HUZURLU VE SAĞLIKLI BİR YAŞAM İÇİN
Hallerine
Çözüm yolları
A.Kadir DEMİRCAN
1. Baskı Ocak 2004
ANKARA
A Kadir Demircan
Araştırmacı Yazar
2008 Gönen Balıkesir Türkiye
İ l e t i ş i m
Hayat Hikâyesi Video
Filmini İzlemek İçin Tıklayın
Telefonlar 0266.7726603 / 0266.7626793 /
05366062730
Mail
Adresleri a.kadirdemircan@hotmail.com
Site
Adresleri www.gonengontam.gen.tr www.gonen-akadirdemircan-kesiftv-haber.org
Posta Çeki Hesabı Kadir Demircan 101197
Merkez
Adres: Reşadiye Mah 317 Sk Çiçekkent Sitesi
Kanarya Apt C-8 Blok No:19 Gönen Balıkesir Türkiye
Hizmet
Bürosu. Akçaali Mah. 20
Sk. Karatan iş Merkezi No:3 Gönen Balıkesir Türkiye
GönTAM ve A Kadir Demircan Televizyonları
Demircan’ın
Kurduğu ve Editörlüğünü Yaptığı İnternet Televizyonları
Kırsal TV
http://www.mogulus.com/kirsaltv Komedi TV www.mogulus.com/komikfilm
İslamTV http://www.mogulus.com/islamitv Keşif TV
www.mogulus.com/kesiftv
Türkiye
İşTV http://www.mogulus.com/turkiyeistv Gönen TV www.mogulus.com/gonentv
Tarım TV http://www.mogulus.com/tarim_tv Köy TV http://www.mogulus.com/koytv
Oya TV http://www.mogulus.com/oyatv10 GönTAM TV http://www.mogulus.com/oyatv
Gönen Haber TV http://www.mogulus.com/kesiftv10 Alaşar TV http://www.mogulus.com/tarimtv
A Kadir Demircan’ın Hayat Hikâyesi
Video Filmini İzlemek İçin Tıklayın
Editör A Kadir Demircan 05366062730 0266.7726603
a.kadirdemircan@hotmail.com
İ Ç İ N
D E K İ L
E R
ve sıkıntı
verir. Syf:46
1- STRES VE SIKINTININ TANIMI
STRES:
Stresin diğer bir
tanımı da: fiziki, psikolojik ve sosyal faktörlerin etkisiyle, insanın haleti ruhiyesinde meydana gelen sıkıntı hali ve bunun hastalık
olarak bedene yansımasıdır.
Stresin Belirtileri:
Ruhsal:
Hayatın anlamının kaybolması, yaşam sevincinin yitirilmesi, ne yapacağını
bilememe, suçluluk duygusu, kin duyma ve can sıkıntısı.
Sosyal:
Diğer insanlardan soyutlanma,
yalnızlık, ’ben merkezli’ olmak, hoşgörüsüzlük, insanlarla iyi ilişki kuramamak.
Duygusal:
Heyecan duyamama, aşırı ağlama,
sinirsel gülme, hastalık kuruntusu, vesvese, kıskançlık, huzursuzluk,
ümitsizlik.
Zihinsel:
Kafa karışıklığı,
hafıza sorunu, karar vermede güçlük çekme, intihar düşüncesi, konsantrasyon güçlüğü.
Fiziksel:
Kalp çırpıntısı, el ve ayakların buz
kesmesi, baş dönmesi, bayılma, aşırı terleme, cinsel isteğin azalması.
Psikososyal
uyarıcıların insanda stres meydana getirmesinde en önemli sebep kişinin
değerlendirme ve algılama mekanizmasıdır.
Tehlike veya
strese yol açan hadiseler geçince, organizma normal düzene girecektir. Tipik
stres halindeki bir kişide;
uykusuzluk, vesvese, sıcak basması,
tahammülsüzlük, şakakların zonklaması, sinirlilik, umutsuzluk, karamsarlık,
tatminsizlik,
patlayacakmış gibi olma, göz kararması, nefes darlığı,
ellerin ve ayakların soğuması, soğuk ter basması, iktidarsızlık, şişmanlık,
kalp korkusu, yüksek tansiyon, titreme, tik, kekemelik gibi bir- takım rahatsızlıklar söz konusu olabilir.
Strese en çok maruz kalan kişilerin özelliklerinden
bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.
Daima hızlı hareket ederler. Kendilerine aşırı güven
duydukları hissi bırakırlar. Kendilerine çok ehemmiyet verirler. Devamlı
gerginlik içindedirler. Hızlı konuşurlar, el kol hareketleri yaparlar, hırslı
ve telaşlıdırlar, alıngandırlar, küçücük hadiselere bile sinirlenirler.
Stres çağımızın belki de en yaygın hastalığı olmasına
rağmen, tedavisi oldukça zordur. Stresin tedavisindeki temel prensip, strese
yol açan faktörleri uzaklaştırmak, onlardan uzaklaşmaktır. Zaten bu etkenleri
uzaklaştırmanın veya onlardan uzaklaşmanın güç olması sebebiyle tedavisi de zordur.
Strese karşı dayanıklı olmak için, şu hususlara dikkat
edilmelidir. Sabırlı ve hoşgörülü olmak, fazla alıngan olmamak, olur olmaz
şeylere sinirlenmemek ve bunları yapabilmeyi kendi kendine telkin etmek, çok
faydalıdır.
Günlük
işler arasında 15-20
dakika kadar kafa dinlemek, beslenmeye
dikkat etmek, sigara ve içkiyi bırakmak, akşamları ılık suyla duş almak,
jimnastik hareketleri yapmak kişiyi oldukça rahatlatır.
Yapılan
araştırmalar göstermiştir ki; maneviyatı yüksek olan kişiler stres ve
sıkıntılara, maneviyatı zayıf olan kişilere göre daha dayanıklıdır.
Stresin
zararlarını azaltmak ve rahatlamak için batı toplumlarında akla hayale gelmedik
çılgınlıklar yapılarak, gerginlikler atılmaya çalışılmakta; bu da sonuç vermeyince
çeşitli çirkinlikler, hatta intihar olaylarına kadar giden birtakım üzücü hadiseler sergilenmektedir. İslam
toplumunda bu tür 7
olaylara rastlamak çok zordur.Toplumun
iman ve kültür dinamikleri bu tür olayların çıkmamasında bu güne kadar etkili bir faktör olagelmiştir.
2- İNSANI SIKINTI VE STRESE SOKAN
BAŞLICA SEBEPLER
Doğmak, ölmek, yaşamak, hasta olmak, üzülmek,
sevinmek insanla doğan ve insanla var olan, insana has en tabii, doğal özelliklerdir. Aslında insanın
hayatından ölümüne kadar geçen yaşamı, hayatında karşılaşacağı bütün hadiseler
ve olaylar, hayatının süreci, biçimi daha insan doğmadan önce Allah
tarafından Levh-i Mahfuzda belirtilmiştir. Bu husus;
iman esaslarından ‘ kaza ve kadere imanla’ izah edilip tasdik olunmaktadır.
İnsan, tabiatı icabı zayıf yaratılmıştır, tahammül ve sabır bakımından acizdir,
güçsüzdür.
Hayatın akışı
içerisinde insanoğlu kendini birçok sürprizler içerisinde buluverir. Olaylar kontrolü dışında
gelişir, bu hayat boyu hep böyledir. İnsan hayatın cilvelerine, sürprizlerine,
meşakkatlerine bir türlü alışamaz, kolay uyum sağlayamaz. İnsan güzellikler ve
bolluklar karşısında rehavete dalıp şımarır, azar. Felaketler, darlıklar
karşısında da telaşlanır, ıstırap duyar, Allah’a yalvarır, yardım ister.
Aslında insanın
elinde olan çok fazla bir şey yoktur. Her şeyi kontrol edemez, gelişmeler
istediği gibi gitmez. İnsanoğlu yaradılışı icabı; yanılır, hata yapar, doğru
yapar, iyi veya kötü birisi olur, günah
işler veya sevap işler. Aklını her zaman gerektiği şekilde kullanamaz. Bunun sonucunda
da; kendini huzursuz, mutsuz eden, stres ve sıkıntılara sokan olaylarla karşı
karşıya kalabilir.
İnsanda sıkıntı ve
stres meydana getiren, yüzlerce olay ve hadise çeşitleri olabilir. Mesela;
aşırı borçlanma, borçları ödeyememe, bir sıkıntı sebebi olabilir. Ancak çok zengin ve varlık
içerisinde olan kişilerin de daha farklı ve özel sebepleri vardır. Kişilere
göre faktörler ve sebepler değişiklikler
gösterebilir.
İnsanoğlunu
sıkıntıya, üzüntüye, strese, çaresizliğe
sokabilecek muhtemel sebeplerden bazılarını
belli başlıklar
halinde örneklemek ve özetlemek gerekirse;
Bu etkenlerin başında günümüz toplumunda en temel unsur olarak başta maddiyat gelmektedir. İhtiyaçlarını
karşılayamayan, borçlarını ödeyemeyen, ailesine bakamayan insanlar sıkıntı ve
strese daha fazla müptela olabilmektedirler.
-Hastalık;
insanı kıvrandıran ve özellikle çaresi bulunamayan hastalıklar
...
-Ölüm. Ölüm korkusu veya bir yakınını, çok sevdiği birini kaybetme, yokluğuna
tahammül edememe.
-Kaza. Yaralanmalar, sakatlanmalar ve maddi zararlar.
-Fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlarını karşılayamama.
-Hırsızlık,
soygun, deprem gibi sebeplerden dolayı ağır maddi zarara ve borçlanmaya girilmesi .
-Aile içerisinde uyumsuzluk, ayrılık, huzursuzluk, geçimsizlik.
-İstek dışı tayin, sürgün, iş değişikliği durumları.
-İşlerinin arzuladığı şekilde gitmemesi, hedefine ulaşamama.
-Kötü kişilerle karşılaşması, kötülüklere maruz kalması kötülerin musallat
olması.
-İnancına yapılan her türlü baskı ve
zulümler, inancını istediği şekilde yaşayamaması.
-Aşırı iş yorgunluğu, gürültülü ve
kalabalık ortamlar.
-İflas etme, zarara girme, iş hayatında
başarısızlık, ağır borç altına girme, borçlarını ödeyememe durumları
-İşiyle, iş yeriyle ilgili olumsuzluklar.
-Terk edilme, aşkına ve sevgisine karşılık bulamama .
-Ağır ekonomik kriz, terör olayları ve
doğal afetler.
- Gönlüne göre ve dertlerini paylaşacak dost, arkadaş ve çevre bulamama,
yalnızlık çekme.
-Aldatılması, dolandırılması, toplumdan tecrit
olma.
-Yalnızlık, kimsesizlik, çaresizlik, dostların
terk etmesi.
-Gelecek ve istikbal endişesi.Yarınlarından
ümitsiz olmak, ümit kesmek.
Bu hadiselerden herhangi birinin insanın başına gelmesi,
insanoğlu için çok doğal, hayatın gerçeklerinin ta kendisidir diyebiliriz. Bu
doğallığın bilincinde olan kişilerin başına bir hadise gelmesi, o insanda fazla
bir tahribat meydana
getirmeyecektir. Hayatın sürprizlerine çile ve
musibetlerine karşı hazır olan kişiler, tabii ki olumsuz olayların
bir çoğundan hiç etkilenmeyecekler ya
da çok az etkileneceklerdir. Ellerinde olmadan etkilendikleri taktirde ise bu
etkileşimlerden kurtulmanın, normale dönmenin yol ve yöntemlerini de bilecek ve
kendi üzerlerinde başarılı bir şekilde uygulayabileceklerdir.
Biz bu eserle ilk önlem olarak; kişinin sıkıntı ve strese
daha baştan hiç düşmemesini temin için
temel hususları vurgulamakla birlikte,
bunu başaramayıp sıkıntı ve strese düşülmesi
hallerinde de, bu durumlardan bir an önce kurtulmalarını, normal sağlıklarına
ve düzenlerine kavuşmalarını garantiye almaya çalıştık .
3- UYKU BOZUKLUĞU
İnsanı derinden etkileyen, sıkıntı
ve strese sokan olaylar ve dertler tabii ki insanın uyku düzenini de bozmakta ve etkilemektedir.
Uyku düzeni bozulan, gece uykusuzluk çeken,
uyuyamayan insanın gece ve gündüz hayatı da muhtemelen huzursuz,
sıkıntılı, kabus dolu olarak geçecektir. Uykusuzluk,
uyku uyuyamama, insan için başlı başına bir sıkıntı, stres verimsizlik ve kabus kaynağıdır.
Uykusuzluk ile - sıkıntı ve stres birbirlerine çok yakın arkadaş
gibidirler. Sıkıntı ve stres uykusuzluğu meydana getirir, uykusuzluk ise
insanda sıkıntı ve stresi meydana getirebilir.
Huzurlu ve mutlu yaşamanın en etkin
yollarından biri de; düzenli, derin ve güzel bir uyku uyuyabilmektir. Güzel bir
uyku, insan için güzel bir gündür, güzel bir hayat, umut verici, dolu ve heyecanlı bir
yaşantıdır.
Uykusuzluğun çocuklara, yetişkinlere
ve yaşlılara göre çeşitli sebepleri vardır.
Yetişkinlerdeki uykusuzluk tok veya
aç yatmaya, kahve ve
çay içmeye, akşam zihnin önemli bir hususla meşgul olmasına bağlı
olabilir. Günlük hayatın aniden değişmesi, uyku, yemek ve çalışma
düzensizlikleri ciddi uyku bozukluklarına yol açabilir.
Karın ağrıları, öksürük, sık idrar,
cilt uyarılarının yol açtığı
uykusuzluklar tedaviyle kolay düzelir. Yetişkinlerde uykusuzluğun
en sık görülen sebebi depresyondur.
Bu şahıslarda uyuyamamanın yanı sıra; kilo kaybı,
iştahsızlık, cinsi arzularda azlık, huzursuzluk, konsantrasyon yetersizliği,
hafıza zayıflığı da bulunur. Bu kişiler yatar yatmaz uyuyabilirler, fakat
birkaç saat sonra uyanırlar ve tekrar uyuyamazlar. Ufak tefek stres ve
problemlerden dolayı uzun vadeli uyku bozukluğu oluşmaz. Halledilemeyen, insanı
sıkıntı ve strese sokan problemler eğer ağır ve sürekli devam edecek bir
problem ise uyku
düzensizliği süreklilik arz edebilir.
Uykusuzluk aslında çok kötü, ağır ve can yakıcı bir
hastalıktır. Ancak ruhsal bir hastalık asla değildir. Psikolojik, sosyolojik ve
fiziki sebeplerden türeyebilen geçici bir rahatsızlık türüdür de
diyebiliriz.
İnsan uyuyamadığı
zaman, geceleri adeta ona kabus, gündüzü de zindan
olur. Hiçbir şeyi göremez, hiçbir iş yapamaz, hayattan ümidini keser ve kötü bir gün
yaşar. Gerginlik ve ağır bir stres içerisinde olur.
Bu duruma baştan hiç düşmemenin yolları aranmalı, bulunmalı
ve uygulanmalıdır.
Uyku, yemek, içmek, nefes almak ve teneffüs
etmek gibi fizyolojik bir ihtiyaçtır. İnsanın vücut ve ruh dengesini sağlar.
Sinir sistemi dediğimiz beyin ve sinirleri düzenler.
Uyku yaşla ters orantılıdır.
Yaş büyüdükçe uyku azalır. Küçükler çok, büyükler az uyur. Unutulmamalıdır ki;
uykunun da beslenme gibi, azı yetersiz, çoğu da zararlıdır.
Uykunun az veya çok oluşundan öte
kalitesi önemlidir. Kısa bir süre de olsa; sade ve deliksiz bir uyku uzun
süreli ama sağlıksız olan bir uykudan daha iyidir.
Uykusuzluğa karşı bilinen tedavi
yöntemlerini şu şekilde sıralayabiliriz.
§ Gerginliği ve depresyonu azaltan,
rahatlatıcı, gevşetici ilaçlar.
§ Uyku getirici ilaçlar. Bu ilaçlar
insanda bağışıklık da yapabilmektedir. Uyku ilaçları kullanıldığında insan
tamamen uyuşur, etkisiz, hareketsiz, cansız kalır. Devamlı uyku hali ve
uyuşukluk içerisinde olur. Bu süre, 12-18 saat kadar
devam edebilir.
§ Bitkilerden üretilen doğal ilaçlar.
Hiçbir bağımlılığı ve bağışıklılığı görülmemekte olup, kesin sonuca ulaşmada etkili
yöntemlerden birisi olarak bilinmektedir. Çevrede bulunan şifalı bitkiler
eczanesinden bir hekim tavsiyesiyle kolayca ve oldukça da ucuza elde edilebilir.
§ Yatmadan evvel
ılık duş. Yatarken
ılık bir duş alınması
vücudun gevşeyip rahatlatmasına ve
güzel bir uyku uyunmasına katkıda bulunabilir.
§ Yatmadan yarım saat önce yoğurt
yenmeli, ayran veya ılık süt içilmelidir.
§ Hafif jimnastik ve spor yapıldıktan
bir saat sonra yatılmalıdır.
§ Kapsamlı bir masajdan sonra
yatılmalıdır. Vücuda yapılan masaj, kasların gevşemesine ve vücudun
rahatlamasına katkı sağlayacaktır.
§ Gürültüsüz bir odada ve yalnız
yatmak tercih edilebilir.
§ Geç yatılıp erken kalkılır,
uyandıktan sonra tekrar uyumak için yatılmamalıdır. Uyku kısaltılmalı ve belli
bir standartta tutulmalıdır.
§ Uyku tam alınamadığı hallerde dahi,
sabahleyin soğuk bir duş almak, bütün günü ve muhtemelen gecenizi çok rahat ve
zinde geçirmenizi
sağlayacaktır.
§ Yatmadan yarım saat önce, ayran veya
uyku getirici şuruplardan içilmesi çok rahat bir uyku sağlayabilir. Ancak
§ ilaçların çoğu, uzun süre kullanılmak zorunda
kalındığında bağışıklık yapabilmektedir.
§ Her gün aynı vakitte yatılmalı ve
kalkılmalıdır.
§ Yatılan yer temiz, sessiz, loş ve
biraz da karanlık bir mekan olmalıdır.
§ Uyku uyunacak ev ya da oda; araba
gürültülerinin yoğun olarak duyulduğu bir ortamdan uzak olmalıdır.
§ Yastık alçak ve biraz sert
olmalıdır. Yatak da aynı şekilde sağlığa elverişli ve hafif sert olmalıdır.
§ Yatarken zihni yorucu şeyler okunmamalı,
aşırı heyecan, üzüntü ve sevinç verici televizyon görüntüsü ve muhtelif
olaylardan uzak durulmalıdır.
§ Yatarken sinirler gergin olmamalı,
sıkıntılı, vesveseli, öfkeli ve
§ derin düşünceli olunmamalıdır.
§ Aç veya aşırı tok olarak yatılmamalıdır.Yatarken ağır yemek yenilmemeli, hafif yiyecekler tercih
edilmelidir. Özellikle ramazan günlerinde sahurda kahvaltı türünde yiyeceklere
önem verilmelidir.
§ Gece vaktinde ve yatarken sıvı
yiyecek ve içeceklerden kaçınılmalıdır. Özellikle sinirleri uyarıcı kahve ve
çay alınmamalıdır. Soyunarak, vücudu gevşetip yatılmalıdır.
§ Uyku odasının serin ve
havalandırılmış olmasına dikkat edilmelidir.
§ Uyku uyunacak oda sıcak olmamalıdır.
§ Mümkünse tek olarak yatılmalıdır.
§ Yatıldıktan sonra uyku tutmamış ise
uyumak için zorlanmamalı, kalkıp kısa bir süre evde gezinilebilir, televizyon seyredip kitap okunabilir, hafif
jimnastik yapılabilir veya duş alınabilir.
§ Tamamen uyku gelmeden yatağa
girilmemelidir.
§ Vücut yorgun olmalıdır. Gündüz
hiçbir faaliyeti ve hareketliliği olmayan bir vücut la kolay ve sağlıklı bir uyku sağlanamaz.
Uykuyu etkileyen faktörler:
a- Uykuyu kolaylaştıranlar:
* Sessizlik * Karanlık * Uygun ısı * Uzanma ve oturma *
Fikri dinlenme * Yorgun vücut * Süt, yoğurt ve nişastalı gıdalar.
b- Uykuyu zorlaştıranlar:
Hareketli faaliyetler* Şiddetli uyaranlar * Dert ve can
sıkıntısı * Yoğun stres * Öfke * Endişe
ve karamsarlık * Aşırı vücut ve zihin yorgunluğu.
Gerçekten de sağlığın kıymeti kaybedilince
anlaşılıyor ve diyorsunuz ki; dünya servetleri bir yana, benim sağlığım bir
yana. Dünyaları verseler sağlığımla asla değişmem. Bu tepkiler çok doğal
tepkilerdir.
4- SABIR
Her işin başında besmele, her olayın çözülmesinde
sabır vardır.
Sabır; insanın manevi hamurunda, önemli
bir katkı, bir tekabül mayasıdır. İnsanı; maddi dünyada başarı ve mutluluğa, manevi dünyada da o
sonsuz kurtuluşa götüren, şaşmaz ve sapmaz bir yoldur. Sabır; yüce Kur`an`da bildirilen, insanlık düşmanı şeytanın, bütün taktik ve
dürtülerine karşı, beşerin en güçlü savunma silahı, en sağlam siperidir. Yüce
Allah`ın Kur`an`da bir çok
ayetlerle müjdelediği, ‘cennet anahtarlarından biridir’ sabır.
Sabır ömrün bereketi, lezzeti,
anahtarı, her sıkıntının tedavi seansı, her mutluluğun başlangıcı, her zifiri
karanlığın bitiş komutudur.
Âl-i İmren: 200: “Ey inananlar
SABREDİN, direnin. savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun
ve Allah`tan korkun ki başarıya eresiniz.”
Bakara 156 - 157 : “ Ant olsun, sizi korku, açlık,
mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerden eksiltmek gibi
şeylerle deneriz; SABREDENLERİ MÜJDELE Kİ,
onlara bir bela eriştiği zaman; “Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz”
derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve
rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır. ”
Zümer 10:“ Ancak “sabredenlere” mükafatları hesapsız olarak ödenecektir .”
Furkan 75:“ İşte onlar sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve
orada bir sağlık dileği ve selam ile karşılanacaklardır.”
Şair Cengiz NUMANOĞLU sabrı şu şekilde şiirleştiriyor.
SABIR SINAVIDIR ÖMÜR DEDİĞİN
Nefsin işkencesi düşmandan beter,
Onun zulmü ancak savaşla biter.
Silah istiyorsan, iraden yeter,
Sabır sınavdır, ömür dediğin ...
Zaman sermayesi, sanma ki, çok bol
Beşikten bastona, kaç
adımlık yol ?
Bu kanun değişmez, kim
olursan ol,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...
Nimet sırrı gizli, hayır ve şer’de,
Devayı da verir, verdiği derde,
Akıl, isyan ile,
aranda perde,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...
Ezel
arşivinden, kader silinmez,
Hakk`tan gelirse, karşı gelinmez,
Her
şer de hayır var, kulca bilinmez,
Sabır
sınavıdır, ömür dediğin ...
Yüce Allah, kulu, fazla sevince,
Bazen alır dener, bazen verince,
Düşünen insana, mesaj derince,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin...
Dünya
nimetinden, faydalan amma,
Onları, her derde
devadır sanma.
Mal mülk çöplüğünde,
çok oyalanma,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...
5- UFAK
TEFEK ŞEYLERİ DERT ETMEYİN
Çoğu zaman;
durup dururken bir
sele kapılıp ufak tefek şeyleri kendimize dert etmeye başlarız - üzülürüz ve
bundan dolayı da strese gireriz. Tüm dikkat ve enerjimizi küçük sorunlara
yöneltip, normal yaklaşım boyutlarının üzerine taşırız. İşi oluruna bırakıp
yolumuza, işimize devam etmek yerine; kızmayı, öfkelenmeyi tercih ederiz. Ama
bir müddet sonra; bunların kısa süreli, geçici olduğunu, geçip gittiğini, normale döndüğümüzü, aslında üzülecek,
kızacak hiçbir şeyin olmadığını görünce de pişmanlık duyarız. Boşa zaman
harcadığımızı, üzülmeye, sinirlenmeye, kafaya takmaya hiç de yeri olmadığını düşünür
pişmanlık duyarız. İşte bunun için ufak tefek hiçbir şeyle kendimizi
oyalamamayı baştan düşünmeliyiz, öğrenmeliyiz ve tatbikata geçirmeliyiz.
Günlük
yaşamımızda oluşan bu tür haller; uzun bir kuyrukta saatlerce sıra beklemek,
haksız bir eleştiriye uğramak olabilir, ya da bir işin ters gitmesi veya arzu
ettiğimiz şekilde sonuçlanmaması şeklinde de olabilir. Her türlü küçük veya büyük
sürprizlere karşı son derece olgun, ağırbaşlı ve hazırlıklı olmak zorunda
olduğumuzu kabullenmeliyiz. Zira hayat sürprizlerden ve zorluklarla mücadeleden
ibarettir.
Çoğumuz yaşam
enerjimizin büyük bir miktarını ufak-tefek, olur-olmaz şeyleri kendimize dert
ederek harcadığımız için, yaşamın güzelliğini, zenginliklerini yeterince
tadamayız, yaşayamayız. Günlük yaşantımızda bu tür, hiçbir olayı ciddiye ve
dikkate almamamız, kendimizi yıpratmamamız halinde; daha
sevecen,
daha huzurlu, ılımlı, heyecanlı ve enerji dolu bir yaşam sürdürebiliriz.
6-
SORUNLARINIZI SIK DÜŞÜNEREK ÇIĞ GİBİ BÜYÜTMEKTEN KAÇININIZ
Yapacağınız işleri,
işlerle ilgili soru ve cevapları, vereceğiniz hayati sayılabilecek kararları;
beyninizde çok egzersiz yapar, olumlu - olumsuzluklarını çok sık düşünürseniz, devamlı vesvese
içerisinde olmanız, şeytanın da olumsuz telkinleriyle endişeye dönüşür ve içinizi
kemiren bir kurt haline gelebilir. Aklınızdaki küçük bir kar topunu büyük bir çığ yığını haline gelmeden kontrol
altına almanız sizin elinizdedir .
Yapacağınız işi,
sorunları; haddinden fazla önemsememek, şeytanın vesvesesine kapılmamak, her
şeyi soğukkanlı bir yaklaşımla, oluruna ve olacağına bırakmak, en önemlisi zamana yaymak, olumlu olumsuz her
şeyi kader,
hayır ve şer çizgisinde değerlendirmek, hiçbir şeyin sonunda ölüm olmadığını
düşünmek sizin için yeterli olacaktır. Aslında zaman her türlü sorunun çözüm
kaynağıdır. Belki de olayların çözümünü kafamızda kar topu
haline dönüştüreceğimize zamana bırakmak
ve yaymak en etkili yaklaşım ve çözüm
stratejisidir diyebiliriz.
Aslında her türlü
olaya olursa da olur, olmazsa da olur pencerelerinden bakmak, ısrarcı ve aceleci
olmamak en doğru seçim ve çözüm
biçimidir. Zaman her şeyin ilacıdır diyebiliriz.
7- ŞUNU İYİ
BİLİNİZ Kİ; ÖLDÜĞÜNÜZ ZAMAN BİLE
YAPILACAK İŞLER LİSTENİZ HALA DOLU OLACAKTIR .
BİTİREMEDİĞİNİZ, HATTA HİÇ BAŞLAYAMADIĞINIZ İŞLERİNİZ OLACAKTIR.
Çoğumuz
işlerimizi yetiştirmek, vatan ve millete hizmet etmek, ailemiz
veya çoluk çocuklarımızın geleceği ve
istikbali adına dur durak bilmeden çaba
sarf eder, gizli ve açık hedeflerimizi,
projelerimizi uygulamaya koymak, bunları mutlaka başarmak adına
mutluluklarımızı sınırlarız, erteleriz, öteleriz ve yaşamımızı zora ve rizikolara sokarız.
Bütün gün, dur
durak vermeden, geç saatlere kadar çalışır, çırpınır, yorulur ve işleri
yetiştirmeye çabalarız. Yapılacak işler listesi tabii olarak boş kalmayacak,
içinde hep uğraşmanız, takip etmeniz gereken konular olacaktır. Daima yapılması
gereken telefon görüşmeleri, görüşülmesi gereken kişiler, alınması veya verilmesi gereken
cevaplar olacaktır ve bunlar bitmeyecektir.
Her kim olursanız olun, ne iş yaparsanız
yapın; şunu iyi bilmelisiniz ki; dünyada hiçbir şey sizin ve sevdiklerinizin
mutluluğuyla iç huzurunuzdan daha önemli olamaz. Eğer her işi mutlaka kotarma,
tamamlama, başarma saplantınız var ise gerçek bir mutluluğa hiçbir zaman
ulaşamazsınız.
Gerçek şudur ki;
her şey ve her iş bekleyebilir, ivedi sınıfına giren çok az şey vardır.
Gereğince dikkat ve takip edilebilirse, zamana bırakılırsa, acele edilmezse,
doğal akışı içerisinde her iş zamanında bitirilebilir. Zamanı gelince her iş
hallolur. Hayatta, gerçek anlamda “ ivedi” olan şey insanın iç
huzurudur, sağlığıdır, kendine ayıracağı sakin vakitler ve sevdikleriyle birlikte olduğu anlardır.
Hayatın ve yaşamanın
amacı; her işi bitirmek değil, bu yolda atılan her adımın tadını çıkararak,
sevgi, huzur, neşe dolu bir hayat sürmektir.
Bütün
bunları kendi kendimize hatırlatmalıyız ki kendimizi kontrol altına alabilelim.
Unutmayalım ki; öldüğümüz zaman bile “yapılacaklar “
listemizde tamamlanmamış birçok işlerimiz olacaktır.
8- DEVAMLI İYİLİK
YAPIN. İYİLİK YAPMAK ve GÜZEL DİYALOGLAR
İÇİNDE OLMAK İNSANI RAHATLATIR, HUZURLU KILAR.
Elinizden geldiğince, fırsatlar
elinize geçtiği, gücünüzün, gönlünüzün yettiği kadar, her konuda, maddi ve manevi
olarak, herkese karşı iyilikler yapmaya çalışın ve yapın. Yaptığınız iyilikleri
de takdir etsinler diye kimseye anlatma ihtiyacı duymayın. Yaptığınız
iyiliklerden de asla karşılık beklemeyin.
Unutmayın ki; iyilikler ömrü uzatır, hayatı
neşelendirir ve anlamlı kılar, insana iç huzuru verir. Her güler yüz bir
sadakadır, her iyilik
ise misliyle güzellikler getirir.
Size “kötülük yapanlara karşı da iyilik yapın”. En makbul
iyilik işte budur. Çünkü; “İyiliğe karşı iyilik her kişinin işidir, kötülüğe
karşı iyilik de er kişinin işidir ”denilmiştir .
İyilik yaptım kötülük buldum veya iyilikten
maraz doğar anlayışını kesinlikle terk ediniz.
Çok meşhur bir söz de; “İyilik yap denize
at, Malik bilmezse Hâlik bilir” denilmiştir.
9- İÇİNDE
BULUNDUĞUNUZ ANI YAŞAMAYI BİLİN
UFAK TEFEK
ŞEYLERLE MUTLU OLMASINI ÖĞRENİN.
Kafanızın salim olması, moralinizin
düzgün olması büyük ölçüde içinde bulunduğunuz anı ne kadar yaşayabildiğinize
ve zevk alabildiğinize bağlıdır.
Bir yıl öncesinde neler olduğunu veya
sonrasının nasıl olacağını düşünmeden
içinde varolduğunuz anı en güzel bir şekilde
değerlendirip yaşamanız gereklidir. Çünkü bir dakika sonra nelerin olacağı,
nasıl olacağı ve ne olacağınızı siz bilemezsiniz. Bunu bilen ancak Allah
olacaktır. Böyle olunca da
öncesini ve sonrasını düşünerek kafa yormak çok gereksiz ve
lüzumsuz bir davranış olacaktır. Varın içinde bulunduğunuz her anı bütün
varlığınızla doyasıya yaşayın, ve mutlu olun.
Ne var ki; çoğumuz birçok basit
konuyu ve olayları kendimize anında dert ve tasa etme noktasında alışkanlık
kazanmışızdır. Ne olacak, ne olacağız, nasıl olur, ne getirir, neler götürür,
nasıl sonuçlanır, halimiz ne olur diye durmadan zihnimizi meşgul eder dururuz.
Aslında bu bir vesvesedir, kuruntudur. Şeytan insanın kalbine kuruntu ve vesvese verir, boş ümit ve
endişelere sokar. Boşa sevindirir ve üzer.
Geçmişteki sorunlarımız ve geleceğe yönelik
endişelerimiz yaşadığımız a’na hükmettikçe biz
kaygılarla ve ümitsizliklerle dolu bir bunalıma gireriz. Böyle bir durumdayken
hayattan zevk almayı, önceliklerimizi ve mutluluğumuzu ileri bir tarihe
erteleyerek gelecekte bir günün bu günden daha iyi olacağına inanmaya
çalışırız. İşte o bir gün dediğimiz an bir türlü gelmez.
Önceliklerimizi
ve mutluluğumuzu bir dakika sonrasına bile ertelememeliyiz. İş işten geçmeden,
ömrümüz tükenmeden, bize ayrılan şu kısacık dünya hayatında içinde bulunduğumuz
anı, her hali - güzelliği ve imkanları doyasıya yaşamasını öğrenmeliyiz ve yaşamalıyız. Ufak
tefek şeylerle bile mutlu olmasını bilmeliyiz, kendimizi mutlu ve huzurlu
kılmayı öğrenmeliyiz.
Hayatta sağlıktan,
huzurdan, mutluluktan, neşeden başka
güzel hiçbir şey yoktur. Ne zenginlik, ne
para, ne makam, ne mevki insanı mutlu ve huzurlu kılmaya yetmez.
10- SABIRLI
OLUN
SABIRLI
OLABİLME EGZERSİZLERİ YAPIN
Sabır; her zorluğun, güçlüğün, zifiri karanlığın başarılı
bir şekilde aşılmasının ve aydınlığa ulaşılmasının yegane
mihenk taşıdır.
Kendi kendinize
sabır egzersizleri yapın. Bundan sonra artık hiçbir şeye sinirlenmeyeceğim,
hiçbir olay karşısında telaşlanmayacağım, hiç kimseye kızmayacağım, hiçbir olay
karşısında ani tepki gösterip yanlış karar vermeyeceğim, her can sıkıcı olay
karşısında soğukkanlılığımı koruyacağım, hiç kimseye kızarak onu rencide
etmeyeceğim diyebilmeliyiz.
Beyninizi sabırlı olmaya odaklayın.
Sabırlı olmak olayların çözümünü daha sağlıklı şekilde sağlar, daha güzel
cevaplar vermemizi, daha verimli kararlar almamızı temin eder.
Bir atasözünde;
”Sabreden derviş muradına ermiş” denilmiştir. Bir ayet-i kerimede ise; ”Ey
inananlar; sabırla, bir de namazla Allah`tan yardım
isteyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir. ” buyurulmaktadır.
Sabırlı olmak;
olaylara daha düzgün, daha sağlıklı ve bilinçli olarak bakmamızı garanti altına
alır. Bağırıp çağırmamızı, uygunsuz sözler söylememizi, insanları gereksiz yere
incitmemizi, düşmanlıklar kazanmamızı engeller.
11- HER GÜN
KENDİNİZE BİRAZ
SESSİZ ve
SAKİN BİR ZAMAN AYIRIN
Yoğun işlerinizin içinde ya da her
gün kalabalık bir mekanda, yoğun bir meşguliyet
içerisinde bulunmanız sizi oldukça yıpratacaktır. Kendinize her gün belirli saatlerde sizi
kimsenin aramayacağı, göremeyeceği, meşgul edemeyeceği sessiz bir ortam oluşturabilirsiniz. Böyle bir ortamda 15-20 dakika kadar kendi
başınıza kalmanız, dinlenmeniz, düşünmeniz çok işinize yarayacaktır.
Bu; sabahleyin
erkenden kalkıp odada veya balkonda oturmak, karanlığı, şafak söküşünü, şehrin
üzerindeki minareleri veya etrafındaki tepeleri
seyretmek, güneşin doğuşunu izlemek , kuşları,
ağaçları seyretmek, rüzgarın esişini, böceklerin veya suyun sesini dinlemek,
sokakta bir iki tur atmak, ormanda yürümek, spor ve egzersiz yapmak, insanı müthiş derecede
rahatlatacaktır. Ya da her gün seyrettiğiniz televizyonu kapatıp radyoyu açarak
yabancı müzik dinleyebilirsiniz. Bir belgesel seyredebilir, fotoğraf albümünü karıştırıp,
anılardaki fotoğraflarınıza bakabilirsiniz.
Yahut da hiç tanımadığınız bir
yabancıyla sohbet edebilirsiniz.
Böyle
bir deneyim sizi bambaşka ufuklara,
farklı dünyalara, bakış açılarına sürükleyebilecek ve olaylara yaklaşımlarınızda alternatif pencereler açabilecektir. İnsan en doğru
kararlara kendi başına kaldığında ve düşünme fırsatı bulduğunda varacaktır, konsantre ve
dinlenmiş olacaktır.
12- GERÇEĞİ KABUL EDİN. HAYAT ADİL
DEĞİLDİR. ZORLUKLARLA, KÖTÜLER ve
KÖTÜLÜKLERLE YAŞAMAK ZORUNDAYIZ
Her işin mükemmel olmasını, düzgün ve hiç kusursuz olmasını beklememeliyiz. Herkesin iyi,
güzel, doğru, adil ve dört dörtlük olmasını da bekleyemeyiz. Hayatta her şey bizim
arzuladığımız, hedeflediğimiz gibi gerçekleşmez. Yaşamda bize ters gelen
olaylara, adaletsizliklere; kızmak, sinirlenmek, tasvip etmemek, tepki koymak
tabii ki doğal halimiz olmalıdır.
Ancak bunun aşırı dozda olmaması, çok büyütülüp abartılmaması, bizi
mutsuz edecek, strese sokacak boyutlara taşınmaması gerekmektedir. Çünkü hayat
her anlamda baştan sona dengeler üzerine kurulmuştur ve dengelerden ibarettir. Kötülükler ve kötüler olmazsa iyilerin
kıymeti bilinmez. Çirkinlikler olmazsa, güzelliklerin varlığından haberdar
olunmaz.
Sevap ve günah, iyilik ve kötülük
insanoğlunun tabiatında var olan gerçeklerdendir. Cennet ve cehennem boşuna
yaratılmamıştır. Herkes işlediğinin karşılığını muhakkak bulacaktır. Amellerin
tartılması haktır. İyilikler ve sevapların hiçbiri mükafatsız,
karşılıksız kalmayacağı gibi, merak etmeyin ki; kötülüklerin, günahların karşılığı olan cezası da muhakkak
olacaktır. Bunun için her türlü acı gerçekleri özümsemek, tebessümle, sabırla
ve son derece doğal olarak karşılamak, hayatın bir esprisi olarak
değerlendirmek gerekmektedir. Mutluluğun kaynağı da bu şekilde olan gerçekçi
bir yaklaşım tarzını benimsemektir. Neticede hiçbir şey bizim mutluluğumuzdan
önemli ve önde olan şey değildir. Varsın kötü insanlarda olsunlar, yaşasınlar
bu toplumda. Neticede
şu fani dünyada herkes bir sınava tabi tutuluyor.
13- ERKEN
KALKMAYA ALIŞIN
Akşam erken yatıp sabahleyin erken kalkmanız hayatınızda
yeni ve güzel bir devrim olacaktır.
Sabahleyin şafak sökmeden, sabah
ezanından önce kalkılıp ılık bir duş veya aptes alınması, daha sonra sabah
namazının kılınması, evde sessizce kendinizi dinlemeniz, gökyüzünü seyretmeniz,
şafak söküşünü izlemeniz ve güne bu şekilde başlamanız size hem yeni bir enerji
verecek hem de bütün psikolojiniz ve moraliniz bu enerjiyle
düzelecektir.
Sabah namazında melekler hazır
bulunur, sabah namazında Allah ile kulun arasında hiç mesafe yoktur, dualar,
niyazlar daha çabuk Rabb’e ulaşır.
Sabah vaktinde şafağın sökmesi, karanlığın aydınlığa
dönüşmesi, kuş ve horoz seslerinin dinlenilmesi, güneşin doğuşunun seyri,
insana çok derin bir iç huzuru ve tefekkür imkanı verecek, kişi daha fazla
ibadete, Rabb’ına
teslimiyete yönelecektir.
14-
SORUNLARINIZA OLAN BAKIŞ AÇINIZI DEĞİŞTİRİN
Muhakkak ki engeller, sorunlar, zorluklar, musibetler
hayatın birer parçası ve doğal gerçeğidirler.
Bunu bu şekilde kabul etmek zorundayız.
Aslında gerçek mutluluk ve huzur tüm
sorunlarımızdan arındığımız, kurtulduğumuz zaman değil, sorunlarımıza olan bakış açılarımızı
değiştirdiğimiz zaman elde edilebilecektir.
Olaylara ve
sorunlara karşı bakış açıları ve geliştirilen çözüm yollarının herkese göre
çeşitli biçimleri, yöntemleri ve farklı uygulanabilirlik yönleri olabilir. İç
dünyanızda yeni bir benlik devrimi yapınız. Bana yeni bir ben lazım diyerek
yola çıkılmalı,
değişmek için ısrarcı olmalı ve
direnmeliyiz. Üzerimizde olumlu olan her şeyi korumalı, olumsuz olan her şeyi
de terk etmek için savaş vermeliyiz ve mutlaka başarmak için direnmeliyiz.
İnsanın karakteri ve yapısı; gelişmeye, yenilenmeye, bakış
açılarını radikal bir şekilde değiştirmeye alışık ve meyilli değildir. Buna
rağmen bu karakterlerini değiştirmek, kendilerini yenilemek isteyenler, kendi
üzerindeki bir karakter reformunda ısrarcı olanlar bunu pekala
başarabilirler.
Olaylara hep
aynı paralelden, aynı pencereden ve aynı gözlükle aynı mesafeden bakmak yerine;
zamana, mekana ve bilimsel verilere göre farklı seçeneklerin, önyargısız fikirlerin ve bakış açılarının denenmesi
bizim için hayatımızda yeni dönemlerin, ufukların başlangıcı olabilir.
Sorunlarla,
meşakkatlerle başa çıkmanın, huzurlu ve mutlu olmanın yollarından biri de;
bakış açılarımızı değiştirmek ve sabit olan bakış açılarımızda yeni devrimler
yapmak olacaktır.
15- HAYATI
OLDUĞU GİBİ KABUL EDİN
Temel felsefemiz; hayatın belirlediğimiz ve hedeflediğimiz
gibi olmasında ısrar etmeyip,’ olabildiği şekliyle kabul etmemiz ve bununla
mutlu olmamız ‘ olmalıdır.
Çünkü içimizdeki mücadelelerin çoğu hayatı tüm
unsurlarıyla kontrol etme arzusundan ve gerçekte olduğundan farklı hale getirme
ısrarından kaynaklanmaktadır. Ne var ki hayat her zaman istediğimiz, hayal
ettiğimiz gibi değildir. Belki de hiçbir zaman olmayacaktır. Bizim huzurumuz o
anın gerçeğini ne derece kabul ettiğimize bağlıdır.
İnsanların sizin istediğiniz,
beklediğiniz şekilde davranmamalarına hiç aldırış etmemeniz, doğal görünmeniz,
sizin için ayrı bir mutluluk kaynağı olacaktır.
Üzerinde çalıştığınız çok önemli bir
projeyi; başkalarına kabul ettirememeyi, ikna edememiş olmayı, bozguna uğramış olmak gibi
algılamayın, kendinizi başarısız olarak görmeyin, ya da projenizin bir işe yaramamış olduğunu
kesinlikle düşünmeyin.
Yaşamınız boyunca, hayatın
istemediğiniz, arzulamadığınız bir gerçeğiyle karşılaştığınızda bunu kolayca ve
olgunca kabullenmeniz sizin için en doğal davranış biçimi olacaktır.
16-
BİLMEMENİN RAHATLIĞINI DUYUN
Bir zamanlar
yaşlı ve bilge bir adamın yaşadığı bir köy varmış. Köylüler ne zaman bir konuda
çıkmaza girseler, kaygıya kapılsalar, bu adamın yanına koşarlar ve onun
açıklamalarıyla tatmin olurlarmış.
Bir gün köyün
çiftçilerinden biri, büyük bir telaş içinde bilge adama gelmiş. “Bilge adam,
bana yardım et, korkunç bir şey oldu; öküzüm öldü, tarlamı sürecek başka hayvanım
yok! söyle bana, bundan daha kötü bir şey olabilir
mi?” demiş.
Bilge adam cevap vermiş: ”Olabilir de,
olmayabilir de.” Adam: koşarak köye dönmüş ve komşularına bilge adamın aklını
yitirdiğini söylemiş. Tabii ki, başına
gelenden daha kötü bir şey olamazmış. Bilge adam bunu nasıl göremiyor diye
düşünmüş.
Ne ki, ertesi
gün çiftçi çiftliğinin yakınlarında başıboş gezen genç ve güçlü bir at görmüş.
Adamın artık bel bağlayacağı öküzü olmadığı için, aklına bu atı yakalayıp ölen
hayvanının yerine kullanmak gelmiş... ve atı
yakalamış. Ne sevinmiş! O güne kadar tarla sürmek hiç bu kadar kolay ve keyifli
olmamış. Yanıldığını söyleyip, özür dilemek için bilge adama gitmiş.
“Haklıymışsın, bilge adam. Öküzümü yitirmek olabilecek en kötü şey değilmiş.
Tersine, tanrının bir nimetiymiş! Eğer başıma bu gelmeseydi yeni atımı
yakalayamazdım. Sen de kabul edersin ki bu da olabilecek en güzel şey ”. Bilge
adam bir kez daha, “Olabilir de, olmayabilir de.” demiş. “Eyvah “ diye düşünmüş
çiftçi. “Bu adam gerçekten keçileri kaçırmış.”
Oysa, çiftçi yine olacaklardan habersizmiş. Birkaç gün sonra
oğlu ata binerken düşmüş. Bacağı kırıldığı için artık tarlada babasına yardım
edemeyecek duruma gelmiş. Açlıktan öleceğiz diye hayıflanmış çiftçi ve bir kez
daha bilge adama koşmuş. Bu kez ona, “Atı bulmamın olabilecek en güzel şey
olmadığını nasıl
bildin?” diye sormuş. “Bir kez daha haklı
çıktın. Oğlum sakatlandı
ve tarlada bana yardım edemez hale
geldi. Bu kez artık bundan daha kötü bir şey olamayacağına eminim. Herhalde sen
de kabul edersin.“ demiş.
Ne
var ki, bilge adam yine sakin bir ifadeyle çiftçinin yüzüne bakmış ve onun
üzüntüsünü paylaşan bir sesle, “Olabilir de, olmayabilir de.” demiş. Bilge
adamın bu denli cahil oluşuna öfkelenen çiftçi hışımla tekrar köyüne dönmüş.
Ertesi gün köye
askerler gelmiş ve yeni patlak veren savaş için ne kadar eli ayağı tutan erkek
varsa hepsini savaşa götürmüşler. Köyde bıraktıkları tek genç ise çiftçinin
oğluymuş. Böylece orduya alınanlar büyük ihtimalle ölecekken, oğlanın hayatı kurtulmuş .
Bu masaldan
alınacak önemli bir ders vardır. Gelecekte ne olacağını bilemeyiz... sadece, tahminde bulunur ve bunun gerçekleşeceğine inanırız.
Çoğu zaman ufak bir şeyi büyütme eğilimindeyizdir. İleride korkunç şeyler
olacak diye, kafamızda olmadık senaryolar üretiriz. Ve çoğu zaman da yanılırız.
Sakin kalıp, çeşitli ihtimallere açık olabilsek, eninde sonunda her şey
yoluna girer. Unutmayın: olabilir de,
olmayabilir de...
Bilmemenin
rahatlığını duymak büyük bir saadet ve huzur kaynağıdır, insan için en büyük
nimetlerden biridir aslında. Ama gerçek hayatta kimse bunun farkında
olamamaktadır.
Düşünün bir kere
bilmemek ne güzel, ne rahat şey. Bir yıl sonra bir trafik kazası yapacağınızı
ve bu kazada kesin olarak öleceğinizi öğrenmiş olsanız ne yaparsınız, hayatınız nasıl
olurdu.
Etrafınızda; duymadığınız da, öğrenmediğiniz de hayatınızı
hiçbir şekilde olumlu veya olumsuz olarak etkilemeyecek bir çok gelişme
ve konular olabilir, varın bunları siz
duymayın, öğrenmek için merak bile etmeyin ki, bu sayede mutlu, sağlıklı
ve huzurlu olun.
Yine etrafınızda sizi olumlu veya olumsuz olarak
etkileyecek
birtakım olaylar olabilir. Varın bunları da
hiç merak etmeden,
araştırıp soruşturmadan normal seyri
içerisinde zamanı geldiğinde öğrenin, haberdar olun, karşılaşın.
Hayatımızın akışı içerisinde bir çok şeyi bilmemek
,duymamak, görmemek, öğrenmemek Allah’ın insanoğluna olan lütuflarından
bazılarıdır.
Bunun içindir ki
bilmemenin rahatlığını yaşayın ve hayatınızı anlamlı kılın.
17- OLAĞAN
ŞEYLERDEKİ
OLAĞANÜSTÜLÜĞÜ
ARAYIN
Bir gazeteci
iki inşaat işçisine gitmiş ve birine sormuş: ”Ne yapıyorsun?” Adam çok az
ücretle köle gibi çalıştığından, bütün gününü, tuğla parçalarını üst üste
yığmakla heba ettiğinden yakınmış.
Gazeteci aynı soruyu, aynı işi yapan diğer işçiye de yöneltmiş.
Adamın cevabı çok farklı olmuş. “Ben dünyanın en talihli insanıyım.” demiş;
“birbirinden güzel ve önemli mimarlık şaheserlerinin yaratılmasında rol
oynuyorum. Bu tuğla parçalarının eşsiz sanat eserlerine dönüşmesine yardım
ediyorum.” demiş.
Her iki işçi de haklıdır.
Gerçek şudur ki; biz hayatta neyi
görmek istersek onu görürüz. Eğer çirkinlik, eksiklik ararsanız, bol miktarda
onları bulabilirsiniz. Eğer amacınız çevrenizdeki insanlarda, işinizde, bütün
dünyada kusur bulmak ise, hiç zorluk çekmeden pekala
bulabilirsiniz. Ama tersi de geçerlidir. Eğer;
yukarıdaki örneklerde olduğu gibi olağan şeylerdeki olağanüstülüğü
ararsanız, bunu görmeyi de öğrenebilirsiniz. O inşaat işçisi, dizdiği
tuğlalarda görkemli katedraller görebiliyor. Mesele bunu sizin de görüp
göremediğinizdir, algılayış ve bakış açılarınızdır. Dünyamızdaki olağanüstü
uyumu, evrendeki hareketliliğin kusursuzluğunu,
doğadaki olağanüstü güzelliği, insan
yaşamındaki inanılmaz mucizeyi görebiliyor musunuz? Bence bu tümüyle bir niyet
meselesidir. Şükredeceğimiz, hayranlıkla
bakacağımız o kadar çok şey var ki. Hayatın kendisi çok değerlidir ve
olağanüstüdür. Dikkatimizi bu noktaya verdiğimiz anda küçük ve olağan
bulduğunuz şeyler bizim için yepyeni bir anlam
kazanacaktır.
18 - İÇ DÜNYANIZ İÇİN ZAMAN AYIRIN
Bütçe
planlaması alanında dünyanın her tarafında kabul edilmiş bir ilke vardır; diğer
faturalar ödenmeden önce, ilk ödemeyi kendinize yaparsınız; bu, kendinizi bir
alacaklı olarak düşünmektir. Bu finans felsefesinin mantığı şudur: kendi
alacağınızı başkalarına yapılacak ödemeler tamamlanana kadar beklettiğiniz taktirde, size hiçbir şey kalmayabilir. Sonuç olarak siz hep
kendi alacağınızı ertelersiniz ve sıra size geldiğinde, iş işten geçmiş olur.
Aynı ilkeyi iç
dünyanızla ilgili programlarınıza uyarlamak da son derece önemlidir. Buna
başlamak için bütün işlerinizin ve sorumluluklarınızın bitmesini beklerseniz,
bu başlangıcı hiç yapamayacağınızı bilmelisiniz.
Sanki gerçek bir randevunuz varmış
gibi, her gün kısa bir süreyi programınıza dahil
etmek, kendinize biraz zaman ayırmanın tek yoludur. Örneğin; bundan böyle sabah
erken kalkmaya başlayıp, bir saatinizi okumaya, dua etmeye, düşünmeye, meditasyona, yoga veya beden egzersizleri yapmaya ya da ne
ile uğraşmak istiyorsanız onu yapmaya ayırabiliriz. Bu zamanı nasıl
kullanacağınız tamamen size kalmış bir şeydir. Önemli olan; bu süreyi
programınıza yerleştirmek ve buna uymaktır.
Bir anne, sırf yapmak istediği
şeylere zaman ayırabilmek amacıyla özel bir bebek bakıcısı tutar. Aradan bir
yıl geçtikten sonra şimdi bu hanım bu uygulamasının faydalarını fazlasıyla gördüğünü ve inanamayacağı
kadar mutlu olduğunu söylüyor. Bir bebek bakıcısı tutmanın kendisine bu kadar
nitelikli zaman kazandıracağını hiç tahmin etmediğini belirtiyor. Artık bu kişinin böyle bir
uygulamadan cayması mümkün değil. Siz de, bir kez karar verirseniz, ihtiyacınız
olan zamanı pekala bulabilirsiniz.
19- KÖTÜ KİŞİLERDEN UZAK DURUN.
Huzurlu ve mutlu olmanın, sıkıntı ve streslerden uzakta
kalmanın en temel esaslarının başlıcaları; kötü
kişilerden, karanlık, önü görünmeyen, rizikolu işler ve arkadaşlardan kesinlikle uzak
durmaktır.
İnsanın başına gelen bir çok olumsuzluğun ve sıkıntının
kaynağı ve sebebi kötü arkadaş, kötü çevre ve kötü ilişkiler olmuştur.
Bu konuda; iş ortaklarınızı, çalışma
arkadaşlarınızı ve komşularınızı seçmede çok ihtiyatlı, dikkatli, seçici
olmalısınız. Çevreniz, arkadaşlarınız, dostlarınız çok olacağına, az olsun ama
nitelikli, kaliteli, dürüst, size her konuda yararlı olabilecek
,güvenilir, emin olunan, insana huzur ve güven veren gerçek kişiler,
insanlar, dostlar, arkadaşlar olsun.
İyi arkadaş insana adeta bir ilaç
gibi gelir. İyi arkadaş sayesinde hem kötü işlere ve yollara girmez,
sıkıntılara düşmezsiniz; hem de olabilecek bir çok olumsuzluklardan korunur; veya sıkıntılı hallerinizi iyi arkadaşlarınız
sayesinde çok daha kolay bir şekilde atlatabilirsiniz.
Bir de; bir insanı birden fazla
denemeyin. Bir kere deneyin ikinciyi asla denemeyin. Çünkü birinci denemeyle
ikinci deneme arasında hiçbir fark görülmeyecektir. İlk izlenimler çok
önemlidir, insana en net ve kestirme fikri çoğu kez ilk izlenimler verebilir.
İlk tanıştığınızda bir adamı gözünüz kesmemişse o ilerisi içinde geçerli
olacaktır. Çünkü insanların fiziki görünüşleri ve
davranışları çoğu zaman kişiliklerini ve haleti ruhiyelerini de ortaya koyabilir. Genel olarak insan ilk izlenimlerinde kolay kolay yanılmadığını görür. Çünkü;
insanoğlu birtakım huy ve karakterlerini üzerinden atamamakta ve kolay kolay değişememektedir. Değişim insan için çok zordur.
İnsan kişiliğini, şahsiyetini, itibarını kötü bir şekilde zarara uğrattığında onu
tekrar eski haline getirememektedir.
Onun içindir ki; herhangi bir
olumsuzluğunu, hatasını, kötü, çirkin bir yönünü gördüğünüz veya duyduğunuz bir kişiyi,
belki düzelir, belki bir daha böyle şeyler yapmaz düşüncesinden hareketle
onunla bir işe ve arkadaşlığa girmeniz, ona bir şey emanet etmeniz veya onunla
bir yola çıkmanız sizi eninde sonunda mutlak bir hüsrana uğratacaktır. O kişi;
yaptığı kötü işleri ve huylarını ilk fırsatını bulduğunda yeniden ve
daha fazlasıyla yapacak ve size büyük zararlar verecektir. Bu yargı defalarca
yaşanmış, denenip test edilmiş ve pratik tecrübelerden sonra elde edilmiş
önemli bir gerçektir. Tabiiki bunun aksi de olabilir. Yani insan kötü alışkanlıklarından ve
huylarından tamamen kurtulabilir çok değişik bir kişiliğe de bürünebilir.
Nitekim Kur´an-ı Kerimde de bu
hususa dikkat çekilmiştir. Müslümanların; imanında ve sözünde doğru olanlarla
beraber olmaları, onlarla arkadaşlık ve dostluk etmeleri, kötü kişilerden uzak
durmaları, cahillerden yüz çevirmeleri konularının üzerinde önemle durularak bunlara
uyulması tavsiye edilmiştir.
20- STRESTEN UZAK, HUZURLU,
MUTLU SAĞLIKLI ve HAYATTA BAŞARILI OLABİLMEK İÇİN DİKKAT EDİLMESİ ve
UYULMASI GEREKEN TEMEL HUSUSLAR -
TAVSİYELER
§ Tevekkül etmek; yani hayrın ve şerrin yalnızca Allah-ü
Teâla`dan
geldiğine inanmak, stresin ortaya
çıkmasını önler.
v Günlük yaşantınızda ufak tefek şeyleri
dert ederek yaşam enerjinizi boş şeylere harcamayın.
v Bir işi daha iyi yapayım diye
titizlik gösterip kafaya takmayın. Aksilikleri ve kusurlarınızı kabullenin.
v Rahat, ılımlı ve neşeli olun. Kızgın
ve yorgun hallerde karar vermeyin.
v Olumsuz ve güvensiz düşüncelerin
ayrıntılarından kaçının. Olayları çok merak ederek derinlemesine araştırmayın.
Hiçbir olayı büyütmeyin, vesveseye girmeyin.
v Kendinize sınırlar koymayın. Olmazsa
olmaz kesin sınırlar ve kurallardan vazgeçin.
v Sıkıldığınız ve yorulduğunuz bir işi
o anlık bırakın, daha sonra devam edin.
v Manzaralı ve bol güneşli evi seçin.
Evinizin içinde çeşitli panolar, manzaralar, doğa ve tabiat posterleri olsun.
Onları uzun uzun seyredin.
v Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız kötü
kişilerden kesinlikle uzak durun. Sevdiğiniz, hoşlandığınız kişilerle birlikte
olun.
v Evde olduğunuzda ev işleriyle meşgul
olmaya ağırlık verin.
v Uzmanlar hastalarına yaptıkları
tavsiyelerde; bol su içmeyi, C vitamini almayı, erkan
uyanmayı, alışveriş yapmayı, sigara içmemeyi, kitap okumayı, bilgisayar
kullanmayı önermektedirler.
v Bir insanı bir kez deneyin. Tekrar tekrar denemenize gerek
yoktur. Unutmayın ki ilk izlenimler çoğu
zaman insanı yanıltmaz. Size zarar veren, sizi mutsuz eden, güvenemediğiniz
insanlarla
ilginizi tamamen kesin veya sınırlandırın. Ve denenmişi
bir daha denemeyin.
v Zihninizi sessizleştirin. Bir çok konuya zihninizde yer işgal ettirmeyin.
v Eleştiriye uğramaktan kesinlikle gocunmayın.
Eleştirilere savunma refleksiyle karşılık vermeyin. Gırgır olsun diye size
yöneltilen eleştirileri kabul edin.
v Başkalarının fikirlerine de önem ve
doğruluk payı verin, hafifçe de övün, onurlandırın.
v Kendinizi iyi hissettiğiniz
zamanlarda çok şükredin, dua edin, iyi amellerde bulunun. Kötü hissettiğiniz
anlarda soğukkanlı,
v ılımlı, sabırlı olun, ibadete, duaya
yönelin.
v Gevşeyin, rahatlayın. Gevşemek;
düşünce tarzınızı değiştirmekle mümkün olduğu gibi; güzel bir masajla, spor ve
jimnastik yapmakla, duş almakla, yüzmekle de olabilir.
v Başladığınız bir işi bitirmeden
başka bir işe başlamayın. Aynı anda birkaç iş yapmaya çalışmayın.
v Aza kanaat getirin. Sahip olmak
istediklerinizi değil elde etmiş olduklarınızı düşünün.
v Olumsuz düşüncelerinize yüz
vermeyin.
v Bulunduğunuz konumda ve halde mutlu olmaya bakın. Belirsiz
bir geleceğe mutluluğunuzu ertelemeyin. Beklediğiniz zaman belki de hiç
gelmeyebilir.
v Spor ve egzersiz yapmaya başlayın.
v Kendinize dinlenmek için zaman
ayırın.
v Küçücük şeylerle mutlu olmasını
bilin.
v Olaylar karşısında soğukkanlı olun.
v Her türlü olumsuz sürprize karşı psikolojik olarak hazırlıklı olun.
v Asla alıngan ve kırılgan olmayın.
Sabırlı ve hoşgörülü olun. Her davranışı, söz ve hareketi aleyhinize
yorumlamayın.
v Çok dost yerine az ve güvenilir,
samimi dost edinmeye çalışın.
v Cahillerden ve kötü huylulardan yüz
çevirin.
v Sıkıntılarınızı içinize atmayın,
güvenilir dostlarınıza anlatın, paylaşın.
v Kuruntu ve vesveselere kapılmayın.
Vesvese şeytandandır. Şeytan hep olumsuzlukları empoze
eder.
v Çalışmaya, dinlenmeye, eğlenceye
zaman ayırın.
v Hoşlandığınız işler yapın. Karışık
ve dibi görünmeyen
işlere girmeyin.
v Akraba, arkadaş, eş dost
ziyaretlerine ağırlık verin.
v Aşırı derecede televizyon
seyretmeyin.
v Zaman zaman
radyo programları, bol müzik ve ilahiler dinleyin.
v Hafta sonları pikniğe gidin. Sessiz,
kimsesiz, yüksek yerleri ve
tabii doğa ortamlarını seçin.
v Kısa süreli tatil yapın. Ev
ortamından uzaklaşarak sakin küçük ve dopdolu güzel beldelerde, otel veya pansiyonlarda
müstakil olarak birkaç gün kalıp kendinizi dinleyin.
v Top oynayın, spor ve farklı
egzersizler yapın.
v Gece yüksek ve sakin yerlere çıkarak
şehrin ışıklarını, gökyüzünü ay ve yıldızları seyredin.
v İşlerinizi yetiştirmek için yoğun
çaba harcamayın. Yetiştiremediğiniz işlerinizi erteleyin.
v Olmazsa olmazlardan vazgeçin.
v Aceleci olmayın. Hemen karar
vermeyin. İstişareye, danışmaya ve araştırma yapmaya önem verin.
v Can sıkıcı gazete haberlerini
okumayın.
v Olayları büyütmeyin. Çok basite de
almayın.
v Paranızı dengeli ve gerekli olan
yerlere harcayın. İsraftan kaçının.
v Eğlenceye de para ayırın
.
v Aniden gerekli olabilecek haller
için bankada veya güvenilir bir yerde hazır ve nakit paranız ve sermayeniz olsun.
v Maddi imkanlarınızın altında
yaşamaya çalışın .
v Alışverişlerinizi peşin yapın.
Kesinlikle krediye ve borçlanmaya girmeyin.
v Arkadaşlarınıza borç verirken
ihtiyatlı davranın. İkisini de
kaybedebilirsiniz.
v Rasgele kimselere borç para
vermeyin. Borç verirken de bir daha geri alamayacağınızı düşünün.
v Cesur olun. Değilseniz bile öyle
davranın. Aradaki farkı hiç kimse anlayamaz.
v Bol bol gülümseyin.
Hem maliyeti sıfırdır hem de değerine paha biçilmez.
v İnsanların adlarını hatırlayın.
Onlara adlarıyla, saygı ve sevgi çerçevesinde en güzel isim ve sıfatlarla hitap
edin.
v Küçüklerinizden saygı bekliyorsanız
siz de büyüklerinize saygı gösterin. Bir yaş da olsa kendinizden büyüğe ismi
ile asla hitap etmeyin. Birbirinizi en güzel hitap ve isimlerle
çağırın, hitap edin.
v Asla birilerinin umudunu kırmayın.
Belki de sahip oldukları tek şey o dur.
v Eşinizin çok iyi bir arkadaşı olun.
Onunla her şeyi paylaşın.
v Ayrıntı profesörü olmayın,
teferruatlardan uzak durun.
v Köprüleri atmayın. Aynı nehri kaç
kez daha geçmek zorunda kalabileceğinizi bilemezsiniz.
v Büyük sözler söylemeyin. Çok sık söz
vermeyin, verdiğiniz sözleri mutlaka yerine getirin.
v Hayatın her zaman adil olmasını
beklemeyin.
v Zarif olun, kimseyi bile bile kendinizden soğutmayın.
v Namınızı koruyun, çünkü hayatta en
büyük servetiniz odur.
v Paranızı kaybedin ama itibarınızı
kaybetmeyin. Çalışarak kaybettiğiniz paranızı kazanabilirsiniz ama itibarınızı
asla.
v Tanımadığınız kişilerle tanışın,
sohbet edin, onları selamlayın.
v Güzel giyinin. İnsanlar
kıyafetleriyle karşılanır.
v İnsanlara olan övgü ve
takdirlerinizi bekletmeyin. Bunları sunma fırsatlarını kaçırmayın.
v Hiç kimsenin sözünü kesmeyin. Sizi
ziyarete gelenleri kesinlikle ayakta karşılayın.
v Az tanıdığınız birine
rastladığınızda elinizi uzatın ve adınızı söyleyin. Sizi hatırlayamayabilir. Hatırlayamadığı için de alınmayın, neticede
unutmak ta insanoğluna has doğal bir özelliktir.
v Telefonu coşkulu, dinamik ve en
güzel ifadeler kullanarak açın.
v Ölmeden önce kendinize bir yer ayırın ve sık sık oraya gidin.
v Gerektiğinden fazla verici olmayın.
Zaman zaman hayır demesini de öğrenin.
v Geniş olun, rahatlayın. Ölüm kalım
gibi durumların dışında hiç bir şey o kadar önemli değildir.
v Unutmayın, bir insanın en derin
duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir.
v Büyük düşünün, ama küçük zevklerin
de tadına varın.
v Sevdiğiniz, hoşlandığınız kişilerle,
arkadaşlarınızla olunuz. Sevmediğiniz, hoşlanmadığınız kişilerin adını bile
anmayınız. Bu davranışınız
belki size ayrı bir huzur, güven ve mutluluk verecektir.
v Bol bol
sohbetler yapınız. Tanıdığınız kişilerle, yabancılarla, evde, iş yerinde,
sokakta, katıldığınız bir
programda, fırsat bulduğunuz her
yerde konuşunuz.
v Dertlerinizi, sıkıntılarınızı dostlarınızla paylaşınız,
onlara anlatınız.
v Zaman zaman hatta çoğu zaman, sessiz, ıssız, sakin
ortamlarda kalınız, kendi kendinizi dinleyiniz.
v Yaşamınızda yeni değişiklikler,
düzenlemeler, planlamalar, devrimler, sürprizler yapınız. Reformcu olunuz.
Mesela; iş değişiklikleri, mekan değişiklikleri,
bölge, il değişiklikleri, ülke değişiklikleri, giyim ve düşünce değişiklikleri,
arkadaş ve çevre değişiklikleri, vs.
v Rizikolu, stresli, uzun vadeli, önü görünmeyen, ve yabancısı olduğunuz işlerden uzak durunuz.
v Tasarruf yapınız, gereksiz
harcamalardan kaçınınız.
v Zor günler için bir yerlerde
birikmiş paranız olsun ve ondan kimsenin haberi olmasın.
v Anne ve babanızla sık görüşün, onlara çok iyi davranın
ve yardım edin.
v Mümkünse gündüz iş arasında yarım
saat sessiz bir yerde uyuyun.
v Asla borçlanmaya girmeyin ve
taksitli alışverişlerden dahi şiddetle kaçının. Paranıza göre alış veriş yapın.
v Ramazan ayı içerisinde oruç tutunuz,
oruç ve ramazan ayı insana çok farklı bir sıhhat ve huzur verir.
v Sıkıntılı ve hırslı olduğunuz
zamanlarda aç karnına bal veya arı sütü yiyiniz.
§ Huşu içinde Kuran-ı Kerim okuyun veya dinleyin.
§ Sohbet. Sevdiğiniz dostlarınızla
birlikte sohbetlere katılınız.
§ Kendinden daha
kötü durumda olanları düşünmek, haline şükretmek.
v Allah’tan başka hiçbir kimseye,
hiçbir işe bel bağlamayın.
v Allah’tan başka kimseden korkup
sakınmayın. Yalnızca ondan korkun.
v Her şeyi hayra yorun, hep olumlu
düşünün.
v Sabah namazlarını kılın ve mümkünse
camide cemaatla kılmaya özen gösterin.
§ Tebdili mekan
yani ev, işyeri, ilçe, il, ülke değişiklikleri de insan ruhu ve bir çok
rahatsızlıklar için çok faydalar sağlamaktadır.
21- SIKINTI
- STRES - DEPRESYON - MORAL BOZUKLUĞU HALLERİNDE TEDAVİ EDİCİ METERYALLER
Arı Sütü:
Arı sütü; bizzat Kuran’da şifa
kaynağı olduğu bahsiyle zikredilmektedir.
Nahl: 68 -
Bal’da, yani arı sütünde; ihtiyarlar, orta yaşlılar ve
çocuklar için hemen hemen her derde deva olabilecek şifalar, faydalar
vardır.
Uyku
bozukluklarında, sıkıntı ve stres içinde olan insanlara arı sütü tam bir şifa
kaynağıdır. Arı sütü vücut organizmalarının
zayıf ve güçsüz düşen mekanizmalarını tedavi eder, eski normuna
ulaştırır. Vücudu, bünyeyi kuvvetlendirir, zararlı maddeleri yok eder.
Arı sütü ve bal; insanın zayıf ve
iştahsız bünyesine iyi gelir. Nefes darlığı ve astım hastalıklarını
iyileştirir, cinsi
arzuları arttırır, cilt hastalıklarında etkin rol üslenir.
İştah açar
insana enerji verir. Çocuklarda
gelişimi sağlar. Daha sayılamayacak birçok hastalıklara şifa olur.
Çay:
Yatmaya yakın ve fazla demli olmamak kaydıyla çay sıkıntı ve
stres hallerinde yatıştırıcı bir rol üstlenmektedir.
Süt:
Süt de hem sıkıntı
giderici hem de uyku düzenleyici, rahatlatıcı,
hücreleri besleyici, kuvvetlendirici bir özelliğe sahiptir.
Oğul otu suyu:
Oğul otu kaynatılıp
suya şeker katılıp tatlandırılarak
yatmadan bir saat önce içilir.
Müzik:
Güzel bir ilahi
veya anlamlı sözler ifade eden müzikler, musikiler, yabancı müzik çeşitleri
insan ruhuna hitap ederek belli bir yöne doğru insanın dikkatini yönelterek,
ruhu motive eder, gönülleri ve duygu
motivasyonlarını besler, dikkatleri, ve
şuuru farklı istikametlere yönlendirir.
Bu bir belgesel film olabileceği gibi, hayvanlar alemi ile doğa veya tabiat alemini anlatan filmler de
olabilir.
Bedensel hareketler:
İnsan bedenindeki
hücreler, kanın taşıdığı diğer faydalı maddelerle beslenir. Stres tepkisi
esnasında damarlar daraldığı için hücrelere giden kanda azalma meydana
geleceğinden hücreler yetersiz beslenecektir.
Hücrelerin yaşama
süresini uzatmanın ve onları sağlıklı kılmanın yolu fiziksel eksersizdir. Damarların
genişlemesi ile artan ve hızlanan kan akımı
hücreleri daha iyi besler. Böylece hem daha sağlıklı olmaları hem de
uzun ömürlü olmaları sağlanır.
Solunum eksersizi:
Stres tepkisinin
olumsuz sonuçlanmasını azaltmak veya ortadan kaldırmak için solunum eksersizi
ideal bir çözüm yoludur. Stres esnasında vücutta meydana gelen kimyasal
maddeler, solunum eksersizi sırasında kaybolur.
Derin nefes alma, kalp ve akciğerin daha iyi çalışmasını
sağlar. Damarlar genişler ve oksijen vücudun en uç noktalarına kadar ulaşır.
Gevşeme:
Gevşeme stresli ortamda bireye rahatlama becerisi
kazandırır. Stres tepkisi esnasında kaslar gerilir, kan şekeri yükselir,
solunum artar. Gevşeme hareketleri ile kaslar rahatlar, dikkat alanı genişler,
tansiyon düşer, solunum rahat ve yavaş olur ve kan şekeri azalır. Bu teknikle
eğitilmiş
bireylerde dikkat alanı genişler, düşünce berraklaşır ve
duygular keskinleşir.
Masaj:
Masaj; kasların
gevşemesine yardım eder. Masaj yoluyla kas gerilimi azaldığından çeşitli
ağrılar da azalır. Masaj sırasında bütün vücuda kaygıyı azaltan, düşünmekten
çok hissetmeye imkan veren rahatlama duygusu yayılır. Bilinçli bir masaj,
bireyi stresin kargaşasından uzaklaştırarak sağlıklı bir dinlenme imkanı
sağlar.
Şifalı Kaplıca Tedavisi:
Şifalı kaplıca havuzlarındaki doğal sıcak su tedavisinin bir çok hastalığa
derman olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla kaplıcaya dayalı sıcak su tedavisinin insanın psikolojik ve ruhi
yapısında önemli değişikliklere ve dönüm noktalarına da sebep olabildiği belirtilmektedir.
Sıkıntı ve stresten, olumsuz düşüncelerden
kurtulmanın, rahatlayıp bütün olumsuz
takıntı ve vesveseleri üzerinden atmanın
yollarından biri de tamamen yabancı bir
ortamda, birkaç gün kaplıca otelinde
kalmak ve bol bol sıcak su havuzunda banyo ve doğal
su masajı yapmak; insanı rahatlatıp huzura kavuşturacak, bütün sorunlarını,
sıkıntılarını tamamen veya kısmen unutmasına katkıda bulunarak farklı bakış açılarına ve neşe kaynaklarına
yönelmesini sağlayacaktır. Kaplıca tesislerinde üç beş gün kalan konuklar, çok
güzel dinlendiklerini, tamamen
rahatladıklarını ve hayat için enerji depoladıklarını belirterek
buralardan memnun olarak ayrılmaktadırlar.
22 - ATA SÖZLERİ
v Sıkıntılar akıllıca idare
edildikleri takdirde, karakteri terbiye ederler. Smiles
v Fazilet, fenalığa karşı sabırlı
olmaktır. İbn-i
Tahir.
v Istırap çekmemiş bir insan saadetten
ne anlar.
George Sana.
v Istıraplar hayatı ve seciyeleri
yüceltir. Denys
Amiel
v Çekilen ıstıraplar insanı yükseklere
çıkartan merdivenin basamaklarıdır.
İngiliz Atasözü.
v Istırap çekmeyen deha yoktur. T. Momsen.
v Mutluluk, üzüntü, neşe, tasa,
bulaşıcı şeylerdir. Amiel.
v Hoşlanmadığına sabretmedikçe,
hoşlandığını ele geçiremezsin. Z İsa.
v Sabır önceleri insana zehir gibi
görünür, fakat bunu huy edinirsen bal olur. Sadi.
v Kendi dertlerini unutmak isteyenler,
başkalarının dertlerine yardımcı olmaya
çalışmalıdırlar.
v Dertli adamın umutsuzluklarla,
dumanlarla dolu bir gönül evi vardır, derdini dinlersen o eve bir pencere açmış
olursun. Mevlânâ
v Dertler üzerinde çok durmayan kişi
mutludur. Sophokles.
·
Derdini
söylemeyen derman bulamaz.
* Ufak tefek sıkıntılar sineklere benzer; biraz hareket
onları dağıtır. J.Gustav White.
*Zorluk çeken rahat bulur. Şinasi.
*Mutlu olmanın iki yolu vardır. Ya isteklerimizi azaltmak ya
da imkanlarımızı çoğaltmak. Benjamin Franklın.
*Herkesi kör, dünyayı sersem sanmak da bir mutluluktur.
Cenap Şahabettin.
*Başkalarına mutluluk sağlayabilen adam mutludur. Diderot.
*Mutlu yaşamak isteyen adam çok işe girmemeli, kendi gücünden
üstün ve yaratılışına aykırı işler yüklenmemelidir. Demokrit.
*Mutluluk insana
cesaret verir. Goethe.
*Mutluluk, karşımıza çıkmasını beklemekle değil,
karşısına
çıkmayı bilmekle sağlanır. John Web ster.
*Sürekli mutluluk sıkıntıdır, onun inişi ve çıkışı
olmalıdır. Moliere.
*En çok musibete maruz kalanlar peygamberlerdir. Sonra da
Salih kişilerdir. Hadisi Şerif Meali.
*Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda hayır
yoktur. Allah Teala bir kulu sevdiği vakit onu iptila
eder. İptila ettiği zaman da ona sabretmesini öğretir. Hadisi Şerif Meali.
*İyi insanlar bir musibet geçirdikten sonra daha da iyi
olurlar. Frideric Amile.
*Bir musibete ne kadar önem verirseniz, tesiri o kadar büyük
olur. Voltaria.
*Felaketlerin üstünde dimdik oturan insan, soylu ve
cesurdur. Napolyon.
*Musibetlerin iyi bir tarafı varsa o da bize, gerçek dostlarımızın kimler
olduğunu öğretmesidir. Balzac.
*Felaket gelip çatmadan önce açık veya kapalı bir şekilde
geleceğini mutlaka haber verir. Balzac.
*Hemen her zaman felaketlerimizi kendi ellerimizle
hazırlarız. Andre Maurois.
*Kardeşinin başına gelen için sevinme. Allah ona afiyet
verir de aynı musibeti senin başına geçirir. Hadisi Şerif Meali.
*Musibetlere tahammül edememek en büyük musibettir. Bias.
23-
GÜZELLİKLER ve FENALIKLAR
KARŞISINDA
MÜSLÜMAN İTİDALLİ ve
SABIRLIDIR
İnsanoğlunun hayatında fenalıkların, kötü şeylerin önemli sayılabilecek yeri olduğu kadar, güzel
ve iyi şeylerin de yeri vardır. İnsan mutlaka üzülecek ya da sevinecek.
Sevinmede ve üzülmede aşırılık, başa gelen kötü şeyler karşısında büyük üzüntü,
feryadı figan, hatta sonu isyan olan tutum. Güzellikler karşısında aşırı
heyecan, gururlanma ve övünme. Eğer her ikisinin de geliş sebebini mümin biliyor ise mesele yoktur.
Kur an-ı Kerim
buyuruyor;
Hadid. 23: ( “Her şey yazıldı ve tespit edildi
ki dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyiniz ve (Allah’
ın ) size verdiğine de güvenip sevinmeyesiniz. Allah
kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez.”
Görüş ve bakış ufkunun genişlemesi, ezel ve ebet tasavvuru,
hadiseleri; Allah’ın ilminde takdir olunan yere göre değerlendirmek, her şeyin
kainatın ana projesinde yer aldığını, varolduğunu
kabullenmek. İşte bütün bunlar; gelip geçici hadiseler karşısında insan ruhunu
değişmez ölçülere büyük ve geniş davranışlara sevk eder.
Doğrusu,
insanoğlu kendi özüyle bu varlıklardan kopacak olursa hadiselerin seyrine göre;
ya kendinden geçercesine çılgınlaşır,
yahut da feryadı-ü figan eder.
Hadiselerle
temaşasında geçici bir şeymiş gibi davranır ve her şey onun bu küçük varlığına
gelip toslar.
Güzelliklerin
veyahut fenalıkların canlılar için gerekli olduğunu, Allah’ın gizli ilminde
bütün bunların planlanmış ve değerlendirilmiş olduğunu da kabul ederse
meseleye tamamıyla vakıf olunmuş olur.
Bu düşünceden hareket edersek insan; kaderin başına
getirdiği her şeyi huzur ve emniyet içerisinde karşılar. Eline geçiremediği
veya elinden çıkan bir şey onu; kendinden geçirip sarsacak kadar üzmez. Elde
ettiği bir güzellik de; onu kendisinden
geçirecek kadar sevindirmez.
Her zaman bütün hadiseleri Allah’ın takdiri ile
birlikte gönüllü ve memnun olarak karşılar. Ve bir arif kişinin olması
gerekenlerin mutlaka olacağını bilmesinin hoşnutluğu içerisinde huzur ve
emniyete erer. Bu öyle bir derecedir ki,
ona çok az insan erişebilir. Sıkıntı ve acılar karşısında kendilerinden
geçmemeleri, ferahlık ve güzellik anında da aşırı neşeye, kutlamaya dalarak
Allah’a teveccüh dairesinden çıkmamaları icap etmektedir..
Her ikisini de aynı şekilde
değerlendirip, üzüntü ve sevinçte itidali aşmamaları icap eder.
İkrime
(r.a) der ki: “ üzülüp sevinmeyen hiç bir kimse bulunmaz. Ama biz
sevinci şükür, üzüntüyü de sabır haline getiririz.”
Hud. 9-10-11:” İnsanoğluna
tarafımızdan bir rahmet
(sıhhat ve
zenginlik) tattırıp da sonra bunu çekip alıversek, şüphesiz
ki, Allah’ın ihsanından tamamen ümidini kesen, evvelki nimeti unutan, nankör
bir kimse olur.
Fakat ona dokunan bir dertten sonra,
kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu benden bütün fenalıklar gitti der ve
şüphesiz sevinir, öğünür.
Ancak her iki halde de sabreden ve Salih
amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük bir
sevap vardır.”
İşte bu aceleci ve zayıf yapılı insanın; gerçek sureti içinde bulunduğu anı yaşayıp
geleceği hiç düşünmeyen, geçmişi de hiç anmayan, sonra da karşılaştığı
şeylerden dolayı çabucak isyana dalan bir insanın gerçek görüntüsü. Elinden
hayır alınınca da hemen nankörlük eder. Halbuki onu Allah bir lütuf ve ihsan
eseri olarak vermiştir ona. Sıkıntılı günleri geçip bolluk anları gelince
şımarır ve öğünür.
Sıkıntılı
anlarda sabredip, sıkıntıya tahammül ederek ilahi rahmeti ve bolluğu beklemez.
Bolluk anında sevincini normal
seviyede tutup, nimet ile övünmekten veya her zaman yok
olacağını hesaba katmaktan yana hiçbir harekete geçmez.
Şiddete sabrettikleri gibi nimete de
sabredenler, şüphesiz sıkıntılara ve
zorluklara tahammül ederek zaaf ve zillete düşmekten kurtulanlar; işte bunlar
kar da olanlardır.
Güzel ameller
işleyenler... Her iki halde de, şiddet anında sabır ve tahammül gösterip, nimet
anında da şükür ve iyilik yapanlar. İşte onlara mağfiret ve büyük mükafat
vardır.
Özetle; iyi
amel şeklinde kendisini gösteren sağlam ve doğru imandır ki, kişiyi şiddet
anında küfredici ümitsizlikten kurtardığı gibi, bolluk anında da aşırı giden
şımarıklıktan ve övüngenlikten insanı kurtarır.
Hem bolluk hem
darlık anında, insan kalbini aynı seviyede tutar. Her iki halde de kalbini
sağlam bir bağla Allah`a bağlar, sıkıntının acı balyozları altında ezilip
büzülmekten, nimetlere gömüldüğü zaman da haddini aşıp şımarıklık yapmaktan
korur onu. Müminin her iki hali de hayırlıdır. Ve bu sadece müminin vasfıdır.
Ve böyle bir mümin daima huzurlu ve mutludur. Korku, endişe, tereddüt, vesvese
çok ötelerindedir o kişinin.
24- STRESİN MEYDANA GETİRDİĞİ HASTALIKLAR
Şurası
iyi bilinmelidir ki; stresten kaçmak, stressiz yaşamak mümkün görünmediği gibi,
stresten kaçmak için özel bir çaba sarf etmek de insan için yeni bir stres
kaynağı olmaktadır. Bilimsel olarak yapılan deneylerde stresten kaçmanın mümkün
olmadığı anlaşılmıştır. Stresten kaçmanın yolları; sigara, içki ve uyuşturucu
türü zararlı alışkanlıklar kesinlikle
olmamalıdır.
Stresten
kurtulmak için alınan sakinlik verici ve rahatlatıcı ilaçların bir çoğu da bağışıklık yaptığı için
gerçek anlamda kişinin derdine çözüm olmayıp, aksine sorunu bir süre
ertelemektedir. Bunun için stresin tedavisi çok geniş kapsamlı bir bilgilenmeyi
ve tamamen doğal olan tedbir yöntemlerini uygulamayı gerektiriyor.
Stresten
dolayı ortaya çıkabilecek olan
hastalıklardan bazıları şunlar olabilmektedir.
En başta ve belirgin olarak
herkes de görülebilen hastalık; uykusuzluk olup; onu takiben, baş ağrıları,
migren, yüksek
tansiyon, şişmanlık veya zayıflık, gastrit,
kabızlık, spastik kolon, koroner yetmezlik, sedef, iktidarsızlık, adet
düzensizliği,
titreme, tik, kekemelik, gece işemesi gibi
rahatsızlıklara rastlandığı görülmüştür.
25- GÜNAHLARDAN DÖNMEK ve TEVBE ETMEK İÇİN
ALLAH HASTALIK ve SIKINTI VERİR
Başı boş olarak
yaratılmamış olan insanoğlunun, mutlak surette bir gözetleyici tarafından bütün
fiillerinin gözetlendiği, kaydediciler tarafından kaydedildiği bilinmektedir.
İnsan; iyilik yapma ve sevap işleme iradesine sahip olduğu kadar, imtihan sırrı
olarak günah işleme iradesine de sahiptir.
Kur`an-ı Kerim`de; insanın yapması, uyması gerekenler ile birlikte;
hayatın tüm safhasını düzenleyen bir nizam ve ölçü ortaya konulmuş ve bu
ölçüyle insan baş başa bırakılmıştır.
En`am.
42 : “ Ant olsun ki, senden önce bir takım ümmetlere
peygamberler gönderdik; dinlemediler de, onları, şiddet ve zaruretlerle
kıvrandırdık. Olur ki yalvarırlar.” (tövbe ederler diye)
En`am. 43 : “ Hiç olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği
zaman bari yalvarsaydılar!. Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da bütün
yaptıklarını kendilerine süslü
göstermiştir.”
Allah zül’celâl hazretleri, nice
beşeri topluluklara, günahlarından vazgeçerek, pişmanlık duyup tövbe etmeleri
ve doğru yola girmeleri için musibetlerle ikaz ettiğini açık bir şekilde
böylece beyan ediyor.
Beşeriyet bu milletlerden pek çoğunu tanımaktadır. İnsanlar
kendilerine hatırlatılan bu gerçekleri unutur da, karşılaştıkları şiddetler
onları Allah`a yönelmeye ve O`nun huzurunda, ona
boyun eğmeye tevcih etmeyince, verilen
nimetler şükre ve fitneden sakınmaya bir vesile olmayınca
artık demektir ki, onların fıtratı bütünüyle fesada uğramıştır ve bir daha
ıslah olması beklenemez. Hayatları tamamen bozulmuştur ki, bir daha yaşamaları
mümkün değildir. İşte bunun üzerine kurtuluşu olmayan felaket geliverir
üzerlerine.
Halbuki doğruyu ve hakkı söyleyen sadece Allah`tır. Neyin ve
niçin olduğunu en iyi bilen O`dur. Ve kendi rahmeti
ve inayeti ile kullarına ilahi takdirinin ve kanunlarının
esrarının bir kısmını, çekinmeleri ve kendine gelmeleri için anlatmaktadır.
Ayeti Kerimede
belirtildiği üzere; Hak Teâla onları sıkıntı ve eziyetlerle yüz yüze
getirmiştir ki, kendilerine dönsünler, vicdanları ve yaşayışlarını kontrol
etsinler. Olur ki, şiddetin ağırlığı altında Allah`a dönerler, O’ na boyun eğerler ve yalvarırlar. İnatçılıklarını ve
büyüklenmelerini terk ederler. Allah`tan; halis bir gönülle üzerlerinden belayı
kaldırmasını isterler. Bunun üzerine Hak teâla da onların üzerlerinden belayı kaldırır ve
rahmet kapılarını açar kendilerine. Ne var ki, onlar kendilerinden bekleneni
yapmıyorlar, Allah`a sığınmıyorlar, inatlarından dönmüyorlar. Şiddetler onlara
bir şuur vermiyor, gözlerini açmıyor, kalplerini yumuşatmıyor. Zaten şeytan derinlerden
kendilerine içine düştükleri dalalet ve inadı hoş göstermektedir.
“Lakin kalpleri
katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel göstermektedir. “
Şiddetlerin
Allah`a döndüremediği gönüller taşlaşmıştır. Artık ona şiddetin sıkıntısından
doğan yumuşaklık tesir etmez. Ölmüştür o gönüller. Artık hiçbir baskı ona his
vermez. Fıtri alıcı verici cihazları atalete mahkum olmuştur. Artık bu
gafletten uyaran uyarıcıları algılamaz ve gönlünü uyanık tutarak bu canlı
emirlere bağlanıp icabet etmez. Aslında şiddet Allah tarafından imtihan için
verilir. Gönlü, canlı bulunanlar bunun karşısında uyanıverirler. Kalplerinin
kapısı açılır ve bu şiddet onları Rabbi Zül Celâllerine döndürür. Artık onlara
acımak , Allah`ın kendi üzerine aldığı rahmeti mey
ânındadır.
Ölülere
gelince; şiddet hiçbir fayda vermez onlara. Yalnız Allah`ın karşısında hüccetsiz kalmalarını ve
özürlerinin kabul edilmemesini sağlar. Şiddet bir bakıma onlar için bedbahtlık
esilesi ve azaba sebep oluştur.
İşte Hak Teâlanın
yüce Resulüne ve onun peşindeki İslam ümmetine haberlerinden kıssalar sunduğu
bu milletler şiddetten faydalanmasını bilmemişler, Allah`a sığınmamışlar ve
şeytanın kendilerine güzel gösterdiği döneklik ve inatlıktan vazgeçmemişlerdir.
İşte bu sırada Hak Teâla onlara bolluk veriyor ve bollukla da imtihan
ediyor.
Bolluk da başka bir imtihan şeklidir. Tıpkı şiddet gibi.
Hatta bollukla imtihanın derecesi “şiddetle” olan imtihandan
daha fazladır. Ve Hak Teala
kullarını şiddetle imtihan ettiği gibi bollukla da imtihan eder. Kendisine
itaat edenleri ve isyankarları aynı şekilde dener.
Hem bollukla,
hem de şiddetle... Şiddetle imtihan edilen mümin sabreder. Bollukla imtihan
edilince de şükreder. Böyle olunca da; her iki halde de mümin için hayır
vardır. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade buyurulmuştur
;
“Ne tuhaftır
ki, müminin bütün işleri hayırla doludur. Ve bu hayır müminden başka kimse için
yoktur. O` na bir bolluk isabet edince şükreder. Ve
bu onun için hayırlıdır. Bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için
hayır olur. “
26-
PSİKOLOJİK VE RUHSAL YÖNDEN DUA
Dua; mü`minin
silahıdır. Dua; müminin Allah`a karşı rağbeti, teslimiyeti, niyazı, hayır,
rahmet ve yardım dilemesidir.
Duanın çok
yönlü psikolojik etkileri vardır. Dua; insanın duygularını, algılarını, davranışlarını,
ruhi ve bedeni sağlığını, hatta maddi olayları bile değişikliğe uğratan etkiler
yapabilmektedir. Bir başka deyişle dua; bir tür zihni ve uzvi değişiklikten ibarettir. Ancak dua eden
kimsenin elde edeceği psikolojik değerlerin, bütünüyle o kişinin inancına bağlı
olduğu da bir gerçektir. Samimi ve kalbi inanç sürdüğü müddetçe duanın insan üzerindeki etkisi
mutlak ve kesindir.
Bu yönüyle dua; zihnin maddi olmayan aleme doğru çekilmesi,
bazen her şeyin değişmez ve üstün prensibinin
huşu içinde bir temaşası, ruhun Allah`a doğru yükselişi,
hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesi,
her şeyi yaratan, en üstün kemal, kuvvet ve güzellik
kaynağı,
herkesin kurtarıcısı ve hamisi olan görülmez bir varlıkla
ilişkiye geçmek için yapılan bir gayret, Allah`ın durmadan taşan sevgi ve alakasına kulun
verdiği bir cevaptır.
Ruhsal yönden duanın önemi insan için
çok büyüktür. Tatmin edilememiş olan, sonsuz istek ve arzularımız şuur altına
atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, çeşitli huzursuzluk ve
iç sıkıntılara yol açabilir. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile
getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korku ve endişelerimizi
hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginliklerimizi gideririz.
Duasız bir insan ışıksız bir mahzene benzer. Dua ile kendimizi Allah´a daha
yakın hissederiz. Duasız insan; yalnızlığın karanlık hapsi altında çırpınan
zavallı gibidir. Dua ile; benlikli davranış ve düşüncelerimizi aşabiliriz.
Çünkü dua, engel ve uzaklıkları tanımaz. Dua ile ruh gücümüzü kanatlandırıp
canlandırırız. Duada iç varlığımız aydınlanır. Duada kendi gücümüzle değil,
Allah`ın sonsuz gücüyle meydan okuruz.
Namazda; Allah`ım bana doğru yolu göster, beni eğri ve kötü
yoldan koru, bana kuvvet ver, bana zorluklara karşı dayanma gücü ver, bana
sabır ver, gönül huzuru ve hoşnutluğu ver, sağlık, sıhhat ve afiyet ver, beni
gerçek müminlerden eyle, takva sahibi müminin seviyesine yakınlaştır, şeytanın tuzaklarından,
vesvesesinden uzaklaştır’ demek suretiyle, bir taraftan kendimizi, insanlık
haysiyetimizi koruyup yükseltmeye, öbür taraftan sınırsız güçsüzlüğümüzü Cenâbı
Hakkın sonsuz kudretine bağlar, ruhumuzda eşsiz bir enerji depo ederiz . Bir
akümülatör zamanla boşalır . Onu bir kaynağa bağlayıp şarj etmemiz gerektiği
gibi, dış tesirlerle dengesi bozulan varlığımızı ilahi feyizlerle beslemek ve
ruhi bir enerjiyle doldurmak işin en kestirme yollarındandır. İbadet ve dua
yapmamaktan dolayı ruhları aç kalan nice insanlar vardır ki; medeniyetin bütün
lüks ve konforu, elerindeki senet ve imkanları onları mutlu edememiştir. İç
huzurundan yoksun olan bu biçareler, vicdanları ile baş başa kalmaktan
kaçınırlar. Bu gün bir çok hastalıkları meydana getiren çeşitli mikroplar
keşfedilmiştir.
Bazen yıllarca bu mikroplarla
beraber yaşarız, hastalanmayız da; acaba neden günün birinde onların pençesi
altında kıvranırız. Çünkü, o ana
kadar vücudumuzun savunma
sistemi mikropları yenebilecek durumda
idi. Peki niçin bedenimizin direnci birden kırıldı. Ruh ve beden tababeti bu
hususu da ruhi sebeplere bağlama meylindedir. Şöyle ki : çeşitli ruhi
gerginlikler,üzüntüler, korkular, imansızlık ve ümitsizlik; vücut müdafaasını
üzerine alan hücrelere tesir ederek adeta
onların direncini felce uğratıyor, böylece meydan mikroplara kalıyor ve
mücadeleyi kaybediyoruz.
Psikiyastrisler, sinirlerimiz gergin, ruhumuz
ıstırap içerisinde olduğu anlarda, birisine derdimizi söyleyerek boşalmanın,
ilaç yerine geçtiğini söylüyorlar. Kimseye söyleyemeyeceğimiz dertleri bile,
her şeyi duyan ve her şeye gücü yeten Allah’a söyleyebilir, sırlarımızı sadece
O’na açabilir ve yalnız ondan imdat bekleyebiliriz.
Budha’dan sonra Hintlilerin en büyük lideri
olan Mahatma Gandhi: “
Duaların yardımı olmasaydı, kısa zamanda çıldırırdım “diyor.
Harward Üniversitesi’nde Felsefe profesörü
William James: ”Üzüntüyü tedavi eden en kuvvetli ilaç, dini inançtır” der.
Nobel mükafatı kazanan Dr.Alexis Carrel de:” Bir kişinin
yapabileceği en kuvvetli iş duadır. Dua, Dünyanın çekim kuvveti gibi gerçek bir
kudrettir. Hiçbir tedavinin fayda vermediği vakalarda, insanların sadece dua
gücü ile hastalıklardan ve melokinden kurtulduklarını
gördüm”. açıklamasında bulunmuştur..
27-
KUR`AN-I KERİM VE NAMAZ
MÜMİNLER
İÇİN ŞİFADIR
Kur`an Allah`ın kelamıdır, yeryüzü ve gökyüzü nizamının rehberidir. Kur`an’da hiç bir konu
eksik bırakılmamıştır. Kur`an’ın ayetleri ve hükümleri müminler için şifa ve
huzur kaynağıdır. Kur`an kalpleri yumuşatır, gönülleri coşturur.
İsrâ. 82: “ Biz Kur`andan öyle ayetler indirmekteyiz ki, müminler için şifa ve
rahmettir. Zalimlerin de ancak sapıklığını artırır.”
Kur`anda;
vesvese, tereddüt ve şaşkınlığı tedavi eden şifalar vardır. Kur`an ve namaz
kalbi Allah`a ulaştırır, ona huzur ve sükun bahşeder, himaye ve emniyet altında
olduğunu hissettirir. Hayatta insanı
memnun kalır, tereddüt, kararsızlık, ümitsizlik, sıkıntı, bunalım ve vesvese
gibi rahatsızlıkları tedavi eder. Kur`anda ruhani ve beşeri hastalıkların
tedavileri mevcuttur. Kalbe arız veren afetlerden; zaaf ve yorgunluğu giderir,
kalbe ve gönül’e huzur ve sükunet
sağlar.
Tefekkür ve
şuurdaki çeşitli yönelişlere istikamet veren Kur`an bu sahanın bütün
hastalıklarını da tedavi eder.
Aklın; hadde tecavüz etmesine fırsat
vermez, faydasız şeylerle enerjisini tüketmesine mani olur ve verimli sahalarda
faaliyet göstermesi için ona tam bir hürriyet tanır. Aklın; sağlam ve
mazbut bir program içerisinde çalışmasını ister. Onu ifrat ve tefritten
alıkoyarak semere verecek bir çalışmaya sevk eder.
Sürekli
namaz’la, Kur`an’a bağlı kalan insan, Kur`an’ın emir ve tavsiyelerine uyarak,
onun uhrevi dinamiklerine bağlanarak, kötü işlerden kendini otomatikman
caydıracaktır.
Yunus 57: “ Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüpheye bir
şifa ve müminler için bir hidayet ve rehber olarak Kur`an geldi...”
Muhammet 24: “Öyle olmasa, Kur`an’ı (içindeki nasihatleri) düşünmezler mi? Yoksa ( münafıkların ) kalpleri üzerinde üst üste kilitleri mi var ...”
Sad.29 :“ Sana indirdiğimiz bu Kur`an, hayır ve bereketi çok bir kitaptır. Ta ki
Ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar.”
Kur`an’ın emri olan sabır ve namazla Allah’ tan yardım
istemek, mağfiret dilemek, doğru istikamete yönelmek ve Allah`a izdivaç, müminler için vazgeçilmez bir can
simididir.
Bakara 45:“ Bir de sabır ve namazla Allah’ tan yardım isteyin, gerçi bu zor
gelir, fakat saygılı kimselere değil.” buyurulmaktadır.
Namaz; bir meşguliyet, bir teslimiyet, bir arınma ve bir kurtuluş
reçetesi olarak insan psikolojisinde de
tek otorite ünitesi konumundadır.
Çünkü bir günün
namazında neler yok ki. Bir günün farz namazları 20, sünnet namazları da 20
olduğuna göre bir günün içerisinde 40
rekatlık bir namazda;
40 Besmele, 40 Fatiha, Yaratıcının Errahman
- Errahim sıfatlarının 80 defa anılması, 222 defa
tekbir, 120 defa Sübhanerabbiyel Aziym,
240 defa Sübhane rabbiyel
Ala, 15 defa Sübhaneke, 375 defa tesbihat,
222 defa tekbir, 40 defa Semiallahü Limen hamide, 40 defa Rabbena Lekel
Hamdı, 40 defa Amin, 33 defa zammı sure, 21 defa Peygamberimize selam, 21 defa
Allah’ın Salih kullarına selam, 21 defa
kelime-i şahadet, 26 defa selam, 26 defa konut duaları, 15 defa saleti şerife, 13 defa Allahümme Entesselamü ve min kesselam, 15 defa euzü besmele ve
günde tam 5 defa Rabsisiyle baş başa
yapılan izdivaç, dertleşme ve tam teslimiyet duası da olmak üzere bir günde
toplam 1691 kez insanın madde ve mana
aleminde kalıcı tesirler bırakan, yaratana bağlılık ve teslimiyet eksersizleri
ve hamdeleri
yapılmaktadır. Böyle bir nefisin ve meşgalenin içerisinde olan bir beyinde
sıkıntı ve stres, olumsuz düşünce ve mikroplar nasıl barınmaya yer bulabilir
ki.
28- ŞEYTAN
SÜREKLİ VESVESE VE KURUNTU VERİR
Şeytan; insanoğlunu
devamlı kötülüğe, günaha girmeye ve isyana
sevk eder. Kötü şeylere, haramlara yöneltir, haramları güzel ve hoş
göstermeye çalışır. İnsanın aklına değil,
nefsine uyması için mücadele eder. Ve şeytan insanı varsayımlara, boş
hayaller ve ümitlere, gereksiz korkularla endişelere, sıkıntılara, olmadık
kuruntular ve vesveselere sokar.
Şeytanın bu nüfusu aslında kendi
dostlarına ve imanında sadakat
göstermeyen, akli melekelerini doğru
müşahede edemeyenler üzerinedir.
Nisa:119;“....Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, gerçekten açık bir
ziyana düşmüştür.”
Nisa:120;
“Şeytan onlara vaat eder, onları uzun emel ve kuruntulara
düşürür. Şeytanın kendilerine vaat ettikleri aldatmadan başka bir şey
değildir.”
Şeytanın nüfuzu,
hakimiyeti, etkinliği, teslim olması gereken ve teslim olmuş müminler için söz
konusu olmamaktadır. Gerçek müminlere
şeytan asla tesir edemez.
Nahl. 99 -100;“Doğrusu şeytanın
inananlar ve Rablerine güvenenler
üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece onu dost edinenler ve
Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”
İman, sabır, sebat noktasında eksikleri,
zayıfları olan birçok insan yanlış bir
iş ve hata yaptığında; bir anlık şeytana uydum, çok pişmanım diyerek açık
itiraflarda bulunmaktadır. Müminin imanı öyle
sağlam temellere dayandırılmalıdır ki, bütün hayatını, hal ve
hareketlerini otomatikman şeytanın
nüfusundan, her an, her saniye onu koruyabilsin. Mümin bu güce ve bu imana
sahip olabilmelidir.
29- SIKINTI
VE STRES HALLERİNDE
MÜSLÜMAN
Hayatın akışı ve yaşamın esprisi
içerisinde insanoğlu birçok sürprizlerle ve olaylarla karşılaşır. Karşılaşmış
olduğu hadiseler, olaylar, fiiller girdabında insan kıvranır durur. İnsanın
lehine olan hadiseler olabileceği gibi, aleyhine olan hadiseler de vardır.
İnsan neyin, kendisinin hayrına olduğunu, neyin ise şerrine olduğunu ilk başta
anlayamaz.
Hayatının akışı içerisinde, Allah’ın
ilminde var olan, kendisine yönelik gerçekleşen hastalık, kaza, bela,
ümitsizlik, bunalım, ölüm korkusu, açlık endişesi gibi hadiseler
karşısında çaresiz kalabilir, sıkıntıya
girip isyana yönelebilir. İnsanı stres ve sıkıntıya, ümitsizliğe, acılara
sürükleyecek birçok olaylar, sebepler, gerçekler vardır ve dünya var
olduğu sürece de bunlar olmaya devam edecektir.
İşte burada;
yaratılış gayesinin bilincinde olan ve acı tatlı hadiselerin geliş sebeplerinin
ilahi sırrını kavrayabilen bir mümin
için stres ve sıkıntıların girdabına düşmek gibi bir şey söz konusu olamaz.
Çünkü yeryüzünde; hiç bir olay tesadüfi, hiç
bir hadise sebepsiz, hiçbir kimse de başıboş yaratılmış değildir. Her şey bir
düzen, bir nizam içerisinde kendi seyrini devam ettirmektedir. İşte bu tesbitlemeden sonra Müslüman’ın bütün olumsuzluklar
karşısındaki tavrı ne olmalıdır, ne olması gerekir, sorularının cevabını
bulmaya çalışacağız .
Kur’an -ı Kerim bize insanın her zaman bir
musibetle, belayla, sıkıntıyla karşılaştığında; bunun Allah’tan geldiğini
bilmesini ve tam teslim olmasını tavsiye ediyor. Böyle bir durumda gerçek bir
Müslüman’ın stres ve sıkıntı içerisinde bulunması, bu durumunun sürmesi, bundan
kurtulamaması gibi bir hususun kesinlikle söz konusu
olmaması gerekmektedir.
Bakara.156 -157: “Onlar, o kimseler ki
kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek biz Allah’ın
kuluyuz ve yine O’ na
döneceğiz” derler. O teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine,
Rablerinden mağfiret , rahmet (ve
cennet) vardır, ve işte onlar
hidayete ermiş olanlardır.
Musibetlerden kurtulmanın çaresi, sıkıntılardan sıyrılmanın tedbiri, Allah’ı zikre, namaza
ve sabretmeye yönelmek şeklinde
karşımıza çıkmaktadır.
Bakara.153: “Ey iman edenler, sabırla ve
namazla Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak Allah’ın yardımı sabredenlerle
beraberdir.”
Sıkıntılardan kurtulmanın
tek geçerli formülü sabırdır ve namaza yönelmektir.
Kur’an-ı
Kerimde sabır tekrar tekrar zikredilir. Allah’ın
sabredenlerle beraber olduğu, cennet nimetlerine ancak sabredenlerin
kavuşabileceği sık sık zikredilmektedir.
Nefsâni arzuları
yenmenin, şehvâni ve şeytani duyguları yok etmenin, hak yolunda azimle
yürümenin, fesat ve zulümlerle cihat etmenin zorlaştığı zamanlarda insanoğlunun
o ezeli ve ebedi güce sarılmaktan başka çaresi yoktur.
Namaz; kurumayan
bir kaynak, bitmeyen bir hazinedir. Kalbi sükunete ulaştırır ve azmi arttırır.
Sabır ipi; yalnız namazla uzar ve namazla birlikte olduğu müddetçe kopmaz.
Namaz; sabra rızaullah’ı,
tatlı yüzü, iç huzurunu, güveni ve ya kini ekler.
Şer hareketlerinin
yayıldığı, hayır fiillerinin görülmediği yolda, işaretlere rastlanılmadığı
zamanlarda elbette yöneliş O’ na olacaktır.
Şuurunda olarak
kılınan namazdır, tevekkülle yapılan sabırdır, sabrın sürekli, namazın devamlı
olanıdır makbul olan.
Düşmez sıkıntıya,
strese ve çıkmaz yola; sabredenlerle
namaza yönelenler .
Namaz, bir zerrelik
damlayla, bitmez tükenmez derya arasında buluşma zamanı ve yeridir. Namaz, kaynayıp coşan bir hazinenin bu daracık kara
parçası sahasından uçup, kainatı ihata eden ilahi kudretin sahasına süzülüşüdür.
Namaz kızgın çöl güneşinin altında, serin bir ağaç gölgesidir. Namaz bir
ilkbahar yağmuru ve bitmeyen bir meltemdir.
Namaz, üzgün ve
yorgun gönüllerin şefkatli bir el tarafından okşanışıdır. Bunun içindir ki,
Resul-ü Kibriya zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığı anda “ Bizi namaza çağır ya
Bilal ” derdi. Hz. Muhammet (S.A.V.) işinin çok zor olduğu, yorgun ve bitkin zamanlarında, gönlünü
ilahi haşyetin derinliklerine bırakmak için namaza dururdu.
İbadet, sonsuzun
cilası, stres ve sıkıntıların panzehiridir. İbadet kalpleri açar, Allah’la kul
arasındaki bağı kuvvetlendirir, işi kolaylaştırır, gönüllere nur yağdırır,
ruhlara sükunet ve huzur verir.
Şüphesiz ki Allah
sabredenlerle beraberdir. Allah onlarla beraberdir. Sabredenleri destekler.
Müminlere sebat verip takviye eder ve
tehlikeli yollarda onları yalnız bırakmaz.
Müminleri mahdut, takatleri
zayıf kuvvetleriyle baş başa terk etmez.
Yol azıkları tükenince imdatlarına yetişir. Kat edecekleri mesafeleri
uzayınca azimlerini artırır.
Rad. 22: “Onlar ki; Rablerinin
rızasını kazanmak için sabrederler, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine
verdiğimiz rızktan gizli ve aşikar harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar
işte âhiret
saadeti onlar içindir.”
Sıkıntı ve darlıklar karşısında tek
çarenin sabır ve namaz olduğunu vurgulayan Kur’an-ı
Kerim; sabredenlerin de cennetin yüksek mevkileriyle ödüllendirileceklerini
beyan buyurmaktadır. Yani; iki türlü bir mükafat. Sabrettiklerinde hem bu
dünyanın sıkıntılarından
kurtuluyorlar, tehlikeyi atlatıyorlar, huzurlu oluyorlar, hem
de ahiret yurdundaki sıkıntıları atlatıp nimeti hak
ediyorlar.
İşte bu gerçeği
müjdeleyen Kuran’ın beyanı:
Furkan.75: “İşte bütün bu kimseler, Allah yolundaki sabırlarına mukabil, Cennetin
yüksek mevkileriyle mükafatlanacaklar ve orada (Melekler tarafından) sağlık
ve selametle (dua ile) karşılanacaklardır.”
30- SABAH
NAMAZINDA MELEKLER HAZIR BULUNUR
Dinin direği olan ve günde beş vakit’e indirilen namaz; beş
ayrı vakitte olması tıpkı; mevsimler gibi, insan hayatının çocukluk, gençlik,
orta yaşlılık ve yaşlılık gibi evrelerini andırmaktadır.
Allah` tan
yardım dilemenin, O` na yönelmenin, ona dua ve niyazda bulunmanın
anahtarıdır namaz. Çünkü namaz kılmayanın, dininin direği sağlam sayılamaz.
Allah`tan dileyecek, isteyecek, yalvarıp yakaracak bir hal ve samimiyet
içerisinde değildir o kişi.
Çünkü Allah`tan
ciddi anlamda yardım istemenin usulü, önemli şartlarından birisi de yardımı;
sabır ve namazla istemektir.
Bakara 45 :”... Bir de sabır ve namazla Allah`tan yardım isteyin; gerçi bu zor gelir;
fakat saygılı kimselere değil.” buyurulmaktadır.
Namazların
içerisinde en önemli namaz sabah
namazıdır. Sabah namazı; Allah`a kulluğun tam bir zirvesidir, tesli
miyet noktasının mihenk taşıdır. Rabbine
yalvarmanın,
Ona yönelmenin, O’ nun huzuruna
çıkmanın, O’ nunla baş başa kalmanın, dertleşmenin hazzının en dorukta yaşandığı,
damarlara kadar hissedildiği bir andır.
Gecenin zifiri
karanlığı, her yer sessiz ve ıssız, insanlar, hayvanlar, bütün canlı ya da
cansız mahlukat uyuyor, sessiz ve
ıssız, durağan vaziyette
ve insan böyle bir sessizlikten, ıssızlıktan, sakinlikten faydalanmak
için akıllılık ediyor, yatağından kalkıyor, abdestini alıp namazını kılıyor ve
ellerini açıp Rabbine dua ve niyazda bulunuyor. Meleklerin hazır bulunduğu, bu
dua ve niyazlara eşlik ettiği, olanları birer birer
kaydettiği, sağanak sağanak gökten nurların yağdığı o
anda insanda sıkıntı - stres ne gezer.
Ve insan namaz
ve dua sonrası yatmıyor, pencereyi açıyor veya dışarı çıkıyor, gökyüzünü,
yeryüzünü, şafağın söküşünü, cıvıldayan kuşları, zifiri karanlığın yavaş yavaş aydınlığa dönüştüğü anı, tabiatın; o ıssızlığını,
sakinliğini ibret gözüyle seyr-i temaşa ediyor,
düşünüyor, tefekkür ediyor ve yeni bir güne böyle bir atmosferden sonra
başlıyor. Ve bunu sık sık yapıyor, adet, gelenek ve
görev haline getiriyor.
İsra. 78: “ Güneşin batıya yönelmesinden, gecenin kararmasına kadar namaz kıl.
Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında gece ve gündüz melekleri hazır
bulunur.”
Bakara.238: “... namaza Allah`a itaat edici ve
boyun eğici olarak durunuz. ”
İşte bu şartlara ve özelliklere haiz sabah namazının
kılınması, o atmosferin doyasıya teneffüs edilmesi neticesinde bir insanda
hangi ümitsizlik, dert, stres, sıkıntı varlığını sürdürebilir, o insanı
vesveseler nasıl teslim alabilir. Allah`a yöneliş, O`na
teslimiyet, O`nun insan ruhundaki hakimiyeti böyle
başlar ve böyle devam eder.
31- HER ZORLUĞUN ARDINDAN BİR KOLAYLIK GELİR
Meşakkatlerle
kaplı ve çilelerle dolu geçen bir hayat. Eğlence ve oyundan ibaret olan bir
dünya hali. Çilelerle ve üzüntülerle yoğrularak ömrünün sonbaharına gelen bir
insan. İnsanoğlu hayatının her nefesini, her sayfasını, gönlünün ve kalbinin
arzu ettiği güzellikler, bolluklar içerisinde geçirmeyi ister. Hiçbir canlı
hayatta zorluklarla, sıkıntılarla karşılaşmayı arzu etmez, herkes hayatının hep
güllük gülistanlık olacağını hayal eder.
Ama gerçek olan bir şey vardır mümin için. Dünya hayatı ahiretin
tarlasıdır, dünya hayatı gerçekte bir oyun ve eğlenceden ibaret kısa bir geçiş
yeridir. Ebedi yurt ve kalınacak mekan, arzu edilecek hayat, ahiret yurdudur, mekanı cennettir. Dünya hayatı müminler
için yaşanacak, zevk alınacak ideal bir yer değil, sıkıntı ve meşakkatlerle
geçecek, yoğun bir telaş ve koşuşturmadan ibaret bir duraktır, ezeli ahret yurdu
için hazırlık yeridir.
Müminin dünya
hayatında süreceği her sefa ahret hayatı için bir
sıkıntı, yine dünya hayatında çekeceği her çile de ahiret
yurdu için bir ferahlama ve rahatlık sayılacaktır.
Her zorluğun
ardından bir kolaylık gelir ifadesinde ve ilahi beyanında anlatılmak istenen
gerçek ana tema belki bu şekilde anlaşılmalıdır.
Ancak, dünya
hayatı mümin için her ne kadar bir imtihan yeri, çile ve hazırlık yeri ise de;
Allah dünya nimetlerini de gerçek anlamda müminler için yaratmıştır. Dünya
nimetleri müminler içindir, müminlerin rahatı, bolluğu, güzelliği ve neticede
imtihanı içindir.
İşte Allah-u Teala hazretleri insanlara;
İmtihan
vesilesiyle verdiği zorlukların, sıkıntıların, musibetlerin, hastalıkların,
engellerin, ümitsizliklerin ardından bir bolluk, bir rahatlık, bir şifa, bir
nimet ve güzellikler de vermektedir.
Bu vesile ile
Allah; zorluk ve sıkıntıların altında kalan insanı nasıl imtihana tabi
tutuyorsa, bolluk ve refahın altında bıraktığı insanı da aynı şekilde intihana
tabi tutuyor, onu sınıyor.
İnşirah 5 : “Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var.”
İnşirah 6: “Evet, muhakkak, güçlükle beraber bir kolaylık var.”
Burada; insanın zorlukların içerisinde bulunduğu anda
kolaylaştıran sebeplere sarılması, yönelmesi icap ediyor. Bu sebepler de,
Allah`a teslimiyet, sabır ve ibadete yöneliştir. Kolay olan yol budur.
Sıkıntıları hafifleten, şiddetleri yumuşatan bir kolaylık bahşediyor, veriyor.
Önemli olan kolaylığa yöneliş yolunu bulabilmesidir insanın.
Şüphesiz ki,
her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. İnsanlarla meşguliyetini bitirdiğin
zaman, yeryüzü ve dünya hayatıyla ilgili çalışmalarına bir ara verdiğinde,
bütün kalbinle ; asıl yönelinmesi gereken, çalışılıp çırpınılması icap eden noktaya yönel, ibadet et. Ve ancak
Rabbine sarıl, Ondan iste, Ondan bekle.
Ahzap.3 : “Allah`a tevekkül et ( güven,
işini onun vekaletine bırak )
sana ( bütün işlerde ) vekil, Allah yeter.”
Zorluğun ardından kolaylığın tekerrürü için, ona yöneliş
için, sabrederek bekle ve dua et.
32- KORKU, ÜMİTSİZLİK ve KARAMSARLIK
Korku,
ümitsizlik ve karamsarlık. İnsan denilen varlık çoğu zaman bir girdap şeklinde
iç içedir bu kavramlarla. İnsan; sevinir, korkar, üzülür, heyecanlanır,
şaşırır, panikler, ümitlenir, ümidini keser, karamsar olur, derin düşüncelere
dalar. Neticede biyolojik ve acz içerisinde bir
varlıktır. İnsan genel olarak; ölümden öldürülmekten, hapse girmekten,
cezalandırılmaktan, kazaya uğramaktan, savaştan korkar.
İnsanın; yani
Müslüman`ın korkusu olmalı ama ümitsizlik ve karamsarlığı olmamalıdır. İnsan Allah`tan, günah
işlemekten, hesaba çekilmekten korkmalı, Allah yolunda olduğu ve tedbirlerini
aldığı sürece de Allah’ın rahmetinden
ümit var olmalıdır.
Çünkü, Kur`an-ı Kerim bize
müminlerin Allah`tan başka hiç bir güçten, hiçbir şeyden korkmadıklarını
müjdelemektedir.
Ahzap. 39 :“O peygamberler ki, Allah`ın
emir ve yasaklarını tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah`tan başka hiç
kimseden korkmazlar dı. Allah hesap görücü olarak
kafidir.”
Müminler için gerçek korkulacak
durum günah işlemek ve Allah`ın emirlerine boyun
eğmemek korkusu olmalıdır.
Al-i
İmran.175 :“Sizi kendi dostlarından korkutmakta olan o
şeytandır. Siz onlardan korkmayın da bana isyan etmekten korkun, eğer
müminlerseniz.”
Kur`an`a göre; günahkar olan müminler
için de hiçbir korku, ümitsizlik ve karamsarlık söz konusu değildir.
Allah`ın
rahmet ve merhamet deryası geniştir,
günahın büyüğünü, küçüğünü ve her çeşidini içine alır.
Allah insanı hayatın ve günahın her
aşamasında yanlış yoldan dönmeye davet ediyor. Dalalet ve ümitsizlik vadisinde
bocalayıp duran israfçı günahkarlara da çağrıda bulunuyor.
Zümer. 53 : “ (Ey
Resulüm, tarafımdan kavmine ) de ki; Ey günah işlemekle
nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah`ın
rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümidi kesmeyiniz;
çünkü Allah (şirk ve küfürden başka, dilediği kimselerden) bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki; O, Gafurdur, çok
bağışlayıcıdır,
rahimdir, çok merhametlidir.”
Şüphesiz ki, Allah kullarına
çok merhametlidir. Onların zaaflarını, aczlerini çok iyi bilir. Şeytanın kendilerine her yandan
tuzak kurduğunu, onları her yönden sardığını, üstlerine süvarileri ve
piyadeleri ile yürüdüğünü Allah mutlak surette biliyor. Şeytandır insanı
korkuya ve ümitsizliğe düşüren. Şeytandır insanları günaha ve tövbeden
uzaklaşmaya sevk eden.
Yine başka bir açıdan bakarsak,
Müslümanlar sabrederler, sabırlıdırlar, zorluklar ve güçlükler karşısında
yılmazlar, bıkmazlar, ümitsizliğe kapılmazlar. Çünkü yüce Allah gerçek
müminleri bu şekilde tarif ediyor ve sınıyor.
Âli İmran.
146: “Nice peygamberler vardır ki, beraberlerinde birçok alimler
savaştı da Allah yolunda başlarına gelenlerden
dolayı ümitsizliğe düşmediler,
zaaf göstermediler. Allah sabredenleri sever.”
Nice peygamberle beraber yığınlarca
insanlar, topluluklar mücadele veriyorlar, karşılaştıkları belalardan,
darlıklardan, şiddet ve ezalardan dolayı nefisleri hiçbir zaafa uğramıyor.
Mücadeleye devam etmek için ümitleri ve enerjileri bitmiyor. Onlar ne çığlık
çığlığa bağırdılar, hallerinden şikayetçi ve isyankar oldular, ne de düşmana
teslim oldular. Din ve itikat için, Allah ve insanlık için; mücadele eden
müminin şanı budur.
Korkmak, ümitsizliğe kapılmak, isyan
etmek, kaçmak, şikayetçi olmak imanlı bir yürekte barınmayacaktır ve
barındırılmayacaktır.
İnanmak ve inandığı için üstün
olmak. Üstün olanlar, galip gelenler, müjdeye ve rahmete müstahak olanlar,
onlar; sabredenler, gevşemeyenler, üzülüp
ve ümit kesmeyenlerdir.
Allah bu hususu şu şekilde beyan
buyurmaktadır.
Âl-i
İmran.139: “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka
üstünsünüzdür.”
Uğradığınız zaaftan dolayı
üzülmeyin. Üzerinize gelen belalardan dolayı sakın gevşemeyin. Sizin inancınız,
itikadınız
yücedir, siz yalnız Allah`a secde
eder ve yalnız O’ ndan korkarsınız.
Onlarsa; Allah`ın
yarattığı mahlukata, eşyaya secde ederler, onlardan yardım umarlar, ümitsizlik
ve panik içerisindedirler ve üstelik o
kafirler ve zalimler korkaktırlar.
Siz Allah`a ve O’nun buyruklarına
inanıyor, güveniyorsunuz, onlar ise kendilerine zerre kadar faydası olamayacak
kişilerin buyrukları ve varlıklarına inanıyorlar. Çünkü siz bütün beşeriyete
vasi, insanlığa bir rehbersiniz, onlar ise yollarını şaşırmış, kulakları sağır,
gözleri kör yaratıklardır. Gerçekten inanıyorsanız, gerçek bir mümin iseniz
korkmayın, üzülmeyin, gevşemeyin, ümit kesmeyin. Kaza da, kader de güzellikler
de, musibetler de, iyi haller, kötü haller de Allah`tandır, insanlar içindir.
İnsanlar üzerinde imtihan gereği tatbik edilirler.
Secde 16: “ ...Onlar o kimselerdir ki, (geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar; Rablerinin azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak dua ederler...”
33- MÜMİNLER
ZORLUK VE GÜÇLÜKLERE KARŞI SABIRLI VE DAYANIKLIDIRLAR, ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEZLER
Allah; günahkar
kullarını birtakım musibetlerle nasıl ikaz ediyor, cezalandırıyorsa, takva
sahibi kullarını da çeşitli şekillerde musibet niteliğindeki zorluklar ve
güçlüklerle imtihan ediyor.
Allah`a bağlılıklarını, takvalarını ölçüyor. Takva
sahibi bir mü`minin sabrı ve imanı
şiddet darbeleri altında daha da kenetleniyor. Gerçek ölçü ve değer, zorluklara
ve güçlüklere karşı tahammüldür.
Zorluk, darlık ve şiddet anında
bütün perdeler kalkar, basiret tecelli eder, göz alabildiğine ufukları seyre
dalar ve kainatta mümin, yalnız Allah`ı görür. Hiçbir şey yok, yalnız o var,
hiçbir güç yok; yalnız onun gücü
var... Hiçbir irade yok, yalnız onun iradesi var. Yegane sığınak o.
İşte Kur`an bu mertebeyi, bu zirve
anını şu şekilde beyan buyuruyor;
Bakara
156: “Sabredenlere müjdele ki,
onlar bir musibete duçar olduklarında “biz Allah içiniz ve yine O’na
döneceğiz” derler”.
Onlar o kimselerdir ki,
kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek biz Allah`ın kuluyuz ve öldükten sonra da yine ona döneceğiz derler” buyurulmaktadır.
Hakiki müminler için hak yolunda
ölmek ya da kalmak, zorluklar, sıkıntılar içerisinde kalmak ya da refah ve
bolluk içerisinde olmak arasında fark olabilir mi hiç. Kafir, müşrik, günahkar
olanlar ile hak yolundan uzakta bulunanlar için ölüm elbette korkutur, ürkütür
insanı. Zorluk ve güçlüklere dayanamazlar, isyan ederler, çabuk yorulurlar,
bırakırlar, ümitlerini keserler, çırpınırlar, paniğe kapılırlar, isyan
içerisine girerler.
Bakara 155: “ ey müminler, itaatkarı asi olandan ayırt etmek için sizi
biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmek
ile, Ant olsun imtihan edeceğiz. Ey Habibim;
sabredenlere lütuf ve ihsanlarımı müjdele.”
Hak Tealanın
kendilerine
İşte Allah`u Tealanın,
Müslümanları, o akıl almaz fedakarlıklara
hazırlamak için tatbik ettiği terbiye metodu.
Bakara.157:“O teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine, Rablerinden
mağfiret, rahmet, “ve cennet” vardır ve işte onlar, Hidayete ermiş
olanlardır” Allah’ın İhsan etmiş olduğu rahmet, mağfiret ve Şahâdet, mükafatların en büyüğüdür. Mallar;
nefisler ve meyvelerle fedakarlığın mükafatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin
mükafatı. Terazinin bu gözü, verilen ihsanlarla daha da ağır basıyor, zira bu ihsanlar bütün maddi gelirlerden çok
ağırdır.
Gerçek mümin olmak, olabilmek için
çalışmak, gayret etmek, niyet etmek. Allah`u Teala,
gerçek müminleri her şeyin
üzerinde tutuyor, ayrı bir değer veriyor, mükafatları
sıralıyor, cennet vaat ediyor. Gerçek müminlerin, veremeyecekleri bir hesap, çekindikleri bir
korku, uzaklarına düşen bir ümitsizlikleri gibi hiçbir meseleleri olmuyor.
Gelecek endişesine, rızk endişesine kapılmıyorlar, dünya ile ilgili, madde ile
irtibatlı bir mefhumları bulunmuyor. Bulunmadığına göre zorluklar, güçlükler
engeller, ümitsizlikler, gibi terimler
onlar için hiçbir şey ifade etmiyor.
34-
MUSİBETLER VE HASTALIKLARIN
MÜMİNE
KAZANDIRDIKLARI
1- İşlemiş olduğu günahlarına kefaret olur: Kefaret;
silmek, bağışlamak anlamındadır. Allah (c.c) kullarına vermiş olduğu
bazı musibetlerle işlemiş oldukları birtakım küçük günahlarını silmekte, âhirete bırakmamaktadır. Tabii ki burada kefaret olabilmesi
için mü`minin gelen musibet karşısında sabır ve itidalli olması icap
etmektedir. Şayet musibet karşısında ağlanır - sızlanır Allah`a isyan
ederse kefaret olmayabilir.
Peygamberimiz (S.A.V)
bir çok hadis-i şeriflerinde insanın
başına gelen musibetlerin, o insanın işlemiş olduğu günahların
silinmesine sebep olduğunu beyan etmektedir.
Küçük ya da büyük, hatta bir dikenin
batması veya küçük bir can sıkıntısı bile insanın günahlarına kefaret
olabilmektedir.
Bir hadis-i şerifte Hz. Muhammet (S.A.V) şöyle buyurmaktadır.
“Sonbaharda esen
rüzgarın, ağacın yapraklarını döktüğü gibi, musibetler de kulun
günahlarını aynı şekilde döker. Ateşin; altın ve gümüşün kirini ve pasını giderdiği gibi musibet de kulun hatasını,
günahını giderir” buyurulmaktadır.
Allah`ın
kullarına lütfu ve merhameti o derece büyük ki;
birçok günah ve hata işliyor, Allah
bunlardan bir kısmını bağışlıyor, bir kısmının sebebiyle de ona musibetler veriyor, bu musibetler ve
sıkıntılar vesilesiyle de onun
günahlarını affediyor. Üstelik; üzerine gelen çeşitli musibetlere
metanetle sabredenlere de “hesapsız derecede” misli misline sevap veriyor ve o
kulun kendi katındaki manevi derecesini de yükseltiyor.
Bir hadisi şerifte şu şekilde buyurulmaktadır.
Mümin olan erkek ve kadının; canına,
çocuklarına ve malına musibetler
ölünceye kadar gelmeye devam eder, ta ki Allah `ın
huzuruna hatasız olarak gitsin”
Diğer bir hadis-i şerifte ise;
Kimin malına veya canına bir musibet isabet ettiğinde; onu gizleyip
insanlara şikayet etmezse, Allah onun günahlarını bağışlar” buyurmaktadır. (Tirmizi, Zuhd, 57. El- Münziri a.g.e, ıv 286)
2- Kulun Allah katında manevi derecesinin artmasına vesile olur.
Allah (c.c) asi ve günahkar
insanlara musibetler ve hastalıklar verdiği gibi takva sahibi olup Salih
ameller işleyen müminlere de birtakım musibetler ve hastalıklar vermektedir.
Nitekim Allah (c.c.) gelmiş
geçmiş peygamberlerine de birçok musibetler, hastalıklar ve çeşitli sıkıntılar
vermiştir.
Sabır Allah`a karşı bir görevdir. Allah Salih, yani
sevdiği kullarına da musibetler vererek onların sabrını, samimiyetini, kendine
olan bağımlılığını ölçmekte imtihan etmektedir. Salih insanlar; Allah`ın gönderdiği musibetler ve sıkıntılar karşısında
sabrederek, Allah`a bu sabır görevini yerine getirmektedirler.
Bu sebeple Allah’ da onların manevi
derecelerini katında yükseltmekte, misli ile
sevap ile mükafatlandırmaktadır.
İnsanlar; dindarlığı derecesinde sıkıntılara
ve acılara maruz kalırlar. Peygamber efendimiz (S.A.V) “insanlardan
hangisine şiddetli belalar isabet
eder” diye sorulduğunda, Peygamberimiz (S.A.V) şu cevabı vermiştir;
Peygamberlere, sonra emsaline, sonra
bunların benzerlerine (takva sahibi müminlere). İnsanlar dinlerine göre
musibetlere müptela olurlar. Kimin dini kuvvetli ve sağlam ise ona bela isabet
etmeye devam eder” buyurulmaktadır.
(El-Münkiri,
a.g.e., v. 281)
3- Sıkıntı ve acılara müptela olan müminlerin bazılarına sevap verilir
ve manevi dereceleri yükseltilir.
Yüce Allah takva sahibi
müminlerin musibetler karşısındaki sabır
ve tevekküllerini bazen günahlarına kefaret sayıp affediyor, bazen de ibadet
yapmış olduğu mesabesinde sevap yazıp kulun katındaki manevi derecesini yükseltiyor.
Bu hususta Peygamberimiz Hz.
Muhammet (S.A.V) şöyle buyurmuşlardır;
Bir kul, hastalandığı veya yolculuğa
çıktığı zaman, ona sıhhatli ve mukim iken yaptığı ameli gibi sevap yazılır.
“İnsanlardan birisinin bedenine bir
bela isabet etse, Allah (c.c) o
kişiyi koruyan meleklere; Bana güvendiği sürece kulumun her gece ve gündüzde
hayırdan ne yapıyorsa aynısını yazın” der.
Diğer bir hadis-i şerifte ise;
“İnsanın Allah katında bir yeri
vardır, o yere ameli ile ulaşamazsa, oraya ulaşıncaya kadar Allah o insanı hoşlanmadığı
şeylere müptela kılar.”
“Kul Allah`ın
kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına,
malına veya çocuğuna bir musibet verir, o da bunlara sabrederse, böylece Allah`ın kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaşır” buyurulmaktadır.
Allah, sıkıntı ve musibetleri
insanların işledikleri günahları yüzünden bir ceza olarak verebileceği
gibi, onların günahlarını bağışlamak,
manevi derecelerini yükseltmek ve insanın ameli ile ulaşamayacağı mertebeye ulaştırmak
için de verebilmektedir.
35- HAYIR VE ŞERRİ ALLAH VERİR VE MÜMİNİN
LEHİNEDİR
Hayır ve şerri veren muhakkak ki
Allah`tır. Hayır ve şer
olarak işlenen her şeyin zerresinin
karşılığı vardır. İnsanoğlunun başına duçar edilen hayır ve şer anlamındaki her
şey Allah tarafından imtihan vesilesi olarak tasarlanmaktadır.
Hayır; yani iyilik; selamet, emniyet, sıhhat, mal,
servet, nimet, zenginlik, bolluk, fetih, zafer, ganimet, makam, mevki,
insanoğlunun hoşlandığı her türlü hoşnutluk ve güzellik çeşitleridir.
Şer; yani kötülük; hastalık, korku,
yoksulluk, işkence, zulüm, bela, şiddet,
sıkıntı, stres, kıtlık, yokluk, pahalılık, öldürme, yaralanma, kaza hezimete
uğrama, ağrı, üzüntü mal zayiatı gibi insanın hoşlanmadığı, insanın zararına,
aleyhine olan insana acı ve keder veren her türlü kötülük çeşitleridir.
İyilik de kötülük de, yani hayır ve
şer insanın başına Allah`ın takdiri ile gelir. Allah
murat edip izin vermeyince insanın başına ne iyilik gelebilir ne de kötülük.
Hayır ve şer, iyilik ve kötülük Allah katındandır.
Hayrın ve şerrin Allah tarafından
olduğuna inanmak, iman etmenin esaslarından biridir.
Tevbe. 50-51 : “Ey Rabbim, sana bir iyilik ulaşsa
bu onların (münafıkların) hoşuna gitmez ve
eğer sana musibet isabet etse, biz önceden tedbirîmizi almıştık” derler. Sevinerek
dönüp giderler. De ki; Allah bizim için ne takdir etmişse ancak bize o ulaşır.
Bizim Mevla’mız (sahibimiz) O`dur. Onun için
müminler ancak Allah`a tevekkül etsinler (dayanıp güvensinler)” buyurulmaktadır.
Acı ve tatlı, başa ne gelirse hepsi
Allah`ın takdiri ile tecelli etmektedir. Allah`ın her hükmünde bir hikmeti mevcuttur. İyilik de kötülük de
neticede müminin lehinedir. Dünyevi ve uhrevi bir maslahat, bir menfaat, bir
hayır içindir. O
nasıl dilerse öyle yapar, ne yaparsa hayırlısı muhakkak o
dur. Her şeyi yerinde ve zamanında tecelli ettirir. Allah`ın
iradesinden hiçbir şey hariç olmadığından bütün sıkıntılara ve musibetlere razı
olmak gerekir. Çünkü her şey Allah`ın iradesi, hükmü
ve kazasıyla olmuştur, razı olmaktan başka çare yoktur.
Nisa. 78 : “İyiliğin de kötülüğün de Allah katından olduğunu”
Tevbe. 31 : “İnsana ancak Allah`ın takdir edeceği şeyin isabet edeceğini...”
Hayrı ve şerri imtihan için verenin
Allah olduğunu beyan eden ayeti kerimeler şunlardır.
Hud. 9 : “İnsanoğluna tarafımızdan bir
rahmet
(sıhhat ve
zenginlik) tattırıp da sonra bunu çekip alıverirsek, şüphesiz
ki, o Allah`ın ihsanından tamamen ümidini kesen,
evvelki nimeti unutan nankör bir kimse olur.”
Hud. 10:
“ Fakat ona dokunan bu dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak,
doğrusu benden bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.”
Hud. 11 : “ Ancak her iki halde de sabredip
Salih amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük
sevap vardır” buyurulmaktadır.
36- İNSAN SABIR ve TAHAMMÜL BAKIMINDAN ZAYIF
YARATILMIŞTIR
Sabrın lügat manası hapsetmek,
tutmak, şer`i manası ise kişinin nefsini kötü şeylerden koruması, uzak tutması,
sebat göstermek, bağlanmak, şikayette bulunmamaktır.
Zıt görüşlü iki kuvvetin
karşılaşması anında bir tarafın metanet gösterip dayanmasıdır.
Sabır, Kur`an ve sünnet ahkamına
bağlı kalmak, şikayeti terk edip, Allah`tan yardım ummaktır.
Şehvete zorlayan bir kuvvet
karşısında dinin icaplarını yerine getirmekte gösterilen metanettir.
Sabır insan için zor bir sınavdır, sabır
nimettir. Sabreden insan daima huzur içinde olur, her şeyden daima karlı çıkar.
İnsanoğlu nankördür, sabır ve
tahammül bakımından da aslında zayıf yaratılmıştır.
Bu hususu Allah-u Teala şu şekilde beyan buyurmaktadır;
Nisa. 28: “Allah sizden ağır tekliflerini hafifletmek ister. Ve
insan zayıf olarak yaratılmıştır.”
Kendisine dokunan bir musibet
karşısında insan tahammülde zorlanır.
Fussilet. 49: “İnsan kendine
hayır istemekten usanmaz. Eğer ona bir zarar dokunursa, derhal yes’e düşer ve ümidini keser” buyurulmaktadır.
Sabır iki türlüdür.
1-Bedenin sabrı
2-Nefsin
sabrı
Bedenin sabrı vücudun muzdarip
olduğu zorluklara, güçlüklere karşı sabırdır. Yorucu ibadetler yapmak, ağır
işlerde çalışmak, vücudun bir organının aşırı derecede ağrıması gibi. Dövülmek,
hastalanmak, ağır yaralanmak gibi. Bütün bunlara sabredilmesi icap eder. Sabır
musibetten ve güçlükten kurtulmak için tedbir almaya mani değildir.
Nefsin sabrı ise mide ve şehvetin
isteklerine karşı sebat etmektir. Buna iffet denir, gerçek sabır da budur.
Bir felaket anında bu felakete
karşı sabır ise, buna doğrudan sabır
denir. Bunun zıddı ise “feryadı-ü figan”dır.
Bu kişi kendi kendine bağırıp
çağırır, yırtınır ve benzeri kontrolsüz hareketlerde bulunur. Bu tür
davranışlar sabrın tam zıt halidir, isyan halidir. İnsana hiç bir faydası
yoktur, sadece zararı vardır ve akıllı bir müslümana
yakışmaz.
Sabır savaş alanında gösterilen
metanetle olursa buna “ şecaat”, zıddına ise “ cebanet
” korkaklık denir. Sabır, hiddeti yenmekle olursa buna “ hile, yumuşaklık,
vakar ve teenni”, zıddına ise “ tezemmür ” yani
saldırganlık denir. Sabır zamanın musibet ve felaketlerinden birine olursa buna
“sır
tutma “ denir. Sabır geçim
sıkıntılarına olursa buna “ züht”, zıddına ise “ hırs “ denir. Sabır azalarda
olursa buna “ kanaat”, zıddına ise “ şereh “ yani
aşırı istek denir.
Musibete karşı sabır :
Mümin başına bir musibet veya bela
geldiği anda sabretmeli ve ilahi hükme razı olmalıdır. Sabretmeyen insan
huzursuz, huzursuz insan da sıkıntılı ve stresli olur. Tahammül ve dayanma gücü
zayıflar, günah işler ve fayda getirmeyecek şeylerle vaktini harcar, takatini
tüketir.
37-
MUSİBETLERE VE HASTALIKLARA KARŞI İNSANLARIN GÖSTERDİĞİ TAVIRLAR
1. Kafir ve münafık insanların gösterdiği tavırlar:
Kafir ve münafıklar, musibetlere
sabredip rıza gösterecekleri yerde isyana dalıp feryadı figan ederler.
Allah`tan gelene itirazda bulundukları için, müşrik, münafık ve kafirlerin
müptela olduğu musibetler kendilerine acıklı bir ceza olur. Bundan ibret almazlar,
uslanıp hizaya girmezler.
2. Asi müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar:
Mümin; bir hata ve günah işlediğinde
musibet ve hastalıklarla ikaz edilebilir. Uğradığı musibete “Allah`tan geldi”
diyerek sabrettiği zaman müptela olduğu musibetler sebebiyle dünyada iken
bağışlanmış olur.
3. Takva sahibi müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar:
Takva sahibi mümin; Allah’ın emir ve
yasaklarından gerektiği şekilde sakınan ve dininin gereklerini yaşamaya çalışan
salih bir kul demektir. Allah`ın
takva sahibi, Salih kulları hastalık ve musibetlere maruz kaldıklarında,
Allah`tan geldiğini bilip, Allah`a hamd ve
şükrettikleri, sabrettikleri için, kendilerine sirayet eden musibetler Allah
katındaki manevi derecelerinin yükselmesine sebep olur.
38-
MUSİBETLERİN GELİŞİ ALLAHIN İZNİ VE TAKDİRİ
İLEDİR
Allah’ın izni
ve iradesinden murat; Allah’ın kazası, kaderi, dilemesi ve hikmetinin
gereğidir.
Bu hususta yüce
Allah (c.c.) şu şekilde buyurur:
Teğabün. 11 : Allah`ın
izni olmadan hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah`a iman ederse, Allah onun
kalbine hidayet verir. Allah her şeyi noksansız bilendir” buyrulmaktadır.
Bu ayet-i
kerimeden anlaşılmaktadır ki; yeryüzüne ve insanlara gelen musibetlerden,
meydana gelen hadiselerden, zuhur eden hayır ve şer’den hiç bir şey kendiliğinden
meydana gelmiş olamaz. Ancak Allah’ın izni ve dilemesi ile meydana gelir. Çünkü
her şeyi yaratan, ilmi ile kuşatan yüce Allah`tır. O`nun
izni ve iradesi dışında hiçbir şeyin vücut bulması mümkün değildir. O dilemeden
ve izin vermeden hiçbir şey olmaz. Hiçbir kimseye ve hiçbir şeye musibet ve
sıkıntı gelmez.
Şurası iyi
bilinmelidir ki: gerek kafir ve münafık, gerekse mümin her kim olursa olsun,
malına, canına, evladına, maddi ve manevi, sözlü veya fiili hoşa gitmeyecek acı
bir hadise, bela, felaket ve musibete muhatap olursa o ancak Allah’ın
izniyledir.
Allah’ın izni
olmadıkça, hiçbir kimse ve gücün istemesi, çalışma ve gayreti ile kimseye bir
musibet, bela, eza, ceza gibi hiçbir şey tereddüp
etmez. Allah’ın izni olmadıkça yeryüzünde
bir yaprak dahi kımıldayamaz. Allah’ın izni olmadıkça kimse iman bile
edemez, kimse şefaat edemez, kimse zafer kazanamaz. Hiçbir şey mümine zarar veremez. Kimseye büyü ve sihir
dokunamaz, bitkiler, meyveler bitemez, kainatın nizamı, düzeni devam edemez.
39- BİR NAMAZLIK SALTANATIN OLACAK
TAHT MİSALİ
O MUSALLA TAŞINDA
Ünlü bir
filozofa, “ bize ölümden bahseder misin? “ diye sorulunca, “hayat hakkında ne
biliyorsunuz ki ölümden bahsedeyim ” cevabını verir.
Doğru
söylemiş.
Sahip olduğumuz bir çok şey gibi, hayatımızın da gerçek
kıymetini ve keyfiyetini tam olarak bilemiyoruz.
Şu gök kubbe
altındaki milyarlarca insandan, kimler kendi macerasının farkında acaba?
Ve onlar için,
ne kadar yaşanacağı mı, yoksa hayatın nasıl değerlendirileceği mi önemli?
Lütfen herkes
bu soruyu kendine sormalı.
“Ömür” dediğimiz süreye ehemmiyet verenlere, beli bükülmüş
ve kabir kapısına yaklaşmış ihtiyarları gösteriniz. Ve onlara, dünya ile ahret arasındaki mesafeyi sorunuz.
Titrek kelimelerle, şu sözleri fısıldayacaktır.
Dünya - ahret arası bir nefes
Ve her biri diğerinden
mukaddes
Evet bu mukaddes
hediyeleri, onları ihsan eden Rabbimizin istediği bir hayat içerisinde
değerlendirmeli ve onun yolunda kullanmalıyız. Yoksa dünyayı zarar, âhireti ziyan edenler kervanına katılabiliriz.
Alacağımız her nefesin, bizleri
vereceğimiz bir hesaba yaklaştırdığını bilmeli ve bunun şuuruna varabilmek
için, seyrek de olsa yolumuzu kabristanlara uğratmalıyız.
Büyük Veli Beyazıt-ı Bistamî
Hazretleri, hangi şehre gitse ilk önce o şehrin kabristanlarını ziyaret edermiş
İbn-i
Abbas ise, kendisine nerelerin dolaşılması gerektiğini soranlara şu
cevabı verirmiş;
“Gündüz ibret alarak kabristanları, gece ise tefekkür ederek
gökyüzünü”
Bütün mesele, ne zaman
geleceği belli olmayan bir misafire hazırlıksız yakalanmamaya dayanıyor.
Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak
Kimbilir, nerede, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında
Mısralarıyla “OTUZBEŞ YAŞ” şiirini
noktalayan Cahit Sıtkı Tabancı, bu şiire
“ Yaş otuz beş, yolun yarısı eder “
Şeklindeki bir tür hesapla
başlamamış mı?
Ama nafile.Tarancı 40 yaşında hayata
elveda demiş.
Ölüm ferman dinlememiş.
40- SESLER
Babam:
--- Bizler artık yaşlandık,
diyordu. Ahirete yolcuyuz, yolcu ise yolunu
düşünmeli.
Babaannem şakacı bir ifadeyle:
--- Ağzından yel alsın ayol diye atıldı. Ben bile, daha yolculuk falan düşünmüyorum.
Eniştem:
--- Düşünmemek neyi değiştirir ki, diyerek söze karıştı.
Hem, ölümden korkmamak için hazırlığımızın tamam olması gerekmiyor mu ?
Anneannem o yumuşak sesiyle:
--- Ben hasta olduğum için bu ramazan ancak 10 gün oruç
tutabildim, diyerek araya girdi. Onları kaza etmeden ölürüm diye aklım çıkıyor.
Daha sonra ben devreye giriyor ve:
--- Anneanneciğim! diyordum. Sen korkarsan biz ne yapalım?
Şimdiye kadar bir vakit namazını bile kaçırmadığını biliyoruz.
Ve... konuşmalar, böylesine sürüp gidiyordu...
--Uzanıp teybi kapattım.
7-8 yıl önceki bir aile toplantısında, gizlice teybe aldığım
seslerdi bunlar.
Elimde olmadan gözlerim yaşarmış ve içimi bir burukluk
kaplamıştı. Oturduğum yerden başımı yavaşça kaldırarak şehrin hemen dışındaki
tepeye baktım.
Babam, şimdi o
tepedeki kabristanda, uzunca bir selvi ağacının altında yatıyor.
Babaannemi de vasiyeti üzerine, yüzlerce kilometre ötedeki
bir kabristanda, dedemin yanına defnettik.
Eniştemle anneannem ise, şehrin diğer ucundaki kabristanda yanyana yatıyorlar.
Eskimiş teybimin başına dönüp mikrofonu elime alıyorum.
Biraz sonra kaydedeceğim sesleri ileride çocuklarım
dinlerken, acaba ben hangi kabristanda yatıyor olacağım?
(Hayatın içinden)
41- O GÜN GELECEK
O GÜN O CANSIZ AT
KAPUTA, TAKSİMAT TAPUYA
O gün gelecek, güneş o gün yine doğacak,
fakat biz o güneşi bir daha göremeyeceğiz.
O gün, herkes yine konuşacak fakat biz o
gün konuşamayacağız. Belki de biz de bir şeyler konuşacağız ama, bizim
konuştuğumuzu insanlar duymayacak.
O gün herkes, yine işitecek, biz de
işiteceğiz ama bizim söylediklerimizi halk işitmeyecek.
O gün insanlar yine iş yerlerine,
vazifelerinin başına, dükkanlarına ve dairelerine gidecekler ama bizim yolumuz,
yalnızlık evi, amel sandığı olan kabre
varacak.
O gün sağ olanların yine elleri tutacak
ve ayakları yürüyecek ama bizim ellerimiz tutmayacak, ayaklarımız yürümeyecek.
O gün cansız at kaputa, taksimat tapu`ya gidecek.
O gün yine ezanlar okunacak, namazlar kılınacak ama biz artık o ezanlara
icabet edemeyecek, o namazları kılamayacağız. Başkaları bizim namazımızı
kılacaklar.
O gün, her akşam evine, yuvana döndüğün,
çoluk çocuğuna kavuştuğun halde, o korkunç yolculuktan evine dönemeyecek,
ehline ve evladına kavuşamayacaksın.
O gece yine, her evde ışıklar yanacak, ama
senin vardığın ev karanlık olacak.
O gece herkes evinde yumuşacık ve sıcak
yataklarına uzanarak, istirahata çekilirken, seni o kapkaranlık evde kuru toprağa yatıracaklar.
42- İMAN VE
STRES
İnsan ruhunun sağlıklı bir yapıya
kavuşması ve sağlam ipler üzerinde yükselmesi
Allah`a, iman ve dine sarılmakla mümkün olmaktadır. Hayatın manasını, gayesini
insanlara din öğretmektedir. Din; insan yaşantısının olumlu veya olumsuz
tüm yönlerini ve bilinmeyenlerini
açıklamakta, insanları karamsarlıktan aydınlığa çıkarmakta, hadiseleri izah
edememekten kurtarmaktadır. Dünyadaki hadiseleri, Allah ve ahiret
inancı olmadan anlayabilmek, yorumlayabilmek zannedildiği gibi kolay bir şey
değildir
İnsanlar dünyada mevcut konumları ve
başlarına gelen hadiseler bakımından aynı durumu paylaşmazlar. Kimi insan
psikolojik yapı olarak eksik bünyeye sahip, kimi de ruhi açıdan problemli olabilmektedir. Dünyada
insanlar eşit hak, imkan ve fırsatlara da sahip değildirler. Ne her insan eşit
hayat süresine sahiptir, ne her insanın eşit duyguları vardır. Bunun manası
şudur, insanlar; Allah`ın kendilerine verdiği şartlar
altında imtihana tabi tutulmaktadırlar. Başlarına gelen hadiseleri sabır, şükür
gibi Allah’ın emirleriyle karşılayanlar genelde insanların ümitsizliğe,
kötümserliğe düştüğü olumsuz tablolara direnç gösterebilmektedirler. Hayatın
bütün yönlerini en uyumlu bir şekilde karşılayanlar inananlardır. İman insana
hayatın her alanında yardımcı olur. Dünyada hiçbir zaman kolayca gerçekleşemeyen ve gerçekleşmesi mümkün
olmayan, hakiki ve mükemmel bir adaleti, âhirete
iman ve yaratıcıya teslimiyetten başka hangi şey sağlayabilir?
İnsan dünyada yaptıklarının hesabını
orada verecektir. Bu hesap vermede mutlak bir adalet hakimdir. İlahi dinlerde
bu fikir ana iman konusudur. Bir din mensubu için bu fikrin mutlak doğruluğu,
bunu mutlak varlık olan Allah bildirdiği içindir. Allah`a ve âhirete inanmayan, İslam’ın dünyada imtihan olunma ilkesini
anlayamamaktadır. Ne var ki inançsızlar, ahiret
inancının yerini doldurabilecek alternatif bir fikir sunmaktan bile acizdirler.
İnsanın manevi yönü sevinç ve keder
üzerinde yükselen bir yapıya sahiptir. Bu manevi yapıda inişler ve çıkışlar
birbirini takip eder. Bu tıpkı bir terazinin kefelerine benzer, biri iner biri
kalkar. İnsan hoşuna giden haller karşısında sevinç ve mutluluk duyarken bunun
aksi durumlarında stres ve üzüntü yaşar. Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu
idrak eden mümin, hayatının iniş
çıkışlarını, sıkıntı ve kederlerini sabır ve metanetle karşılar. Dünyada
karşılaşabileceği her türlü zorlukları her zaman imanıyla yenmesini bilir.
Hayatın cilvelerini, sıkıntı, dert ve felaketlerini müminin nasıl yorumladığını
ifade etmesi açısından İbrahim Hakkı`nın meşhur
Tefviz nâmesi bu mevzuyu en iyi şekilde anlatmaktadır.
Hak,
şerleri hayır eyler,
Zannetme
ki gayr eyler
Mevla
görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Sen hakka tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat
bul.
Sabreyle ve razı ol.
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
43- YOLCULUK
KAÇINCI PERONDAN?...
VE ÖLÜM
GÜZEL ŞEY.
Bir hak aşığı “Dost odur ki; ona
baktığında sana dünyayı değil, âhireti hatırlatsın”
Ne güzel bir tarif değil mi?
Bizi daima dünyaya çağıran ve
Rabbimizi unutturmaya çalışan davetçileri gördükçe, yukarıda tarifi yapılan
dostlar hakkında “dostlar başına” demek geliyor içimizden. Peki ya, bizlere ebedi alemleri sevdiren ve oraya
hazırlanmamız için şevk veren gerçek dostlar nerede?
Böylelerine az da olsa rastlıyor ve
onların ikazlarıyla, sadece bu dünya için yaratılmış olmadığımızı hatırlıyoruz
...Evet, bizler bir misafiriz ve bu
yüzden dönüş yolunu düşünmeliyiz. Her yolculuğumuzun rahat geçmesini
istediğimiz gibi, bizleri ebedi memleketimize ulaştıracak olan yolculuğumuzun
da rahat geçmesini sağlamak zorundayız.
Bu
yolculuğumuzun biletleri, şu dünya misafirhanesinden temin edilmekte ve o
yolculuktaki konfor, biletin cinsine bağlı olmaktadır.
Bu bileti almak için; para, kuvvet, şan ve şöhret geçerli
değil malesef.
Lazım ve
geçerli olan tek şey, şu kainat Halikı`nın rızası.
O bileti elde
edemeyen, mahvolmaya mahkum. Ve bu mahvoluş, kızgın çöllerde aç ve susuz bir
şekilde ölmekte olan yolcuların, gökyüzündeki bir uçakta seyahat edenlere
imrenmesinden çok daha acıklı. Bu bileti alıp alamadığımızı veya alabildiysek onun
hangi mevkiye ait olduğunu, ancak o yolculuğa
başlayınca öğreneceğiz. Yani bu bilete ait herhangi bir şeyi merak edip soru
soracak olsak, her seferinde “öl de gör”
cevabını alacağız.
Böylelikle yolumuzun sonundaki o
kapıya yaklaşmaktan korkmayacak, hatta onu açmak için, belki de sabırsızlanacağız.
O kapının arkasında bulunan, başta
peygamberler (A.S.) olmak üzere bütün sevdiklerimize kavuşmak, o sabırsızlık
için yeterli bir sebep değil mi?
Bakınız şair ne güzel söylemiş:
“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber ?...”
(Ölüm son değildir)
Nehirler aktı geçti,
Kurudu vakti geçti.
Nice han, nice sultan,
Tahtı bıraktı geçti.
Şu dünya penceredir,
Her gelen baktı geçti.
Yatağa girip gecenin sessizliği ile
baş başa kaldığımızda, bütün bir gün boyunca düşünemediğimiz şeyleri
düşünebilir ve belki o günün bir muhasebesini yapabilme imkanı buluruz.
Yoğun bir koşuşturmayla geçen 24
saatin sonunda, ömrümüzden bir gün daha kısalmış ve kabir kapısına doğru bir adım daha atılmıştır. Peki ama bu
kaybımıza karşı, o günlük kazancımız ne olmuştur? Ömür binamızın yere düşen bir
taşının yerine ebedi bir hayat için ortaya ne konulmuştur?
Muhasebenin neticesi ister iyi,
ister kötü olsun, içimizden yükselen bir takım sesler, ertesi günün o günden
daha iyi olacağını söyleyebilir.
Bir ömür boyunca, her gün hayal
kırıklığına uğrasak dahi, yarınlara bağlanan ümitlerimiz bir türlü bitip
tükenmeyecek ve böylece günler gelip geçecektir.
Yakın bir gelecek için projeler
yapan, onlar için endişe duyan, uykularını kaçıran, kilo verip zayıflayan;
kısacası istikbal endişesi ile kıvranan insanoğlu, acaba gerçek istikbal için
neler düşünüyor.
...Ve acaba yazdan sonra gelecek
olan kışı karşılamaya hazır olduğu gibi, şu kısa hayattan sonra gelecek olan
ölümü de karşılamaya hazır mı?
Evet! insan madem fanidir, ömrü 1
milyon sene de olsa, bir gün mutlaka
bitecektir.
44- İNSANIN İÇ HUZURU VE İMAN
İnsan, huzurlu olabilmek için
kendisine güven verebilecek bir varlık arar. İman ise bir varlığa güvenmek ve
dayanmak demektir. Bu güven insana en çok muhtaç olduğu iç huzurunu verir.
İnsan için; ana, baba, dost, mevki, makam, para, güvence olabilir. İnsan bazen
bu tür güvencelere dayanır, ancak bu tür güvenceler geçicidir; bugün var iseler
yarın yok olabilirler. Bu bakımdan sürekli güven duygusu sağlamazlar. Dilimizde
bu durumu ifade eden bir deyim vardır: “İnsana dayanma ölür, duvara dayanma
yıkılır.” Bu tür güvencelerin diğer bir özelliği de güven sağlama alanlarının sınırlı oluşudur.
Allah`a iman ise; güvensizlik
doğurabilecek sayısız olaylar karşısında, doğması muhtemel bütün halleri
karşılayacak geniş bir etki alanına sahiptir. İnsan için sürekli yani geçici
olmayan, güvensizlik duygusu doğurabilecek muhtemel her olay karşısında
sığınılabilecek, gücü sonsuz olan bir güvence gerektir ki, o da Allah`tır.
Allah her şeye kadirdir. Böyle bir varlığı güvence olarak kabul edip ona teslim
olan insan hadiselere karşı dayanıklı olur.
Yabancı bilim adamı Freud`un ( 1856
-1939 ) talebesi meşhur psikolog Jung`a
göre, Allah inancı insanın ruhunda büyük bir kuvvettir. Din; ferdin içinde
doğrudan doğruya yaşanan bir tecrübeye dayanır. Dini tecrübe üzerinde tartışma
yapılamaz. Çünkü o, insan üstü bir gerçektir. Eğer insan, içinde böyle bir
tecrübeyi duymuyor ve buna rağmen dine karşı bir şey söylemek istiyorsa, o
ancak kendinin böyle bir
tecrübeye sahip olmadığını
söyleyebilir, ama o yoktur diyemez.
Allah`a inanan; en büyük değere ve
iç huzuruna sahiptir. Bu inanç, insan hayatının her yönüne mana ve değer katar.
Onun için Allah`a inancın yönlendirdiği hayat, sağlıklı, dolayısıyla da mutlu
bir hayattır.
Dini anlayışın insana verdiği huzuru
kimse inkar edememektedir. Dini tecrübenin insana kazandırdığı iç huzuru başka hiçbir
şey verememektedir. Bundan dolayı C. G. Cung, dini
inancın ruhlardan silinmesini ve temizlenmesini değil, aksine onun insan
ruhunda yenilenmesini ve mümkün olduğu kadar akla, mantığa uyar hale
getirilmesini istemektedir.
Zira insan Allah`ı; her şeyin
üzerinde bir varlık olarak kendi dışında değil, şuurunun derinliklerinde
bulacak ve orada duyacaktır. Bunun için Hıristiyanlıktaki bazı dogmaların bu
anlayışa göre değiştirilmesi gereği duyulmaktadır.
Bunlardan birisi, teslis
(üçleme) inancının akla ve mantığa hitap
edecek hale getirilmesidir. Çünkü bu haliyle
bu inancın akıl ve mantık ölçülerine uyduğunu söylemek
Allah`a imandan kopmamakla birlikte zaman zaman
yanlış mecralara sapan insanoğlu, günümüzde yine fıtratına, sağlam ve sahih
Allah inancına dönmeye başlamıştır.
45- MUTLULUK ve İMAN
Mutlu olabilmek için insanın sonunun
hayırlı olacağına inanması gerekir. Bu inanç çok zaruridir. Çünkü insan daima
geleceğine bakar, geleceğinin hayırlı olacağına inanırsa
huzurlu olur. Kötü olacağına veya karanlık olacağına inanırsa da huzursuz ve
karamsar olur.
Ahrete inanmanın,
özellikle oradaki hayatın daha iyi ve daha mutlu olacağına inanmanın bu
hayattaki manevi mutluluğa çok büyük etkisi olacağına şüphe yoktur. İnsan
öldükten sonra fani olup gideceğine, ölümden sonra hiçbir hayatın olmayacağına
inanırsa o zaman ölüm onun için en büyük felakettir. Onu her hatırlayışta
karanlığa doğru daha çok yaklaştığını düşünerek huzursuz olur. İnsan hayatının
dünya ile sınırlı olduğunu kabul etmek, insanın kapısını ne zaman çalacağı
belli olmayan ölümle yok olacağı, her türlü varlığının değerlerinin, çabalarının boş, faydasız ve
verimsiz olduğu gibi insana hayatı zindan edecek bir anlam taşır.
Ahret hayatına inanmanın insan hayatı üzerinde çok büyük ve
derin tesiri vardır. Dünya ve ahiret birbirine
bağlıdır. Dünya âhretin tarlası ve ahiret için olduğu gibi, âhiret
de dünya için, bu dünyanın nizamı ve düzeni içindir. İnsan âhiretini
dünyada kazandığı gibi, dünyasını da âhrete olan
imanı sayesinde yoluna koyar ve müreffeh kılar. Bu yüzden ahiret
hayatına iman insana Allah`ın büyük bir lütfudur. Zira insanın gerçek mutluluğu ona bağlıdır.
İnsanın çevresinde cereyan eden
maddi ve manevi hadiseler, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak onu etkiler.
İnsanlar adeta hadiseler yağmuru altında yaşamaktadır.
46- HER
HALİMİZE ŞÜKÜR
Secde. 9 : “Sizin için kulaklar, gözler ( ve daha nice nice
saymakla bitiremeyeceğiniz güzellikler ve nimetler ) yarattı. ( Bütün bu
verilen nimetlere karşılık ) şükrünüz pek az ( nankörlüğünüz
fazla ) .
Şükrün sözlük anlamı; Allah`a
duyulan minneti dile getirme, mutlu bir olaydan veya durumdan, yapılan bir
iyilikten duyulan hoşnutluğu bildirme.”Hallerine baktım da kendi halimize bin
şükrettim” gibi.
Nimet ve iyiliğin sahibini tanımak,
bilmek ve ona karşı teşekkür etme ihtiyacı hissetmek, teşekkür etmek, karşılık
vermek. Nimetin hakiki sahibi Allah`tır. O dilemezse hiçbir şey olmaz. O
istemezse rüzgar dahi esmez. O,
insanlara sayısız, sınırsız nimetler vermiştir. Her nimeti Allah`tan bilmek ve
herkesten önce ona şükretmek imanın, insan olmanın gereğidir.
Şükrün üç derecesi vardır:
1. Kalp ile şükür. Allah`ı hakkıyla
tanımak ve O’na gönülden sevgi ve minnet duymak” kalbi şükürdür.
2. Dil ile şükür. Allah`ı saygı
göstererek anmak, O’na hamd etmek suretiyle onu
zikretmek lisânı şükürdür.
3. Amel ile şükür. Allah`a karşı
kulluk görevini yerine getirmek, O`nun bağışlamış
olduğu nimetleri, O`nun rızasına uygun hayır
yollarında kullanmak, hayır hasenat yapmak, tasadduk
etmek, aza kanaat getirmek ameli şükürdür.
47- HEP
ŞÜKRETMEK GEREKİR
Dilini döndürene, Hakka eğikse boyun,
Hep şükretmek gerekir. Akıyor ise suyun,
Nimeti gönderene, Bir de güzelse huyun,
Hep şükretmek gerekir.
Hep şükretmek gerekir.
Gülümseyen yüzüne, Seherde akan yaşa
Ağrımayan dizine, İhlaslı arkadaşa
Gören iki gözüne, Hizmetle geçen yaşa
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Tuttuğun iki ele, Ağrımayan dişine
Doğru konuşan dile, Tefekkür edişine,
İyi kötü her hale , İyiye gidişine,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
İşittiğin kulağa, Uzak isen zalime,
Yürüdüğün ayağa, Yakın isen alime,
Tepeden ta tırnağa, Aşık isen ilime,
Hep şükretmek gerekir Hep şükretmek gerekir.
Çatık değilse kaşın, Bak gör her şey aşikar,
Secde ederse başın, Mantığın var, aklın var,
Helalden ise aşın, Hayvandan çok farkın var,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Yaptığın hayrat için , Nefes alınan hava,
Sağlıklı hayat için, Dolu her yer, dağ ova,
Hayırlı evlat için, Veriliyor bedava
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Evde yanan ateşe, Boş durmak iyi değil,
Doğup batan güneşe, Fırsatı ganimet bil,
Gel, git hayırlı işe, Şükrü cana minnet bil,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Tavandan in tabana, İman lazım insana,
Kaçıp gitme yabana, Yaradanı
ansana,
Annen ile babana, Haktan gelen ihsana,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Nimet muhtaç külfete, Hocana eyle hürmet,
Katlan biraz zahmete, Nasip olur çok himmet,
Haktan gelen rahmete, Devamlı olur nimet,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Her şeye kanaat et, Sakın olma sitem kâr,
Kısmetse gelir elbet, Dert üstüne dert yağar,
Şükürle artar nimet, Beterin beteri var,
Hep şükretmek gerekir. Hep şükretmek gerekir.
Rabbini
tanıyorsan,
Hürmetle anıyorsan,
Aşkıyla yanıyorsan,
Hep şükretmek gerekir.
Mehmet Ali DEMİRBAŞ
Bakara.152
: “O halde siz bana itaat ve ibadet ederek beni anın ki; ben
de sizi mağfiretimle anayım. Nimetlerime şükredin de nankörlük yaparak küfre
varmayın.
İbrahim.7
: “Ve düşünün ki, Rabbiniz şunu bildirdi; Ant olsun ki, eğer
şükrederseniz, elbette size nimetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz,
haberiniz olsun, gerçekten azabım çok çetindir.”
Şükrü, hayatımızda pratik olarak
tatbikata koyduğumuz takdirde bize kazandıracağı mutluluğun ve huzurun sınırı
yoktur.
Her halimize şükretmeliyiz.
Bulduğumuza, varlığımızla, elimizde olana, elimizde kalana, elimizden çıkana
bile şükretmeliyiz. Hırs insanı sefalete götürür, strese sokar, huzursuzluğa
zemin hazırlar. İnsanın nefsi, gözü doyum bilmez, sınır tanımaz. İnsan
kazandıkça daha çok kazanmaya, buldukça daha çok bulmaya meyillidir.
Düşünelim bir kere; sağlığımızın
yerinde olması, gözümüzün görmesi, kulaklarımızın duyması, elimizin tutması, ayaklarımızın
yere basması, ekmek, hava, su, meyveler, bin bir rızıklar bizim için en büyük nimet, varlık değil mi?
Ya gözlerimiz görmese, kulaklarımız duymasa, konuşamasak, yürüyemesek, ümitsiz
bir hastalığa yakalansak.
Uyuyamadığınızı düşünün. Uyuyabilmenin
sizin için ne kadar büyük bir nimet olduğunu göreceksiniz. Gözlerinizin
görmediğini düşünün, görmenizin ne kadar büyük bir nimet olduğunu, dünya
servetlerini ve saltanatlarını verseler gözlerinizle değişemeyeceğinizi
düşünebiliyor musunuz? Görme özürlü bir insanın davranışlarını, yaşamını uzun uzun seyredin. Ya siz de öyle olsaydınız ne yapardınız.
Tekerlekli sandalyeyle hayatı boyunca yaşamak zorunda olan bir kişiyi görün,
izleyin ve düşünün, mahkumsunuz, bir çok özgürlüğünüzden mahrumsunuz, aynı
halde siz de öyle yaşamayı, öyle olmayı
göze alabilirmisiniz. Öyleyse ne kadar büyük bir
nimete sahip olduğunuzun farkına varın ve şükrederek, hamd
ederek tam bir teslimiyet ve tevekkülle Allah`a yönelin. Üzerinde bir özrü,
mağduriyeti, engeli olanlar da iyi düşünmelidirler. Onlar da kendilerinden
beterini görerek öyle olmadıkları için şükretmeliler. Bu durumlarının; yani
özürlü halin de, sağlıklı halin de, varlıklı ve varlıksız hallerinde Allah’ın
dilemesi ve takdir etmesiyle bir imtihan için verildiğini mutlaka bilmelidirler.
Bunların örneklerini istediğiniz
şekilde çoğaltabilirsiniz. Bunu düşündüğünüzde, hayatınızda yaşadığınız, sizi
stres ve sıkıntıya sokan, huzursuz eden birçok olumsuzlukların, olayların ne
kadar da bir ayrıntı ve içi boş olduğunu, bunlara üzülmenin ne kadar gereksiz
ve saçma bir şey olduğunu
göreceksiniz. İşte bunun için her
halimize şükretmeliyiz. Beterin beteri vardır. Beterin beterinden kurtulduğumuz
için şükür.
48- SIKINTI
ve STRESE
ÜMİTSİZLİK
ve KARAMSARLIĞA DÜŞMEMENİN
TEDBİRİ İÇİN
BİLİNMESİ ve UYGULANMASI
GEREKEN HUSUSLAR
Her şeyin Allah`tan
olduğunun bilinmesi
Tevbe. 51 : “ De ki; Allah`ın bizim için yazdıkları
dışında, bize kesinlikle bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır ve müminler yalnızca Allah`a tevekkül etmelidirler.”
Kehf. 23 - 24
: “ Hiçbir şey hakkında, ben bunu yarın mutlaka yapacağım
deme. Ancak Allah dilerse
(yapacağım de).
Unuttuğun zaman Rab’bini zikret ve de ki; Umulur ki
Rabbim, beni bundan daha yakın bir başarıya yöneltip, iletir.”
Teğâbün. 11 : “Allah`ın izni olmaksızın hiçbir şey
(hiç kimseye) isabet
etmez. Kim Allah`a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah her şeyi
bilendir. Her şey Allah`ın dilemesi, istemesi,
takdiri ilahisiyle gerçekleşir, mümkün olur. O dilemezse hiçbir yaprak dahi
kıpırdamaz.
Allah,
müminlere zafer yazmıştır. Onlara başarılı hayırlı bir sonu vadetmiştir.
Zorluklara, olumsuzluklara, sıkıntılara, belalara duçar olsalar dahi, bu,
aslında vazedilen zafere, güzelliklere bir hazırlıktır. Müminler kötülükten
temizlendikten ve ilahi kanunun gerektirdiği vesilelere sarıldıktan sonra, aziz
ve yüce bir zafere ulaşırlar. Gerçek yardımcı ve dost ise sadece Allah`tır.
Müminler güçlü
kişilik gösterirler, kararlı ve cesurdurlar. Her olumsuz hadise karşısında telaşa, üzüntüye, strese kapılmazlar.
Kafirlere, münafıklara, müşriklere oranla kuvvetli imanları ve Allah`a
teslimiyetleri, yalnız O`na güvenmeleri ve her
şeyin O`ndan geldiğine gönülden inanmaları sayesinde
gösterdikleri tavırlar sayesinde farklıdırlar.
Asla ümitsizliğe
kapılmazlar:
Hicr. 56: “De ki; sapıklar dışında Rabbimin rahmetinden kim ümit keser.”
Yusuf 87:“...oğullarım gidin de Yusuf ile kardeşinden bir haber getirin ve Allah`ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
Bir gerçek vardır; Allah`ın
yolundan sapanların dışında hiçbir kimsenin Allah`ın
rahmetinden asla ümidini kesmeyeceği gerçeği. Allah`ın
yolundan sapanların ruhunda huzurdan eser kalmaz, rahmeti Rabbaniden ümitvar olmazlar. Hakkın inayetini lütuf ve ihsanını asla
duymaz onlar. Ama iman meltemiyle serinlemiş olan kalpler Allah`ın yolunu tutarlar ve ne adar şiddetle karşılaşırlarsa
karşılaşsınlar, ne çeşit zorluklarla yüz yüze gelirlerse gelsinler Rahmeti İlahiyenin ötesinde bir düşüncede olamazlar.
Karanlık etrafa
ne kadar yayılırsa yayılsın, çevresinde şiddet ve zulümler, baskılar ve fitne hareketleri ne kadar ümit kırıcı
olursa olsun, üzerlerine yığılan karanlıklar
bulunsun, gerçeklerin çehresi ne kadar görünmez olursa olsun, hiçbir şey
fark etmez onların nazarında. Mümin bilir ki aydınlık ufuklar ve Allah`ın mutlak olan Rahmeti yakındır. Doğru ve orta yolda olan müminlerin imdadına mutlak
yetişecektir. İşte mutlak ölçü, düşünülecek ve teslim olunacak gerçek budur,
gelecek budur.
Gelecek endişesi
taşımazlar gerektiği gibi harcarlar
İnsanoğlunu
huzursuz kılan sebeplerin içeriğinin temelinde gelecek endişesinin taşınması
vardır. Ekonomik kaygı, rızk endişesi, işsiz kalma, borçlardan kurtulamama,
olumsuzlukların, musibetlerin devam edeceği, bitmeyeceği, sonumuzun ne olacağı,
nasıl olacağı endişeleri zihnimizde ve alt şuurumuzda vesvese şeklinde devam
eder. Şeytan da bu sürece müdahale eder, devreye girer ve insanoğlunun bu
endişelerini, olumsuz düşüncelerini körükler ve arttırır. Kötü düşünceler
üreterek bunları besler, destekler, geliştirir.
İşte burada
Kur`an yine devreye giriyor.
Bakara. 268 : “Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı
emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor.
Allah rahmetiyle geniş olandır, bilendir.
Şeytan sizi fakirlik ile korkutarak nefislerinize hırs,
cimrilik ve azgınlık yerleştirir. Halbuki
Allah, kendisinden bir mağfiret ve bir bolluk vaat ediyor. Burada insan
şeytanın tercihiyle, Allah`ın tercihi arasında
sıkışıp kalıyor.
Câhiliyet
devrinde fakirlik korkusu, bir çeşit azgınlık olan kız çocuklarını diri diri
toprağa gömmeye sevk ediyordu. Aşırı servet toplama hırsı da yine o devirde
bazı kimseleri azgınlığın bir başka çeşidi olan faiz almaya sevk ediyordu.
İnfak ettiği şeylerden fakir düşmekten korkmak da yine aynı şekilde azgınlığın
ve cehaletin bir çeşidiydi.
Hak Teala hazretleri önce mağfireti, sonra bolluğu zikrediyor.
Çünkü önce mağfiret gelir sonra bolluk.
Zorluklara
katlanırlar.
Bakara. 214: “Yoksa sizden önceki gelip geçenlerin hali sizin de başınıza gelmeden
cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz
bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda peygamber, beraberindeki
müminlerle ‘Allah`ın yardımı ne zaman ? ’ diyordu.
Dikkat edin. Şüphesiz Allah`ın yardımı pek yakındır.”
Bakara 156 :“Onlara bir musibet,
isabet ettiğinde, derler ki; ‘ Biz Allah`a ait ( kullar )' ız ve şüphesiz O`na
dönücüleriz.”
İşte Allah, ilk Müslüman cemaatine böyle hitap ediyor.
Onların, yani daha önce geçen imanlı toplulukların tecrübelerine
dikkatlerini bu şekilde çekiyor. Kendi
sancağını ellerine verdiği, yeryüzünde emanetlerini, nizamını onlara teslim
ettiği seçilmiş kullarını bu kanunu ile terbiye etti.
49- YÜKSEK
ŞAHSİYET VE KİŞİLİK SAHİBİ OLABİLMENİN TEMEL ÖLÇÜLERİ.
İyi bir insan
olmanın, şahsiyetli ve güçlü bir kişiliğe sahip bulunmanın birtakım şartları ve
unsurları vardır. Herkes tarafından sevilen, sayılan, değer verilen bir insan
olabilmenin ölçülerini bilirsek, kendimizi veya bir başkasını bu kriterler
ışığında iyi bir insan olma veya olamama testine tabi tutabiliriz.
İyi bir
insan olabilmenin bütün dünyada ve bütün insanlık için, hiç değişmeyen evrensel
kriterleri, kuralları ve ölçüleri vardır.
Yüksek
şahsiyetli, değerli ve iyi bir insanda bulunması gereken özellikler şunlar
olmalıdır veya iyi bir insan şu özellikleri mutlaka üzerinde barındırmalıdır:
İyi bir insan;
Söz verdiği zaman sözünde durur.
Güvenilirdir, emanete riayet eder.
Her zaman doğru söyler, asla yalan
söylemez.
Önce kendisini değil,
karşısındakini düşünür, emeğe saygılıdır, herkese hak ettiğini verir, kendisi
için istemeyeceği bir şeyi başkaları için de istemez..
Hoşgörülü ve ağırbaşlıdır. Güler
yüzlü ve yumuşak huyludur.
Kin ve husumet gütmez.
Kötülüğe karşı iyilikle mukabelede
bulunur.
İtidalli ve sabırlıdır.
Kusur araştırmaz, dedikodu yapmaz.
Yaptıkları işlerde çıkar ve
menfaat gözetmez.
Kimseye ihanet ve nankörlük etmez.
Hem dünya, hem ahiret
için çalışır.
Çifte standart uygulamaz, adaletli
davranır.
Çirkin ve fena söz söylemezler.
Kötülerden ve cahillerden uzak
durur.
İnsanlara karşı ölçülü ve saygılı
davranır.
Küçük hesaplar ve menfaatler
peşinde koşmazlar.
Hasetlik, kıskançlık, bozgunculuk
fitne ve fesatçılık yapmazlar.
Zenginlik, makam ve mevkiden
etkilenmezler.
Bilgi sahibi olmadıkları konuda
ahkam kesmezler.
Diyalogdan, istişareden, birlikte
hareketten yanadırlar.
Alçak gönüllü ve mütevazidirler.
Körü körüne bir fikrin, bir
akımın, kişinin, liderin ardından gitmezler.
Güçsüz ve zayıf gördükleri
kişileri ezmezler.
Eylem ve aksiyon adamıdırlar, çalışkan
ve üretkendirler.
Her türlü haramlardan şiddetle
kaçınırlar.
Namuslarına düşkündürler, örnek bir aile hayatları
vardır.
Ahlaklıdırlar, olgun kişilik
sahibidirler. İleri görüşlü ve aydın
düşüncelidirler.
Gelenek ve göreneklerine bağlı,
toplumun değer yargılarına saygılıdırlar. Uygunsuz hal ve davranışlara sahip
değildirler.
Bu
özelliklere sahip olan veya en azından
olmaya çalışan insan; değerli, şahsiyetli ve kaliteli insandır. Değerli insan; çevresindekilere,
eliyle, diliyle, sözüyle, varlığıyla
maddi ve manevi anlamda zarar vermeyen, aksine faydalı ve yararlı olan
insan demektir. İyi insan; diğer
insanlar tarafından talep edilen, gerek duyulan insan demektir. Diğer insanlar;
şu, bize aman komşu olmasa, aman şu adama bir işimiz düşmese, aman şu adamla
karşılaşmasak, aman şu adamla aynı ortamda bulunmasak deniliyorsa bir kişi
için, yani insanlar tarafından talep edilen değilse bir kişi, o kişi kötü
insanın ta kendisidir. Keskin ölçü budur, talep edilmek veya talep edilmemek.
Herkes kendisinin talep edilen veya edilmeyen biri olup olmadığını pekala
anlayabilir. Talep edilen insan hiçbir
kimseye hiç bir surette zarar vermeyeceği
ve üstelik faydalı olacağı için, kimse de onun yüzünden sıkıntıya ve
strese girmeyecek, üzülüp mutsuz olmayacaktır. Onun içindir ki; herkes iyi
insanları, talep edilen insanları seçmeli, iyilerin değerini bilmeli,
kötülerden, cahillerden, tanımadığı,
karanlık ve güvenilmez kişilerden şiddetle kaçınmalı ve kendisini de ciddi anlamda iyi insanların
grubuna dahil etmeye çalışmalıdır. Bu aynı zamanda huzurun ve mutluluğun yegane
kaynağıdır. İyi insan, iyi arkadaş, sadık dost her zaman insana ilaç gibi
gelir, huzur, mutluluk ve güven verir, ömrü bereketlendirir.
Herkes;
kafasının rahat olması, kendini huzurlu
ve güvende hissetmesi için, dostlarını, arkadaşlarını, komşularını,
yol ve iş
arkadaşlarını ve alış verişte bulunacağı kişiler üzerinde mutlak surette dikkatli ve seçici davranmalıdır.
Zaten hayatta birçok musibet ve sıkıntının
büyük çoğunluğunun kaynağı insanlar tarafından oluşturulmaktadır.
50 - TAKINTILI OLMAYIN, OLMAMAYI YAŞAM TARZI HALİNE GETİRİN.
Her şey sizin istediğiniz, planladığınız ve
arzuladığınız biçimde gelişmeyebilir.
Olumsuzluklarla yaşamasını bilmeliyiz, sürprizlere hazırlıklı olmalıyız, sürprizleri
bir eğlence gibi kabullenmeliyiz. Hiç bir olay karşısında kızmamayı, kafaya
takmamayı hayat felsefesi haline getirmeliyiz.
Etrafımızda ve günlük yaşantımızda kısa, basit ve saçma sapan birçok
olaya kızıyor, sinirleniyor kendimizi mutsuz edip yıpratarak sanki elimize ne
geçiyor. Bir müddet sonra her şey
normale döndüğünde önceki halimizi ne kadar küçümsüyor, cahilce ve
bilinçsizce yapılmış ani bir refleks olarak görüyor ve hiç bir anlam
veremeyerek pişmanlık duyuyoruz. İşte önemli olan kısa bir süre önce
yaptığımızdan pişmanlık duyacağımız bir hadiseyi, bir daha yaşamamayı
kendimize bir ilke haline
getirmeliyiz.Takıntı insanı hayatta mutsuz kılan ve körü körüne strese sokan
bir davranış biçimidir. Bırakın bazı
insanlar sizin sevmediğiniz hareket ve
davranışları yapsınlar, kötü huy ve amellere sahip olsunlar. Yaratıcısı buna
müsaade ettiğine göre size ne düşer ki. Bırakın toplumun içerisinde kötü
insanlar da yaşasınlar. Bırakın size yapılan yanlışların hesabını sormayı,
intikam peşinden koşmayı. Koşsanız ve intikam alsanız elinize mutsuzluktan
başka ne geçecek. Öfke ile kalkan zarar ile oturur. Hoşgörülü ve bağışlayıcı
olmayı yaşam ve inanç felsefeniz haline getirin. Daime
yapıcı, birleştirici, barıştırıcı, affedici, hoşgörülü, sabırlı olmayı deneyin
ve mutlaka öyle olun.
FAYDANILAN
KAYNAKLAR
1- Kur’an
Bilgisi. Cavit YALÇIN
2- Ufak şeyleri dert etmeyin. Dr.
Richard Carlson
3-Fizilal
- il Kur’an Prof. Seyyid
KUTUP
4- Strese Son. Doç. Dr. Sefa SAYGILI
5-Mutluluk Yolları Hayat Kitabı. A.
Muhtar BÜYÜKÇINAR
6-Namaza İlk Adım. Feridun YILMAZ
YÜCELER
7- Ölüm Her An Gündemde. Feridun
YILMAZ YÜCELER
8-Kuran-ı Kerim ve Meali Alisi.
A.Fikri YAVUZ
9- Hastalıklar ve Musibetlerin
Veriliş Sebepleri. A.Kadir DEMİRCAN
10- Muhtelif bilimsel makalelerden
derlemeler.
A.
Kadir DEMİRCAN
Toplam 15 telif eser sahibi olan yazarın yayınlanan 8.uncu kitabı. 1964
Balıkesir / Gönen doğumlu. Yazarlık hayatına 1988 de 24 yaşında başladı. İlk kitabı
1994 yılında yayınlandı. Dergi yayıncılığı, gazetecilik, radyo, televizyon
programları ve reklam filmleri yapımcılığı, teknik fotoğrafçılık ve genel
olarak basın - yayın - iletişim konularında aktif çalışmaları ile, dini - milli
- sosyal ve kültürel içerikli konularda araştırma - inceleme - derleme ve her
iki dalda da basılmış kitapları, makaleleri mevcut olup; teknik ve
mesleki içerikli iki kitabı birkaç
üniversitede ders ve yardımcı ders kitabı olarak okutulmaktadır.
DEMİRCAN; çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görevler üslenmekle birlikte
aktif olarak TEMA Vakfı yöneticisi ve
Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.
Ankara’ da
Ahsen, Nesil, Gençlik, Yeni Dönem
dergileri ile yerel ve ulusal gazetelerde çeşitli çalışmalarda
bulundu, fotoğrafçılık, kamera çekimleri
ile, Televizyon programları yapımcılığı
konularında verdiği derslerde 350 nin üzerinde
öğrenci yetiştirdi, müstakil olarak gazete çıkardı, radyo ve televizyon
programları yaptı. Yazar; Balıkesir’in şirin ilçesi Gönen’de ikamet etmekte olup; basın - yayın -
iletişim ve sanat alanlarındaki
çalışmalarını aktif olarak buradan sürdürmektedir..
Bu Kitabı: 3 YTL ye satın
alabilirsiniz.
Ayrıca bilgisayarınıza indirip
yararlanabilirsiniz.
Tlf:0266.7726603 -7626793 – demircanaktif@hotmail.com