınıza bakabilirsiniz.
Yahut da hiç
tanımadığınız bir yabancıyla sohbet edebilirsiniz.
Böyle bir
deneyim sizi bambaşka ufuklara, farklı dünyalara, bakış açılarına
sürükleyebilecek ve olaylara yaklaşımlarınızda alternatif pencereler
açabilecektir. İnsan en doğru kararlara kendi başına kaldığında ve düşünme
fırsatı bulduğunda varacaktır, konsantre ve dinlenmiş olacaktır.
12- GERÇEĞİ KABUL EDİN.
HAYAT ADİL DEĞİLDİR. ZORLUKLARLA, KÖTÜLER ve KÖTÜLÜKLERLE YAŞAMAK
ZORUNDAYIZ
Her işin mükemmel olmasını, düzgün ve
hiç kusursuz olmasını beklememeliyiz. Herkesin iyi, güzel, doğru, adil ve
dört dörtlük olmasını da bekleyemeyiz. Hayatta her şey bizim arzuladığımız,
hedeflediğimiz gibi gerçekleşmez. Yaşamda bize ters gelen olaylara,
adaletsizliklere; kızmak, sinirlenmek, tasvip etmemek, tepki koymak tabii ki
doğal halimiz
olmalıdır. Ancak
bunun aşırı dozda olmaması, çok büyütülüp abartılmaması, bizi mutsuz edecek,
strese sokacak boyutlara taşınmaması gerekmektedir. Çünkü hayat her anlamda
baştan sona dengeler üzerine kurulmuştur ve dengelerden ibarettir.
Kötülükler ve kötüler olmazsa iyilerin kıymeti bilinmez. Çirkinlikler
olmazsa, güzelliklerin varlığından haberdar olunmaz.
Sevap ve
günah, iyilik ve kötülük insanoğlunun tabiatında var olan gerçeklerdendir.
Cennet ve cehennem boşuna yaratılmamıştır. Herkes işlediğinin karşılığını
muhakkak bulacaktır. Amellerin tartılması haktır. İyilikler ve sevapların
hiçbiri mükafatsız, karşılıksız kalmayacağı gibi, merak etmeyin ki;
kötülüklerin, günahların karşılığı olan cezası da muhakkak olacaktır. Bunun
için her türlü acı gerçekleri özümsemek, tebessümle, sabırla ve son derece
doğal olarak karşılamak, hayatın bir esprisi olarak değerlendirmek
gerekmektedir. Mutluluğun kaynağı da bu şekilde olan gerçekçi bir yaklaşım
tarzını benimsemektir. Neticede hiçbir şey bizim mutluluğumuzdan önemli ve
önde olan şey değildir. Varsın kötü insanlarda olsunlar, yaşasınlar bu
toplumda. Neticede şu fani dünyada herkes bir sınava tabi tutuluyor.
13- ERKEN KALKMAYA
ALIŞIN
Akşam erken yatıp
sabahleyin erken kalkmanız hayatınızda yeni ve güzel bir devrim olacaktır.
Sabahleyin şafak
sökmeden, sabah ezanından önce kalkılıp ılık bir duş veya aptes alınması,
daha sonra sabah namazının kılınması, evde sessizce kendinizi dinlemeniz,
gökyüzünü seyretmeniz, şafak söküşünü izlemeniz ve güne bu şekilde
başlamanız size hem yeni bir enerji verecek hem de bütün psikolojiniz ve
moraliniz bu enerjiyle düzelecektir.
Sabah namazında
melekler hazır bulunur, sabah namazında Allah ile kulun arasında hiç mesafe
yoktur, dualar, niyazlar daha çabuk Rabb’e ulaşır.
Sabah vaktinde
şafağın sökmesi, karanlığın aydınlığa dönüşmesi, kuş ve horoz seslerinin
dinlenilmesi, güneşin doğuşunun seyri, insana çok derin bir iç huzuru ve
tefekkür imkanı verecek, kişi daha fazla ibadete, Rabb’ına teslimiyete
yönelecektir.
14- SORUNLARINIZA OLAN
BAKIŞ AÇINIZI DEĞİŞTİRİN
Muhakkak ki engeller, sorunlar,
zorluklar, musibetler hayatın birer parçası ve doğal gerçeğidirler. Bunu bu
şekilde kabul etmek zorundayız.
Aslında
gerçek mutluluk ve huzur tüm sorunlarımızdan arındığımız, kurtulduğumuz
zaman değil, sorunlarımıza olan bakış açılarımızı değiştirdiğimiz zaman
elde edilebilecektir.
Olaylara
ve sorunlara karşı bakış açıları ve geliştirilen çözüm yollarının herkese
göre çeşitli biçimleri, yöntemleri ve farklı uygulanabilirlik yönleri
olabilir. İç dünyanızda yeni bir benlik devrimi yapınız. Bana yeni bir ben
lazım diyerek yola çıkılmalı,
değişmek için ısrarcı
olmalı ve direnmeliyiz. Üzerimizde olumlu olan her şeyi korumalı, olumsuz
olan her şeyi de terk etmek için savaş vermeliyiz ve mutlaka başarmak için
direnmeliyiz.
İnsanın karakteri ve
yapısı; gelişmeye, yenilenmeye, bakış açılarını radikal bir şekilde
değiştirmeye alışık ve meyilli değildir. Buna rağmen bu karakterlerini
değiştirmek, kendilerini yenilemek isteyenler, kendi üzerindeki bir karakter
reformunda ısrarcı olanlar bunu pekala başarabilirler.
Olaylara hep
aynı paralelden, aynı pencereden ve aynı gözlükle aynı mesafeden bakmak
yerine; zamana, mekana ve bilimsel verilere göre farklı seçeneklerin,
önyargısız fikirlerin ve bakış açılarının denenmesi bizim için hayatımızda
yeni dönemlerin, ufukların başlangıcı olabilir.
Sorunlarla, meşakkatlerle başa çıkmanın, huzurlu ve mutlu olmanın
yollarından biri de; bakış açılarımızı değiştirmek ve sabit olan bakış
açılarımızda yeni devrimler yapmak olacaktır.
15- HAYATI OLDUĞU GİBİ
KABUL EDİN
Temel felsefemiz; hayatın belirlediğimiz
ve hedeflediğimiz gibi olmasında ısrar etmeyip,’ olabildiği şekliyle kabul
etmemiz ve bununla mutlu olmamız ‘ olmalıdır.
Çünkü içimizdeki
mücadelelerin çoğu hayatı tüm unsurlarıyla kontrol etme arzusundan ve
gerçekte olduğundan farklı hale getirme ısrarından kaynaklanmaktadır. Ne var
ki hayat her zaman istediğimiz, hayal ettiğimiz gibi değildir. Belki de
hiçbir zaman olmayacaktır. Bizim huzurumuz o anın gerçeğini ne derece kabul
ettiğimize bağlıdır.
İnsanların sizin
istediğiniz, beklediğiniz şekilde davranmamalarına hiç aldırış etmemeniz,
doğal görünmeniz, sizin için ayrı bir mutluluk kaynağı olacaktır.
Üzerinde çalıştığınız
çok önemli bir projeyi; başkalarına kabul ettirememeyi, ikna edememiş
olmayı, bozguna uğramış olmak gibi algılamayın, kendinizi başarısız olarak
görmeyin, ya da projenizin bir işe yaramamış olduğunu kesinlikle
düşünmeyin.
Yaşamınız boyunca,
hayatın istemediğiniz, arzulamadığınız bir gerçeğiyle karşılaştığınızda bunu
kolayca ve olgunca kabullenmeniz sizin için en doğal davranış biçimi
olacaktır.
16- BİLMEMENİN
RAHATLIĞINI DUYUN
Bir zamanlar
yaşlı ve bilge bir adamın yaşadığı bir köy varmış. Köylüler ne zaman bir
konuda çıkmaza girseler, kaygıya kapılsalar, bu adamın yanına koşarlar ve
onun açıklamalarıyla tatmin olurlarmış.
Bir gün
köyün çiftçilerinden biri, büyük bir telaş içinde bilge adama gelmiş. “Bilge
adam, bana yardım et, korkunç bir şey oldu; öküzüm öldü, tarlamı sürecek
başka hayvanım yok! söyle bana, bundan daha kötü bir şey olabilir mi?”
demiş.
Bilge adam cevap
vermiş: ”Olabilir de, olmayabilir de.” Adam: koşarak köye dönmüş ve
komşularına bilge adamın aklını yitirdiğini söylemiş. Tabii ki, başına
gelenden daha kötü bir şey olamazmış. Bilge adam bunu nasıl göremiyor diye
düşünmüş.
Ne ki,
ertesi gün çiftçi çiftliğinin yakınlarında başıboş gezen genç ve güçlü bir
at görmüş. Adamın artık bel bağlayacağı öküzü olmadığı için, aklına bu atı
yakalayıp ölen hayvanının yerine kullanmak gelmiş... ve atı yakalamış. Ne
sevinmiş! O güne kadar tarla sürmek hiç bu kadar kolay ve keyifli olmamış.
Yanıldığını söyleyip, özür dilemek için bilge adama gitmiş. “Haklıymışsın,
bilge adam. Öküzümü yitirmek olabilecek en kötü şey değilmiş. Tersine,
tanrının bir nimetiymiş! Eğer başıma bu gelmeseydi yeni atımı
yakalayamazdım. Sen de kabul edersin ki bu da olabilecek en güzel şey ”.
Bilge adam bir kez daha, “Olabilir de, olmayabilir de.” demiş. “Eyvah “ diye
düşünmüş çiftçi. “Bu adam gerçekten keçileri kaçırmış.”
Oysa,
çiftçi yine olacaklardan habersizmiş. Birkaç gün sonra oğlu ata binerken
düşmüş. Bacağı kırıldığı için artık tarlada babasına yardım edemeyecek
duruma gelmiş. Açlıktan öleceğiz diye hayıflanmış çiftçi ve bir kez daha
bilge adama koşmuş. Bu kez ona, “Atı bulmamın olabilecek en güzel şey
olmadığını nasıl
bildin?” diye sormuş.
“Bir kez daha haklı çıktın. Oğlum sakatlandı
ve tarlada bana yardım
edemez hale geldi. Bu kez artık bundan daha kötü bir şey olamayacağına
eminim. Herhalde sen de kabul edersin.“ demiş.
Ne var
ki, bilge adam yine sakin bir ifadeyle çiftçinin yüzüne bakmış ve onun
üzüntüsünü paylaşan bir sesle, “Olabilir de, olmayabilir de.” demiş. Bilge
adamın bu denli cahil oluşuna öfkelenen çiftçi hışımla tekrar köyüne dönmüş.
Ertesi gün
köye askerler gelmiş ve yeni patlak veren savaş için ne kadar eli ayağı
tutan erkek varsa hepsini savaşa götürmüşler. Köyde bıraktıkları tek genç
ise çiftçinin oğluymuş. Böylece orduya alınanlar büyük ihtimalle ölecekken,
oğlanın hayatı kurtulmuş .
Bu
masaldan alınacak önemli bir ders vardır. Gelecekte ne olacağını
bilemeyiz... sadece, tahminde bulunur ve bunun gerçekleşeceğine inanırız.
Çoğu zaman ufak bir şeyi büyütme eğilimindeyizdir. İleride korkunç şeyler
olacak diye, kafamızda olmadık senaryolar üretiriz. Ve çoğu zaman da
yanılırız. Sakin kalıp, çeşitli ihtimallere açık olabilsek, eninde sonunda
her şey yoluna girer. Unutmayın: olabilir de, olmayabilir de...
Bilmemenin
rahatlığını duymak büyük bir saadet ve huzur kaynağıdır, insan için en büyük
nimetlerden biridir aslında. Ama gerçek hayatta kimse bunun farkında
olamamaktadır.
Düşünün bir kere
bilmemek ne güzel, ne rahat şey. Bir yıl sonra bir trafik kazası
yapacağınızı ve bu kazada kesin olarak öleceğinizi öğrenmiş olsanız ne
yaparsınız, hayatınız nasıl olurdu.
Etrafınızda;
duymadığınız da, öğrenmediğiniz de hayatınızı hiçbir şekilde olumlu veya
olumsuz olarak etkilemeyecek bir çok gelişme ve konular olabilir, varın
bunları siz duymayın, öğrenmek için merak bile etmeyin ki, bu sayede mutlu,
sağlıklı ve huzurlu olun.
Yine etrafınızda sizi olumlu veya olumsuz olarak etkileyecek
birtakım olaylar
olabilir. Varın bunları da hiç merak etmeden,
araştırıp
soruşturmadan normal seyri içerisinde zamanı geldiğinde öğrenin, haberdar
olun, karşılaşın.
Hayatımızın akışı
içerisinde bir çok şeyi bilmemek ,duymamak, görmemek, öğrenmemek Allah’ın
insanoğluna olan lütuflarından bazılarıdır.
Bunun içindir ki
bilmemenin rahatlığını yaşayın ve hayatınızı anlamlı kılın.
17- OLAĞAN ŞEYLERDEKİ
OLAĞANÜSTÜLÜĞÜ ARAYIN
Bir
gazeteci iki inşaat işçisine gitmiş ve birine sormuş: ”Ne yapıyorsun?” Adam
çok az ücretle köle gibi çalıştığından, bütün gününü, tuğla parçalarını üst
üste yığmakla heba ettiğinden yakınmış.
Gazeteci aynı soruyu,
aynı işi yapan diğer işçiye de yöneltmiş. Adamın cevabı çok farklı olmuş.
“Ben dünyanın en talihli insanıyım.” demiş; “birbirinden güzel ve önemli
mimarlık şaheserlerinin yaratılmasında rol oynuyorum. Bu tuğla parçalarının
eşsiz sanat eserlerine dönüşmesine yardım ediyorum.” demiş.
Her iki işçi de
haklıdır.
Gerçek şudur ki; biz
hayatta neyi görmek istersek onu görürüz. Eğer çirkinlik, eksiklik
ararsanız, bol miktarda onları bulabilirsiniz. Eğer amacınız çevrenizdeki
insanlarda, işinizde, bütün dünyada kusur bulmak ise, hiç zorluk çekmeden
pekala bulabilirsiniz. Ama tersi de geçerlidir. Eğer; yukarıdaki örneklerde
olduğu gibi olağan şeylerdeki olağanüstülüğü ararsanız, bunu görmeyi de
öğrenebilirsiniz. O inşaat işçisi, dizdiği tuğlalarda görkemli katedraller
görebiliyor. Mesele bunu sizin de görüp göremediğinizdir, algılayış ve bakış
açılarınızdır. Dünyamızdaki olağanüstü uyumu, evrendeki hareketliliğin
kusursuzluğunu,
doğadaki olağanüstü
güzelliği, insan yaşamındaki inanılmaz mucizeyi görebiliyor musunuz? Bence
bu tümüyle bir niyet
meselesidir.
Şükredeceğimiz, hayranlıkla bakacağımız o kadar çok şey var ki. Hayatın
kendisi çok değerlidir ve olağanüstüdür. Dikkatimizi bu noktaya verdiğimiz
anda küçük ve olağan
bulduğunuz şeyler
bizim için yepyeni bir anlam kazanacaktır.
18 - İÇ DÜNYANIZ İÇİN
ZAMAN AYIRIN
Bütçe
planlaması alanında dünyanın her tarafında kabul edilmiş bir ilke vardır;
diğer faturalar ödenmeden önce, ilk ödemeyi kendinize yaparsınız; bu,
kendinizi bir alacaklı olarak düşünmektir. Bu finans felsefesinin mantığı
şudur: kendi alacağınızı başkalarına yapılacak ödemeler tamamlanana kadar
beklettiğiniz taktirde, size hiçbir şey kalmayabilir. Sonuç olarak siz hep
kendi alacağınızı ertelersiniz ve sıra size geldiğinde, iş işten geçmiş
olur.
Aynı ilkeyi iç
dünyanızla ilgili programlarınıza uyarlamak da son derece önemlidir. Buna
başlamak için bütün işlerinizin ve sorumluluklarınızın bitmesini
beklerseniz, bu başlangıcı hiç yapamayacağınızı bilmelisiniz.
Sanki gerçek bir
randevunuz varmış gibi, her gün kısa bir süreyi programınıza dahil etmek,
kendinize biraz zaman ayırmanın tek yoludur. Örneğin; bundan böyle sabah
erken kalkmaya başlayıp, bir saatinizi okumaya, dua etmeye, düşünmeye,
meditasyona, yoga veya beden egzersizleri yapmaya ya da ne ile uğraşmak
istiyorsanız onu yapmaya ayırabiliriz. Bu zamanı nasıl kullanacağınız
tamamen size kalmış bir şeydir. Önemli olan; bu süreyi programınıza
yerleştirmek ve buna uymaktır.
Bir anne, sırf yapmak
istediği şeylere zaman ayırabilmek amacıyla özel bir bebek bakıcısı tutar.
Aradan bir yıl geçtikten sonra şimdi bu hanım bu uygulamasının faydalarını
fazlasıyla gördüğünü ve inanamayacağı kadar mutlu olduğunu söylüyor. Bir
bebek bakıcısı tutmanın kendisine bu kadar nitelikli zaman kazandıracağını
hiç tahmin etmediğini belirtiyor. Artık bu kişinin böyle bir uygulamadan
cayması mümkün değil. Siz de, bir kez karar verirseniz, ihtiyacınız olan
zamanı pekala bulabilirsiniz.
19- KÖTÜ KİŞİLERDEN
UZAK DURUN.
Huzurlu ve mutlu olmanın, sıkıntı ve
streslerden uzakta kalmanın en temel esaslarının başlıcaları; kötü
kişilerden, karanlık, önü görünmeyen, rizikolu işler ve arkadaşlardan
kesinlikle uzak durmaktır.
İnsanın başına gelen
bir çok olumsuzluğun ve sıkıntının kaynağı ve sebebi kötü arkadaş, kötü
çevre ve kötü ilişkiler olmuştur.
Bu konuda; iş
ortaklarınızı, çalışma arkadaşlarınızı ve komşularınızı seçmede çok
ihtiyatlı, dikkatli, seçici olmalısınız. Çevreniz, arkadaşlarınız,
dostlarınız çok olacağına, az olsun ama nitelikli, kaliteli, dürüst, size
her konuda yararlı olabilecek ,güvenilir, emin olunan, insana huzur ve güven
veren gerçek kişiler, insanlar, dostlar, arkadaşlar olsun.
İyi arkadaş insana
adeta bir ilaç gibi gelir. İyi arkadaş sayesinde hem kötü işlere ve yollara
girmez, sıkıntılara düşmezsiniz; hem de olabilecek bir çok olumsuzluklardan
korunur; veya sıkıntılı hallerinizi iyi arkadaşlarınız sayesinde çok daha
kolay bir şekilde atlatabilirsiniz.
Bir de; bir insanı
birden fazla denemeyin. Bir kere deneyin ikinciyi asla denemeyin. Çünkü
birinci denemeyle ikinci deneme arasında hiçbir fark görülmeyecektir. İlk
izlenimler çok önemlidir, insana en net ve kestirme fikri çoğu kez ilk
izlenimler verebilir. İlk tanıştığınızda bir adamı gözünüz kesmemişse o
ilerisi içinde geçerli olacaktır. Çünkü insanların fiziki görünüşleri ve
davranışları çoğu
zaman kişiliklerini ve haleti ruhiyelerini de ortaya koyabilir. Genel
olarak insan ilk izlenimlerinde kolay kolay yanılmadığını görür. Çünkü;
insanoğlu birtakım huy ve karakterlerini üzerinden atamamakta ve kolay kolay
değişememektedir. Değişim insan için çok zordur. İnsan kişiliğini,
şahsiyetini, itibarını kötü bir şekilde zarara uğrattığında onu tekrar eski
haline getirememektedir.
Onun içindir ki;
herhangi bir olumsuzluğunu, hatasını, kötü, çirkin bir yönünü gördüğünüz
veya duyduğunuz bir kişiyi, belki düzelir, belki bir daha böyle şeyler
yapmaz düşüncesinden hareketle onunla bir işe ve arkadaşlığa girmeniz, ona
bir şey emanet etmeniz veya onunla bir yola çıkmanız sizi eninde sonunda
mutlak bir hüsrana uğratacaktır. O kişi; yaptığı kötü işleri ve huylarını
ilk fırsatını bulduğunda yeniden ve daha fazlasıyla yapacak ve size büyük
zararlar verecektir. Bu yargı defalarca yaşanmış, denenip test edilmiş ve
pratik tecrübelerden sonra elde edilmiş önemli bir gerçektir. Tabiiki bunun
aksi de olabilir. Yani insan kötü alışkanlıklarından ve huylarından tamamen
kurtulabilir çok değişik bir kişiliğe de bürünebilir.
Nitekim Kur´an-ı
Kerimde de bu hususa dikkat çekilmiştir. Müslümanların; imanında ve sözünde
doğru olanlarla beraber olmaları, onlarla arkadaşlık ve dostluk etmeleri,
kötü kişilerden uzak durmaları, cahillerden yüz çevirmeleri konularının
üzerinde önemle durularak bunlara uyulması tavsiye edilmiştir.
20- STRESTEN UZAK, HUZURLU, MUTLU SAĞLIKLI
ve HAYATTA BAŞARILI OLABİLMEK İÇİN DİKKAT EDİLMESİ ve UYULMASI GEREKEN TEMEL
HUSUSLAR - TAVSİYELER
§
Tevekkül etmek; yani hayrın
ve şerrin yalnızca Allah-ü Teâla`dan geldiğine inanmak, stresin ortaya
çıkmasını önler.
v
Günlük yaşantınızda ufak tefek
şeyleri dert ederek yaşam enerjinizi boş şeylere harcamayın.
v
Bir işi daha iyi yapayım diye
titizlik gösterip kafaya takmayın. Aksilikleri ve kusurlarınızı kabullenin.
v
Rahat, ılımlı ve neşeli olun.
Kızgın ve yorgun hallerde karar vermeyin.
v
Olumsuz ve güvensiz
düşüncelerin ayrıntılarından kaçının. Olayları çok merak ederek
derinlemesine araştırmayın. Hiçbir olayı büyütmeyin, vesveseye girmeyin.
v
Kendinize sınırlar koymayın.
Olmazsa olmaz kesin sınırlar ve kurallardan vazgeçin.
v
Sıkıldığınız ve yorulduğunuz
bir işi o anlık bırakın, daha sonra devam edin.
v
Manzaralı ve bol güneşli evi
seçin. Evinizin içinde çeşitli panolar, manzaralar, doğa ve tabiat
posterleri olsun. Onları uzun uzun seyredin.
v
Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız
kötü kişilerden kesinlikle uzak durun. Sevdiğiniz, hoşlandığınız kişilerle
birlikte olun.
v
Evde olduğunuzda ev işleriyle
meşgul olmaya ağırlık verin.
v
Uzmanlar hastalarına
yaptıkları tavsiyelerde; bol su içmeyi, C vitamini almayı, erkan uyanmayı,
alışveriş yapmayı, sigara içmemeyi, kitap okumayı, bilgisayar kullanmayı
önermektedirler.
v
Bir insanı bir kez deneyin.
Tekrar tekrar denemenize gerek
yoktur. Unutmayın ki
ilk izlenimler çoğu zaman insanı yanıltmaz. Size zarar veren, sizi mutsuz
eden, güvenemediğiniz insanlarla
ilginizi tamamen
kesin veya sınırlandırın. Ve denenmişi bir daha denemeyin.
v
Zihninizi sessizleştirin. Bir
çok konuya zihninizde yer işgal ettirmeyin.
v
Eleştiriye uğramaktan
kesinlikle gocunmayın. Eleştirilere savunma refleksiyle karşılık vermeyin.
Gırgır olsun diye size yöneltilen eleştirileri kabul edin.
v
Başkalarının fikirlerine de
önem ve doğruluk payı verin, hafifçe de övün, onurlandırın.
v
Kendinizi iyi hissettiğiniz
zamanlarda çok şükredin, dua edin, iyi amellerde bulunun. Kötü hissettiğiniz
anlarda soğukkanlı,
v
ılımlı, sabırlı olun, ibadete,
duaya yönelin.
v
Gevşeyin, rahatlayın.
Gevşemek; düşünce tarzınızı değiştirmekle mümkün olduğu gibi; güzel bir
masajla, spor ve jimnastik yapmakla, duş almakla, yüzmekle de olabilir.
v
Başladığınız bir işi
bitirmeden başka bir işe başlamayın. Aynı anda birkaç iş yapmaya çalışmayın.
v
Aza kanaat getirin. Sahip
olmak istediklerinizi değil elde etmiş olduklarınızı düşünün.
v
Olumsuz düşüncelerinize yüz
vermeyin.
v
Bulunduğunuz konumda ve halde
mutlu olmaya bakın. Belirsiz bir geleceğe mutluluğunuzu ertelemeyin.
Beklediğiniz zaman belki de hiç gelmeyebilir.
v
Spor ve egzersiz yapmaya
başlayın.
v
Kendinize dinlenmek için zaman
ayırın.
v
Küçücük şeylerle mutlu
olmasını bilin.
v
Olaylar karşısında soğukkanlı
olun.
v
Her türlü olumsuz sürprize
karşı psikolojik olarak hazırlıklı olun.
v
Asla alıngan ve kırılgan
olmayın. Sabırlı ve hoşgörülü olun. Her davranışı, söz ve hareketi
aleyhinize yorumlamayın.
v
Çok dost yerine az ve
güvenilir, samimi dost edinmeye çalışın.
v
Cahillerden ve kötü
huylulardan yüz çevirin.
v
Sıkıntılarınızı içinize
atmayın, güvenilir dostlarınıza anlatın, paylaşın.
v
Kuruntu ve vesveselere
kapılmayın. Vesvese şeytandandır. Şeytan hep olumsuzlukları empoze eder.
v
Çalışmaya, dinlenmeye,
eğlenceye zaman ayırın.
v
Hoşlandığınız işler yapın.
Karışık ve dibi görünmeyen işlere girmeyin.
v
Akraba, arkadaş, eş dost
ziyaretlerine ağırlık verin.
v
Aşırı derecede televizyon
seyretmeyin.
v
Zaman zaman radyo programları,
bol müzik ve ilahiler dinleyin.
v
Hafta sonları pikniğe gidin.
Sessiz, kimsesiz, yüksek yerleri ve tabii doğa ortamlarını seçin.
v
Kısa süreli tatil yapın. Ev
ortamından uzaklaşarak sakin küçük ve dopdolu güzel beldelerde, otel veya
pansiyonlarda müstakil olarak birkaç gün kalıp kendinizi dinleyin.
v
Top oynayın, spor ve farklı
egzersizler yapın.
v
Gece yüksek ve sakin yerlere
çıkarak şehrin ışıklarını, gökyüzünü ay ve yıldızları seyredin.
v
İşlerinizi yetiştirmek için
yoğun çaba harcamayın. Yetiştiremediğiniz işlerinizi erteleyin.
v
Olmazsa olmazlardan vazgeçin.
v
Aceleci olmayın. Hemen karar
vermeyin. İstişareye, danışmaya ve araştırma yapmaya önem verin.
v
Can sıkıcı gazete haberlerini
okumayın.
v
Olayları büyütmeyin. Çok
basite de almayın.
v
Paranızı dengeli ve gerekli
olan yerlere harcayın. İsraftan kaçının.
v
Eğlenceye de para ayırın .
v
Aniden gerekli olabilecek
haller için bankada veya güvenilir bir yerde hazır ve nakit paranız ve
sermayeniz olsun.
v
Maddi imkanlarınızın altında
yaşamaya çalışın .
v
Alışverişlerinizi peşin yapın.
Kesinlikle krediye ve borçlanmaya girmeyin.
v
Arkadaşlarınıza borç verirken
ihtiyatlı davranın. İkisini de
kaybedebilirsiniz.
v
Rasgele kimselere borç para
vermeyin. Borç verirken de bir daha geri alamayacağınızı düşünün.
v
Cesur olun. Değilseniz bile
öyle davranın. Aradaki farkı hiç kimse anlayamaz.
v
Bol bol gülümseyin. Hem
maliyeti sıfırdır hem de değerine paha biçilmez.
v
İnsanların adlarını
hatırlayın. Onlara adlarıyla, saygı ve sevgi çerçevesinde en güzel isim ve
sıfatlarla hitap edin.
v
Küçüklerinizden saygı
bekliyorsanız siz de büyüklerinize saygı gösterin. Bir yaş da olsa
kendinizden büyüğe ismi ile asla hitap etmeyin. Birbirinizi en güzel hitap
ve isimlerle
çağırın, hitap
edin.
v
Asla birilerinin umudunu
kırmayın. Belki de sahip oldukları tek şey o dur.
v
Eşinizin çok iyi bir arkadaşı
olun. Onunla her şeyi paylaşın.
v
Ayrıntı profesörü olmayın,
teferruatlardan uzak durun.
v
Köprüleri atmayın. Aynı nehri
kaç kez daha geçmek zorunda kalabileceğinizi bilemezsiniz.
v
Büyük sözler söylemeyin. Çok
sık söz vermeyin, verdiğiniz sözleri mutlaka yerine getirin.
v
Hayatın her zaman adil
olmasını beklemeyin.
v
Zarif olun, kimseyi bile bile
kendinizden soğutmayın.
v
Namınızı koruyun, çünkü
hayatta en büyük servetiniz odur.
v
Paranızı kaybedin ama
itibarınızı kaybetmeyin. Çalışarak kaybettiğiniz paranızı kazanabilirsiniz
ama itibarınızı asla.
v
Tanımadığınız kişilerle
tanışın, sohbet edin, onları selamlayın.
v
Güzel giyinin. İnsanlar
kıyafetleriyle karşılanır.
v
İnsanlara olan övgü ve
takdirlerinizi bekletmeyin. Bunları sunma fırsatlarını kaçırmayın.
v
Hiç kimsenin sözünü kesmeyin.
Sizi ziyarete gelenleri kesinlikle ayakta karşılayın.
v
Az tanıdığınız birine
rastladığınızda elinizi uzatın ve adınızı söyleyin. Sizi
hatırlayamayabilir. Hatırlayamadığı için de alınmayın, neticede unutmak ta
insanoğluna has doğal bir özelliktir.
v
Telefonu coşkulu, dinamik ve
en güzel ifadeler kullanarak açın.
v
Ölmeden önce kendinize bir
yer ayırın ve sık sık oraya gidin.
v
Gerektiğinden fazla verici
olmayın. Zaman zaman hayır demesini de öğrenin.
v
Geniş olun, rahatlayın. Ölüm
kalım gibi durumların dışında hiç bir şey o kadar önemli değildir.
v
Unutmayın, bir insanın en
derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
v
Büyük düşünün, ama küçük
zevklerin de tadına varın.
v
Sevdiğiniz, hoşlandığınız
kişilerle, arkadaşlarınızla olunuz. Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız kişilerin
adını bile anmayınız. Bu davranışınız belki size ayrı bir huzur, güven ve
mutluluk verecektir.
v
Bol bol sohbetler yapınız.
Tanıdığınız kişilerle, yabancılarla, evde, iş yerinde, sokakta, katıldığınız
bir programda, fırsat bulduğunuz her yerde konuşunuz.
v
Dertlerinizi, sıkıntılarınızı
dostlarınızla paylaşınız, onlara anlatınız.
v
Zaman zaman hatta çoğu zaman,
sessiz, ıssız, sakin ortamlarda kalınız, kendi kendinizi dinleyiniz.
v
Yaşamınızda yeni
değişiklikler, düzenlemeler, planlamalar, devrimler, sürprizler yapınız.
Reformcu olunuz. Mesela; iş değişiklikleri, mekan değişiklikleri, bölge, il
değişiklikleri, ülke değişiklikleri, giyim ve düşünce değişiklikleri,
arkadaş ve çevre değişiklikleri, vs.
v
Rizikolu, stresli, uzun
vadeli, önü görünmeyen, ve yabancısı olduğunuz işlerden uzak durunuz.
v
Tasarruf yapınız, gereksiz
harcamalardan kaçınınız.
v
Zor günler için bir yerlerde
birikmiş paranız olsun ve ondan kimsenin haberi olmasın.
v
Anne ve babanızla sık
görüşün, onlara çok iyi davranın ve yardım edin.
v
Mümkünse gündüz iş arasında
yarım saat sessiz bir yerde uyuyun.
v
Asla borçlanmaya girmeyin ve
taksitli alışverişlerden dahi şiddetle kaçının. Paranıza göre alış veriş
yapın.
v
Ramazan ayı içerisinde oruç
tutunuz, oruç ve ramazan ayı insana çok farklı bir sıhhat ve huzur verir.
v
Sıkıntılı ve hırslı olduğunuz
zamanlarda aç karnına bal veya arı sütü yiyiniz.
§
Huşu içinde
Kuran-ı Kerim okuyun veya dinleyin.
§
Sohbet.
Sevdiğiniz dostlarınızla birlikte sohbetlere katılınız.
§
Kendinden
daha kötü durumda olanları düşünmek, haline şükretmek.
v
Allah’tan başka hiçbir
kimseye, hiçbir işe bel bağlamayın.
v
Allah’tan başka kimseden
korkup sakınmayın. Yalnızca ondan korkun.
v
Her şeyi hayra yorun, hep
olumlu düşünün.
v
Sabah namazlarını kılın ve
mümkünse camide cemaatla kılmaya özen gösterin.
§
Tebdili mekan
yani ev, işyeri, ilçe, il, ülke değişiklikleri de insan ruhu ve bir çok
rahatsızlıklar için çok faydalar sağlamaktadır.
21- SIKINTI - STRES -
DEPRESYON - MORAL BOZUKLUĞU HALLERİNDE TEDAVİ EDİCİ METERYALLER
Arı sütü; bizzat
Kuran’da şifa kaynağı olduğu bahsiyle zikredilmektedir.
Nahl: 68 - 69
”
Senin Rabb’in bal arısına da şöyle
vah yetti: Dağlardan ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan
kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de, Rabb’inin sana has
kıldığı, (şaşırmayacağın)
yaylım yollarına çık. O arıların karınlarından renkleri muhtelif
bal çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Doğrusu bunda
da düşünecek bir topluluk için büyük bir rahmet vardır.” buyurulmaktadır.
Bal’da, yani arı
sütünde; ihtiyarlar, orta yaşlılar ve çocuklar için hemen hemen her derde
deva olabilecek şifalar, faydalar vardır.
Uyku
bozukluklarında, sıkıntı ve stres içinde olan insanlara arı sütü tam bir
şifa kaynağıdır. Arı sütü vücut organizmalarının zayıf ve güçsüz düşen
mekanizmalarını tedavi eder, eski normuna ulaştırır. Vücudu, bünyeyi
kuvvetlendirir, zararlı maddeleri yok eder.
Arı sütü ve bal;
insanın zayıf ve iştahsız bünyesine iyi gelir. Nefes darlığı ve astım
hastalıklarını iyileştirir, cinsi
arzuları arttırır,
cilt hastalıklarında etkin rol üslenir. İştah açar
insana enerji verir.
Çocuklarda gelişimi sağlar. Daha sayılamayacak birçok hastalıklara şifa
olur.
Çay:
Yatmaya yakın ve fazla
demli olmamak kaydıyla çay sıkıntı ve stres hallerinde yatıştırıcı bir rol
üstlenmektedir.
Süt:
Süt de hem sıkıntı
giderici hem de uyku düzenleyici, rahatlatıcı,
hücreleri besleyici,
kuvvetlendirici bir özelliğe sahiptir.
Oğul otu suyu:
Oğul otu kaynatılıp
suya şeker katılıp tatlandırılarak yatmadan bir saat önce içilir.
Müzik:
Güzel bir ilahi
veya anlamlı sözler ifade eden müzikler, musikiler, yabancı müzik çeşitleri
insan ruhuna hitap ederek belli bir yöne doğru insanın dikkatini yönelterek,
ruhu motive eder, gönülleri ve duygu motivasyonlarını besler, dikkatleri,
ve şuuru farklı istikametlere yönlendirir. Bu bir belgesel film olabileceği
gibi, hayvanlar alemi ile doğa veya tabiat alemini anlatan filmler de
olabilir.
Bedensel
hareketler:
İnsan bedenindeki
hücreler, kanın taşıdığı diğer faydalı maddelerle beslenir. Stres tepkisi
esnasında damarlar daraldığı için hücrelere giden kanda azalma meydana
geleceğinden hücreler yetersiz beslenecektir.
Hücrelerin yaşama
süresini uzatmanın ve onları sağlıklı kılmanın yolu fiziksel eksersizdir.
Damarların genişlemesi ile artan ve hızlanan kan akımı hücreleri daha iyi
besler. Böylece hem daha sağlıklı olmaları hem de uzun ömürlü olmaları
sağlanır.
Solunum eksersizi:
Stres tepkisinin
olumsuz sonuçlanmasını azaltmak veya ortadan kaldırmak için solunum
eksersizi ideal bir çözüm yoludur. Stres esnasında vücutta meydana gelen
kimyasal maddeler, solunum eksersizi sırasında kaybolur.
Derin nefes alma, kalp
ve akciğerin daha iyi çalışmasını sağlar. Damarlar genişler ve oksijen
vücudun en uç noktalarına kadar ulaşır.
Gevşeme:
Gevşeme stresli
ortamda bireye rahatlama becerisi kazandırır. Stres tepkisi esnasında kaslar
gerilir, kan şekeri yükselir, solunum artar. Gevşeme hareketleri ile kaslar
rahatlar, dikkat alanı genişler, tansiyon düşer, solunum rahat ve yavaş olur
ve kan şekeri azalır. Bu teknikle eğitilmiş
bireylerde dikkat
alanı genişler, düşünce berraklaşır ve duygular keskinleşir.
Masaj:
Masaj; kasların
gevşemesine yardım eder. Masaj yoluyla kas gerilimi azaldığından çeşitli
ağrılar da azalır. Masaj sırasında bütün vücuda kaygıyı azaltan, düşünmekten
çok hissetmeye imkan veren rahatlama duygusu yayılır. Bilinçli bir masaj,
bireyi stresin kargaşasından uzaklaştırarak sağlıklı bir dinlenme imkanı
sağlar.
Şifalı Kaplıca
Tedavisi:
Şifalı
kaplıca havuzlarındaki doğal sıcak su tedavisinin bir çok hastalığa derman
olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla kaplıcaya dayalı sıcak su tedavisinin
insanın psikolojik ve ruhi yapısında önemli değişikliklere ve dönüm
noktalarına da sebep olabildiği belirtilmektedir.
Sıkıntı ve stresten,
olumsuz düşüncelerden kurtulmanın, rahatlayıp bütün olumsuz takıntı ve
vesveseleri üzerinden atmanın yollarından biri de tamamen yabancı bir
ortamda, birkaç gün kaplıca otelinde kalmak ve bol bol sıcak su havuzunda
banyo ve doğal su masajı yapmak; insanı rahatlatıp huzura kavuşturacak,
bütün sorunlarını, sıkıntılarını tamamen veya kısmen unutmasına katkıda
bulunarak farklı bakış açılarına ve neşe kaynaklarına yönelmesini
sağlayacaktır. Kaplıca tesislerinde üç beş gün kalan konuklar, çok güzel
dinlendiklerini, tamamen rahatladıklarını ve hayat için enerji
depoladıklarını belirterek buralardan memnun olarak ayrılmaktadırlar.
22 - ATA SÖZLERİ
v
Sıkıntılar akıllıca idare
edildikleri takdirde, karakteri terbiye ederler. Smiles
v
Fazilet, fenalığa karşı
sabırlı olmaktır. İbn-i Tahir.
v
Istırap çekmemiş bir insan
saadetten ne anlar.
George Sana.
v
Istıraplar hayatı ve
seciyeleri yüceltir. Denys Amiel
v
Çekilen ıstıraplar insanı
yükseklere çıkartan merdivenin basamaklarıdır. İngiliz Atasözü.
v
Istırap çekmeyen deha yoktur.
T. Momsen.
v
Mutluluk, üzüntü, neşe, tasa,
bulaşıcı şeylerdir. Amiel.
v
Hoşlanmadığına sabretmedikçe,
hoşlandığını ele geçiremezsin. Z İsa.
v
Sabır önceleri insana zehir
gibi görünür, fakat bunu huy edinirsen bal olur. Sadi.
v
Kendi dertlerini unutmak
isteyenler, başkalarının dertlerine yardımcı olmaya çalışmalıdırlar.
v
Dertli adamın umutsuzluklarla,
dumanlarla dolu bir gönül evi vardır, derdini dinlersen o eve bir pencere
açmış olursun. Mevlânâ
v
Dertler üzerinde çok durmayan
kişi mutludur. Sophokles.
·
Derdini söylemeyen derman
bulamaz.
* Ufak tefek
sıkıntılar sineklere benzer; biraz hareket onları dağıtır. J.Gustav White.
*Zorluk çeken rahat
bulur. Şinasi.
*Mutlu olmanın iki
yolu vardır. Ya isteklerimizi azaltmak ya da imkanlarımızı çoğaltmak.
Benjamin Franklın.
*Herkesi kör, dünyayı
sersem sanmak da bir mutluluktur. Cenap Şahabettin.
*Başkalarına mutluluk
sağlayabilen adam mutludur. Diderot.
*Mutlu yaşamak isteyen
adam çok işe girmemeli, kendi gücünden üstün ve yaratılışına aykırı işler
yüklenmemelidir. Demokrit.
*Mutluluk insana
cesaret verir. Goethe.
*Mutluluk, karşımıza
çıkmasını beklemekle değil, karşısına
çıkmayı bilmekle
sağlanır. John Web ster.
*Sürekli mutluluk
sıkıntıdır, onun inişi ve çıkışı olmalıdır. Moliere.
*En çok musibete maruz
kalanlar peygamberlerdir. Sonra da Salih kişilerdir. Hadisi Şerif Meali.
*Serveti kaybolmayan
ve vücudu hastalanmayan kulda hayır yoktur. Allah Teala bir kulu sevdiği
vakit onu iptila eder. İptila ettiği zaman da ona sabretmesini öğretir.
Hadisi Şerif Meali.
*İyi insanlar bir
musibet geçirdikten sonra daha da iyi olurlar. Frideric Amile.
*Bir musibete ne kadar
önem verirseniz, tesiri o kadar büyük olur. Voltaria.
*Felaketlerin üstünde
dimdik oturan insan, soylu ve cesurdur. Napolyon.
*Musibetlerin iyi bir
tarafı varsa o da bize, gerçek dostlarımızın kimler olduğunu öğretmesidir.
Balzac.
*Felaket gelip
çatmadan önce açık veya kapalı bir şekilde geleceğini mutlaka haber verir.
Balzac.
*Hemen her zaman
felaketlerimizi kendi ellerimizle hazırlarız. Andre Maurois.
*Kardeşinin başına
gelen için sevinme. Allah ona afiyet verir de aynı musibeti senin başına
geçirir. Hadisi Şerif Meali.
*Musibetlere tahammül
edememek en büyük musibettir. Bias.
23- GÜZELLİKLER ve
FENALIKLAR
KARŞISINDA MÜSLÜMAN
İTİDALLİ ve
SABIRLIDIR
İnsanoğlunun hayatında fenalıkların,
kötü şeylerin önemli sayılabilecek yeri olduğu kadar, güzel ve iyi şeylerin
de yeri vardır. İnsan mutlaka üzülecek ya da sevinecek. Sevinmede ve
üzülmede aşırılık, başa gelen kötü şeyler karşısında büyük üzüntü, feryadı
figan, hatta sonu isyan olan tutum. Güzellikler karşısında aşırı heyecan,
gururlanma ve övünme. Eğer her ikisinin de geliş sebebini mümin biliyor ise
mesele yoktur.
Kur an-ı
Kerim buyuruyor;
Hadid. 23:
( “Her şey yazıldı ve tespit edildi ki dünya nimetlerinden)
elde edemediğinize üzülmeyiniz ve (Allah’ ın ) size verdiğine de güvenip
sevinmeyesiniz. Allah kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”
Görüş ve bakış ufkunun genişlemesi, ezel
ve ebet tasavvuru, hadiseleri; Allah’ın ilminde takdir olunan yere göre
değerlendirmek, her şeyin kainatın ana projesinde yer aldığını, varolduğunu
kabullenmek. İşte bütün bunlar; gelip geçici hadiseler karşısında insan
ruhunu değişmez ölçülere büyük ve geniş davranışlara sevk eder.
Doğrusu,
insanoğlu kendi özüyle bu varlıklardan kopacak olursa hadiselerin seyrine
göre; ya kendinden geçercesine çılgınlaşır, yahut da feryadı-ü figan eder.
Hadiselerle temaşasında geçici bir şeymiş gibi davranır ve her şey onun bu
küçük varlığına gelip toslar.
Güzelliklerin veyahut fenalıkların canlılar için gerekli olduğunu, Allah’ın
gizli ilminde bütün bunların planlanmış ve değerlendirilmiş olduğunu da
kabul ederse meseleye tamamıyla vakıf olunmuş olur.
Bu düşünceden hareket
edersek insan; kaderin başına getirdiği her şeyi huzur ve emniyet içerisinde
karşılar. Eline geçiremediği veya elinden çıkan bir şey onu; kendinden
geçirip sarsacak kadar üzmez. Elde ettiği bir güzellik de; onu kendisinden
geçirecek kadar
sevindirmez.
Her zaman bütün
hadiseleri Allah’ın takdiri ile birlikte gönüllü ve memnun olarak karşılar.
Ve bir arif kişinin olması gerekenlerin mutlaka olacağını bilmesinin
hoşnutluğu içerisinde huzur ve emniyete erer. Bu öyle bir derecedir ki, ona
çok az insan erişebilir. Sıkıntı ve acılar karşısında kendilerinden
geçmemeleri, ferahlık ve güzellik anında da aşırı neşeye, kutlamaya dalarak
Allah’a teveccüh dairesinden çıkmamaları icap etmektedir..
Her ikisini de aynı
şekilde değerlendirip, üzüntü ve sevinçte itidali aşmamaları icap eder.
İkrime (r.a) der ki:
“ üzülüp sevinmeyen hiç bir kimse bulunmaz. Ama biz sevinci şükür, üzüntüyü
de sabır haline getiririz.”
Hud. 9-10-11:”
İnsanoğluna tarafımızdan bir rahmet
(sıhhat
ve zenginlik) tattırıp da sonra
bunu çekip alıversek, şüphesiz ki, Allah’ın ihsanından tamamen ümidini
kesen, evvelki nimeti unutan, nankör bir kimse olur.
Fakat ona
dokunan bir dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu benden
bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.
Ancak her iki
halde de sabreden ve Salih amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar için
bir mağfiret ve büyük bir sevap vardır.”
İşte bu aceleci ve zayıf yapılı
insanın; gerçek sureti içinde bulunduğu anı yaşayıp geleceği hiç
düşünmeyen, geçmişi de hiç anmayan, sonra da karşılaştığı şeylerden dolayı
çabucak isyana dalan bir insanın gerçek görüntüsü. Elinden hayır alınınca da
hemen nankörlük eder. Halbuki onu Allah bir lütuf ve ihsan eseri olarak
vermiştir ona. Sıkıntılı günleri geçip bolluk anları gelince şımarır ve
öğünür.
Sıkıntılı
anlarda sabredip, sıkıntıya tahammül ederek ilahi rahmeti ve bolluğu
beklemez. Bolluk anında sevincini normal
seviyede tutup, nimet
ile övünmekten veya her zaman yok olacağını hesaba katmaktan yana hiçbir
harekete geçmez.
Şiddete sabrettikleri
gibi nimete de sabredenler, şüphesiz sıkıntılara ve zorluklara tahammül
ederek zaaf ve zillete düşmekten kurtulanlar; işte bunlar kar da olanlardır.
Güzel
ameller işleyenler... Her iki halde de, şiddet anında sabır ve tahammül
gösterip, nimet anında da şükür ve iyilik yapanlar. İşte onlara mağfiret ve
büyük mükafat vardır.
Özetle;
iyi amel şeklinde kendisini gösteren sağlam ve doğru imandır ki, kişiyi
şiddet anında küfredici ümitsizlikten kurtardığı gibi, bolluk anında da
aşırı giden şımarıklıktan ve övüngenlikten insanı kurtarır.
Hem bolluk
hem darlık anında, insan kalbini aynı seviyede tutar. Her iki halde de
kalbini sağlam bir bağla Allah`a bağlar, sıkıntının acı balyozları altında
ezilip büzülmekten, nimetlere gömüldüğü zaman da haddini aşıp şımarıklık
yapmaktan korur onu. Müminin her iki hali de hayırlıdır. Ve bu sadece
müminin vasfıdır. Ve böyle bir mümin daima huzurlu ve mutludur. Korku,
endişe, tereddüt, vesvese çok ötelerindedir o kişinin.
24- STRESİN MEYDANA GETİRDİĞİ HASTALIKLAR
Şurası iyi
bilinmelidir ki; stresten kaçmak, stressiz yaşamak mümkün görünmediği gibi,
stresten kaçmak için özel bir çaba sarf etmek de insan için yeni bir stres
kaynağı olmaktadır. Bilimsel olarak yapılan deneylerde stresten kaçmanın
mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Stresten kaçmanın yolları; sigara, içki ve
uyuşturucu türü zararlı alışkanlıklar kesinlikle olmamalıdır.
Stresten
kurtulmak için alınan sakinlik verici ve rahatlatıcı ilaçların bir çoğu da
bağışıklık yaptığı için gerçek anlamda kişinin derdine çözüm olmayıp, aksine
sorunu bir süre ertelemektedir. Bunun için stresin tedavisi çok geniş
kapsamlı bir bilgilenmeyi ve tamamen doğal olan tedbir yöntemlerini
uygulamayı gerektiriyor.
Stresten
dolayı ortaya çıkabilecek olan hastalıklardan bazıları şunlar
olabilmektedir.
En başta ve belirgin
olarak herkes de görülebilen hastalık; uykusuzluk olup; onu takiben, baş
ağrıları, migren, yüksek
tansiyon, şişmanlık
veya zayıflık, gastrit, kabızlık, spastik kolon, koroner yetmezlik, sedef,
iktidarsızlık, adet düzensizliği,
titreme, tik,
kekemelik, gece işemesi gibi rahatsızlıklara rastlandığı görülmüştür.
25- GÜNAHLARDAN DÖNMEK
ve TEVBE ETMEK İÇİN ALLAH HASTALIK ve SIKINTI VERİR
Başı boş
olarak yaratılmamış olan insanoğlunun, mutlak surette bir gözetleyici
tarafından bütün fiillerinin gözetlendiği, kaydediciler tarafından
kaydedildiği bilinmektedir. İnsan; iyilik yapma ve sevap işleme iradesine
sahip olduğu kadar, imtihan sırrı olarak günah işleme iradesine de
sahiptir. Kur`an-ı Kerim`de; insanın yapması, uyması gerekenler ile
birlikte; hayatın tüm safhasını düzenleyen bir nizam ve ölçü ortaya konulmuş
ve bu ölçüyle insan baş başa bırakılmıştır.
En`am. 42 :
“ Ant olsun ki, senden önce bir takım ümmetlere peygamberler gönderdik;
dinlemediler de, onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık. Olur ki
yalvarırlar.” (tövbe ederler
diye)
En`am. 43
: “ Hiç olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman bari yalvarsaydılar!.
Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da bütün yaptıklarını kendilerine süslü
göstermiştir.”
Allah zül’celâl hazretleri, nice beşeri
topluluklara, günahlarından vazgeçerek, pişmanlık duyup tövbe etmeleri ve
doğru yola girmeleri için musibetlerle ikaz ettiğini açık bir şekilde
böylece beyan ediyor.
Beşeriyet bu
milletlerden pek çoğunu tanımaktadır. İnsanlar kendilerine hatırlatılan bu
gerçekleri unutur da, karşılaştıkları şiddetler onları Allah`a yönelmeye ve
O`nun huzurunda, ona boyun eğmeye tevcih etmeyince, verilen
nimetler şükre ve
fitneden sakınmaya bir vesile olmayınca artık demektir ki, onların fıtratı
bütünüyle fesada uğramıştır ve bir daha ıslah olması beklenemez. Hayatları
tamamen bozulmuştur ki, bir daha yaşamaları mümkün değildir. İşte bunun
üzerine kurtuluşu olmayan felaket geliverir üzerlerine.
Halbuki doğruyu ve
hakkı söyleyen sadece Allah`tır. Neyin ve niçin olduğunu en iyi bilen O`dur.
Ve kendi rahmeti
ve inayeti ile
kullarına ilahi takdirinin ve kanunlarının esrarının bir kısmını,
çekinmeleri ve kendine gelmeleri için anlatmaktadır.
Ayeti
Kerimede belirtildiği üzere; Hak Teâla onları sıkıntı ve eziyetlerle yüz
yüze getirmiştir ki, kendilerine dönsünler, vicdanları ve yaşayışlarını
kontrol etsinler. Olur ki, şiddetin ağırlığı altında Allah`a dönerler, O’ na
boyun eğerler ve yalvarırlar. İnatçılıklarını ve büyüklenmelerini terk
ederler. Allah`tan; halis bir gönülle üzerlerinden belayı kaldırmasını
isterler. Bunun üzerine Hak teâla da onların üzerlerinden belayı kaldırır
ve rahmet kapılarını açar kendilerine. Ne var ki, onlar kendilerinden
bekleneni yapmıyorlar, Allah`a sığınmıyorlar, inatlarından dönmüyorlar.
Şiddetler onlara bir şuur vermiyor, gözlerini açmıyor, kalplerini
yumuşatmıyor. Zaten şeytan derinlerden kendilerine içine düştükleri dalalet
ve inadı hoş göstermektedir.
“Lakin
kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel göstermektedir. “
Şiddetlerin Allah`a döndüremediği gönüller taşlaşmıştır. Artık ona şiddetin
sıkıntısından doğan yumuşaklık tesir etmez. Ölmüştür o gönüller. Artık
hiçbir baskı ona his vermez. Fıtri alıcı verici cihazları atalete mahkum
olmuştur. Artık bu gafletten uyaran uyarıcıları algılamaz ve gönlünü uyanık
tutarak bu canlı emirlere bağlanıp icabet etmez. Aslında şiddet Allah
tarafından imtihan için verilir. Gönlü, canlı bulunanlar bunun karşısında
uyanıverirler. Kalplerinin kapısı açılır ve bu şiddet onları Rabbi Zül
Celâllerine döndürür. Artık onlara acımak , Allah`ın kendi üzerine aldığı
rahmeti mey ânındadır.
Ölülere
gelince; şiddet hiçbir fayda vermez onlara. Yalnız Allah`ın karşısında
hüccetsiz kalmalarını ve özürlerinin kabul edilmemesini sağlar. Şiddet bir
bakıma onlar için bedbahtlık
esilesi ve azaba sebep
oluştur.
İşte Hak Teâlanın yüce
Resulüne ve onun peşindeki İslam ümmetine haberlerinden kıssalar sunduğu bu
milletler şiddetten faydalanmasını bilmemişler, Allah`a sığınmamışlar ve
şeytanın kendilerine güzel gösterdiği döneklik ve inatlıktan
vazgeçmemişlerdir. İşte bu sırada Hak Teâla onlara bolluk veriyor ve
bollukla da imtihan ediyor.
Bolluk da başka bir
imtihan şeklidir. Tıpkı şiddet gibi. Hatta bollukla imtihanın derecesi
“şiddetle” olan imtihandan
daha fazladır. Ve Hak
Teala kullarını şiddetle imtihan ettiği gibi bollukla da imtihan eder.
Kendisine itaat edenleri ve isyankarları aynı şekilde dener.
Hem
bollukla, hem de şiddetle... Şiddetle imtihan edilen mümin sabreder.
Bollukla imtihan edilince de şükreder. Böyle olunca da; her iki halde de
mümin için hayır vardır. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade
buyurulmuştur ;
“Ne
tuhaftır ki, müminin bütün işleri hayırla doludur. Ve bu hayır müminden
başka kimse için yoktur. O` na bir bolluk isabet edince şükreder. Ve bu onun
için hayırlıdır. Bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için hayır
olur. “
26- PSİKOLOJİK VE RUHSAL
YÖNDEN DUA
Dua;
mü`minin silahıdır. Dua; müminin Allah`a karşı rağbeti, teslimiyeti, niyazı,
hayır, rahmet ve yardım dilemesidir.
Duanın çok
yönlü psikolojik etkileri vardır. Dua; insanın duygularını, algılarını,
davranışlarını, ruhi ve bedeni sağlığını, hatta maddi olayları bile
değişikliğe uğratan etkiler yapabilmektedir. Bir başka deyişle dua; bir tür
zihni ve uzvi değişiklikten ibarettir. Ancak dua eden kimsenin elde edeceği
psikolojik değerlerin, bütünüyle o kişinin inancına bağlı olduğu da bir
gerçektir. Samimi ve kalbi inanç sürdüğü müddetçe duanın insan üzerindeki
etkisi mutlak ve kesindir.
Bu yönüyle dua; zihnin
maddi olmayan aleme doğru çekilmesi, bazen her şeyin değişmez ve üstün
prensibinin
huşu içinde bir
temaşası, ruhun Allah`a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan
varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesi,
her şeyi yaratan, en
üstün kemal, kuvvet ve güzellik kaynağı,
herkesin kurtarıcısı
ve hamisi olan görülmez bir varlıkla ilişkiye geçmek için yapılan bir
gayret, Allah`ın durmadan taşan sevgi ve alakasına kulun verdiği bir
cevaptır.
Ruhsal
yönden duanın önemi insan için çok büyüktür. Tatmin edilememiş olan, sonsuz
istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli
buhranlara, çeşitli huzursuzluk ve iç sıkıntılara yol açabilir. Dua ile en
gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi
kuvvetlendirir, korku ve endişelerimizi hafifletiriz. İçimize eşsiz bir
rahatlık verir, gerginliklerimizi gideririz. Duasız bir insan ışıksız bir
mahzene benzer. Dua ile kendimizi Allah´a daha yakın hissederiz. Duasız
insan; yalnızlığın karanlık hapsi altında çırpınan zavallı gibidir. Dua ile;
benlikli davranış ve düşüncelerimizi aşabiliriz. Çünkü dua, engel ve
uzaklıkları tanımaz. Dua ile ruh gücümüzü kanatlandırıp canlandırırız. Duada
iç varlığımız aydınlanır. Duada kendi gücümüzle değil, Allah`ın sonsuz
gücüyle meydan okuruz.
Namazda; Allah`ım
bana doğru yolu göster, beni eğri ve kötü yoldan koru, bana kuvvet ver, bana
zorluklara karşı dayanma gücü ver, bana sabır ver, gönül huzuru ve
hoşnutluğu ver, sağlık, sıhhat ve afiyet ver, beni gerçek müminlerden eyle,
takva sahibi müminin seviyesine yakınlaştır, şeytanın tuzaklarından,
vesvesesinden uzaklaştır’ demek suretiyle, bir taraftan kendimizi, insanlık
haysiyetimizi koruyup yükseltmeye, öbür taraftan sınırsız güçsüzlüğümüzü
Cenâbı Hakkın sonsuz kudretine bağlar, ruhumuzda eşsiz bir enerji depo
ederiz . Bir akümülatör zamanla boşalır . Onu bir kaynağa bağlayıp şarj
etmemiz gerektiği gibi, dış tesirlerle dengesi bozulan varlığımızı ilahi
feyizlerle beslemek ve ruhi bir enerjiyle doldurmak işin en kestirme
yollarındandır. İbadet ve dua yapmamaktan dolayı ruhları aç kalan nice
insanlar vardır ki; medeniyetin bütün lüks ve konforu, elerindeki senet ve
imkanları onları mutlu edememiştir. İç huzurundan yoksun olan bu biçareler,
vicdanları ile baş başa kalmaktan kaçınırlar. Bu gün bir çok hastalıkları
meydana getiren çeşitli mikroplar keşfedilmiştir.
Bazen yıllarca bu
mikroplarla beraber yaşarız, hastalanmayız da; acaba neden günün birinde
onların pençesi
altında kıvranırız.
Çünkü, o ana kadar vücudumuzun savunma
sistemi mikropları
yenebilecek durumda idi. Peki niçin bedenimizin direnci birden kırıldı. Ruh
ve beden tababeti bu hususu da ruhi sebeplere bağlama meylindedir. Şöyle ki
: çeşitli ruhi gerginlikler,üzüntüler, korkular, imansızlık ve ümitsizlik;
vücut müdafaasını üzerine alan hücrelere tesir ederek adeta onların
direncini felce uğratıyor, böylece meydan mikroplara kalıyor ve mücadeleyi
kaybediyoruz.
Psikiyastrisler,
sinirlerimiz gergin, ruhumuz ıstırap içerisinde olduğu anlarda, birisine
derdimizi söyleyerek boşalmanın, ilaç yerine geçtiğini söylüyorlar. Kimseye
söyleyemeyeceğimiz dertleri bile, her şeyi duyan ve her şeye gücü yeten
Allah’a söyleyebilir, sırlarımızı sadece O’na açabilir ve yalnız ondan imdat
bekleyebiliriz.
Budha’dan sonra
Hintlilerin en büyük lideri olan Mahatma Gandhi: “ Duaların yardımı
olmasaydı, kısa zamanda çıldırırdım “diyor.
Harward
Üniversitesi’nde Felsefe profesörü William James: ”Üzüntüyü tedavi eden en
kuvvetli ilaç, dini inançtır” der.
Nobel mükafatı kazanan
Dr.Alexis Carrel de:” Bir kişinin yapabileceği en kuvvetli iş duadır. Dua,
Dünyanın çekim kuvveti gibi gerçek bir kudrettir. Hiçbir tedavinin fayda
vermediği vakalarda, insanların sadece dua gücü ile hastalıklardan ve
melokinden kurtulduklarını gördüm”. açıklamasında bulunmuştur..
28- ŞEYTAN SÜREKLİ
VESVESE VE KURUNTU VERİR
Şeytan; insanoğlunu devamlı kötülüğe, günaha girmeye ve
isyana sevk eder. Kötü şeylere, haramlara yöneltir, haramları güzel ve hoş
göstermeye çalışır. İnsanın aklına değil, nefsine uyması için mücadele
eder. Ve şeytan insanı varsayımlara, boş hayaller ve ümitlere, gereksiz
korkularla endişelere, sıkıntılara, olmadık kuruntular ve vesveselere sokar.
Şeytanın bu nüfusu
aslında kendi dostlarına ve imanında sadakat göstermeyen, akli
melekelerini doğru müşahede edemeyenler üzerinedir.
Nisa:119;“....Kim
Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, gerçekten açık bir ziyana
düşmüştür.”
Nisa:120; “Şeytan
onlara vaat eder, onları uzun emel ve kuruntulara düşürür. Şeytanın
kendilerine vaat ettikleri aldatmadan başka bir şey değildir.”
Şeytanın
nüfuzu, hakimiyeti, etkinliği, teslim olması gereken ve teslim olmuş
müminler için söz konusu olmamaktadır. Gerçek müminlere şeytan asla tesir
edemez.
Nahl. 99 -100;“Doğrusu
şeytanın inananlar ve Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.
Onun nüfuzu sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar
üzerindedir.”
İman, sabır, sebat
noktasında eksikleri, zayıfları olan birçok insan yanlış bir iş ve hata
yaptığında; bir anlık şeytana uydum, çok pişmanım diyerek açık itiraflarda
bulunmaktadır. Müminin imanı öyle sağlam temellere dayandırılmalıdır ki,
bütün hayatını, hal ve hareketlerini otomatikman şeytanın nüfusundan, her
an, her saniye onu koruyabilsin. Mümin bu güce ve bu imana sahip
olabilmelidir.
29-
SIKINTI VE STRES HALLERİNDE
MÜSLÜMAN
Hayatın akışı ve yaşamın esprisi içerisinde insanoğlu birçok sürprizlerle ve
olaylarla karşılaşır. Karşılaşmış olduğu hadiseler, olaylar, fiiller
girdabında insan kıvranır durur. İnsanın lehine olan hadiseler olabileceği
gibi, aleyhine olan hadiseler de vardır. İnsan neyin, kendisinin hayrına
olduğunu, neyin ise şerrine olduğunu ilk başta anlayamaz.
Hayatının akışı içerisinde, Allah’ın ilminde var olan, kendisine yönelik
gerçekleşen hastalık, kaza, bela, ümitsizlik, bunalım, ölüm korkusu, açlık
endişesi gibi hadiseler karşısında çaresiz kalabilir, sıkıntıya girip
isyana yönelebilir. İnsanı stres ve sıkıntıya, ümitsizliğe, acılara
sürükleyecek birçok olaylar, sebepler, gerçekler vardır ve dünya var olduğu
sürece de bunlar olmaya devam edecektir.
İşte burada; yaratılış gayesinin bilincinde olan ve acı
tatlı hadiselerin geliş sebeplerinin ilahi sırrını kavrayabilen bir mümin
için stres ve sıkıntıların girdabına düşmek gibi bir şey söz konusu olamaz.
Çünkü yeryüzünde; hiç bir olay tesadüfi, hiç bir hadise
sebepsiz, hiçbir kimse de başıboş yaratılmış değildir. Her şey bir düzen,
bir nizam içerisinde kendi seyrini devam ettirmektedir. İşte bu
tesbitlemeden sonra Müslüman’ın bütün olumsuzluklar karşısındaki tavrı ne
olmalıdır, ne olması gerekir, sorularının cevabını bulmaya çalışacağız .
Kur’an -ı Kerim bize insanın her zaman bir musibetle,
belayla, sıkıntıyla karşılaştığında; bunun Allah’tan geldiğini bilmesini ve
tam teslim olmasını tavsiye ediyor. Böyle bir durumda gerçek bir Müslüman’ın
stres ve sıkıntı içerisinde bulunması, bu durumunun sürmesi, bundan
kurtulamaması gibi bir hususun kesinlikle söz konusu olmaması
gerekmektedir.
Bakara.156 -157: “Onlar, o kimseler ki kendilerine
bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek biz Allah’ın kuluyuz ve yine
O’ na döneceğiz” derler. O teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine,
Rablerinden mağfiret , rahmet (ve cennet) vardır, ve işte onlar
hidayete ermiş olanlardır.
Musibetlerden kurtulmanın çaresi, sıkıntılardan sıyrılmanın tedbiri,
Allah’ı zikre, namaza ve sabretmeye yönelmek şeklinde karşımıza
çıkmaktadır.
Bakara.153: “Ey iman edenler, sabırla ve
namazla Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak Allah’ın yardımı sabredenlerle
beraberdir.”
Sıkıntılardan kurtulmanın tek geçerli formülü sabırdır
ve namaza yönelmektir.
Kur’an-ı Kerimde sabır tekrar tekrar zikredilir.
Allah’ın sabredenlerle beraber olduğu, cennet nimetlerine ancak
sabredenlerin kavuşabileceği sık sık zikredilmektedir.
Nefsâni arzuları yenmenin, şehvâni ve şeytani duyguları
yok etmenin, hak yolunda azimle yürümenin, fesat ve zulümlerle cihat etmenin
zorlaştığı zamanlarda insanoğlunun o ezeli ve ebedi güce sarılmaktan başka
çaresi yoktur.
Namaz; kurumayan bir kaynak, bitmeyen bir hazinedir.
Kalbi sükunete ulaştırır ve azmi arttırır. Sabır ipi; yalnız namazla uzar ve
namazla birlikte olduğu müddetçe kopmaz. Namaz; sabra rızaullah’ı, tatlı
yüzü, iç huzurunu, güveni ve ya kini ekler.
Şer hareketlerinin yayıldığı, hayır fiillerinin
görülmediği yolda, işaretlere rastlanılmadığı zamanlarda elbette yöneliş O’
na olacaktır.
Şuurunda olarak kılınan namazdır, tevekkülle yapılan
sabırdır, sabrın sürekli, namazın devamlı olanıdır makbul olan.
Düşmez sıkıntıya, strese ve çıkmaz yola; sabredenlerle
namaza yönelenler .
Namaz, bir zerrelik damlayla, bitmez tükenmez derya
arasında buluşma zamanı ve yeridir. Namaz, kaynayıp coşan bir hazinenin bu
daracık kara parçası sahasından uçup, kainatı ihata eden ilahi kudretin
sahasına süzülüşüdür. Namaz kızgın çöl güneşinin altında, serin bir ağaç
gölgesidir. Namaz bir ilkbahar yağmuru ve bitmeyen bir meltemdir.
Namaz, üzgün ve yorgun gönüllerin şefkatli bir el
tarafından okşanışıdır. Bunun içindir ki, Resul-ü Kibriya zorluk ve
sıkıntılarla karşılaştığı anda “ Bizi namaza çağır ya Bilal ” derdi. Hz.
Muhammet (S.A.V.) işinin çok zor olduğu, yorgun ve bitkin
zamanlarında, gönlünü ilahi haşyetin derinliklerine bırakmak için namaza
dururdu.
İbadet, sonsuzun cilası, stres ve sıkıntıların
panzehiridir. İbadet kalpleri açar, Allah’la kul arasındaki bağı
kuvvetlendirir, işi kolaylaştırır, gönüllere nur yağdırır, ruhlara sükunet
ve huzur verir.
Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Allah
onlarla beraberdir. Sabredenleri destekler. Müminlere sebat verip takviye
eder ve tehlikeli yollarda onları yalnız bırakmaz. Müminleri mahdut,
takatleri zayıf kuvvetleriyle baş başa terk etmez. Yol azıkları
tükenince imdatlarına yetişir. Kat edecekleri mesafeleri uzayınca azimlerini
artırır.
Rad. 22: “Onlar ki; Rablerinin rızasını kazanmak
için sabrederler, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz
rızktan gizli ve aşikar harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar işte âhiret
saadeti onlar içindir.”
Sıkıntı ve darlıklar karşısında tek çarenin sabır ve namaz olduğunu
vurgulayan Kur’an-ı Kerim; sabredenlerin de cennetin yüksek mevkileriyle
ödüllendirileceklerini beyan buyurmaktadır. Yani; iki türlü bir mükafat.
Sabrettiklerinde hem bu dünyanın sıkıntılarından
kurtuluyorlar, tehlikeyi atlatıyorlar, huzurlu oluyorlar, hem
de ahiret yurdundaki sıkıntıları atlatıp nimeti hak ediyorlar.
İşte bu gerçeği müjdeleyen Kuran’ın beyanı:
Furkan.75: “İşte bütün bu kimseler, Allah yolundaki
sabırlarına mukabil, Cennetin yüksek mevkileriyle mükafatlanacaklar ve orada
(Melekler tarafından) sağlık ve selametle (dua ile)
karşılanacaklardır.”
32- KORKU, ÜMİTSİZLİK
ve KARAMSARLIK
Müminler için gerçek
korkulacak durum günah işlemek ve Allah`ın emirlerine boyun eğmemek korkusu
olmalıdır.
Al-i İmran.175
:“Sizi kendi dostlarından korkutmakta olan o şeytandır. Siz onlardan
korkmayın da bana isyan etmekten korkun, eğer müminlerseniz.”
Kur`an`a göre;
günahkar olan müminler için de hiçbir korku, ümitsizlik ve
karamsarlık söz konusu değildir.
Allah`ın rahmet ve
merhamet deryası geniştir, günahın büyüğünü, küçüğünü ve her çeşidini içine
alır.
Allah insanı hayatın
ve günahın her aşamasında yanlış yoldan dönmeye davet ediyor. Dalalet ve
ümitsizlik vadisinde bocalayıp duran israfçı günahkarlara da çağrıda
bulunuyor.
Zümer. 53 : “ (Ey
Resulüm, tarafımdan kavmine ) de
ki; Ey günah işlemekle nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah`ın
rahmetinden (sizi
bağışlamasından) ümidi kesmeyiniz;
çünkü Allah (şirk ve küfürden
başka, dilediği kimselerden) bütün
günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki; O, Gafurdur, çok
bağışlayıcıdır,
rahimdir, çok merhametlidir.”
Şüphesiz ki, Allah
kullarına çok merhametlidir. Onların zaaflarını, aczlerini çok iyi bilir.
Şeytanın kendilerine her yandan tuzak kurduğunu, onları her yönden
sardığını, üstlerine süvarileri ve piyadeleri ile yürüdüğünü Allah mutlak
surette biliyor. Şeytandır insanı korkuya ve ümitsizliğe düşüren. Şeytandır
insanları günaha ve tövbeden uzaklaşmaya sevk eden.
Yine başka bir açıdan
bakarsak, Müslümanlar sabrederler, sabırlıdırlar, zorluklar ve güçlükler
karşısında yılmazlar, bıkmazlar, ümitsizliğe kapılmazlar. Çünkü yüce Allah
gerçek müminleri bu şekilde tarif ediyor ve sınıyor.
Âli İmran. 146:
“Nice peygamberler vardır ki, beraberlerinde birçok alimler savaştı da Allah
yolunda başlarına gelenlerden dolayı ümitsizliğe düşmediler, zaaf
göstermediler. Allah sabredenleri sever.”
Nice peygamberle
beraber yığınlarca insanlar, topluluklar mücadele veriyorlar,
karşılaştıkları belalardan, darlıklardan, şiddet ve ezalardan dolayı
nefisleri hiçbir zaafa uğramıyor. Mücadeleye devam etmek için ümitleri ve
enerjileri bitmiyor. Onlar ne çığlık çığlığa bağırdılar, hallerinden
şikayetçi ve isyankar oldular, ne de düşmana teslim oldular. Din ve itikat
için, Allah ve insanlık için; mücadele eden müminin şanı budur.
Korkmak, ümitsizliğe
kapılmak, isyan etmek, kaçmak, şikayetçi olmak imanlı bir yürekte
barınmayacaktır ve barındırılmayacaktır.
İnanmak ve inandığı
için üstün olmak. Üstün olanlar, galip gelenler, müjdeye ve rahmete müstahak
olanlar, onlar; sabredenler, gevşemeyenler, üzülüp ve ümit kesmeyenlerdir.
Allah bu hususu şu
şekilde beyan buyurmaktadır.
Âl-i İmran.139:
“Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka üstünsünüzdür.”
Uğradığınız zaaftan
dolayı üzülmeyin. Üzerinize gelen belalardan dolayı sakın gevşemeyin. Sizin
inancınız, itikadınız
yücedir, siz yalnız
Allah`a secde eder ve yalnız O’ ndan korkarsınız.
Onlarsa; Allah`ın
yarattığı mahlukata, eşyaya secde ederler, onlardan yardım umarlar,
ümitsizlik ve panik içerisindedirler ve üstelik o kafirler ve zalimler
korkaktırlar.
Siz Allah`a ve O’nun
buyruklarına inanıyor, güveniyorsunuz, onlar ise kendilerine zerre kadar
faydası olamayacak kişilerin buyrukları ve varlıklarına inanıyorlar. Çünkü
siz bütün beşeriyete vasi, insanlığa bir rehbersiniz, onlar ise yollarını
şaşırmış, kulakları sağır, gözleri kör yaratıklardır. Gerçekten
inanıyorsanız, gerçek bir mümin iseniz korkmayın, üzülmeyin, gevşemeyin,
ümit kesmeyin. Kaza da, kader de güzellikler de, musibetler de, iyi haller,
kötü haller de Allah`tandır, insanlar içindir. İnsanlar üzerinde imtihan
gereği tatbik edilirler.
Secde 16:
“ ...Onlar o kimselerdir ki, (geceleyin
namaz kılmak için) yataklarından
kalkarlar; Rablerinin azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak dua
ederler...”
33- MÜMİNLER ZORLUK VE
GÜÇLÜKLERE KARŞI SABIRLI VE DAYANIKLIDIRLAR, ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEZLER
Allah; günahkar
kullarını birtakım musibetlerle nasıl ikaz ediyor, cezalandırıyorsa, takva
sahibi kullarını da çeşitli şekillerde musibet niteliğindeki zorluklar ve
güçlüklerle imtihan ediyor.
Allah`a
bağlılıklarını, takvalarını ölçüyor. Takva sahibi bir mü`minin sabrı ve
imanı şiddet darbeleri altında daha da kenetleniyor. Gerçek ölçü ve değer,
zorluklara ve güçlüklere karşı tahammüldür.
Zorluk, darlık ve
şiddet anında bütün perdeler kalkar, basiret tecelli eder, göz alabildiğine
ufukları seyre dalar ve kainatta mümin, yalnız Allah`ı görür. Hiçbir şey
yok, yalnız o var,
hiçbir güç yok; yalnız
onun gücü var... Hiçbir irade yok, yalnız onun iradesi var. Yegane sığınak
o.
İşte Kur`an bu
mertebeyi, bu zirve anını şu şekilde beyan buyuruyor;
Bakara 156:
“Sabredenlere müjdele ki, onlar bir musibete duçar olduklarında “biz Allah
içiniz ve yine O’na döneceğiz” derler”.
Onlar o
kimselerdir ki, kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek
biz Allah`ın kuluyuz ve öldükten sonra da yine ona döneceğiz derler”
buyurulmaktadır.
Hakiki müminler için
hak yolunda ölmek ya da kalmak, zorluklar, sıkıntılar içerisinde kalmak ya
da refah ve bolluk içerisinde olmak arasında fark olabilir mi hiç. Kafir,
müşrik, günahkar olanlar ile hak yolundan uzakta bulunanlar için ölüm
elbette korkutur, ürkütür insanı. Zorluk ve güçlüklere dayanamazlar, isyan
ederler, çabuk yorulurlar, bırakırlar, ümitlerini keserler, çırpınırlar,
paniğe kapılırlar, isyan içerisine girerler.
Bakara 155: “ ey
müminler, itaatkarı asi olandan ayırt etmek için sizi biraz korku, biraz
açlık ve mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmek ile, Ant olsun
imtihan edeceğiz. Ey Habibim; sabredenlere lütuf ve ihsanlarımı müjdele.”
Hak Tealanın
kendilerine
İşte Allah`u Tealanın,
Müslümanları, o akıl almaz fedakarlıklara hazırlamak için tatbik ettiği
terbiye metodu.
Bakara.157:“O
teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine, Rablerinden mağfiret,
rahmet, “ve cennet” vardır ve işte onlar, Hidayete ermiş olanlardır”
Allah’ın İhsan etmiş olduğu
rahmet, mağfiret ve Şahâdet,
mükafatların en büyüğüdür. Mallar; nefisler ve meyvelerle fedakarlığın
mükafatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin mükafatı. Terazinin bu gözü, verilen
ihsanlarla daha da ağır basıyor, zira bu ihsanlar bütün maddi gelirlerden
çok ağırdır.
Gerçek mümin olmak,
olabilmek için çalışmak, gayret etmek, niyet etmek. Allah`u Teala, gerçek
müminleri her şeyin
üzerinde tutuyor, ayrı
bir değer veriyor, mükafatları sıralıyor, cennet vaat ediyor. Gerçek
müminlerin, veremeyecekleri bir hesap, çekindikleri bir korku, uzaklarına
düşen bir ümitsizlikleri gibi hiçbir meseleleri olmuyor. Gelecek endişesine,
rızk endişesine kapılmıyorlar, dünya ile ilgili, madde ile irtibatlı bir
mefhumları bulunmuyor. Bulunmadığına göre zorluklar, güçlükler engeller,
ümitsizlikler, gibi terimler onlar için hiçbir şey ifade etmiyor.
34- MUSİBETLER VE
HASTALIKLARIN
MÜMİNE KAZANDIRDIKLARI
1- İşlemiş olduğu
günahlarına kefaret olur:
Kefaret; silmek, bağışlamak anlamındadır. Allah (c.c) kullarına vermiş
olduğu bazı musibetlerle işlemiş oldukları birtakım küçük günahlarını
silmekte, âhirete bırakmamaktadır. Tabii ki burada kefaret olabilmesi için
mü`minin gelen musibet karşısında sabır ve itidalli olması icap etmektedir.
Şayet musibet karşısında ağlanır - sızlanır Allah`a isyan ederse kefaret
olmayabilir.
Peygamberimiz (S.A.V)
bir çok hadis-i şeriflerinde insanın başına gelen musibetlerin, o insanın
işlemiş olduğu günahların silinmesine sebep olduğunu beyan etmektedir.
Küçük ya da büyük,
hatta bir dikenin batması veya küçük bir can sıkıntısı bile insanın
günahlarına kefaret olabilmektedir.
Bir hadis-i şerifte
Hz. Muhammet (S.A.V) şöyle buyurmaktadır.
“Sonbaharda esen
rüzgarın, ağacın yapraklarını döktüğü gibi, musibetler de kulun günahlarını
aynı şekilde döker. Ateşin; altın ve gümüşün kirini ve pasını giderdiği
gibi musibet de kulun hatasını, günahını giderir” buyurulmaktadır.
Allah`ın kullarına
lütfu ve merhameti o derece büyük ki;
birçok günah ve hata
işliyor, Allah bunlardan bir kısmını bağışlıyor, bir kısmının sebebiyle de
ona musibetler veriyor, bu musibetler ve sıkıntılar vesilesiyle de onun
günahlarını affediyor. Üstelik; üzerine gelen çeşitli musibetlere metanetle
sabredenlere de “hesapsız derecede” misli misline sevap veriyor ve o kulun
kendi katındaki manevi derecesini de yükseltiyor.
Bir hadisi şerifte şu
şekilde buyurulmaktadır.
Mümin olan erkek ve
kadının; canına, çocuklarına ve malına musibetler ölünceye kadar gelmeye
devam eder, ta ki Allah `ın huzuruna hatasız olarak gitsin”
Diğer bir hadis-i
şerifte ise;
Kimin malına veya
canına bir musibet isabet ettiğinde; onu gizleyip insanlara şikayet
etmezse, Allah onun günahlarını bağışlar” buyurmaktadır. (Tirmizi, Zuhd, 57.
El- Münziri a.g.e, ıv 286)
2- Kulun Allah
katında manevi derecesinin artmasına vesile olur.
Allah (c.c) asi
ve günahkar insanlara musibetler ve hastalıklar verdiği gibi takva sahibi
olup Salih ameller işleyen müminlere de birtakım musibetler ve hastalıklar
vermektedir. Nitekim Allah (c.c.) gelmiş geçmiş peygamberlerine de birçok
musibetler, hastalıklar ve çeşitli sıkıntılar vermiştir.
Sabır Allah`a karşı
bir görevdir. Allah Salih, yani sevdiği kullarına da musibetler vererek
onların sabrını, samimiyetini, kendine olan bağımlılığını ölçmekte imtihan
etmektedir. Salih insanlar; Allah`ın gönderdiği musibetler ve sıkıntılar
karşısında sabrederek, Allah`a bu sabır görevini yerine getirmektedirler.
Bu sebeple Allah’ da
onların manevi derecelerini katında yükseltmekte, misli ile sevap ile
mükafatlandırmaktadır.
İnsanlar; dindarlığı
derecesinde sıkıntılara ve acılara maruz kalırlar. Peygamber efendimiz
(S.A.V) “insanlardan
hangisine şiddetli
belalar isabet eder” diye sorulduğunda, Peygamberimiz (S.A.V) şu cevabı
vermiştir;
Peygamberlere, sonra
emsaline, sonra bunların benzerlerine (takva sahibi müminlere). İnsanlar
dinlerine göre musibetlere müptela olurlar. Kimin dini kuvvetli ve sağlam
ise ona bela isabet etmeye devam eder” buyurulmaktadır.
(El-Münkiri, a.g.e.,
v. 281)
3- Sıkıntı ve
acılara müptela olan müminlerin bazılarına sevap verilir ve manevi
dereceleri yükseltilir.
Yüce Allah takva
sahibi müminlerin musibetler karşısındaki sabır ve tevekküllerini bazen
günahlarına kefaret sayıp affediyor, bazen de ibadet yapmış olduğu
mesabesinde sevap yazıp kulun katındaki manevi derecesini yükseltiyor.
Bu hususta
Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V) şöyle buyurmuşlardır;
Bir kul, hastalandığı
veya yolculuğa çıktığı zaman, ona sıhhatli ve mukim iken yaptığı ameli gibi
sevap yazılır.
“İnsanlardan birisinin
bedenine bir bela isabet etse, Allah (c.c) o kişiyi koruyan meleklere; Bana
güvendiği sürece kulumun her gece ve gündüzde hayırdan ne yapıyorsa aynısını
yazın” der.
Diğer bir hadis-i
şerifte ise;
“İnsanın Allah katında
bir yeri vardır, o yere ameli ile ulaşamazsa, oraya ulaşıncaya kadar Allah o
insanı hoşlanmadığı şeylere müptela kılar.”
“Kul Allah`ın kendisi
için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına
veya çocuğuna bir musibet verir, o da bunlara sabrederse, böylece Allah`ın
kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaşır” buyurulmaktadır.
Allah, sıkıntı ve
musibetleri insanların işledikleri günahları yüzünden bir ceza olarak
verebileceği gibi, onların günahlarını bağışlamak, manevi derecelerini
yükseltmek ve insanın ameli ile ulaşamayacağı mertebeye ulaştırmak için de
verebilmektedir.
35- HAYIR VE ŞERRİ
ALLAH VERİR VE MÜMİNİN LEHİNEDİR
Hayır ve şerri veren
muhakkak ki Allah`tır. Hayır ve şer
olarak işlenen her
şeyin zerresinin karşılığı vardır. İnsanoğlunun başına duçar edilen hayır ve
şer anlamındaki her şey Allah tarafından imtihan vesilesi olarak
tasarlanmaktadır.
Hayır; yani iyilik;
selamet, emniyet, sıhhat, mal, servet, nimet, zenginlik, bolluk, fetih,
zafer, ganimet, makam, mevki, insanoğlunun hoşlandığı her türlü hoşnutluk
ve güzellik çeşitleridir.
Şer; yani kötülük;
hastalık, korku, yoksulluk, işkence, zulüm, bela, şiddet, sıkıntı, stres,
kıtlık, yokluk, pahalılık, öldürme, yaralanma, kaza hezimete uğrama, ağrı,
üzüntü mal zayiatı gibi insanın hoşlanmadığı, insanın zararına, aleyhine
olan insana acı ve keder veren her türlü kötülük çeşitleridir.
İyilik de kötülük de,
yani hayır ve şer insanın başına Allah`ın takdiri ile gelir. Allah murat
edip izin vermeyince insanın başına ne iyilik gelebilir ne de kötülük. Hayır
ve şer, iyilik ve kötülük Allah katındandır.
Hayrın ve şerrin Allah
tarafından olduğuna inanmak, iman etmenin esaslarından biridir.
Tevbe. 50-51 :
“Ey Rabbim, sana bir iyilik ulaşsa bu onların (münafıkların)
hoşuna gitmez ve eğer sana musibet isabet etse, biz önceden tedbirîmizi
almıştık” derler. Sevinerek dönüp giderler. De ki; Allah bizim için ne
takdir etmişse ancak bize o ulaşır. Bizim Mevla’mız
(sahibimiz)
O`dur. Onun için müminler ancak Allah`a tevekkül etsinler (dayanıp
güvensinler)”
buyurulmaktadır.
Acı ve tatlı, başa ne
gelirse hepsi Allah`ın takdiri ile tecelli etmektedir. Allah`ın her hükmünde
bir hikmeti mevcuttur. İyilik de kötülük de neticede müminin lehinedir.
Dünyevi ve uhrevi bir maslahat, bir menfaat, bir hayır içindir. O
nasıl dilerse öyle
yapar, ne yaparsa hayırlısı muhakkak o dur. Her şeyi yerinde ve zamanında
tecelli ettirir. Allah`ın iradesinden hiçbir şey hariç olmadığından bütün
sıkıntılara ve musibetlere razı olmak gerekir. Çünkü her şey Allah`ın
iradesi, hükmü ve kazasıyla olmuştur, razı olmaktan başka çare yoktur.
Nisa. 78 :
“İyiliğin de kötülüğün de Allah katından olduğunu”
Tevbe. 31 :
“İnsana ancak Allah`ın takdir edeceği şeyin isabet edeceğini...”
Hayrı ve şerri imtihan
için verenin Allah olduğunu beyan eden ayeti kerimeler şunlardır.
Hud. 9 :
“İnsanoğluna tarafımızdan bir rahmet
(sıhhat
ve zenginlik) tattırıp da sonra
bunu çekip alıverirsek, şüphesiz ki, o Allah`ın ihsanından tamamen ümidini
kesen, evvelki nimeti unutan nankör bir kimse olur.”
Hud. 10:
“ Fakat ona dokunan bu dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu
benden bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.”
Hud. 11 :
“ Ancak her iki halde de sabredip Salih amelleri işleyenler müstesnadır.
İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük sevap vardır” buyurulmaktadır.
36- İNSAN SABIR ve
TAHAMMÜL BAKIMINDAN ZAYIF YARATILMIŞTIR
Sabrın lügat manası
hapsetmek, tutmak, şer`i manası ise kişinin nefsini kötü şeylerden koruması,
uzak tutması, sebat göstermek, bağlanmak, şikayette bulunmamaktır.
Zıt görüşlü iki
kuvvetin karşılaşması anında bir tarafın metanet gösterip dayanmasıdır.
Sabır, Kur`an ve
sünnet ahkamına bağlı kalmak, şikayeti terk edip, Allah`tan yardım ummaktır.
Şehvete zorlayan bir
kuvvet karşısında dinin icaplarını yerine getirmekte gösterilen metanettir.
Sabır insan için zor
bir sınavdır, sabır nimettir. Sabreden insan daima huzur içinde olur, her
şeyden daima karlı çıkar.
İnsanoğlu nankördür,
sabır ve tahammül bakımından da aslında zayıf yaratılmıştır.
Bu hususu Allah-u
Teala şu şekilde beyan buyurmaktadır;
Nisa. 28: “Allah
sizden ağır tekliflerini hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak
yaratılmıştır.”
Kendisine dokunan bir
musibet karşısında insan tahammülde zorlanır.
Fussilet. 49:
“İnsan kendine hayır istemekten usanmaz. Eğer ona bir zarar dokunursa,
derhal yes’e düşer ve ümidini keser”
buyurulmaktadır.
Sabır iki türlüdür.
1-Bedenin sabrı
2-Nefsin
sabrı
Bedenin sabrı vücudun
muzdarip olduğu zorluklara, güçlüklere karşı sabırdır. Yorucu ibadetler
yapmak, ağır işlerde çalışmak, vücudun bir organının aşırı derecede ağrıması
gibi. Dövülmek, hastalanmak, ağır yaralanmak gibi. Bütün bunlara
sabredilmesi icap eder. Sabır musibetten ve güçlükten kurtulmak için tedbir
almaya mani değildir.
Nefsin sabrı ise mide
ve şehvetin isteklerine karşı sebat etmektir. Buna iffet denir, gerçek sabır
da budur.
Bir felaket anında bu
felakete karşı sabır ise, buna doğrudan sabır denir. Bunun zıddı ise
“feryadı-ü figan”dır.
Bu kişi kendi kendine
bağırıp çağırır, yırtınır ve benzeri kontrolsüz hareketlerde bulunur. Bu tür
davranışlar sabrın tam zıt halidir, isyan halidir. İnsana hiç bir faydası
yoktur, sadece zararı vardır ve akıllı bir müslümana yakışmaz.
Sabır savaş alanında
gösterilen metanetle olursa buna “ şecaat”, zıddına ise “ cebanet ”
korkaklık denir. Sabır, hiddeti yenmekle olursa buna “ hile, yumuşaklık,
vakar ve teenni”, zıddına ise “ tezemmür ” yani saldırganlık denir. Sabır
zamanın musibet ve felaketlerinden birine olursa buna “sır
tutma “ denir. Sabır
geçim sıkıntılarına olursa buna “ züht”, zıddına ise “ hırs “ denir. Sabır
azalarda olursa buna “ kanaat”, zıddına ise “ şereh “ yani aşırı istek
denir.
Musibete karşı
sabır :
Mümin başına bir
musibet veya bela geldiği anda sabretmeli ve ilahi hükme razı olmalıdır.
Sabretmeyen insan huzursuz, huzursuz insan da sıkıntılı ve stresli olur.
Tahammül ve dayanma gücü zayıflar, günah işler ve fayda getirmeyecek
şeylerle vaktini harcar, takatini tüketir.
37- MUSİBETLERE VE
HASTALIKLARA KARŞI İNSANLARIN GÖSTERDİĞİ TAVIRLAR
1.
Kafir ve münafık insanların
gösterdiği tavırlar:
Kafir ve münafıklar,
musibetlere sabredip rıza gösterecekleri yerde isyana dalıp feryadı figan
ederler. Allah`tan gelene itirazda bulundukları için, müşrik, münafık ve
kafirlerin müptela olduğu musibetler kendilerine acıklı bir ceza olur.
Bundan ibret almazlar, uslanıp hizaya girmezler.
2.
Asi müminlerin musibetlere
gösterdiği tavırlar:
Mümin; bir hata ve
günah işlediğinde musibet ve hastalıklarla ikaz edilebilir. Uğradığı
musibete “Allah`tan geldi” diyerek sabrettiği zaman müptela olduğu
musibetler sebebiyle dünyada iken bağışlanmış olur.
3. Takva sahibi
müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar:
Takva sahibi mümin;
Allah’ın emir ve yasaklarından gerektiği şekilde sakınan ve dininin
gereklerini yaşamaya çalışan salih bir kul demektir. Allah`ın takva sahibi,
Salih kulları hastalık ve musibetlere maruz kaldıklarında, Allah`tan
geldiğini bilip, Allah`a hamd ve şükrettikleri, sabrettikleri için,
kendilerine sirayet eden musibetler Allah katındaki manevi derecelerinin
yükselmesine sebep olur.
38- MUSİBETLERİN GELİŞİ
ALLAHIN İZNİ VE TAKDİRİ İLEDİR
Allah’ın
izni ve iradesinden murat; Allah’ın kazası, kaderi, dilemesi ve hikmetinin
gereğidir.
Bu hususta
yüce Allah (c.c.) şu şekilde buyurur:
Teğabün.
11 : Allah`ın izni olmadan hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah`a iman
ederse, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah her şeyi noksansız bilendir”
buyrulmaktadır.
Bu ayet-i
kerimeden anlaşılmaktadır ki; yeryüzüne ve insanlara gelen musibetlerden,
meydana gelen hadiselerden, zuhur eden hayır ve şer’den hiç bir şey
kendiliğinden meydana gelmiş olamaz. Ancak Allah’ın izni ve dilemesi ile
meydana gelir. Çünkü her şeyi yaratan, ilmi ile kuşatan yüce Allah`tır.
O`nun izni ve iradesi dışında hiçbir şeyin vücut bulması mümkün değildir. O
dilemeden ve izin vermeden hiçbir şey olmaz. Hiçbir kimseye ve hiçbir şeye
musibet ve sıkıntı gelmez.
Şurası iyi
bilinmelidir ki: gerek kafir ve münafık, gerekse mümin her kim olursa olsun,
malına, canına, evladına, maddi ve manevi, sözlü veya fiili hoşa gitmeyecek
acı bir hadise, bela, felaket ve musibete muhatap olursa o ancak Allah’ın
izniyledir.
Allah’ın
izni olmadıkça, hiçbir kimse ve gücün istemesi, çalışma ve gayreti ile
kimseye bir musibet, bela, eza, ceza gibi hiçbir şey tereddüp etmez.
Allah’ın izni olmadıkça yeryüzünde bir yaprak dahi kımıldayamaz. Allah’ın
izni olmadıkça kimse iman bile edemez, kimse şefaat edemez, kimse zafer
kazanamaz. Hiçbir şey mümine zarar veremez. Kimseye büyü ve sihir
dokunamaz, bitkiler, meyveler bitemez, kainatın nizamı, düzeni devam edemez.
39- BİR NAMAZLIK
SALTANATIN OLACAK
TAHT MİSALİ O MUSALLA
TAŞINDA
Ünlü bir
filozofa, “ bize ölümden bahseder misin? “ diye sorulunca, “hayat hakkında
ne biliyorsunuz ki ölümden bahsedeyim ” cevabını verir.
Doğru
söylemiş.
Sahip olduğumuz bir
çok şey gibi, hayatımızın da gerçek kıymetini ve keyfiyetini tam olarak
bilemiyoruz.
Şu gök kubbe
altındaki milyarlarca insandan, kimler kendi macerasının farkında acaba?
Ve onlar için,
ne kadar yaşanacağı mı, yoksa hayatın nasıl değerlendirileceği mi önemli?
Lütfen herkes
bu soruyu kendine sormalı.
“Ömür” dediğimiz
süreye ehemmiyet verenlere, beli bükülmüş ve kabir kapısına yaklaşmış
ihtiyarları gösteriniz. Ve onlara, dünya ile ahret arasındaki mesafeyi
sorunuz.
Titrek kelimelerle, şu
sözleri fısıldayacaktır.
Dünya - ahret arası
bir nefes
Ve her biri
diğerinden mukaddes
Evet bu mukaddes
hediyeleri, onları ihsan eden Rabbimizin istediği bir hayat içerisinde
değerlendirmeli ve onun yolunda kullanmalıyız. Yoksa dünyayı zarar, âhireti
ziyan edenler kervanına katılabiliriz.
Alacağımız her
nefesin, bizleri vereceğimiz bir hesaba yaklaştırdığını bilmeli ve bunun
şuuruna varabilmek için, seyrek de olsa yolumuzu kabristanlara uğratmalıyız.
Büyük Veli Beyazıt-ı
Bistamî Hazretleri, hangi şehre gitse ilk önce o şehrin kabristanlarını
ziyaret edermiş
İbn-i Abbas ise,
kendisine nerelerin dolaşılması gerektiğini soranlara şu cevabı verirmiş;
“Gündüz ibret alarak
kabristanları, gece ise tefekkür ederek gökyüzünü”
Bütün mesele, ne
zaman geleceği belli olmayan bir misafire hazırlıksız yakalanmamaya
dayanıyor.
Neylersin ölüm
herkesin başında
Uyudun uyanamadın
olacak
Kimbilir, nerede,
nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık
saltanatın olacak
Taht misali o musalla
taşında
Mısralarıyla “OTUZBEŞ
YAŞ” şiirini noktalayan Cahit Sıtkı Tabancı, bu şiire “ Yaş otuz beş, yolun
yarısı eder “
Şeklindeki bir tür
hesapla başlamamış mı?
Ama nafile.Tarancı 40
yaşında hayata elveda demiş.
Ölüm ferman
dinlememiş.
40- SESLER
Babam:
--- Bizler artık
yaşlandık, diyordu. Ahirete yolcuyuz, yolcu ise yolunu düşünmeli.
Babaannem şakacı bir
ifadeyle:
--- Ağzından yel alsın
ayol diye atıldı. Ben bile, daha yolculuk falan düşünmüyorum.
Eniştem:
--- Düşünmemek neyi
değiştirir ki, diyerek söze karıştı. Hem, ölümden korkmamak için
hazırlığımızın tamam olması gerekmiyor mu ?
Anneannem o yumuşak
sesiyle:
--- Ben hasta olduğum
için bu ramazan ancak 10 gün oruç tutabildim, diyerek araya girdi. Onları
kaza etmeden ölürüm diye aklım çıkıyor.
Daha sonra ben devreye
giriyor ve:
--- Anneanneciğim!
diyordum. Sen korkarsan biz ne yapalım? Şimdiye kadar bir vakit namazını
bile kaçırmadığını biliyoruz.
Ve... konuşmalar,
böylesine sürüp gidiyordu...
--Uzanıp teybi
kapattım.
7-8 yıl önceki bir
aile toplantısında, gizlice teybe aldığım seslerdi bunlar.
Elimde olmadan
gözlerim yaşarmış ve içimi bir burukluk kaplamıştı. Oturduğum yerden başımı
yavaşça kaldırarak şehrin hemen dışındaki tepeye baktım.
Babam, şimdi o
tepedeki kabristanda, uzunca bir selvi ağacının altında yatıyor.
Babaannemi de vasiyeti
üzerine, yüzlerce kilometre ötedeki bir kabristanda, dedemin yanına
defnettik.
Eniştemle anneannem
ise, şehrin diğer ucundaki kabristanda yanyana yatıyorlar.
Eskimiş teybimin
başına dönüp mikrofonu elime alıyorum.
Biraz sonra
kaydedeceğim sesleri ileride çocuklarım dinlerken, acaba ben hangi
kabristanda yatıyor olacağım?
(Hayatın içinden)
41- O GÜN GELECEK
O GÜN O CANSIZ AT
KAPUTA, TAKSİMAT TAPUYA
O gün gelecek, güneş o gün yine doğacak, fakat biz o güneşi bir daha
göremeyeceğiz.
O gün,
herkes yine konuşacak fakat biz o gün konuşamayacağız. Belki de biz de bir
şeyler konuşacağız ama, bizim konuştuğumuzu insanlar duymayacak.
O gün herkes, yine işitecek, biz de işiteceğiz ama bizim söylediklerimizi halk
işitmeyecek.
O gün insanlar yine iş yerlerine, vazifelerinin başına, dükkanlarına ve
dairelerine gidecekler ama bizim yolumuz, yalnızlık evi, amel sandığı olan
kabre varacak.
O gün sağ olanların yine elleri tutacak ve ayakları yürüyecek ama bizim
ellerimiz tutmayacak, ayaklarımız yürümeyecek.
O gün cansız at kaputa, taksimat tapu`ya gidecek.
O gün
yine ezanlar okunacak, namazlar kılınacak ama biz artık o ezanlara icabet
edemeyecek, o namazları kılamayacağız. Başkaları bizim namazımızı
kılacaklar.
O gün, her akşam evine, yuvana döndüğün, çoluk çocuğuna kavuştuğun halde, o
korkunç yolculuktan evine dönemeyecek, ehline ve evladına kavuşamayacaksın.
O gece
yine, her evde ışıklar yanacak, ama senin vardığın ev karanlık olacak.
O gece
herkes evinde yumuşacık ve sıcak yataklarına uzanarak, istirahata
çekilirken, seni o kapkaranlık evde kuru toprağa yatıracaklar.
42- İMAN VE STRES
İnsan ruhunun sağlıklı
bir yapıya kavuşması ve sağlam ipler üzerinde yükselmesi Allah`a, iman ve
dine sarılmakla mümkün olmaktadır. Hayatın manasını, gayesini insanlara din
öğretmektedir. Din; insan yaşantısının olumlu veya olumsuz tüm yönlerini ve
bilinmeyenlerini açıklamakta, insanları karamsarlıktan aydınlığa çıkarmakta,
hadiseleri izah edememekten kurtarmaktadır. Dünyadaki hadiseleri, Allah ve
ahiret inancı olmadan anlayabilmek, yorumlayabilmek zannedildiği gibi kolay
bir şey değildir
İnsanlar dünyada
mevcut konumları ve başlarına gelen hadiseler bakımından aynı durumu
paylaşmazlar. Kimi insan psikolojik yapı olarak eksik bünyeye sahip, kimi
de ruhi açıdan problemli olabilmektedir. Dünyada insanlar eşit hak, imkan
ve fırsatlara da sahip değildirler. Ne her insan eşit hayat süresine
sahiptir, ne her insanın eşit duyguları vardır. Bunun manası şudur,
insanlar; Allah`ın kendilerine verdiği şartlar altında imtihana tabi
tutulmaktadırlar. Başlarına gelen hadiseleri sabır, şükür gibi Allah’ın
emirleriyle karşılayanlar genelde insanların ümitsizliğe, kötümserliğe
düştüğü olumsuz tablolara direnç gösterebilmektedirler. Hayatın bütün
yönlerini en uyumlu bir şekilde karşılayanlar inananlardır. İman insana
hayatın her alanında yardımcı olur. Dünyada hiçbir zaman kolayca
gerçekleşemeyen ve gerçekleşmesi mümkün
olmayan, hakiki ve
mükemmel bir adaleti, âhirete iman ve yaratıcıya teslimiyetten başka hangi
şey sağlayabilir?
İnsan dünyada
yaptıklarının hesabını orada verecektir. Bu hesap vermede mutlak bir adalet
hakimdir. İlahi dinlerde bu fikir ana iman konusudur. Bir din mensubu için
bu fikrin mutlak doğruluğu, bunu mutlak varlık olan Allah bildirdiği
içindir. Allah`a ve âhirete inanmayan, İslam’ın dünyada imtihan olunma
ilkesini anlayamamaktadır. Ne var ki inançsızlar, ahiret inancının yerini
doldurabilecek alternatif bir fikir sunmaktan bile acizdirler.
İnsanın manevi yönü
sevinç ve keder üzerinde yükselen bir yapıya sahiptir. Bu manevi yapıda
inişler ve çıkışlar birbirini takip eder. Bu tıpkı bir terazinin kefelerine
benzer, biri iner biri kalkar. İnsan hoşuna giden haller karşısında sevinç
ve mutluluk duyarken bunun aksi durumlarında stres ve üzüntü yaşar. Dünyanın
bir imtihan yeri olduğunu idrak eden mümin, hayatının iniş çıkışlarını,
sıkıntı ve kederlerini sabır ve metanetle karşılar. Dünyada
karşılaşabileceği her türlü zorlukları her zaman imanıyla yenmesini bilir.
Hayatın cilvelerini, sıkıntı, dert ve felaketlerini müminin nasıl
yorumladığını ifade etmesi açısından İbrahim Hakkı`nın meşhur Tefviz nâmesi
bu mevzuyu en iyi şekilde anlatmaktadır.
Hak,
şerleri hayır eyler,
Zannetme
ki gayr eyler
Mevla
görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Sen hakka tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat
bul.
Sabreyle ve razı ol.
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
43- YOLCULUK KAÇINCI
PERONDAN?...
VE ÖLÜM GÜZEL ŞEY.
Bir hak aşığı “Dost
odur ki; ona baktığında sana dünyayı değil, âhireti hatırlatsın”
Ne güzel bir tarif
değil mi?
Bizi daima dünyaya
çağıran ve Rabbimizi unutturmaya çalışan davetçileri gördükçe, yukarıda
tarifi yapılan dostlar hakkında “dostlar başına” demek geliyor içimizden.
Peki ya, bizlere ebedi alemleri sevdiren ve oraya hazırlanmamız için şevk
veren gerçek dostlar nerede?
Böylelerine az da olsa
rastlıyor ve onların ikazlarıyla, sadece bu dünya için yaratılmış
olmadığımızı hatırlıyoruz
...Evet, bizler bir
misafiriz ve bu yüzden dönüş yolunu düşünmeliyiz. Her yolculuğumuzun rahat
geçmesini istediğimiz gibi, bizleri ebedi memleketimize ulaştıracak olan
yolculuğumuzun da rahat geçmesini sağlamak zorundayız.
Bu
yolculuğumuzun biletleri, şu dünya misafirhanesinden temin edilmekte ve o
yolculuktaki konfor, biletin cinsine bağlı olmaktadır.
Bu bileti almak için; para, kuvvet, şan
ve şöhret geçerli değil malesef.
Lazım ve
geçerli olan tek şey, şu kainat Halikı`nın rızası.
O bileti
elde edemeyen, mahvolmaya mahkum. Ve bu mahvoluş, kızgın çöllerde aç ve
susuz bir şekilde ölmekte olan yolcuların, gökyüzündeki bir uçakta seyahat
edenlere imrenmesinden çok daha acıklı. Bu bileti alıp alamadığımızı veya
alabildiysek onun hangi mevkiye ait olduğunu, ancak o yolculuğa başlayınca
öğreneceğiz. Yani bu bilete ait herhangi bir şeyi merak edip soru soracak
olsak, her seferinde “öl de gör” cevabını alacağız.
Böylelikle yolumuzun
sonundaki o kapıya yaklaşmaktan korkmayacak, hatta onu açmak için, belki de
sabırsızlanacağız.
O kapının arkasında
bulunan, başta peygamberler (A.S.) olmak üzere bütün sevdiklerimize
kavuşmak, o sabırsızlık için yeterli bir sebep değil mi?
Bakınız şair ne güzel
söylemiş:
“Ölüm güzel şey;
budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı
ölür müydü peygamber ?...”
(Ölüm son değildir)
Nehirler aktı
geçti,
Kurudu vakti
geçti.
Nice han, nice
sultan,
Tahtı bıraktı
geçti.
Şu dünya
penceredir,
Her gelen baktı
geçti.
Yatağa girip gecenin
sessizliği ile baş başa kaldığımızda, bütün bir gün boyunca düşünemediğimiz
şeyleri düşünebilir ve belki o günün bir muhasebesini yapabilme imkanı
buluruz.
Yoğun bir
koşuşturmayla geçen 24 saatin sonunda, ömrümüzden bir gün daha kısalmış ve
kabir kapısına doğru bir adım daha atılmıştır. Peki ama bu kaybımıza
karşı, o günlük kazancımız ne olmuştur? Ömür binamızın yere düşen bir
taşının yerine ebedi bir hayat için ortaya ne konulmuştur?
Muhasebenin neticesi
ister iyi, ister kötü olsun, içimizden yükselen bir takım sesler, ertesi
günün o günden daha iyi olacağını söyleyebilir.
Bir ömür boyunca, her
gün hayal kırıklığına uğrasak dahi, yarınlara bağlanan ümitlerimiz bir türlü
bitip tükenmeyecek ve böylece günler gelip geçecektir.
Yakın bir gelecek için
projeler yapan, onlar için endişe duyan, uykularını kaçıran, kilo verip
zayıflayan; kısacası istikbal endişesi ile kıvranan insanoğlu, acaba gerçek
istikbal için neler düşünüyor.
...Ve acaba yazdan
sonra gelecek olan kışı karşılamaya hazır olduğu gibi, şu kısa hayattan
sonra gelecek olan ölümü de karşılamaya hazır mı?
Evet! insan madem
fanidir, ömrü 1 milyon sene de olsa, bir gün mutlaka bitecektir.
44- İNSANIN İÇ HUZURU
VE İMAN
İnsan, huzurlu
olabilmek için kendisine güven verebilecek bir varlık arar. İman ise bir
varlığa güvenmek ve dayanmak demektir. Bu güven insana en çok muhtaç olduğu
iç huzurunu verir. İnsan için; ana, baba, dost, mevki, makam, para, güvence
olabilir. İnsan bazen bu tür güvencelere dayanır, ancak bu tür güvenceler
geçicidir; bugün var iseler yarın yok olabilirler. Bu bakımdan sürekli güven
duygusu sağlamazlar. Dilimizde bu durumu ifade eden bir deyim vardır:
“İnsana dayanma ölür, duvara dayanma yıkılır.” Bu tür güvencelerin diğer bir
özelliği de güven sağlama alanlarının sınırlı oluşudur.
Allah`a iman ise;
güvensizlik doğurabilecek sayısız olaylar karşısında, doğması muhtemel bütün
halleri karşılayacak geniş bir etki alanına sahiptir. İnsan için sürekli
yani geçici olmayan, güvensizlik duygusu doğurabilecek muhtemel her olay
karşısında sığınılabilecek, gücü sonsuz olan bir güvence gerektir ki, o da
Allah`tır. Allah her şeye kadirdir. Böyle bir varlığı güvence olarak kabul
edip ona teslim olan insan hadiselere karşı dayanıklı olur.
Yabancı bilim adamı
Freud`un ( 1856 -1939 ) talebesi meşhur psikolog Jung`a göre, Allah
inancı insanın ruhunda büyük bir kuvvettir. Din; ferdin içinde doğrudan
doğruya yaşanan bir tecrübeye dayanır. Dini tecrübe üzerinde tartışma
yapılamaz. Çünkü o, insan üstü bir gerçektir. Eğer insan, içinde böyle bir
tecrübeyi duymuyor ve buna rağmen dine karşı bir şey söylemek istiyorsa, o
ancak kendinin böyle bir
tecrübeye sahip
olmadığını söyleyebilir, ama o yoktur diyemez.
Allah`a inanan; en
büyük değere ve iç huzuruna sahiptir. Bu inanç, insan hayatının her yönüne
mana ve değer katar. Onun için Allah`a inancın yönlendirdiği hayat,
sağlıklı, dolayısıyla da mutlu bir hayattır.
Dini anlayışın insana
verdiği huzuru kimse inkar edememektedir. Dini tecrübenin insana
kazandırdığı iç huzuru başka hiçbir şey verememektedir. Bundan dolayı C. G.
Cung, dini inancın ruhlardan silinmesini ve temizlenmesini değil, aksine
onun insan ruhunda yenilenmesini ve mümkün olduğu kadar akla, mantığa uyar
hale getirilmesini istemektedir.
Zira insan Allah`ı;
her şeyin üzerinde bir varlık olarak kendi dışında değil, şuurunun
derinliklerinde bulacak ve orada duyacaktır. Bunun için Hıristiyanlıktaki
bazı dogmaların bu anlayışa göre değiştirilmesi gereği duyulmaktadır.
Bunlardan birisi,
teslis (üçleme) inancının akla ve mantığa hitap edecek hale getirilmesidir.
Çünkü bu haliyle bu inancın akıl ve mantık ölçülerine uyduğunu söylemek
Allah`a imandan kopmamakla birlikte zaman zaman yanlış mecralara sapan
insanoğlu, günümüzde yine fıtratına, sağlam ve sahih Allah inancına dönmeye
başlamıştır.
45- MUTLULUK ve İMAN
Mutlu
olabilmek için insanın sonunun hayırlı olacağına inanması gerekir. Bu inanç
çok zaruridir. Çünkü insan daima
geleceğine bakar,
geleceğinin hayırlı olacağına inanırsa huzurlu olur. Kötü olacağına veya
karanlık olacağına inanırsa da huzursuz ve karamsar olur.
Ahrete
inanmanın, özellikle oradaki hayatın daha iyi ve daha mutlu olacağına
inanmanın bu hayattaki manevi mutluluğa çok büyük etkisi olacağına şüphe
yoktur. İnsan öldükten sonra fani olup gideceğine, ölümden sonra hiçbir
hayatın olmayacağına inanırsa o zaman ölüm onun için en büyük felakettir.
Onu her hatırlayışta karanlığa doğru daha çok yaklaştığını düşünerek
huzursuz olur. İnsan hayatının dünya ile sınırlı olduğunu kabul etmek,
insanın kapısını ne zaman çalacağı belli olmayan ölümle yok olacağı, her
türlü varlığının değerlerinin, çabalarının boş, faydasız ve verimsiz olduğu
gibi insana hayatı zindan edecek bir anlam taşır.
Ahret
hayatına inanmanın insan hayatı üzerinde çok büyük ve derin tesiri vardır.
Dünya ve ahiret birbirine bağlıdır. Dünya âhretin tarlası ve ahiret için
olduğu gibi, âhiret de dünya için, bu dünyanın nizamı ve düzeni içindir.
İnsan âhiretini dünyada kazandığı gibi, dünyasını da âhrete olan imanı
sayesinde yoluna koyar ve müreffeh kılar. Bu yüzden ahiret hayatına iman
insana Allah`ın büyük bir lütfudur. Zira insanın gerçek mutluluğu ona
bağlıdır.
İnsanın çevresinde
cereyan eden maddi ve manevi hadiseler, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak
onu etkiler. İnsanlar adeta hadiseler yağmuru altında yaşamaktadır.
46- HER HALİMİZE ŞÜKÜR
Secde. 9 :
“Sizin için kulaklar, gözler (
ve daha nice nice saymakla bitiremeyeceğiniz güzellikler ve nimetler
) yarattı. ( Bütün bu verilen
nimetlere karşılık ) şükrünüz pek
az ( nankörlüğünüz fazla
) .
Şükrün sözlük anlamı;
Allah`a duyulan minneti dile getirme, mutlu bir olaydan veya durumdan,
yapılan bir iyilikten duyulan hoşnutluğu bildirme.”Hallerine baktım da kendi
halimize bin şükrettim” gibi.
Nimet ve iyiliğin
sahibini tanımak, bilmek ve ona karşı teşekkür etme ihtiyacı hissetmek,
teşekkür etmek, karşılık vermek. Nimetin hakiki sahibi Allah`tır. O
dilemezse hiçbir şey olmaz. O istemezse rüzgar dahi esmez. O, insanlara
sayısız, sınırsız nimetler vermiştir. Her nimeti Allah`tan bilmek ve
herkesten önce ona şükretmek imanın, insan olmanın gereğidir.
Şükrün üç derecesi
vardır:
1. Kalp ile şükür.
Allah`ı hakkıyla tanımak ve O’na gönülden sevgi ve minnet duymak” kalbi
şükürdür.
2. Dil ile şükür.
Allah`ı saygı göstererek anmak, O’na hamd etmek suretiyle onu zikretmek
lisânı şükürdür.
3. Amel ile şükür.
Allah`a karşı kulluk görevini yerine getirmek, O`nun bağışlamış olduğu
nimetleri, O`nun rızasına uygun hayır yollarında kullanmak, hayır hasenat
yapmak, tasadduk etmek, aza kanaat getirmek ameli şükürdür.
47- HEP ŞÜKRETMEK
GEREKİR
Dilini
döndürene, Hakka eğikse boyun,
Hep şükretmek
gerekir. Akıyor ise suyun,
Nimeti
gönderene, Bir de güzelse huyun,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Ağrımayan
dizine, İhlaslı arkadaşa
Gören iki
gözüne, Hizmetle geçen yaşa
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Tuttuğun iki
ele, Ağrımayan dişine
Doğru konuşan
dile, Tefekkür edişine,
İyi kötü her hale
, İyiye gidişine,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
İşittiğin
kulağa, Uzak isen zalime,
Yürüdüğün
ayağa, Yakın isen alime,
Tepeden ta tırnağa,
Aşık isen ilime,
Hep şükretmek
gerekir Hep şükretmek gerekir.
Çatık değilse
kaşın, Bak gör her şey aşikar,
Secde ederse
başın, Mantığın var, aklın var,
Helalden ise
aşın, Hayvandan çok farkın var,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Sağlıklı hayat
için, Dolu her yer, dağ ova,
Hayırlı evlat
için, Veriliyor bedava
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Evde yanan
ateşe, Boş durmak iyi değil,
Doğup batan
güneşe, Fırsatı ganimet bil,
Gel, git hayırlı
işe, Şükrü cana minnet bil,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Tavandan in
tabana, İman lazım insana,
Kaçıp gitme
yabana, Yaradanı ansana,
Annen ile
babana, Haktan gelen ihsana,
Hep şükretmek gerekir.
Hep şükretmek gerekir.
Nimet muhtaç
külfete, Hocana eyle hürmet,
Haktan gelen
rahmete, Devamlı olur nimet,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Her şeye kanaat
et, Sakın olma sitem kâr,
Kısmetse gelir
elbet, Dert üstüne dert yağar,
Şükürle artar
nimet, Beterin beteri var,
Hep şükretmek
gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Hürmetle anıyorsan,
Aşkıyla yanıyorsan,
Hep şükretmek gerekir.
Mehmet Ali DEMİRBAŞ
Bakara.152 :
“O halde siz bana itaat ve ibadet ederek beni anın ki; ben de sizi
mağfiretimle anayım. Nimetlerime şükredin de nankörlük yaparak küfre
varmayın.
İbrahim.7 :
“Ve düşünün ki, Rabbiniz şunu bildirdi; Ant olsun ki, eğer şükrederseniz,
elbette size nimetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz
olsun, gerçekten azabım çok çetindir.”
Şükrü, hayatımızda
pratik olarak tatbikata koyduğumuz takdirde bize kazandıracağı mutluluğun ve
huzurun sınırı yoktur.
Her halimize
şükretmeliyiz. Bulduğumuza, varlığımızla, elimizde olana, elimizde kalana,
elimizden çıkana bile şükretmeliyiz. Hırs insanı sefalete götürür, strese
sokar, huzursuzluğa zemin hazırlar. İnsanın nefsi, gözü doyum bilmez, sınır
tanımaz. İnsan kazandıkça daha çok kazanmaya, buldukça daha çok bulmaya
meyillidir.
Düşünelim bir kere;
sağlığımızın yerinde olması, gözümüzün görmesi, kulaklarımızın duyması,
elimizin tutması, ayaklarımızın yere basması, ekmek, hava, su, meyveler, bin
bir rızıklar bizim için en büyük nimet, varlık değil mi? Ya gözlerimiz
görmese, kulaklarımız duymasa, konuşamasak, yürüyemesek, ümitsiz bir
hastalığa yakalansak.
Uyuyamadığınızı
düşünün. Uyuyabilmenin sizin için ne kadar büyük bir nimet olduğunu
göreceksiniz. Gözlerinizin görmediğini düşünün, görmenizin ne kadar büyük
bir nimet olduğunu, dünya servetlerini ve saltanatlarını verseler
gözlerinizle değişemeyeceğinizi düşünebiliyor musunuz? Görme özürlü bir
insanın davranışlarını, yaşamını uzun uzun seyredin. Ya siz de öyle
olsaydınız ne yapardınız. Tekerlekli sandalyeyle hayatı boyunca yaşamak
zorunda olan bir kişiyi görün, izleyin ve düşünün, mahkumsunuz, bir çok
özgürlüğünüzden mahrumsunuz, aynı halde siz de öyle yaşamayı, öyle olmayı
göze alabilirmisiniz. Öyleyse ne kadar büyük bir nimete sahip olduğunuzun
farkına varın ve şükrederek, hamd ederek tam bir teslimiyet ve tevekkülle
Allah`a yönelin. Üzerinde bir özrü, mağduriyeti, engeli olanlar da iyi
düşünmelidirler. Onlar da kendilerinden beterini görerek öyle olmadıkları
için şükretmeliler. Bu durumlarının; yani özürlü halin de, sağlıklı halin
de, varlıklı ve varlıksız hallerinde Allah’ın dilemesi ve takdir etmesiyle
bir imtihan için verildiğini mutlaka bilmelidirler.
Bunların örneklerini
istediğiniz şekilde çoğaltabilirsiniz. Bunu düşündüğünüzde, hayatınızda
yaşadığınız, sizi stres ve sıkıntıya sokan, huzursuz eden birçok
olumsuzlukların, olayların ne kadar da bir ayrıntı ve içi boş olduğunu,
bunlara üzülmenin ne kadar gereksiz ve saçma bir şey olduğunu
göreceksiniz. İşte
bunun için her halimize şükretmeliyiz. Beterin beteri vardır. Beterin
beterinden kurtulduğumuz için şükür.
48- SIKINTI ve STRESE
ÜMİTSİZLİK ve
KARAMSARLIĞA DÜŞMEMENİN
TEDBİRİ İÇİN BİLİNMESİ
ve UYGULANMASI
GEREKEN HUSUSLAR
Her şeyin Allah`tan
olduğunun bilinmesi
Tevbe. 51
: “ De ki; Allah`ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle bir
şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır ve müminler yalnızca Allah`a tevekkül
etmelidirler.”
Kehf. 23 - 24 :
“ Hiçbir şey hakkında, ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme. Ancak Allah
dilerse
(yapacağım de).
Unuttuğun zaman Rab’bini zikret ve de ki; Umulur ki Rabbim, beni bundan daha
yakın bir başarıya yöneltip, iletir.”
Teğâbün. 11 :
“Allah`ın izni olmaksızın hiçbir şey
(hiç kimseye)
isabet etmez. Kim Allah`a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah
her şeyi bilendir. Her şey Allah`ın dilemesi, istemesi, takdiri ilahisiyle
gerçekleşir, mümkün olur. O dilemezse hiçbir yaprak dahi kıpırdamaz.
Allah,
müminlere zafer yazmıştır. Onlara başarılı hayırlı bir sonu vadetmiştir.
Zorluklara, olumsuzluklara, sıkıntılara, belalara duçar olsalar dahi, bu,
aslında vazedilen zafere, güzelliklere bir hazırlıktır. Müminler kötülükten
temizlendikten ve ilahi kanunun gerektirdiği vesilelere sarıldıktan sonra,
aziz ve yüce bir zafere ulaşırlar. Gerçek yardımcı ve dost ise sadece
Allah`tır.
Müminler
güçlü kişilik gösterirler, kararlı ve cesurdurlar. Her olumsuz hadise
karşısında telaşa, üzüntüye, strese kapılmazlar. Kafirlere, münafıklara,
müşriklere oranla kuvvetli imanları ve Allah`a teslimiyetleri, yalnız O`na
güvenmeleri ve her
şeyin O`ndan
geldiğine gönülden inanmaları sayesinde gösterdikleri tavırlar sayesinde
farklıdırlar.
Asla ümitsizliğe
kapılmazlar:
Hicr. 56:
“De ki; sapıklar dışında Rabbimin rahmetinden kim ümit keser.”
Yusuf 87:“...oğullarım
gidin de Yusuf ile kardeşinden bir haber getirin ve Allah`ın rahmetinden
ümit kesmeyin.”
Bir gerçek vardır; Allah`ın yolundan
sapanların dışında hiçbir kimsenin Allah`ın rahmetinden asla ümidini
kesmeyeceği gerçeği. Allah`ın yolundan sapanların ruhunda huzurdan eser
kalmaz, rahmeti Rabbaniden ümitvar olmazlar. Hakkın inayetini lütuf ve
ihsanını asla duymaz onlar. Ama iman meltemiyle serinlemiş olan kalpler
Allah`ın yolunu tutarlar ve ne adar şiddetle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar,
ne çeşit zorluklarla yüz yüze gelirlerse gelsinler Rahmeti İlahiyenin
ötesinde bir düşüncede olamazlar.
Karanlık
etrafa ne kadar yayılırsa yayılsın, çevresinde şiddet ve zulümler, baskılar
ve fitne hareketleri ne kadar ümit kırıcı olursa olsun, üzerlerine yığılan
karanlıklar bulunsun, gerçeklerin çehresi ne kadar görünmez olursa olsun,
hiçbir şey fark etmez onların nazarında. Mümin bilir ki aydınlık ufuklar ve
Allah`ın mutlak olan Rahmeti yakındır. Doğru ve orta yolda olan müminlerin
imdadına mutlak yetişecektir. İşte mutlak ölçü, düşünülecek ve teslim
olunacak gerçek budur, gelecek budur.
Gelecek endişesi
taşımazlar gerektiği gibi harcarlar
İnsanoğlunu huzursuz kılan sebeplerin içeriğinin temelinde gelecek
endişesinin taşınması vardır. Ekonomik kaygı, rızk endişesi, işsiz kalma,
borçlardan kurtulamama, olumsuzlukların, musibetlerin devam edeceği,
bitmeyeceği, sonumuzun ne olacağı, nasıl olacağı endişeleri zihnimizde ve
alt şuurumuzda vesvese şeklinde devam eder. Şeytan da bu sürece müdahale
eder, devreye girer ve insanoğlunun bu endişelerini, olumsuz düşüncelerini
körükler ve arttırır. Kötü düşünceler üreterek bunları besler, destekler,
geliştirir.
İşte
burada Kur`an yine devreye giriyor.
Bakara. 268 :
“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor.
Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor. Allah
rahmetiyle geniş olandır, bilendir.
Şeytan sizi fakirlik ile korkutarak
nefislerinize hırs, cimrilik ve azgınlık yerleştirir. Halbuki Allah,
kendisinden bir mağfiret ve bir bolluk vaat ediyor. Burada insan şeytanın
tercihiyle, Allah`ın tercihi arasında sıkışıp kalıyor.
Câhiliyet
devrinde fakirlik korkusu, bir çeşit azgınlık olan kız çocuklarını diri
diri toprağa gömmeye sevk ediyordu. Aşırı servet toplama hırsı da yine o
devirde bazı kimseleri azgınlığın bir başka çeşidi olan faiz almaya sevk
ediyordu. İnfak ettiği şeylerden fakir düşmekten korkmak da yine aynı
şekilde azgınlığın ve cehaletin bir çeşidiydi.
Hak Teala
hazretleri önce mağfireti, sonra bolluğu zikrediyor. Çünkü önce mağfiret
gelir sonra bolluk.
Zorluklara
katlanırlar.
Bakara.
214: “Yoksa sizden önceki gelip geçenlerin hali sizin de başınıza
gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle
dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda peygamber,
beraberindeki müminlerle ‘Allah`ın yardımı ne zaman ? ’ diyordu. Dikkat
edin. Şüphesiz Allah`ın yardımı pek yakındır.”
Bakara 156 :“Onlara bir musibet, isabet ettiğinde, derler ki; ‘ Biz Allah`a ait (
kullar
)' ız ve şüphesiz O`na dönücüleriz.”
İşte Allah, ilk Müslüman cemaatine böyle
hitap ediyor. Onların, yani daha önce geçen imanlı toplulukların
tecrübelerine dikkatlerini bu şekilde çekiyor. Kendi sancağını ellerine
verdiği, yeryüzünde emanetlerini, nizamını onlara teslim ettiği seçilmiş
kullarını bu kanunu ile terbiye etti.
49- YÜKSEK ŞAHSİYET VE
KİŞİLİK SAHİBİ OLABİLMENİN TEMEL ÖLÇÜLERİ.
İyi bir insan
olmanın, şahsiyetli ve güçlü bir kişiliğe sahip bulunmanın birtakım şartları
ve unsurları vardır. Herkes tarafından sevilen, sayılan, değer verilen bir
insan olabilmenin ölçülerini bilirsek, kendimizi veya bir başkasını bu
kriterler ışığında iyi bir insan olma veya olamama testine tabi tutabiliriz.
İyi bir insan
olabilmenin bütün dünyada ve bütün insanlık için, hiç değişmeyen evrensel
kriterleri, kuralları ve ölçüleri vardır.
Yüksek şahsiyetli,
değerli ve iyi bir insanda bulunması gereken özellikler şunlar olmalıdır
veya iyi bir insan şu özellikleri mutlaka üzerinde barındırmalıdır:
İyi bir insan;
Söz verdiği zaman
sözünde durur.
Güvenilirdir, emanete
riayet eder.
Her zaman doğru
söyler, asla yalan söylemez.
Önce kendisini değil,
karşısındakini düşünür, emeğe saygılıdır, herkese hak ettiğini verir,
kendisi için istemeyeceği bir şeyi başkaları için de istemez..
Hoşgörülü ve
ağırbaşlıdır. Güler yüzlü ve yumuşak huyludur.
Kin ve husumet
gütmez.
Kötülüğe karşı
iyilikle mukabelede bulunur.
İtidalli ve
sabırlıdır.
Kusur araştırmaz,
dedikodu yapmaz.
Yaptıkları işlerde
çıkar ve menfaat gözetmez.
Kimseye ihanet ve
nankörlük etmez.
Hem dünya, hem ahiret
için çalışır.
Çifte standart
uygulamaz, adaletli davranır.
Çirkin ve fena söz
söylemezler.
Kötülerden ve
cahillerden uzak durur.
İnsanlara karşı
ölçülü ve saygılı davranır.
Küçük hesaplar ve
menfaatler peşinde koşmazlar.
Hasetlik, kıskançlık,
bozgunculuk fitne ve fesatçılık yapmazlar.
Zenginlik, makam ve
mevkiden etkilenmezler.
Bilgi sahibi
olmadıkları konuda ahkam kesmezler.
Diyalogdan,
istişareden, birlikte hareketten yanadırlar.
Alçak gönüllü ve
mütevazidirler.
Körü körüne bir
fikrin, bir akımın, kişinin, liderin ardından gitmezler.
Güçsüz ve zayıf
gördükleri kişileri ezmezler.
Eylem ve aksiyon
adamıdırlar, çalışkan ve üretkendirler.
Her türlü haramlardan
şiddetle kaçınırlar.
Namuslarına
düşkündürler, örnek bir aile hayatları vardır.
Ahlaklıdırlar, olgun
kişilik sahibidirler. İleri görüşlü ve aydın düşüncelidirler.
Gelenek ve
göreneklerine bağlı, toplumun değer yargılarına saygılıdırlar. Uygunsuz hal
ve davranışlara sahip değildirler.
Bu özelliklere sahip
olan veya en azından olmaya çalışan insan; değerli, şahsiyetli ve kaliteli
insandır. Değerli insan; çevresindekilere, eliyle, diliyle, sözüyle,
varlığıyla maddi ve manevi anlamda zarar vermeyen, aksine faydalı ve
yararlı olan insan demektir. İyi insan; diğer insanlar tarafından talep
edilen, gerek duyulan insan demektir. Diğer insanlar; şu, bize aman komşu
olmasa, aman şu adama bir işimiz düşmese, aman şu adamla karşılaşmasak, aman
şu adamla aynı ortamda bulunmasak deniliyorsa bir kişi için, yani insanlar
tarafından talep edilen değilse bir kişi, o kişi kötü insanın ta kendisidir.
Keskin ölçü budur, talep edilmek veya talep edilmemek. Herkes kendisinin
talep edilen veya edilmeyen biri olup olmadığını pekala anlayabilir. Talep
edilen insan hiçbir kimseye hiç bir surette zarar vermeyeceği ve üstelik
faydalı olacağı için, kimse de onun yüzünden sıkıntıya ve strese girmeyecek,
üzülüp mutsuz olmayacaktır. Onun içindir ki; herkes iyi insanları, talep
edilen insanları seçmeli, iyilerin değerini bilmeli, kötülerden,
cahillerden, tanımadığı, karanlık ve güvenilmez kişilerden şiddetle
kaçınmalı ve kendisini de ciddi anlamda iyi insanların grubuna dahil etmeye
çalışmalıdır. Bu aynı zamanda huzurun ve mutluluğun yegane kaynağıdır. İyi
insan, iyi arkadaş, sadık dost her zaman insana ilaç gibi gelir, huzur,
mutluluk ve güven verir, ömrü bereketlendirir.
Herkes; kafasının
rahat olması, kendini huzurlu ve güvende hissetmesi için, dostlarını,
arkadaşlarını, komşularını,
yol ve iş
arkadaşlarını ve alış verişte bulunacağı kişiler üzerinde mutlak surette
dikkatli ve seçici davranmalıdır.
Zaten hayatta
birçok musibet ve sıkıntının büyük çoğunluğunun kaynağı insanlar tarafından
oluşturulmaktadır.
50 -
TAKINTILI OLMAYIN, OLMAMAYI YAŞAM TARZI HALİNE GETİRİN.
Her şey sizin
istediğiniz, planladığınız ve arzuladığınız biçimde gelişmeyebilir.
Olumsuzluklarla yaşamasını bilmeliyiz, sürprizlere hazırlıklı olmalıyız,
sürprizleri bir eğlence gibi kabullenmeliyiz. Hiç bir olay karşısında
kızmamayı, kafaya takmamayı hayat felsefesi haline getirmeliyiz.
Etrafımızda ve günlük yaşantımızda kısa, basit ve saçma sapan birçok olaya
kızıyor, sinirleniyor kendimizi mutsuz edip yıpratarak sanki elimize ne
geçiyor. Bir müddet sonra her şey normale döndüğünde önceki halimizi ne
kadar küçümsüyor, cahilce ve bilinçsizce yapılmış ani bir refleks olarak
görüyor ve hiç bir anlam veremeyerek pişmanlık duyuyoruz. İşte önemli olan
kısa bir süre önce yaptığımızdan pişmanlık duyacağımız bir hadiseyi, bir
daha yaşamamayı kendimize bir ilke haline getirmeliyiz.Takıntı insanı
hayatta mutsuz kılan ve körü körüne strese sokan bir davranış biçimidir.
Bırakın bazı insanlar sizin sevmediğiniz hareket ve davranışları
yapsınlar, kötü huy ve amellere sahip olsunlar. Yaratıcısı buna müsaade
ettiğine göre size ne düşer ki. Bırakın toplumun içerisinde kötü insanlar da
yaşasınlar. Bırakın size yapılan yanlışların hesabını sormayı, intikam
peşinden koşmayı. Koşsanız ve intikam alsanız elinize mutsuzluktan başka ne
geçecek. Öfke ile kalkan zarar ile oturur. Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmayı
yaşam ve inanç felsefeniz haline getirin. Daime yapıcı, birleştirici,
barıştırıcı, affedici, hoşgörülü, sabırlı olmayı deneyin ve mutlaka öyle
olun.
FAYDANILAN
KAYNAKLAR
1- Kur’an Bilgisi.
Cavit YALÇIN
2- Ufak şeyleri dert
etmeyin. Dr. Richard Carlson
3-Fizilal - il Kur’an
Prof. Seyyid KUTUP
4- Strese Son. Doç.
Dr. Sefa SAYGILI
5-Mutluluk Yolları
Hayat Kitabı. A. Muhtar BÜYÜKÇINAR
6-Namaza İlk Adım.
Feridun YILMAZ YÜCELER
7- Ölüm Her An
Gündemde. Feridun YILMAZ YÜCELER
8-Kuran-ı Kerim ve
Meali Alisi. A.Fikri YAVUZ
9- Hastalıklar ve
Musibetlerin Veriliş Sebepleri. A.Kadir DEMİRCAN
10- Muhtelif bilimsel
makalelerden derlemeler.
A. Kadir
DEMİRCAN
Toplam 15
telif eser sahibi olan yazarın yayınlanan 8.uncu kitabı. 1964 Balıkesir /
Gönen doğumlu. Yazarlık hayatına 1988 de 24 yaşında başladı. İlk kitabı 1994
yılında yayınlandı. Dergi yayıncılığı, gazetecilik, radyo, televizyon
programları ve reklam filmleri yapımcılığı, teknik fotoğrafçılık ve genel
olarak basın - yayın - iletişim konularında aktif çalışmaları ile, dini -
milli - sosyal ve kültürel içerikli konularda araştırma - inceleme - derleme
ve her iki dalda da basılmış kitapları, makaleleri mevcut olup; teknik ve
mesleki içerikli iki kitabı birkaç üniversitede ders ve yardımcı ders
kitabı olarak okutulmaktadır. DEMİRCAN; çeşitli sivil toplum kuruluşlarında
görevler üslenmekle birlikte aktif olarak TEMA Vakfı yöneticisi ve Türkiye
Yazarlar Birliği üyesidir.
Ankara’ da
Ahsen, Nesil, Gençlik, Yeni Dönem dergileri ile yerel ve ulusal gazetelerde
çeşitli çalışmalarda bulundu, fotoğrafçılık, kamera çekimleri ile,
Televizyon programları yapımcılığı konularında verdiği derslerde 350 nin
üzerinde öğrenci yetiştirdi, müstakil olarak gazete çıkardı, radyo ve
televizyon programları yaptı. Yazar; Balıkesir’in şirin ilçesi Gönen’de
ikamet etmekte olup; basın - yayın - iletişim ve sanat alanlarındaki
çalışmalarını aktif olarak buradan sürdürmektedir..
gonen-balikesir-turkiye@hotmail.com