Anasayfa
Gönen
Gönen
Sarıköy
Köylerimiz
Turizm
Ekonomi
Gönen Oyası

Gönen Çarşısı

Çiçekkent

Acil Duyurular

GönTAM
Kurumlarımız
Projeler
Telefon Rehberi
Kültür Sanat
 
Sponsorlarımız
İş Ticaret Rehberi
 
   Editörden
  Genç Forum
  Gönen'lilere Özel
   

          Gönen Forumu



Esra Turkay
 
Gönen'in Merkez İnternet Sitesi

 Çıra

      

           

 

 

Remzi Kısa      Avukat

 

BİZİ BİR BENZETİRLER Kİ…    

Küçük çocukları bilirsiniz, masal dinlemeye,  aynı masalı tekrar tekrar dinlemeye  bayılırlar. Ancak masal hep aynı sözcüklerle, hep aynı olay akışı içinde anlatılmalıdır. Eğer masalı tekrar anlatırken bazı sözcükleri ya da olayları  ve olayların akışını değiştirirseniz karşı koyar, değişikliği düzeltmenizi isterler. Çünkü ilk anlatımla zihinlerine çizdiğiniz tablo sonrakiyle çakışmaz; karışıklığa, düzensizliğe yol açar. Bu da onları rahatsız eder. Rahatsızlık ise kimsenin hoşuna gitmez. Bu nedenle ezberlerini korumak isterler.

 

Biz, gençler, yetişkinler, orta yaşlılar, ileri yaşlılar, kocaman çocuklar yani …  küçüklerden  farklı mıyız ki bu konuda? Ezberimizin bozulmasına katlanabiliyor muyuz? Pek azımız belki... Ancak pek çoğumuz ezberimizi bozanlara karşı tepki  gösteririz. Hem öyle küçük çocukların tepkisi gibi masum, sevimli tepkiler değil; aksine incitici, kırıcı, hatta saldırgan tepkiler: sövüp saymalı, ağır hakaretli, hatta tabancalı, bıçaklı tepkiler… En büyük takım bizim takımımız; en doğru bilgi bizim bilgimiz; en iyi parti bizim partimiz; En iyi katil bile bizim katilimiz ve daha ne en’ler, ne  en’ler… Biz en’lerimize laf söyletmeyiz, tamam mı !

 

Konu ne olursa olsun, herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi inanmasını, bizim gibi bilmesini, bizim gibi davranmasını… isteriz. Evet efendim, herkes duygusunu, düşüncesini,

bilgisini, hatta kılığını, zevklerini falan değiştirip bize benzesin! Biz bilgimizin ve her şeyi –mizin  doğruluğundan öylesine eminiz ki… Ne yani, kendimizden  kuşku mu duyalım şimdi?

Okumadan alim, gezmeden seyyah, çalışmadan zengin olmuş böyyüklerimizin, kerametleri kendilerinden menkul efendi hazretlerimizin  bize ezberlettikleri şeyler yalan yanlış şeyler mi?  Düzmece mi? Hadi  canım siz de! Vaz geçin bu akıldan! Aklınızı başınıza toplayın ve hemen bize benzeyin! Yoksa biz sizi benzetiriz! Hem öyle bir benzetiriz ki artık hiçbir estetik cerrah bile sizi bir daha kendinize benzetemez…

 

İyi, hoş da, doğada tıpkılık diye bir durum yok. Hiçbir çam ağacı başka bir çam ağacının, bir koyun başka bir koyunun, hiçbir insan başka bir insanın tıpkısı değil. Çocuklar anne ve baba- larının tıpkısı olmadıkları gibi kardeşler bile, hatta tek yumurta ikizi kardeşler bile birbirinin

tıpkısı değil. Hal böyle iken dünyanın çeşitli yerlerinde doğup büyümüş, farklı eğitim ortamlarında, farklı arkadaş grupları içinde, farklı inanç sistemleri, farklı sağlık, beslenme, barınma, korunma… ortamlarında yetişmiş insanlar nasıl olur da duygu, düşünce, inanç, bilgi, beceri, davranış, beğeni benzerliği, tıpkılığı içinde olabilirler? Tıpkılık  mümkün  mü?  

 

Bana öyle geliyor ki, bizim nasıl kendimiz gibi olmak hakkımız varsa, başkalarının da kendileri gibi olmak hakları vardır. Ancak birbirimizin farklı olma haklarına saygılı davranırsak,  farklılıklara karşı hoşgörülü olursak barış ve huzur içinde yaşayabiliriz. Başkalarına karşı farklılıklarından dolayı olumsuz duygu ve davranışlar sergilemek yerine

onları anlamaya, dinlemeye, kendimizi de onlara sükunetle anlatmaya çalışırsak gerginlikleri

en aza indirebilir, belki dostluklar bile kurabiliriz. Bu yol bize zor gelir de onları kendimize

zorla, zorbalıkla benzetmeye kalkışırsak onların bizi benzetmelerine, hem de fena halde benzetmelerine katlanmak zorunda da kalabiliriz. En iyisi kendimiz gibi olma hakkımızı  görgü, bilgi, beceri ve yeteneklerimizi sürekli geliştirerek korumak ve başkalarının da kendile

ri gibi olma ve kendilerini geliştirme haklarına saygı göstermek. Yanılmıyorsam buna hoşgörü diyorlar. Hoşgörü de bir insanlık borcudur ve uygarlığın geliştirilip korumasında hoşgörünün de bilim ve teknoloji kadar büyük payı vardır.    

 

ÇOCUKLARIMIZA SAHİP ÇIKMAK 

                                                               

        Çocuklarımız: Soyumuzun sürdürücüleri, ulusumuzun gelecekleri, canlarımız, her şeyimiz…

Yüreklerimiz onlar için çarpar. Onlar için göze alamayacağımız bela yoktur. Çocuklarımızın yaşamımızdaki önemini anlatmak için ne söylesek yetmez! Evet de duygularımız, sonsuz sevgimiz çocuklarımızın sorunlarını çözmeye, geleceklerini güvence altına almaya, onlara kendi ayakları üstünde durma, kendi ekmeklerini kazanma, yaşamı ve olayları doğru algılayıp değerlendirme olanaklarını kazandırmaya yetiyor mu?

 

Kuşkusuz hepimiz çocuklarımızın kendi ekmeklerini kazanabilecek bilgi ve beceriye sahip olmasını, toplum içinde alınları ak, başları dik durabilmesini, kendi kararlarını verebilecek

güce ve iradeye sahip olmasını isteriz. Peki, bunların gerçekleşmesi için yalnızca sevgi ye-

terli mi? Salt sevgi yeterli olsaydı bireysel ve toplumsal yaşamımız böyle mi olurdu? Nice insanımız var ki bir mesleği, ekmeğini kazanacak yeterli bilgi ve becerisi olmadığı  için baş-

kalarının ekmeğiyle doymanın yollarını araştırıyor: Kimi dileniyor, kimi sadaka talep ediyor,

kimi hırsızlık, dolandırıcılık , kapkaççılık, fahişelik yapıyor, kimi de bu işleri örgütlü biçimde yapmak üzere çeteler kuruyor, kaçakçılığa, uyuşturucu işine bulaşıyor, mafyalığa soyunuyor.

Sözüm ona yardım dernekleri kurup topladığı parayı cebine indirenler de az değil.

 

Sevgili çocuklarımızı eğitimsiz, bilgisiz, becerisiz, mesleksiz  bırakmak, açıkça görülmeli ki onları çaresizliğe mahkum etmektir, kötü yollara düşmek zorunda bırakmaktır, suç örgütleri-

nin kucağına atmaktır. Bu nedenledir ki çocuklarımıza karşı yüreğimizde sonsuz bir sevgi beslemek yetmez. Onlara  yaşamı, doğal, toplumsal, siyasal olayları doğru algılayıp yorum lamalarına, olaylar karşısında doğru tavır koymalarına yetecek bilgiyi, kendilerini ve ailelerini besleyebilecek beceriyi, uluslarına, ülkelerine ve tüm insanlığa, tüm doğaya yararlı olma anla-

yışını kazandırmak zorundayız. Onlara namuslu olmanın ancak insanların inançlarını, güven-

lerini, alın terlerini sömürmekten kaçınmakla mümkün olabileceğini anlatmak zorundayız.

Bütün bunların ise yalnızca sözde kalan sevgiyle değil, ancak ciddi bir genel ve mesleki eği- timle  mümkün olabileceği açıktır. Öyleyse, tüm gücümüzü kullanarak çocuklarımızın en iyi bilimsel ve mesleki eğitimi almalarını sağlamaya çalışmalı, onları suç ve istismar örgütlerinin

kurbanı, tetikçisi, aleti olmak zavallılığına düşürecek çaresizlik ortam ve koşullarından uzak

tutacak önlemleri almalı, kısacası çocuklarımıza sahip çıkmalıyız. Bunun biricik yolu ise O büyük insanın belirttiği gibi kendimize  ve ulusumuza yol gösterici olarak bilimi seçmektir.

 

Çocuklarımızı eğitmeye talip olanların niyetleri onları gerçekten kendine yeterli, becerikli ve özgüveni yüksek , yurduna, ulusuna ve tüm insanlığa yararlı bireyler yetiştirmek de olabilir,

kolayca sömürebilecekleri, yönlendirebilecekleri, kendi değerlerinden ve çıkarlarından başka çıkar ve değer tanımayan, farklılıklara tahammülsüz, gerektiğinde tetikçi olarak kullanabile- cekleri beyni yıkanmış sadık uşaklar yetiştirmek de.  Bu nedenle, çocuklarımızın eğitimiyle doğrudan ilgilenmek, uygulanmakta olan eğitimin çocuklarımızı üretken, barışçıl, onurlu, başkalarının haklarına ve değerlerine de saygılı  bir yaşama hazırlama hedefinden saptırılma sına asla izin vermemeliyiz.

 

 

CEZASIZ CİNAYET                                                                                 

 “Baba, beni sen yaktın, beni sen yaktın, sen yaktın, sen, sen, sen! Ben başkasını seviyordum, beni bu hayvana sen verdin! Beni sen yaktın, Allah da seni yaksın!” …

 Sokak, kırk beş yaşlarında, yediği dayaktan yüzü gözü şişmiş, morarmış, saçı  başı darmada- ğın, adeta canlı bir öfke yumağına dönüşmüş kadının bu çığlıklarıyla dolmuştu. Kadın, baba dediği  seksen yaşlarındaki saçı sakalı çoktan ağarmış, alnı ve yüzü derin çizgilerle parsel- lenmiş adamın yakasına yapışmış, öldüresiye tartaklıyor, tartaklıyordu. Çevredeki evlerde oturanlar dışarı çıkmış, şaşkınlık ve üzüntüyle olup biteni seyrediyorlardı. Yaşlı adam bu ağır suçlamaya ve tartaklanmaya karşı kendini savunacak hiçbir davranışta bulunmuyordu .         

 

Olaya seyirci kalmanın doğru olmayacağını düşünerek usulca yanlarına yaklaştım ve kadına,

“Biraz daha tartaklarsanız babanız elinizde kalacak, lütfen bırakın,” dedim.Bana ters ters baktı

ve hiçbir şey söylemeden  arkasını dönüp uzaklaştı, O gidince seyirciler de evlerine çekildiler.

Yaşlı adam öyle perişan bir durumdaydı ki yalnız bırakmaya kıyamadım. Olay yerinden uzak-laştırıp sakinleştirmek için koluna girdim ve “İsterseniz biraz yürüyelim.” dedim. Sessizce yü-

rümeye başladık.Gözlerinden buruşuk yanaklarına doğru iri gözyaşı damlaları süzülüyordu. Öyle üzgün görünüyordu ki kendisine herhangi bir şey sormaya kıyamadım. Bir süre yan yana  sessizce yürüdük. Uzunca bir sessizliğin ardından kendiliğinden anlatmağa başladı:

 

“Kızım haklı” dedi, “onu ben yaktım,” Sonra elleriyle yüzünü kapatarak bir süre hıçkırıklar- la ağladı,  derken konuşmaya devam etti:

 

“Evet, onu ben yaktım. Yıllarca önce bir akşam üstü kahvehanede oturuyordum. Çevremizde zengin ve saygın bilinen bir dostum yanıma geldi. Birlikte çay içtik. Dostum bir ara oğlunun evlenme çağına geldiğini, kızımı oğluna uygun gördüğünü söyledi, ben de verdim gitti dedim.

Akşam eve gidince kendisini o delikanlıya verdiğimi söyledim kızıma, Kızım itiraz etmeye kalktıysa da kulak asmadım. Sözü uzatmayayım, kızımı o delikanlıyla evlenmeye mecbur ettim. Kızım, daha gerdek gecesi dayak yemeğe başladı kocasından. Hem de ne dayak! Bir çok kez kaçıp eve döndü, her seferinde geri gönderdim. Ben ona bakabilecek durumda değil- dim ve onun bir mesleği yoktu, nasıl geçinecekti? Yoksulluktan okutamadım  ama bir meslek

kursuna gönderip ya da bir ustanın yanına çırak verip bir meslek de edindirmedim. En azından bunu yapabilirdim oysa… Aptalca kaygılarla ona bu fırsatı da vermedim. Onu ben yaktım, onu ben yaktım! Ve işte şimdi yapabileceğim hiçbir şey yok! Ben ki sevmediğim insanlarla bir çay içimi bile aynı masada oturamam. Böyleyken, kızımı sevmediği, hiç sevmediği, hatta tiksindiği bir insanla bir ömür boyu aynı yatakta yatmaya mahkum ettim. Lütfen bana bir yol gösterin: Kızımın heba olan otuz yılını ona nasıl geri verebilirim? Onu bu cehennemden nasıl

kurtarabilirim? Ona küçük bir kız iken düşlediği o mutlu yuvayı kurma fırsatını nasıl verebili- rim?

 

Adam sustu. Sorusuna derde deva bir yanıt alamayacağını biliyor gibi  arkasını dönüp yanım dan hızla uzaklaştı. İlk yan sokağa sapıp gözden kayboldu. Eğer yanımda durup yanıtımı bek lese ona  “Sen cezasız bir cinayet işlemişsin.” diyebilecek miydim, bilemiyorum. En azından teselli makamında bir şeyler söyleyebilir miydim? 

 

O günden sonra yolum ne zaman o sokağa düşse hep o  “Baba beni sen yaktın, beni sen yaktın, beni sen yaktın…” diye haykıran kadını ve vicdan azabı içinde boğulan o adamı hatırlarım.   

  

  

İİNSANLIK BORCUNU ÖDEMEK                                                    

“ Amca, biy ekmek payası veyiy misin...”

 Gündüzün sıcaklığıyla bir kısmı eriyen kar birikintilerinin akşamın ayazında yeniden donma-

ya başladığı , havanın kararmaya yüz tuttuğu  o soğuk şubat günlerinden birindeydi. İşten çık-

mış , bir an önce sıcak evime ulaşmanın telaşıyla çevreme bakmadan, kayıp düşmemek için yalnızca bastığım yere dikkat ederek yürümeye çalışıyordum.  Çarşı camiinin duvarı boyunca

ilerlerken birkaç adım arkamdan gelen zor duyulur bir sesle irkildim:  “ Amca, biy ekmek pa- ysı  veyiy misin ?”

 

Dönüp baktım...  Minicik bir kız çocuğuydu. Ancak  üç yaşında  olabilirdi. Cami bahçesinin

duvarı dibine sığınmış, dondurucu soğuktan korunmasına yetmeyen incecik giysisi içinde i- yice büzülmüştü. Titriyordu. Yüzü,  elleri mosmordu. Ne yaptığının bilincinde olmadan dilen- meye çalışıyordu. Önünden geçip gidenlerin çoğuna duyuramadığı umutsuz, ağlamaklı sesiyle arada bir tekrarlıyordu:  “ Amca biy ekmek payası veyiy misin ? ”

 

Gerçekten aç mıydı ? Gerçekten ekmek parası bile kazanamayan bir ailenin çocuğu muydu ?

Böyle soğuk bir günde, havanın kararmaya yüz tuttuğu bu saatte bu küçücük kızın kendi ira- desiyle  gelip burada dilenmesi her halde mümkün değildi.  Birileri tarafından buna zorlanmış

olmalıydı.  Birilerince getirilip oturtulduğu, soğuktan büzülüp kaldığı bu duvar dibinde hep aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:  “ Amca, biy ekmek payası veyiy misin  ?”

 Bu dondurucu soğukta duvar diplerinde oturtulup dilendirilen kim bilir kaç çocuğumuz vardı!

Kim bilir kaç aile minicik çocuklarını dilendirip geçinme çaresizliğinde ya da ahlaki sefaletin-

deydi.

 O minicik insan yavrusunu o şartlarda eve ekmek getirmeye zorlayan aile ister gerçekten çare-

siz isterse duygu sömürüsüyle geçinmeyi meşru sayan ve o çocuğu buna alet edecek kadar ca-

navarlaşmış bir varlık olsun, vicdan sahibi insanlar olarak, ulus olduğunu iddia eden toplum olarak  ve demokratik – laik – sosyal – hukuk devleti olarak, o minicik insan yavrusunu o so-

ğukta, o çaresizlik , o savunmasızlık içinde bırakarak, sadece onu oraya oturtan ailesini suçla-

yıp, sırtımızı dönüp gidemeyiz.

 Gidemez miyiz ?

 Gitmiyor muyuz ?

 Kim bilir kaçımız bu çocukları görmezden gelerek  sıcak  evlerimize sığındık,  sıcak çorbaları

mızı kaşıkladık o soğuk şubat akşamında; içkimizi yudumladık keyifle ya da verdiği nimetler-

den dolayı el açıp Tanrıya şükürler ettik.  Kim bilir kaç politikacımız, kaç iş adamımız o gün-

kü başarılarını eşe dosta övünerek anlatıp durdu...

 Olmadı hanımefendiler;  Olmuyor beyefendiler ! Bu çocuklarımızı görmezden  geldiğimiz ya da işi bir sadakayla geçiştirdiğimiz, onları dilenmeye zorlayan yaşam koşullarını ortadan kal-

dırmadığımız, o çocukların da kendi çocuklarımız gibi  beslenme, sağlık, güvenlik ve eğitim hizmetlerinden yararlanmalarını sağlayacak bir düzenleme için elimizden geleni yapmadığı- mız, o minicik insan yavrularına ciddi ciddi sahip çıkmadığımız sürece ne olmaya çalışırsak çalışalım, kendimizi ne kadar önemsersek önemseyelim,  bilgimize, becerimize, yeteneklerimi ze, servetimize,  rütbemize, makamımıza, iktidarımıza ... ne kadar güvenirsek güvenelim,  kendimizi kandırmaktan  başka bir şey yapmış olmayız.                                                                                                         

     Bu çocuklara sahip çıkmak insanlık borcumuzdur... Manava, markete ... borçlarımızı elbet ödeyelim;  ama asıl büyük borcumuz insanlık borcudur.  Öyleyse gelin önce  insanlık bor-

cumuzu ödeyelim. Kendimizi, toplumumuzu ve devletimizi bu çocuklara sahip çıkma konu sunda gücümüzce zorlayalım. Ancak bunu yaparsak insanca davranmış oluruz.

 

  Remzi KISA Kimdir

 

Ahmet ve Safiye oğlu, 1943 - Balıkesir – Gönen – Kocapınar Köyü doğumlu. Evli, 4 çocuklu.

Kocapınar Köyü İlkokulu, Savaştepe İlköğretmen Okulu, İstanbul Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü, Ankara Hukuk Fakültesi mezunu. Ekmek kavgasına 1961 yılı Ağustosunda ilkokul öğretmenliğiyle başladı. Çeşitli yerlerde ilkokul öğretmenliği, ortaokul ve liselerde Türkçe öğretmenliği, yöneticilik ve ilköğretim müfettişliği yaptı. 1992 yılı Ağustosundan bu yana avukatlık yapıyor. Kendisine ayırabildiği zamanını okuma yazmayla, doğayla ve insanlarla dostluklar kurarak değerlendirmeye çalışıyor. Bürosu Gönen’de. Yaz aylarını Kocapınar’da, kışı Bandırma’da geçiriyor. İnsanların insanlarla,  doğayla barış, dostluk ve dayanışmasından

yana. İnsanların bütün zamanlarda ve dünyanın her yerinde yarattıkları kültürel varlıkların aynı derecede saygıya ve korunmaya değer olduğuna inanıyor.

 

             

 
 
Gönen - Balıkesir - Türkiye

 

 
   

Balıkesir'de Hava Sayaç
 

    

Saat

Google
Web

www.gonengontam.gen.tr

Gönen Tanıtım Araştırma İletişim Bilim Proje Ve Rehberlik Merkezi Derneği

Aktif Ajans Organizasyon

Genel Yayın Yönetmeni  

A Kadir Demircan

Yayın Kurulu 

A Kadir Demircan Ali Bodur  İsmail Ulutaş  Murat Genç   Güray Bağcı

Hukuk Müşaviri

Av. Recai Kahya

Teknik Ekip - Yayın Danışmanları

Deniz Fışkın Oğuzhan Çelik  Hayri Güner  Kader Arslan    

Emre Yörükoğlu  Erkan Yapıcı  Murat Aydar Çetin Erbay  Ahmet Kaplangıran Kudret Şenel

Projelendirme - Araştırmalar - Fotoğraf - Metin Yazarlığı

A Kadir Demircan

İletişim ve Rehberlik

0266.7626793 - 7726603 Cep: 05366062730

Listenize Ekleyin gonen_gontam@hotmail.com  a.kadirdemircan@hotmail.com

Çarşı Büro:Akçaali Mah. Atatürk Cad. Öztürk İş Hanı Kat:2 No:23

Merkez:Reşadiye Mah. 317 Sk. Çiçekkent Sitesi. C-8 Blok No:19 Gönen Balıkesir Türkiye

Aktif Ajans Organizasyon Prodüksiyon Tic İşlt

Alışveriş  ve Ödeme İşlemleri İçin

Posta Çeki Hesabı :101197 :Havale Ücreti Yoktur

 

 

 

Gönen Tanıtım Araştırma İletişim Bilim Proje ve Rehberlik Merkezi Derneği   

Gönen
 Keşif TV
Haberler
İlanlar
Önemli Siteler
Gönen Rehberi

GönTAM
Aktüalite Sosyalita
Üyelerimiz
Yayıncılık
GönTAM Tanıyalım
Hizmetlerimiz
 Ziyaretçilerimiz
   

Yazarlarımız

Gönen Notlarım

 

 

Aylık Ziyaretçi Sayımız

400.000'e ulaşmıştır..

Teşekkürler