Dini
ve Milli Açıdan
Sinema
ve
Televizyon
Yapımcılığı
A. Kadir DEMİRCAN
Aktif Yayınevi
Aktif Yayınevi 2007
Mesut UÇAKAN – Sadık
YALSIZUÇANLAR
Lütfü ŞEHSUVAROĞLU – Halit
GÜLER
Abdullah CEYHAN – Muhsin METE
İÇİNDEKİLER
Medyada İslâm ve İslâm İmaji
Televizyon Ve Kutsal
Radyo ve Televizyon Dini ve Milli Açidan Ne Kazandırdı? Dinî Yayıncılıktaki
Anlayış Farklılıkları
Milli Açıdan Televizyonun Stratejik Boyutu
Sinema ve Televizyonun Dini ve Milli Hedefler Açısından Bugünkü DurumuAmatör
Yapımların Önemi
Program Üretimi ve Konu Sıkıntısı
Taraflı Televizyon Yayıncılığı
Din-i Tebliğ ve Şerre Karşı Mücadele Çerçevesinde Radyo ve Televizyon
Yayıncılığı
Televizyon Yayınlarının Siyasi Boyutu................................
Televizyonun Tarihten Günümüze Gelişimi, Mevcut Durumu ve Etkileri
Heykel, Resim, Fotograf ve Video Kamera Görüntüsünün İslâm’daki Yeri ve
Hükmü
Dini ve Milli Eğitimde Televizyonun Önemi ve Fonksiyonları.
Televizyonun Psikolojik Etkiler
Video-Kamera, Fotograf ve Televizyonun Kullanıldığı Başlıca Alanlar ve
Hizmet Konuları
Senaryo Metni Yazımı
Başlıca Televizyon Program Türleri ve Özellikleri................
Tartışma Program Türleri;
Bir TV Yapımının Ortaya Çıkma Safhaları
Eğitim-Öğretim ve Dini Programların Çekimleri
Program Yapımında Bilgi Toplama ve Araştırma Metodu......
Habercilik
Program Sunucuları, Konuşmacılar ve Konuklarla İlgili Temel Kurallar
Yerel Televizyon Yayıncılığı
Filmlerin Arşivlenmesi ve Değerlendirilmesi
Televizyonun Etkileri ve İzleyicilere Tavsiyeler....................
Delil ve Belge Açısından Kamera ve Fotoğraf Filmi.............
Emniyet, Adli Çalışmalar ve Eğitim Önünden Kamera ve Televizyonun Rolü
Açık Oturum ve Tartışma Programları Yöneticiliği...............
Program Çekimi Öncesi Hazırlık Safhası
İnsan Sağlığı Açısından Cihazın Kullanımı
Kamera Açıları ve Çekim Kuralları
Görüntüyü Etkileyen Temel Unsurlar
Sahne, Dekor, Makyaj ve Giyim
Stüdyo Kurallari ve Stüdyo Çalışması.................................
Film Yapımında Dikkat Edilecek Temel Hususlar...............
Yapım Çalışmalarında Kamera Hareketler
Naklen Yayın - Canlı Yayın...............................................
Film Yapım ve Yönetiminin Temel Kuralları........................
Kamerayla Haber Toplama ve Olaylı Sahnelerin Çekimleri


ÖNSÖZ
İnsan yaşamıyla tamamen
bütünleşen, günümüz teknolojisinin harikası ve bir numaralı
iletişim-etkileşim aracı olan televizyon ve program yapımcılığı baş
döndürücü bir hızla her geçen gün gelişmektedir.
Televizyonun;
dünya, kıtalar, devletler, bölgeler ve toplumlar üzerindeki siyasal,
kültürel, sosyal ve ekonomik etkileri ile, adeta dünyayı birkaç kez
küçülterek çembere alan ve gözümüzün önüne seren yönlendirme ve haberleşme
fonksiyonları herkesçe bilinip, insan için vazgeçilmez bir unsur olarak
kabul edilmekte ve çok ciddi bir şekilde takip edilmektedir.
Aynı zamanda
televizyona; sahip olan zihniyetin amacına ve kullanımına göre bir milleti,
bir nesli, bir kültürü topyekün imha edebilecek veya ihya edebilecek
nitelikte "stratejik bir silahtır"da diyebiliriz. İşte bunun için biz
diyoruz ki; bu güç, bu teknoloji, bu silah asla küçümsenmemeli, hafife
alınmamalı, bunun ilmi çok ciddi bir şekilde tüm gerekleriyle birlikte
kadın- erkek, genç-yaşlı denilmeden öğrenilmeli ve bu teknolojiye, bu ilme,
bu stratejik silaha mutlaka ve mutlaka sahip olunmalıdır.
Elinizdeki şu
kitapla; bu alanda çalışma yapanlara katkıda bulunmayı, bu sanatın ilmin
teknolojinin önemini vurgulayıp sevdirmeyi ve bilhassa konunun islami
boyutunu, dini ve milli hedefler doğrultusundaki uyulacak prensip ve
metodları birinci planda ele alıp vurgulamaya çalıştık. Meselenin ticari ve
sanatsal yönünden çok islami boyutu paralelinde bir çalışma sunmaya gayret
ettik. Çünkü herkes bu konuya girdiğinde dini ve milli boyutunu bir kenara
itip ekonomik ve sanatsal boyutunun renkli cazibesine kapıldı. Oysa islami
açıdan bu durum son derece hassastır. Çünkü Kur'an-ı Kerim; hiçbir dünya
meşgalesinin, gerçek müminleri Allah'a gerektiği şekilde ibadet etmekten
alıkoyamayacağını ve her güzelliğin insanların hizmetine sunulmuş birer
emanet olduğunu ve o emaneti Allah'ın rızası ve insanlığa hizmet
doğrultusunda kullanması gerektiğini ifade buyurmaktadır. İşte bu ilahi
ikazlar paralelinde ve rehberliğinde müslümanlar hiçbir şekilde şeytanın,
süslü gösterdiği cazibelere kapılarak temel prensiplerden sapma yapmazlar,
yapmamalıdırlar. Televizyonu hiçbir zaman bir ekmek kapısı veya amaç olarak
değil, araç olarak görmek zorundayız.
Değişik
eserlerden yararlandığımız uzman şahsiyetlerin görüşleriyle beslediğimiz bu
çalışmamızdan istifade edeceğinizi ümit ediyor, bu tekniği Hakk'ın rızası
istikametinde kullanmanız, hayırlara, dirilişlere ve silkinişlere vesile
kılabilmeniz için bizleri nimetleriyle çepeçevre kuşatan ve alemlerin Rabbi
olan Cenab-ı Mevla'ya dua ediyorum. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi
üzerinize olsun.
A. Kadir DEMİRCAN
Bildiğiniz
gibi medya terimi, son yıllarda ortaya çıkmış moda bir tabirdir. Önceleri
gazete, dergi, radyo, televizyon diyorduk, şimdi ise daha da gelişmiş
şekilleriyle hepsine birden medya diyoruz. Günümüzde bilgisayar ve uydu
destekli medya, olayların oluşturulmasında ve yönlendirilmesinde önemli rol
oynamaktadır. Hiçbir kişi ve güç medyayı görmemezlikten gelemez. Medyanın
desteğini sağlamayan teşebbüs ve tasarıların başarıya ulaşma şansı hemen
hemen yok gibidir. Çünkü medya, her düşüncede ve her yerde vardır. Hoşumuza
gitse de gitmese de bu böyledir. Medya milletlerarası bir güçtür. Medyanın
dini ve milliyeti yoktur.
Dünyada soğuk
savaşın yerini sanki medya almış ve kendisini (ünitelerinin hiçbirini
dışarıda bırakmadan) bir süper güç olarak kabul ettirmiştir.
İslam;
ilahi bir dindir ve ilahi bir sistemin adıdır. Hz. Muhammed (S.A.S.)'in
tebliğ eylediği bu dine, İslâm adını veren müslümanların kendileri değil,
Kur'an-ı Kerim’dir. Allah-ü Teala'dır.
Nitekim
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Allah katında din şüphesiz
İslamiyet'tir." (3/19)
"Bugün size
dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak
İslam’ı beğendim." (Maide .3)
"Kim,
İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla
kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır."
Kur'an-ı
Kerim'e göre hakiki müslüman; hem Allah ile, hem de insanlar ile tam bir
barış içinde yaşayan kimse demektir.
İmaj kelime
olarak görüntü ve hayal demektir. Gerçekte bulunmadığı halde varmış gibi
görünen veya gösterilen şeye imaj diyoruz. İnsanlar bazen imajın tesiri
altında kalarak gerçeği de suçlayabiliyorlar. Gerçeği değiştirmeyenler,
kendilerinin oluşturdukları imajla gerçeği yıpratabiliyorlar. Zamanla gerçek
kaybolup veya unutulup yerini imaj alabiliyor. Dünyamızın haberleşme ve
ulaşım ağıyla küçülmüş olmasının da bunda rolü büyüktür.
Teknoloji ile birlikte
gelişen, ulaşım ve haberleşme araçları sayesinde dünyamız o kadar küçüldü
ki, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde meydana gelen bir olay, diğer
bölgelerde yaşayan insanlara anında duyurulmakta, o insanlar da sanki olay
mahallinde yaşıyorlarmış gibi hadisenin tesiri altında kalmaktadırlar. Tokyo
metrosuna boşaltılan zehirli gaz, kaçırılan herhangi bir havayollarına ait
uçak, Hindistan'da camiye konulan bomba, Oklahoma'da bir iş hanının
kundaklama neticesinde çökmesi gibi olaylar, yaşadıkları şehirlere çok
uzaklarda cereyan ettiği halde bütün insanları tedirgin etmektedir.
Öyle
anlaşılıyor ki imajlar insanları, gerçeklerinden daha çok rahatsız ediyor.
Kaçırılan uçağın içerisinde olsanız dışarıdakiler kadar rahatsız
olamazsınız. Kaçırılan uçakla ilgili medyanın oluşturduğu imaj, insanları
daha çok huzursuz ediyor.
Dünyamızı
tehdit eden huzursuzluk, tedirginlik ve korku imajı gittikçe artmakta,
gelişen teknik ve maddileşen düşünce de bu artışa adeta yardımcı olmaktadır.
Günümüzde bir insanın dünyadaki gelişmelerden habersiz yaşaması düşünülemez.
Çünkü; artık aşılamaz dağlar, geçilemez yollar, yürünemez vahşi ormanlar,
bataklıklar ve deryalar haberleşme ve propagandaya artık mani olamıyorlar.
İnsanlara
ulaştırılan veya gündemde canlı tutulmaya çalışılan konularda, maalesef
olayın gerçeğinden çok, onun imajıdır.
Bugünün
medyası, dünyayı önümüze getiriyor. Bu manada, medyanın hizmetini
görmemezlikten gelmek haksızlık olur.
Gökyüzünü parselleyen uydular vasıtasıyla bir çanak antene
sığdırılan dünyayı, televizyonumuzun düğmesine bastığımız anda
seyredebiliyoruz. Yabancı kültürlerin, pozitivist akımların evimize ve
düşüncemize girmesine mani olamıyoruz. Seyrettiğimiz, dünyadan çok dünyanın
imajıdır. Evimize kadar ulaşanlar, gerçeklerden ziyade gerçeklerin
görüntüsüdür. Eskiden hayalimizde canlandırdıklarımızı şimdi yanımızda,
yakınımızda ve önümüzde buluyoruz.
Medya, imajı
önümüze getiriyor ve işte dünya budur diyor. Bu nedenle, medyanın
pompaladığı dünyadan değişik bir dünya bulunduğunun farkına varamıyoruz.
Aynı oyun,
aynı kurnazlık ve aynı tehlike İslam dini için de geçerlidir.
Dünyada medya
tarafından takdim edilen, gerçek İslam'dan çok, kendi kafalarında maksatlı
ve peşin hükümle planladıkları programa göre oluşturulan İslâm imajıdır. Bu
mutlaka menfi ve zararlı olacaktır anlamına gelmez. Ne yazık ki medyanın
gündemindeki İslâm imajı, menfi manadadır.
Medyanın dünyada İslam’ı yıpratmak için korkunç
imajlar oluşturmasının bir sebebi de, Asya kıtasında ortaya çıkan
beklenmedik gelişmelerdir. Aslında batı medyası, biraz hazırlıksız da
yakalandı. Komünizmin çökeceğine, komünistlerin zulümüne maruz kalanlardan
başkası pek inanmıyordu. Batı medyası da herhalde bu inanmayanlardandı.
Yetmiş yıllık komünizmin yıkılması ve Sovyetler Birliğinin dağılması
neticesinde ortaya çıkan, hürriyetlerine kavuşan Orta Asya Türk
Cumhuriyetleri ile, müslüman ülkelerin sayısı da çoğalmıştır. Özellikle
Türkiye'nin dünyadaki imajı değişmiş ve itibarı artmıştır. Çok şükür
yeryüzünde ezan sesinin ulaşmadığı yer, hemen hemen yok gibidir. Dünya
coğrafyasının her parçasında Allah'a secde edilmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ve batıda İslam'a
karşı duyulan kuşku, İslam’ın giderek ivme kazanmasından kaynaklanmaktadır.
21. asrın müslümanların lehine olacağına dair işaretleri farkeden batı
ülkeleri, dünyanın topyekün müslüman olmasından korkmaktadırlar. Bu korkuyu
taşıyanların başında Hıristiyanlığın merkezleri Vatikan ve Patrikhane de
bulunmaktadır. Ayrıca yayılma istidadı gösteren ateizme en güçlü engel
müslümanlıktır. Allah'ı inkar eden rejimler geçmişte denendiği için, bir
daha gündeme gelme ve ivme kazanma şansları görülmemektedir.
İslam’ın duyulmasını ve yayılmasını önlemek,
müslümanları, radikal ve militarist göstermek için batı medyası durmadan
imaj üretmekte, müslümanları korkutan, ürküten sevgisiz topluluklar şeklinde
göstermeye çalışmaktadır.
Dünyamız, gerçeklerle imajların, hakikatlerle
hayallerin, asıllarla görüntülerin birbirine karıştığı veya kurnazca
karıştırıldığı, kitle iletişim araçları tekelinin her şeye hakim olduğu
karmaşık bir dönem yaşamaktadır.
Zamanımızda medyanın herşeye hakim olduğunu,
televizyon seyreden, gazete ve dergi okuyan, sinema ve tiyatroya giden,
kaset ve plakçılara uğrayan herkes biliyor.
Aslında medyanın iyi niyetli olması halinde,
herşeye hakim olmasından bir rahatsızlık duymamak gerekir. Rahatsızlık
duyuran bizatihi medyanın varlığı değil, yaptığı veya yapmayı planladığı
işlerdir. Bazı şeyleri medyanın anladığı şekilde anlamak zorunluluğu vardır.
Bosna-Hersek'te yaşayan insanlara, sırf müslüman oldukları için, insan
hakları diye birşey sözkonusu olamaz. Binlerce kadın ve çocuğun hunharca
öldürülmüş olması soykırım sayılmaz. Batı Trakya'da hapsedilen seçilmiş
İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa'nın, batı medyasına göre insan olarak, din
adamı olarak hiçbir değeri yoktur. Bu olayla Yunanistan, insan haklarını,
azınlık hukukunu, din ve vicdan hürriyetini çiğnemiş olmaz. Dünyanın
herhangi bir yerinde bir papaz hapsedilse, patrikhaneden bir hıristiyan din
adamı sorgulansa batı medyası din ve vicdan hürriyeti çiğneniyor diye
kıyameti koparır ve dünyayı ayağa kaldırır.
Medyanın imaj oluşturma şekli son derece hırçın,
son derece acımasız, gayrı medeni ve gayri ahlakidir.
Medyanın imaj oluşturma projelerinde insanlar adeta
bir koyun sürüsü kabul edilir ve ona göre yönlendirilir.
Masum bir kimse, düzmece ve abartılı haberlerle
dünyanın en cani, en acımasız insanı karakterinde gösterilebilir. Tabii ki
istendiği takdirde aynı insan için bunun aksi de yapılabilir.
Medya, buzullara sıkışan bir balinayı veya ABD'nin
Irak'ı vurması sonrası petrole gömülen karabatak kuşlarını kurtarmak için
dünyayı harekete geçirirken Bosna-Hersek'te, Çeçenistan’da ve Arnavutluk'ta
öldürülen günahsız insanlara, kadın ve çocuklara dünyanın ilgisiz kalmasını,
insafsız davranmasını sağlayabilir. Bu misalleri daha da çoğaltmak
mümkündür.
Medya terörünün son yıllarda
baş hedefinin ve önemli uğraşlarından birisinin müslümanlar olduğu
anlaşılmaktadır. Özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin
dağılmasından, komünizmin yıkılıp gitmesinden ve Berlin Duvarı gibi
engellerin ortadan kalkmasından sonra, dünyanın Hıristiyan kesimini, iki
süper güçten birisi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin
dağılmasından dolayı, ortaya çıkan boşluğu İslam dünyası destekli müslüman
Türkiye'nin doldurabileceği korkusu sardı. Bunu önleyebilmek için
müslümanları, (İran ve Cezayir'deki gelişmeleri istismar ederek) dünyadaki
demokratik gelişmelere duyarlığa, medeniyete ve insan haklarına karşıymış
gibi gösterme kampanyası başlatıldı. Bu kampanyalar neticesinde dünyada
oluşturulan İslam imajı, hiç de iç açıcı değildir.
Medyanın
müslümanlara yönelttiği tehdit, 14 asırlık İslam tarihi boyunca
müslümanların karşı karşıya kaldıkları en organize tehditlerden biridir.
Ayrıca bu tehdit, medya yoluyla yapıldığı için, diğerlerinden daha tesirli
ve daha yıpratıcıdır. Zira müslümanların kendileri de bu tehdidin
tesirlerinden, tuzaklarından korunamamaktadırlar. Bazen basılı, sesli ve
görüntülü yayın yapan mahalli kuruluşlar da bu imaj oluşturma çalışmalarında
batı medyasına sanki yardımcı olmaktadır.
Medyanın,
1989 yılından itibaren yayın silahlarını müslümanlara çevirmesi, dünyanın
geçirdiği çok köklü bir değişimle yakından ilgilidir. Dünyadaki müslüman
imajının oluşumunu sağlayan medyanın tavrını, bu değişikliğin özünde
manalandırmak gerekir.
Komünizmin
korkunç bir felaket, insanlık için büyük bir şanssızlık olduğunu medya inkar
etmiyor. Kendisine fazla değil, hiç hürriyet tanımayan kızıl ideolojinin
sona ermesinden medya memnun. Yalnız medyanın bu sevinci uzun sürmüyor. Ya
komünizmin bıraktığı boşluğu İslam doldurursa, süper güçlerden biri olma
şansını Türkiye yakalarsa, o zaman ne olacak? Medya böyle bir korkuya
kapılıyor. İslam’ın dünya politikası ve sosyal yapısında yükselişini önlemek
için iftira ve karalama kampanyası başlatıyor. İcat edeceği imajla İslam’ın
özü, buna müsait olmadığı için de zorlanıyor. Bu maksatla İran'da Filistinde,
Cezayir'de Filipinler'de Sirilanka'da hatta Türkiye'de vukuu bulan dini
karakterli olayları saptırarak istismar ediyor. İslam’ın yükselişini
önleyemezsek, dünya bir kan gölüne döner demek istiyor.
Dünyadaki
siyasi gelişmelerden ve iki süper kutup arasındaki dengenin bozulümasından
sonra ortaya çıkan noktanın çok iyi anlaşılması gerekir. Batıda
modern çağın başlaması, pozitivist bilimin yerleşmesi ile dinler devre dışı
bırakılırken, müslümanlar kendilerini dinleriyle ispatlamışlardır. Batının
sömürgeciliğine, inançlarıyla direnmişler ve kendilerini savunmuşlardır.
Müslümanlar
bugün medeni ve ahlaki bir varlık olarak dünyanın gündeminde yer
alabiliyorlarsa, bunu dinlerine borçludurlar.
Bu noktanın
önemi şuradadır:
Bugün dünyada
hiçbir değişikliğe uğramadan ayakta durabilen, insan haklarına, din ve
vicdan özgürlüğüne azami saygıyı göstererek zamanımıza ulaşan tek din;
İslamiyet'tir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin tamamı, modern
çağın girişinden itibaren büyük yaralar almışlar, yıpranmışlar, zayıf
düşmüşler ve geri çekilmişlerdir. Müslümanlar ise bulundukları mevzileri,
her türlü baskı ve zulme rağmen, dini inançları, cesaretleri ve sağlam
karakterleri sayesinde terketmemişlerdir.
Buradan
çıkacak sonuç ise çarpıcı ve düşündürücüdür. Medeniyetler çatışmasının en
diri, en dinamik, en objektif ve en hoşgörülü gücü, medyaya karanlık
mihrakların provokatörlüğüne rağmen İslamiyet'tir.
batı, medya
gücü ile önüne çıkan mahalli kültürleri yok etti. Yok edemediklerini
çarpıttı ve hastalıklı hale getirdi. Geleneksel toplumların hemen hemen
hepsi bu ahlak ve kültür tahakkümü ve dejenerasyonundan payını almışlardır.
Sadece İslam
medeniyeti ve kültürü, ahlak anlayışı ve yapısı sağlam temeller üzerine
oturtulduğu için, bu tahakküme direnme gücü gösterdi. Yalnızca İslam
dünyası, batının bu pervasız tahakkümüne alternatif sunabilmekte ve batıya
rakip olabilmektedir.
Batının
kontrolündeki medya, İslam’ın emrine girdiği zaman dünyadaki karanlık
aydınlanacak, milletlerarası haksızlıklar sona erecek ve gençler karanlık
güçlerin kucağına düşmekten kurtulacaktır.
Medyanın
gözden kaçırdığı veya görmek istemediği, batı medeniyetinin kalbindeki
deliktir. Batıyı, dinamik ve başarılı kılan bireycilik, bencillik ve ihtiras
derecesinde dünyaya hakim olma arzusudur. Ayrıca bedeli ne olursa olsun,
maddi değerlere ve doğal kaynaklara sahip olma isteğidir. Sırf menfaat ve
çıkara dayalı bu niyet, batı toplumunu enerjik ve hareketli kılmaktadır. Bu
tablo içinde ahlak ve fazilet, sevgi ve şefkat yoktur. İşte delik de budur.
İslamiyet'te bu bencillik ve ihtirasın yerini, Allah'ın rızasını kazanmak ve
insanlara faydalı olmak düşüncesi almaktadır. Bu düşünce; batıdakinden
farklı bir yapıda insanları gayrete getirmekle hizmete canlılık
kazandırmakta, ahenkli bir toplum haline gelmelerini sağlamakta ve yeni
medeniyetler vücuda getirme hazırlığı içine sokmaktadır. Bizi batıdan farklı
ve üstün kılan en büyük sebep de budur.
İslamiyet'te
sabretmek, telaşa kapılmamak, soğukkanlı ve adil davranmak, dengeli hareket
etmek esastır. İslamiyet'in benimsediği sükûnet ve ağır başlılık, medyada
yoktur. Medya, sakin ve sessiz bir ortamı tasvip etmez. Medya için; bombalı
günler, bombasız günlerden, otobanda seyreden vasıtaların birbirlerine
çarpmaları, trafiğin sükûnetle akıp gitmesinden, Sakarya nehrinin taşarak
binlerce dönüm araziyi sular altında bırakması, dolgun dolgun akıp
durmasından daha iyidir. İşte bugünkü medyanın seviyesi budur.
Dünyadaki
gelişmeleri gözlemekte ustalaşmış uzman kimselerin kanaatine göre,
Amerika'nın dünya egemenliğini ele geçirmesini medya sağlamıştır.
Komünizmin
çöküşünü ve monotolik devlet yapılarının sona ermesini, batı medyası kendi
zaferi olarak göstermektedir. Belki doğrudur. Asıl doğru olanı, batı
medyasının da komünizmle birlikte yıkılıp gitmesi veya ruh değiştirmesi idi.
O zaman hak yerini bulurdu. Çünkü; komünizmi dünyanın başına bela eden,
Orta Asya Türkleri’nin yurtları bir bir işgal edilirken, binlerce masum
insan kara vagonlarla ölüme gönderilirken ses çıkarmayan bu medya idi.
Hitlerin zulmünü dünyaya tanıttıkları gibi, Stalin ve Lenin'in zulmünü de
tanıtsalar yeterdi. Öfkeli müslüman toplulukların boy boy resimlerini
yayınlayan, ekrana getiren bu medya, yüz seneye yakın bir zamandır Kızıl
Çin'in işgali altındaki Doğu Türkistan topraklarından, baskı ve zulüm
altında yaşayan Uygur Türklerinden hiç bahseder mi? Kuzey Irakta Türkmenlere
reva görülen zulüm, acaba neden medyada yeterince yer almaz?
Hükmü hep
kendisi verdiği ve kanaatleri kendisi oluşturduğu için, komünizm rejimini
uygulayan Rusya'yı Amerika karşısında süper güç olarak gösterirken de haklı,
yıkılırken de haklı idi. Güya batı medyası, sonu gelmez
propagandalarıyla, olayları karikatürize etme yeteneğiyle komünist dünyaya
ağır saldırılarda bulunmuş ve Gorbaçov gelmeden önce demirperdenin çöküşünü
hazırlamıştır.
Can alıcı
soru şudur: batı medyasının bugünkü düşmanı kimdir?
Onlara göre
bu düşman; İslamiyet'tir. Medya bu görüşte olduğu için bundan böyle yapacağı
şey, bu görüşü doğrulayıcı ve müslümanlara başlatacağı savaşı haklı
gösterici malzemeleri toplamak ve döküman hazırlamak olacaktır.
Esasında
İslamiyet'e düşman olan, medyanın ta kendisidir. Her düzenlemede olduğu gibi
burada da uçlar yer değiştirecek, batı medyasının yerine İslamiyet,
İslamiyet'in yerine de batı medyası geçecektir. Durum dünya gündeminde bu
şekilde olduğu zaman batı medyasına düşen görev; planlı bir şekilde harekete
geçmektir.
Bugün dünyada
hızla hazırlanmaya çalışılan İslam imajı, doğrudan bu düşmanlığın bir ürünü
olarak şekillenecektir. Haksız bir şekilde terör ve İslam arasında kurulan
bağlantı ve maksatlı olarak her zaman ikisinin birlikte anılması, bu planın
parçalarından sadece bir tanesidir.
İslam
ülkelerinde tezgahlanan ve İslam imajını çirkin göstermeye matuf birtakım
olaylar, medyaya göre o ülkelerin iç meseleleri değildir. Dünyanın huzurunu
koruma gerekçesiyle medya, bu olaylara karışabilir ve süper güçleri
karıştırabilir. Buralarda görülen köktendincilik ve fundamantalizm, yaftalı
dini hareketler, dünya için bir tehlike oluşturmaktadır. Bütün bu
karışıklıkları çıkaranlar ve terör havası estirenler müslümanlar olduğuna
göre İslamiyet, modern dünya için bir tehdit oluşturmaktadır.
Türkiye'de
üniversiteye devam eden öğrencilerin bir kısmı inançlarının gereği başlarını
örtmektedirler. Başı açık öğrencilere saygılı davrandıkları halde, her
nedense başlarını kapatan öğrencilere aynı saygıyı göstermemektedirler.
Medyaya göre başörtüsü hemen önlenmesi gereken çağdışı bir davranıştır.
Medya, İslamiyet'e doğrudan hücum edemeyeceği ve müslümanları
suçlayamayacağı için, bütün bu malzeme ile oluşturulan sevimsiz imajla,
İslamiyet'i yıpratmak istemektedir. Halbuki bugün Avrupa başkentlerinde
açıktan esrar ve benzeri zehirler satılmakta, parklarda yüzlerce genç alkol
komasına girmekte, eroinmanlar kanlı nöbetler geçirmekte, yavaş yavaş bu
alışkanlık bütün dünyayı sarmakta, bütün bu olanlar, medyaya göre insanlık
için bir tehdit oluşturmamaktadır.
Bütün ilahi dinler, inancı,
tefekkürü ve doğurganlığı teşvik ederler. Medyanın topyekün saldırısı ise
şamataya, bencilliğe, horlamaya ve aldatılmaya yönelik şehevi bir çığlıktır.
Müstehcen resim ve görüntüler, göz ve zihin bulandırıcı reklamlar, seksi
mankenler ve defileler, güzellik yarışmaları, dehşet saçan filmler. Bunların
hepsi dindarlığı, sadeliği, sevgiyi ve güzel ahlakı bozmaya yöneliktir.
Çünkü İslami
kesimlerden öyle bir felaket, öyle bir köktendinci akım geliyor ki medya,
ancak bu programlarla bu tehditi durdurabilir veya dengeyi sağlayabilir.
Batı medyası
ve içimizdeki uzantıları, İslamiyet'i kenara sıkıştırmaya ve yayılma şansını
azaltmaya yönelik toplu bir saldırı hazırlığı içindedir. Yüz saatlik bir CNN
yayınında islama ancak on dakikalık bir zaman ayırılmakta, onda da
müslümanlar ya kitap yakarken veya polis taşlarken gösterilmektedir.
Batı medyası,
kendi tesir alanını genişletirken, bu boşluğa karşı bir alternatif olma
kapasitesine sahip olan İslamiyet'i karalamaya çalışmaktadır. Medyanın,
İslam'a yönelik planlı saldırılarının ve oluşturmaya çalıştığı terörist
İslam imajının altında, İslamiyet'in önlenemeyen yükselişi ve bütün dünyayı
cezbedecek manevi gücü yatmaktadır.
batıda,
çözülen bir toplum hayatının olduğu herkesin malumudur. Parçalanan aileler,
kilisenin baskısından ve dar kalıplarından bir türlü kurtulamayan dinin
hayat, yükses sayıda boşanmalar, uyuşturucu ve alkol kullanımının
yaygınlaşması, gayri meşru ve sapık cinsi ilişkiler, insanlar arasında sevgi
bağlarının zayıflaması ile batının, maddi medeniyeti çökmektedir. Bu çöküşte
medyanın payı büyüktür. Televizyonda seks ve şiddet filmleri, parçalanan
insanlar ve bir yığın saçmalıklar genç dimağları doldurmakta ve düşünemez
hale getirmektedir.
Bütün bu
saçmalıkları kaldıracak, dünyadaki bu çöküşü durduracak yegane güç, zengin
tedavi, çare ve reçeteleriyle ayakta duran İslamiyet'tir.
İslamiyet'in
aile üzerindeki hassasiyeti ve alkol başta olmak üzere kötü alışkanlıklara
karşı ısrarlı tutumu, batıda evrensel bir değer olarak yeniden
kaydedilmektedir. Bir huzur limanı olarak İslamiyet, bu dejenerasyonun
karşısında dimdik ayakta durmakta ve çaresiz insanlara sığınak olmaktadır.
Bu yüzden İslamiyet, hiç haketmediği bir imaja konu ediliyor. Şiddet, terör,
korku ve kan çağrışımlarıyla birlikte medya konusu yapılıyor.
Her şeye
rağmen İslamiyet'in ilerlediği ve müslümanların sayısının günden güne
çoğaldığı görülmektedir. Bugün yeryüzünde müslümanların adedi bir buçuk
milyarı çoktan geçmiştir.
Müslümanların
misyonerlik gibi bir propaganda teşkilatları olmadığı halde müslümanlık,
kendi gücüyle insanları çekmekte ve hidayete ermelerine vesile teşkil
etmektedir.
Allah-ü Teala
nurunu tamamlayacaktır, düşmanları isteseler de, istemeseler de bu
gerçekleşecektir.
İnsan fıtratı
ile yüzdeyüz uyumlu, sevgiyi, hoşgörüyü, iyiliği, yardımlaşmayı ve barışı
savunan bir din, nasıl olur da şiddet ve nefretle özdeşleştirilerek dünyaya
takdim edilir? Takdim edilse bile bu saçmalığa kim inanır?
Netice itibariyle;
Saldırgan, merhametsiz İslam imajını, batı yaratıyor. Medyada buna alet
oluyor. Müslümanların haklı tepkilerini, milli öfkelerini, siyasi
mücadelelerini böylesine bir imajın malzemesi haline getiriyor.
Dünyanın
değişik yerlerinde zulme uğrayan, haksızlığa maruz kalan müslümanlar ne
yapsınlar? Susup, batının yüksek insani değerlerine, medyanın kasıtlı
yayınlarına bütün umutlarını yükleyip beklesinler mi? Çifte standartlı
olduğunu her icraatıyla belli eden batıya, güvensinler mi? Bu durumda nasıl
beklesinler ve nasıl güvensinler?
Batı medyası,
İslamiyet diye; sık sık öfkeli kalabalıkları, açlık ve sefaleti sunuyor.
Aslında
İslamiyet bir denge, bir barış, bir hoşgörü ve bir orta yol dinidir. Eğer
medya çağdaş, demokratik ve insan haklarına saygılı bir güç ise, İslamiyet'i
dünyaya bu özellik ve güzellikleriyle tanıtması gerekmez mi?
Medya
duymuyor ama biz açıklayalım:
İslam düşünce
ve medeniyeti, kendi temelleri üzerinde yeniden ihtişamla yükseliyor.
Medya
tarafından çarpıtılmış bir imaj, İslam imajı. Bu yanlış imajı düzeltmek
zorunda kalacak olan yine batı medyasıdır. Aksi takdirde medya, her alanda
inandırıcılığını ve tesir gücünü kaybediyor ve kaybedecektir.
Çok şükür
müslümanlar, bunun böyle olduğunu hakkıyla kavradılar ve layıkıyla
anladılar.
Bunu dünya da
anladığı zaman her şey düzelecek.
Dünyanın bu
gerçeği anlamasında müslümanlar yardımcı olmalıdır. Nasıl yardımcı
olacaklar? Öncelikle İslam’ı özden yaşamak ve bu yaşayışı bütün dünyaya
tanıtmak suretiyle.
Bu tanıtma
işinde tabii ki medyadan olabildiğince faydalanmak gerekir.
Aslında İslam
dünyası kendi medyasını oluşturacak her türlü güce ve şansa sahiptir. Yeter
ki İslam dünyası bunu düşünmeye başlasın ve buna ihtiyaç duysun! batı
medyasının tesir alanın dışına çıkmaya çalışsın.
İslam dünyası
kendisini temsil edecek ve müslümanların uğradıkları haksızlıkları ortadan
kaldıracak mekanizmayı harekete geçirmek zorundadır.
Bu işi yapmak
için her boşa geçirilen gün İslam dünyası için bir kayıptır.
Daha fazla
kayba uğranılmamasını temenni eder, saygılar sunarım!
Halit GÜLER
Diyanet İşleri Başkan
Yardımcısı.
Sadık YALSIZUÇANLAR
Prodüktör - Yazar
"Herşeyin iki ciheti
vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan
cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası
gibi, altanda Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi
olmalıdır. Nimete bakıldığı zaman Mün'im, sanata bakıldığı zaman Sani,
esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.
Niyet ve nazar, hahiyet-i eşyayı tağyir eder. Maddiyata esbab hesabıyla
bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa marifet-i İlahiyyedir."
Bediüzzaman Said Nursi
"Sanatçı
olarak bize düşen Yaratıcı'yı taklit çabası içinde olmak değil, bizi O'na
ulaştıracak yol üzerindeki engelleri ortadan kaldırmaktır.
Andrei Tarkovsky
"Şu ya da bu şekilde, teknik anlamda sadece
ekranlar ve terminaller yok; aynı zamanda iletişim şebekesinin tümünün asıl
terminalleri haline gelen radyo dinleyicileri, televizyon izleyicileri
olarak bizler de varız. Yani hepimiz bizzat ekranız"
Baudrillard
Görüntüyü
kullanan kitle iletişim araçlarının gerçeklik adına ne varsa yok ettiğini
gören Baudrillard, olayın sütunlarda, mikrofonlarda ve ekranlarda cereyan
ettiğinin farkında. Ekran düzeyinde üretilen gerçeklik herşeyin sahiciliğini
bitiriyor. Gerçeğin, "hiper-gerçek" bir şekilde iletilmesiyle birlikte yok
oluvermesi O'nu çileden çıkarıyor. Sadece gösteren ve gösterilen
değil anlamlandıran ve anlamlandırma sürecinin de bizzat
ekrana dönüşmesi gerçekliğin tümüyle yitirilmesidir. Açıkçası, diyor
Baudrillard, iletişim emperyalizmi gibi bir şey bu. Bediüzzaman'ın ise
gönderme alanının doğrudan kutsal oluşu dolayısıyla kelimelerinin
yüzeyindeki örtü kaldırılıp içyüzüne girildiğinde bambaşka bir olgudan söz
ettiğinde kuşku yok. Şeylerin arasındaki iç ilişkiden söz ediyor. Yüzünü
Yaratıcı'ya dönmüş birer ikon olarak şeyler... Beylikler dönemi Kur'an
yazmalarının derkenar süslemelerindeki gibi. İlhanlı, Sasani ve Bizans
etkilerini de taşıyan Selçuklu yarısoyut figürel tasvirlerindeki, Ken
Russel'ın Tommy, Tarkovsky'nin Kurban ve Nostalghia Kurosava'nın Düşler
filmlerinde, Özkul Eren'in Kanal 7'de yayınlanan Esma zikrindeki gibi... Bu
bize yeni bir resim kültürünün, resim-ahlak bağlamının üretebileceği görüntü
dilinin yepyeni bir televizyon formatının düşlenmesinde kıvılcım yakabilir.
Televizyon ve
Kutsal derken netameli bir bağlama yol açacak çağrışımlar yaptığımın
farkındayım. "Ses ve Resim" demek daha yerinde olabilirdi belki. Başlık ne
olursa olsun, İslam maneviyatından üretilebilecek sahih bir televizyon
formatına ilişkin son günlerde zihnime üşüşen çağrışımları toparlamak ve bu
aracın doğası/uyruğu üzerinde kafa yoranları da zihinsel bir hazırlığa itmek
emelindeyim.
Her öğreti
özgül bir sözlük getirmiştir. Zihni alışkanlıkları itibariyle geleneksel
televizyon ortamına kodlanmış müslümanlar, bu kazizeyi gözardı ederek işe
koyuldular. Öteden beri elitizmle ilişkisi olmamasına rağmen elitist
yakınmalara maruz kalan televizyonu, Mc Luhan'ın mecazla metaforu karıştıran
iddiası dışında herhangi bir mihengi vurmayı düşünmeyenler, şikayet ve
yakınmalarını boşa çıkarırcasına yürürlükteki formata "İslami içeriği"
doldurmayı yeğlediler. Bu reçeteci tavrın maneviyatın çoraklaşması dışında
herhangi bir açıklaması olabileceğini sanmıyorum. Kendilerini fıkhi ya da
ahlaki ilkelerin "kısıtladığı" nı iddia eden yarı sanatçılara aynı ahlaki
haliyle çevrili olmasına rağmen dünyanın en güzel şiirlerini yazan Hafız'ı,
Molla Cami'yi, Mevlana'yı Karatay medresesinde sergilenen çini süslemeleri
hatırlatmayı ise gereksiz addediyorum.
Sanırım
sadece sinema ve televizyon için bir "göre"miz olmayışına bakarak mazur
görebiliriz onları. Bu dağınık satırlar gerek sinema gibi teknolojik bir
sanatın gerekse bir ibret/hikmet perdesi olarak kurgulanabilecek
televizyonun kutsal kaynağımızdan çıkarılabilecek ipuçlarıyla bir "göre" ye
kavuşturulup kavuşturulamayacağı sorusuna cevap arıyor. Sinema gibi
televizyonun da kendisine İslam maneviyatında fenomenolojik dayanaklar
bulabilir mi? Bu tartışmalı soruyu sormamız gerekiyor. Rüya Sineması adıyla
kitaplaşan yazılarımda sinema-rüya bağlamını deşmeye ve bu iki olgu
arasındaki metafizik ilgileri tartışmaya çalışmıştım. Zaman Gazetesindeki
İletişim Yazıları'nda da televizyon-kutsallık bağlamını çözümlemeye
çalışıyorum. Bunun fikri spekülasyondan öteye geçemeyeceğini söyleyenlere
katılmıyor değilim. Lakin Özkul Eren'in Kanal 7'de geçen Ramazan'da
yayınlanan Esma-ül Hüsna zikrini seyredince umudum pekişti. Geçenlerde
seyrettiğim Nostalghia bu umudu daha da güçlendirdi. Bediüzzaman'ın
"kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yoktur" yargısına sımsıkı sarılmış
olan zihnim bu izi sürmenin ve İslam maneviyatından yeşerebilecek bir görsel
formatın ipuçları aramanın gereğini gösterdi.
İslam
maneviyatının görsel tezahürleri üzerinde düşünürken sorunun bozundurulmuş
da olsa görüntüyü kullanan bir araç olarak televizyona taalluk eden
boyutlarını düşünmeden geçemiyorum. Televizyon İslam maneviyatına yabancı
bir toplumsal kültürde ortaya çıkmıştır. Hat, minyatür, tezhip ve ebru gibi
illüstrasyonlar ve şiir gibi kaim bir dil ne ölçüde kutsal geleneğimizden
neşet etmişse, sinema ve televizyon da o ölçüde kutsal içeriğe yabancı bir
dünyada filizlenmiştir. Sinemayla televizyonu birlikte zikretmem ayniyet
içerdiklerinden değil. Televizyon sadece odaksız oluşundan değil enformasyon
denilen entipüften bir içerik aktardığından ve metafizik konular da dahil
ele aldığı her sorunu gerçeklikten soyması ve eğlenceli bir malzemeye
dönüştürmesi, günlük yaşamımızdaki işlevleri bakımından sinemadan oldukça
farklı bir dile sahip.
Sormamız
gereken şu aslında: Yürürlükteki televizyon diliyle İslam’ın içerdiği
perspektifleri ne ölçüde kullanabiliriz? Buna bağlı olarak şu soruları
üretmemiz de mümkün: Referansı kutsal olmayan bir araçla kutsal içeriği
nasıl aktarabileceğiz? Kendi geleneğimizden neşet edecek bir televizyon
ortamı hangi ahlaki/yayın ilkelerini önceler? Nasıl bir formata sahiptir?
Sanırım
sorunun odağında bu sorular da yer alıyor. Gayriahlaki bir ortamda İslami
alanda kalarak siyaset üretmenin içerdiği sorunları bu alana da
taşıyabiliriz. Dini felsefi içeriğinden boşaltılarak yürürlükteki politik
kuralların netameli çerçevesine sığıştırmak nasıl bir vehamet içeriyorsa
sinema, televizyon, radyo ve gazete gibi modern iletim aygıtlarıyla "İslami
yayıncılık" yapmaya kalkışmak da benzer bir çözümsüzlük içeriyor. Sorunun
yumuşak karnını gözardı ederek sağlıklı bir yere varılabileceğine ihtimal
vermiyorum. Televizyonu bir eğlence aracı olarak kullanan seyirciye aracın
doğasını yeniden kurgulamayı ve kodlamayı hedeflemeyen kolaycı yaklaşımların
fenalık ettiğini düşünüyorum. Suçlayıcı ve sorunu çözümsüzlüğe itici
tutumumdan kendim de rahatsızım. Fakat şunu bir kez daha ifade etmek
durumundayım: Mevcut televizyon dilini esas alarak insanları "malumat"
düzeyini aşmayan İslami heyecan ve malzemeyle meşgul edenlerin tutumu İslam
maneviyatında kendisine bir karşılık bulamaz. İslami araçlar vahyin iç
özelliklerini yansıtır. Hüseyin Nasr'ın ifadesiyle, "İslamda iç hayatı
anlamak, İlahi güzelliğin hem sanat hem de tabiat üzerindeki etkisine
değinilmediği zaman eksik kalır. İslami sanat teşkil dünyasıyla uğraşsa bile
tüm özgün kutsal sanatlar gibi iç yaşama açılan bir kapıdır. Güzellik
iyiliğin iç boyutudur ve bizi ona içkin halde bulunan gerçekliğe götürür.
Aşkın boyuttan yoksun bir uygarlığın ürettiği araçla İslami içeriği
aktarabilmek için öncelikle bir zihinsel putkıranlığa girişmek ve bu
iletişim ortamını yeniden tanımlamak zorundayız. İslam sanatı hem biçim hem
ruh olarak "İlahi Kelime"yle yakından ilgilidir diyen Nasr'ın
belirlemesinden hareket edersek sorunun bir boyutunu açabiliriz. İlahi
Kelime, Hıristiyanlıktaki gibi bir insanın ikonolojisiyle değil doğrudan söz
olarak vahyedilmiştir bu nedenle kutsal sanat kendisi logos olan bir insanın
ikonoğrafisiyle değil Kutsal Kitab'ın harf ve seslerinin tezahürüyle
ilgilenir. Televizyonun kullandığı görüntü böylesi bir sakıncayla karşı
karşıya.
Doğu ve
batıdaki resim kültürünün ilkelerini gözönüne almadan görsel formlara
ilişkin tutarlı bir yaklaşım sağlamak kolay olmasa gerek. İbn Abbas'ın bir
ressama, "ağaçların ve ruhu olmayan şeylerin resmini yapmayı öğütlediğini"
hatırlayınız. İzzetbegoviç'in yorumuyla, İslam sanatı insanı değil insan
bedeninin tasvirini yasaklıyor. Begoviç, İslam sanatının surete karşı
tavrını estetik bir ilkenin teyidi olarak görüyor. Kutsal sanat dini alanda
bütün antropomorfik imajları dışlıyor ve insana tümüyle kendisi olma yolunda
yardım ediyor. Begoviç şöyle diyor: İslam sanatı bütünüyle insanın kendi
esas kıymetini anlamasına yardım edecek bir ortam oluşturmayı amaçlıyor. Bu
yüzden son derece nisbi, geçici nitelikte de olsa put olabilecek herşeyi
reddediyor. Allah'ın görünmeyen "huzur"uyla insan arasında hiçbirşey
bulunmayacaktır. Suretlerden mahrum bir görsel sanat soyutlamalarla dolu bir
duygu kabıdır. Müslüman için dindışı dünya diye birşey yoktur. Hiçbirşey
Allah'ın iradesi dışına çıkamaz ve hiçbir ortam dindışı değildir. Müslüman
açısından dünyevi sanat aynı zamanda kutsaldır. İslam sanatının
olağanüstülüğü, tevazu ve dünyeviliği kutsallıkla meczetmesi ve Allah'ın
mahluku olmasından kaynaklanan bir kıymete sahip olmasıdır. Onunla yeni
tanışan biri için İslam’ın kutsal sanatı bir duygusal oyun ve coşku olarak
görülürse de o aynı zamanda derin bir fizikötesi hakikati sembolize eder.
Onun masum duygusallığı yüce bir maneviliği çağırmaktadır. Onun hedonizmi
bütün zevklerin kıymetsizliğini göstermektedir. Onun tevazuu Allah'ın
yarattıklarının güzelliklerine söylenmiş gizli bir övgüdür. Ve onun ölçülü
geometrisi, simetrisi düzeni ve uyumu bir hakikati anlatmaktadır ki o bu
evrene ait değildir. İslami gelenekte insan salt bir et ve enerji yığını
olarak değil, bir homo intellectus olarak alınmaktadır. İslam sanatı insan
bedeninin insanın tek sembolü olduğunu reddederken soyut tasviri, lisanı
(hat-kaligrafi) ve geometrisiyle insanın nihai sembolünü
ifadelendirmektedir. Begoviç'in yorumunda berraklaşan boyutuyla
soyut/sembolik dil, görsel formların tümüne şamil bir ilkeden,
(tevhid/birlik) neşet etmektedir. İnsanın bedeninden çok ruhunu
ifadelendirmeyi teşvik eden İslam sanatı özellikle minyatürde görüldüğü
üzere deformasyon, stilizasyon ve soyutlamayı esas alır.
İslam
sanatının grafik özerklik alanına televizyonu da taşıyabiliriz. Sinemada
Tarkovsky'nin fazla görüntü kullanmasının nedenini hatırlayalım. İnsanları
televizyonla birlikte görüntünün çoğaldığı ve meşrulaştırdığına inandıran
bir sahtekar (McLuhan) ortaya çıktığını söyleyen Godard da Tarkovsky gibi
televizyonun sahte gerçeklik üretmesini çok sayıda resim kullanmayla
ilişkilendiriyordu. Kurban yönetmeni bunun tümüyle karşısına çıkıyor ve
görüntünün uzun süre perdede tutulması gereğine işaret ediyordu. Böylece
doğallık sağlanacak, gerçek manipüle edilmeyecekti. Filmlerinde doğal zamana
koşut bir filimsel zaman oluşturan Tarkovsky'nin bu tutumu İslam
maneviyatının televizyon ortamında dışlaştırmayı amaçlayanlara bir ipucu
verebilir sanıyorum. Grafik özerkliğe dönersek... Kur'an, "ve in min şey in
illa yüsebbihu bi hamdihi" (Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin ve
O'na hamdetmesin)'nin anlam dünyasını hayatımızın tüm alanlarına yaymamızı
buyurur. Bu yüzden dindışı bir alan yoktur. Doğrudan dini olmayan her
eylemimiz bu bilinçle kutsal bir anlam kazanır. Kullandığımız herşey bir
ikondur. Biz de ikonik bir varoluşsal duruşa sahibiz. Kendimize bakan bir,
Yaratıcımıza dönük sayısız yüzümüz var. Buradan ikonik/idolatrik ayrımına
gönderme yapabilir ve televizyonda resmin ikonik bir işlev içerisinde
kullanılması gereğine işaret edebiliriz. İnsanın tapınma eğilimi gösterdiği
her nesne puttur. Onun tasviri yasaklanmıştır. Resim burada etik bir dile
sahiptir. Ünsal Oskay'ın ilginç belirlemesini hatırlatmakta yarar görüyorum:
Televizyonun gerçekliği bilişsel olarak kavranmakta en umutsuz iletişim
aracı olduğunu söylemekle kalmıyor, şimdiye dek rastladığım en dişe dokunur
yargıyı, ikonolojiye ilişkin bir göndermeyle pekiştiriyor: İzleyici için
ancak etik içinde kalındıkça açımlanabilen bir kodlamaya dayanan ikonolojik
bir iletişim aracı. Ancak ahlaki ölçüler içinde kalındıkça açımlanabilen bu
aracın doğasının, resim kültürümüz açısından ciddi bir sorun ürettiğinde
kuşku yok. Sadece tüketim ilkesinin baskısı altında oluşu, odaksız ve
popülist oluşu, çalışanlarını niteliksiz şartlarda üretmeye zorlayışı,
sadece kişiselliğe ve hikmete uzak oluşu değil, kullandığı ve seçtiği
malzemenin kaliteleri bakımından da çözümsüzlük içeren bir dile sahip
televizyon. İnsanların düşünmeye değil eğlenmeye eğilimli kuvvetlerini
kullanıyor. Bu bakımdan görüntüleme mantığı açısından etik içinde kalınarak
açımlanabiliyor. Bu yüzden "gerçek anlamda tefekkürü olmayan" toplumlar için
tehlikeli olabiliyor. Bizi irfana ve hikmete ulaştırmak şöyle dursun,
muhayyilemizi dumura uğratıyor, duygularımızı törpülüyor ve donduruyor.
Televizyonun etkileri birkaç satırla anlatılamayacak denli karmaşık,
biliyorum. Bizim gibi otokolonizatör ülkelerde her yeniliğin kötü bir
kopyası yapıldığından ve bunun en vahim örneklerini televizyonlarda
gözlediğimizden her an değişiveren bir iletişim ortamında neyin hangi
ilkeyle ilintili olduğunu kavramak da güç. Fakat şunu iyi biliyorum: Canlı
resmi olan yere melek girmiyor. İkon değil idol olarak kurgulanmış her
tasvir bizi ruhun genişliğinden nefsin kasavetine çekiyor. Meleği kaçırtan
figürel tasvirin ya olumsuz veya zırvalarla dolu bir içerik uğruna sürekli
kullanıldığı bir ortam televizyon. Ahlaki alanda televizyonculuk yapmaya
kalkışanların bu çekinceyi yedeklerine almaya çağırıyorum. Kuşkusuz objektif
baktığı her şeyi kodluyor. Evrensel bir kodlama yeteneğine sahip. Nasıl
olduğundan çok nasıl olması gerektiğini tesbit eden bir objektif. Nesnel
olmayan, olamayan... Üstelik görüntülemeyle bitmiyor herşey. Televizyonun
bir boyutunu ele veren kurgu işlemi devreye giriyor. Televizyonun kurgusal
drama üreten dili montaj masasında kıvamını buluyor. Müzik, efekt ve
seslendirmeyle artık tüketilmeğe hazır spekülatif bir gerçeklik. On dakikada
bir bas bas bağıran fragmanlarla, kerameti kendinden menkul anonslarla
"hiper gerçek"i tüketime sunabilirsiniz...
Karşısında
doyumsuz bir edilgenlikten sıyrılmamızda nasıl televizyonun dramatik
kalıplarını kırmak ve onu Karagöz gibi göstermeci bir ibret/hikmet perdesi
haline getirmek önkoşulsa, odaksızlığa karşı çıkacak her yolu denemek de
zorunlu gözüküyor. Televizyon doğası gereği bir konuya odaklanamıyor. Bir
süre oluşturduğunuz duyarlığı reklam arasıyla dağıtabiliyorsunuz. "Dini"
programın akabinde dansöz görüntüsüyle başlayan bir müzik programı yayına
girebiliyor. Bunun illüzyonu kırmak bakımından önemli bir işleve sahip
olduğunu düşünebiliriz. Fakat ilüzyonla birlikte iletilmeğe çalıştığı
muhtevayı da berheva edebiliyor. Suya yazı yazmak, kumdan kaleler kurmak
gibi birşey. Bu ezeli sorunu aşmak imkansız görünmekle birlikte bizi en
azından konu odaklı bir televizyon rüyası görmekten alıkoyamıyor. Eğer
bireysel bir tutum alışla televizyonu tümüyle yürürlükten kaldırmamız -Pasolini'nin
çözüm önerisi böyle- mümkün olmayacaksa -ki mümkün değil- ne onunla ne de
onsuz olabildiğimiz bu ucubeyi mistik bir ilhamla dönüştürmek, İslam'a özgü
bir ortam, bir dil üretmek için öncelikle odaklı bir televizyon formatı
üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Soyut gerçeklikleri aktarmanın bir yolunu
bulabiliriz. -Tarkovsky, Kurosava, Bergman gibi yönetmenler sinemada bunu
başardılar.- Gerçekliğin bozundurulmadan aktarılmasına elverir bir iletim
dili bulabiliriz. Dramatik öğelerden yalıtabiliriz. Lakin odaklı bir hale
getirmek sanıldığı gibi kolay değil. İşe tür sınırlamasıyla başlayabiliriz
sanırım. Türdeş programcılık, televizyonun odaksız diline karşı sağlıklı
itiraz olabilir. Televizyonda felsefi sorunların aktarılamayacağını savlayan
iletişimbilimcilere katılmakla birlikte, derdimizin bundan ibaret olmadığı
ihtirazi kaydını da düşünürsek, "hikemi bir içeriğin" aktarılmasına müsait
bir televizyon dilinin kutsal geleneğimizden istihrac edilebileceği umudunu
taşıyorum. Herşeyin tüketim nesnesine dönüştürüldüğü günümüz iletişim
ortamında, kainatı binlerce birlik perdesiyle bir gül gibi sarmalamış olan
Yaratıcı'nın kader kalemiyle çizdiği o sonsuz imgeye gözümüzü dikelim.
"Varlığın yüreğine sessizce, derinlemesine inelim, simgelere eğilelim."
Dünyayı değiştirmenin yolunun nefsini değiştirmekten geçtiğini unutmayalım.
Bu kesret dünyasında birlik sahiline taşınalım. Bir dış ahenk yaratabilmemiz
için içimize, içimizdeki tevhid kıyısına yanaşmamız gerektiğini aklımızdan
bir an olsun çıkarmayalım. Herşeyin o asli noktaya, o odağa bağlı olduğunu
unutmayalım. Claudel'in ifadeleriyle söylersek, varlık bir mecazdır, bir
mektuptur, Yaratıcı'nın tekvini kelamıdır. Varlığın yüreğinde Allah'ı
birleyen ritim vurmaktadır. Dünya bize kendi yokluğunu, ama bir başkasının
tam deyimi ile Yaratıcı'sının varlığını alçakgönüllülükle, coşkuyla anlatan
bir metindir. Her zerre bir ikondur, O'na yönelmiştir. Kendini işaret eden
bir boyutu varsa O'na dönük sayısız niteliği vardır. Bu mecazi hayatta
tarfetülaynda gelir, şimşek gibi çakar, bir iz bırakır ve gider. Yaktığı
ışıkta okunan mektup, Allah'ın güzel isimleridir. Varlık bir imandır, bir
harftir. Ötekiyle birleşerek hem kendi varoluş anlamını hem de İsm'in sonsuz
imkanlarını ifşa eder. O yalnızca bir metin değildir, yazardır aynı zamanda.
Ölü bir harf değil canlı bir düşüncedir. Bir safsata değil, bize herşeyin
önceden vazedildiği bir kelamdır. Positinos et Propositions I'de Claudel,
"Kainat bir kitaptır" der. Kendi bilinmezlikleri içinde onu ancak bir
aynadaymışçasına görebiliriz. Dünya koca bir kitaptır. Kendi içinden ve
dışından yazılmış koca bir kitap. Ve yine biliyoruz ki, görülebilir şeyler
bize, görülmezlerle ilgili bilgi aktarmak üzere yaratılmıştır. Onları
yalnızca görmek için değil, inceleyebilmek, onlardan birşeyler öğrenebilmek
için özen göstermek zorundayız. Baudrillard'ı şaşkına çeviren karmaşa,
kendisine Yaratıcı'nın bağışladığı mecazdan habersiz nasıl çözülebilir?
Medyanın batıni şifresi varlığın yüreğindeki ritme katılmadan nasıl
açımlanabilir? Bir panik çemberinden söz ediliyor. Araç mesaja dönüşüyor ve
üretilen sahte gerçeklikler yalancı bir imge halinde insana geri dönüyor.
Kesretten geliyor, insanı yeniden kesretin boğucu dalgalarına fırlatıyor.
Varlıktaki İsm'i okuyamıyor. Denizin yüzeyindeki yanıp yanıp sönen
kabarcıklara bakıp hepsinde bir güneş gizlendiğini sanıyor. Gözünü göğe
çevirip Sonsuz Güneş'i göremiyor. Her kabarcığın, gözünü O'na raptettiğinden
habersiz. Celal ve Cemal isimlerinin sonsuz çevrimlerinden bağımsız bir
medya ortam oluşturma şansı yok müslümanların. Garaudy'nin belirlemesini
hatırlıyorum: İkon, yani Allah'a işaret eden bir nesne, bir heykel, taş,
resim ile O'na ulaşmamıza engel olan, hatta onun yerini alan idol'ü
karıştırmamak gerekir. Çağdaş İslam sanatı arabeskin hareket yönünü -burada
arabeski bir nesnenin çevre çizgisi degil de, bir hareketin deveranı
olduğunu düşünelim- sadık kalabilir. Herşeyin Allah'a doğru giden hareket
üzerinde odaklaşan camilerin dışında, Allah'ın varlığına götürecek
nesnelerin dinamik bir şekilde taklid edilmemesi için sebep yoktur. Bugün
üslupta idolatri (putperestlik) değil de, ikonik (mecazi) diye
adlandırabileceğimiz bir hareketin yani bizi nesneden Tanrıya doğru götüren
bir hareket olan çizginin dinamik düşüncesini ihtiva edecek bir işaret
teorisi üzerinde bir modern resim üretebileceğine inanıyorum. Kutsal sanat
mecazidir. Çünkü herşey mecazidir. Her varlık bir mecazdır. Nedir mecaz?
İster benzetme ister ilgi olarak bir sözcüğün gerçek anlamında kullanılması,
bir başka anlama işaret edici olması. Bu bakımdan insan da bir elçidir.
Haber elçisi. Resulullah'tan sonra vahiy bitmiştir fakat haber rüyayla devam
etmektedir. Sahih rüya. Rüya Sineması'na beni ulaştıran düşünce buradan uç
vermişti. Odaklı bir televizyon hülyasına da buradan kalkarak varıyorum.
Odaklı, herkesin hukukunu gözeten, sahih bir televizyon ortamına.
Hakikat'ten neşet edecek bir televizyon da bir elçi olacaktır. Bizi
güzelliğe, iyiliğe ve ona içkin olan Hakikat'e götürecektir. Bu üç katman
içkin haldedir. Nasr bunu çözümlerken hüsnün ihsandan, ihsanınsa hakikatten
neşet ettiğini belirtir. Tüm iyilik ve güzellikler O'ndan, O'nun binbir
İsm'inden gelir. Burçlarımıza Esmaülhüsna, birbirini çevreleyen haleler
şeklinde doğar. Bediüzzaman, "iman, bir hüsn-ü mücerred ve münezzehtir" der.
Güzellik derken hüsn-ü mücerred'i kastediyorum. Varlığın özündeki güzelliği.
Esmaülhüsnanın varlık katlarındaki tecellileriyle çiçeklenen güzelliği.
Allah vacibülvücuttur. O'nun varolmasıyla kainat vücut bulmuştur. O'nun
güzel isimleriyle sever ve acı çekeriz. O'nun Latif ve Kerim isimleriyle.
Dünyanın yüklendiği işlev budur. Bu yüzden sonsuz simgelerle kuşatılmışız.
Bilincimizde, bilinçaltımızda ve bilinçdışımızda simgeler kaynamasının gizi
de buradadır. Her varlığın bir simgesi vardır. Bu sadece tabiatta saf halde
bulunan güzellik değil, aynı zamanda her an başkalaşan kalbimizde, kalb-i
selimimizde bir gülün kat kat çevrilmesi gibi sayısız güzelliği içindir.
İnsandaki gizemin kaynağı da odur. İnsanların gizemli olduğunu farkedince
yüreğimizden dilimize dökülen sözcükler, şiir, mesel, öykü, sinema, müzik,
resim şeklini giyer. Televizyonu da bu bağlama taşıyabiliriz. Asli
gerçeğimize işaret edici kelimelere ulaşmadan kutsalla bağı olan bir
televizyon ortamına ulaşamayız. Vıele Griffin bu yüzden günün ve gecenin
saatleriyle içiçe giren, durmaksızın yenilenen, dalga ve ateş gibi bitip
tükenmez ve değişken olan, sonsuz bir lirizmle zenginleşen güçlü bir toprak
gibi verimli, gizem gibi derin ve tadına doyulmaz, çevik ve kılıktan kılığa
giren bir tutkudan söz eder. Sonsuz davranışlardan oluşan bir devinim
tutkusu. Sevinçli ya da üzüntülü, sayısız başkalaşımların güzellik
kazandırdığı hayat tutkusunun ta kendisi. Bu isimlerin titreşimidir. İnsan
bir fanustur ve yüreğinde yanan inanç ışığuyla yüzeyindeki İlahi isimler
okunabilir. Baudrillard'ın "bizler de ekranız" ifadesinin negatif
kopyasından söz etmiyorum. O'nun gözlerini kamaştıran kaosun Birlik ilkesine
rücu edilerek düzenlenebileceğine inandığımı belirtmek istiyorum. Gerçekte
baştanberi birer ekrandık biz. Postmodern dönemde gerçeğin tüketildiği,
manipüle edildiği, bozundurulduğu, sinema filminde oyuncunun yaşadığı ruh
göçüne benzer ruhsal deprem yaşayan seyircinin gerçek adına ne varsa
zihninde alabora edildiğini kaotik bir ortamın elinden tutulup kaldırılması
gereğine işaret ediyorum. Bu bakımdan esma merkezli bir kainat anlayışının
sahih bir iletişim kavrayışına imkan verebileceğini düşünüyorum. Bir fanus
gibi insanın yüreğini ışıtan inancın medya sorunlarıyla alude zihinlere
duruluk, berraklık ve saydamlık getireceğini sanıyorum. Küfr'ün örtmek
anlamını düşününce ve insanın yüzeyindeki İsimlerin bu örtüyle karardığını
gözönüne alınca televizyonun ikonik bir dile sahip olması halinde bizi ne
türden sürprizlerin beklediğini tahayyül edebiliyorum. İnsanı nihil'in
karanlığına atan çağdaş medya, "hiçbirşey yoktur ki Onu tesbih etmesin"
Hakikatiyle yeniden kurgulanmalıdır. Herşey O'na dönük bir ima, bir nişan
bir işarettir. Herşeyin işari bir anlam taşıdığını düşünmek, varlığın
gerçeğini, evrenin varoluş gerçeğini Allah'ın İsimlerine uzatır. Velilerin,
"hakiki hakaik-i eşya Esma-yı İlahiyyedir, eşyanın mahiyeti o hakikatlerin
gölgeleridir" deyişi bundandır. Ruhun ve evrenin tüm çizgileri, tüm girinti
ve çıkıntıları, tüm uyum ve güven dolu imgeleri Hikmet pergeliyle çiziliyor.
Kainat resmi İhsan ve İnayet'ten geliyor. Herşeyin gerisinde bir Hüsün ve
Ziynet kasdı var. Tabiatı sahih bir alan olarak kendisine kılavuz edinen
ilkçağ sanatçısı gerçek bir dünyaya gönderme yapıyordu. Kutsal
referanslarını tümüyle yitiren postmodern mediumlar kaos üretiyor. Sahih bir
gönderme alanına sahipken, her tür mediumda imge gerçeklik olarak yer
alıyordu. Sun ve İnayet kainatın katlarındaki güzelliği, gülümseyen çehre
olarak resmediyordu. İhsan anlamına Lütuf ve Kerem anlamı katıyordu. Bu
şimdi de aynen cereyan ediyor. Bu deverandan ayrılan biziz. Kendisini
tanıtmak ve sevdirmek Merhamet ve Nimet iradesinden süzülür. Acımak ve
şefkat etmek... Bu katmanda Cemal ve Kemal sıfatlarına ulaşıyoruz. Güzellik
ve Aşk'ı doğuran bu sıfatlardır. Bunlar hem Aşk hem de Hüsündüler. Hüsün ve
Aşkın birleşmesi bu sırdandır. Cemal, kendini sever ve göstermek ister.
Kendisi mecaz olan her varlık Latif ve Kerim isimlerini zikreder. Ve gize
bir ayna olur. Latif ve Kerim isimlerinin arkasında Vehud ve Maruf isimleri
okunur. Binlerce birlik perdesine sarılı, sonsuz bir çevrim içinde Münim ve
Rahim isimlerine ulaşırız. Oradan Hannan ve Rahman isimlerine kavuşur. Ve
Cemil'in hem sevgi hem de güzellik anlamına taşınırız. Alim, Hakim, Mukaddir
ve Musavvir... varlık katları birbiri içinde sarılı perdelerdir ve her
perdede Esmaülhüsnanın birisi tecelli etmektedir. Bu kainat tasavvuru
sanatçının tıpkı Musa'nın (as) sığındığı dağ gibi kendisine gerçek ve emin
bir sığınak düşüncesi sunuyor. Zamansallığı aşmak, herşeyin ve herkesin
üstünde ışıklara bürünmek ve ışıl ışıl zihinlerde gezinmek. Evrenin
görünürlüğünün ötesinde fenomenlerin içyüzüne süzülmek. Varlığın yüreğine
sızmak. Tüm bu imgeleri çöze çöze varoluşun anlamını buluyoruz.
Medyanın
birincil kodlarını da ikincil kodlarını da bu kavrayıştan, bu sözlükten ve
bu duyarlıktan hareket ederek oluşturamadıkça, sütun, mikrofon ve ekranı bu
tasavvurun verili ortam içinde kalarak atılımcı bir rüzgar
estirebileceğimize inanmıyorum. Bediüzzaman'ın, Süleyman (as) peygamberin,
Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya dek yanına getirtme mucizesiyle
ilgili yorumuna "dinin aklileştirilmesi" deyip geçmekle sorun çözülmüyor.
Sorunun çözümsüz bir doğaya sahip olduğunu papağan gibi tekrarlamak da bir
anlam ifade etmiyor. İslami sembolleri yeniden üretirken Bediüzzaman'ın
tıpkı Moğol ve Anadolu Müslümanlarına Ahmed Yesevilerin yaptığı gibi dini ve
dindışı sözlüğü bir arada kullanması amaçsız değildi. Geleneğin
yırtılmasıyla ortaya çıkan sorunları aşarken Bediüzzaman bir köprü ödevi
görmüş ve İslam’ın özgül sembolizmini yeniden üretirken modern zamanlarda
ortaya çıkan sembolleri de kullanmıştı. Geleneksel kodları yeni kuşaklara
iletirken müteradif sembollerin biraraya geldiği bir sözlük üretmişti.
Üstad'ın radyo, televizyon ve sinema gibi teknolojik burjuva uygarlığının
ürettiği araçlara yaklaşımı NİYET ve NAZAR kavramlarında ifadesini bulan bir
ötegerçek kavrayışından besleniyor. İnsan insanın Kurjujur'un karanlık
dehlizlerinde anlam yitirmektense, varlık bir mecaz, bir ikondur, herşeyin
gerçek yüzü Yaratıcı'sına dönüktür'ün zenginliğine dalıyor. O'nun namı ve
hesabına eşyayı kullanmanın halife-i ruy-i zeminlik anlamına geldiğini
söylüyor. Gaflet nazarı... Emirdağ Çiçeği'nde, Hüve Nüktesi'nde gerçeklik
kavrayışında herşeyi özerk akıl ekseninde kurgulamak hülyalarıyla kıvranan,
gele gele anlamsızlığa vurguda karar kılan postmodern sanatçıya, kainatın
samedani bir kitap olduğunu hatırlatıyor. Öyle bir kitap ki, harfleri,
sözcükleri, işaretleri hep O'nu anlatmak üzere biraraya geliyor. Kendi
başına bir anlam ifade etmeyen, biraraya geldiğinde mana kazanan harf gibi.
Varlığın ikonik niteliğini deşifre ediyor. Yeryüzünü bir vahşet ve hüzünevi
değil, Rabbani bir ülke biçiminde tasvir ediyor. Tam burada sinema perdesi
açılıyor: Firak ve zevalde yuvarlanan varlığın yüreğine sızıyor. Hüve
Nüktesi'nde ise. "ses ve görüntü ileten hava, İlahi İradenin bir arşı"
olarak tanımlanıyor. Rüzgarın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar
olan Hüve lafzındaki havada küçücük mikyasta bütün dünyada mevcut
telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların
merkezleri, santralleri, ahize ve taşıyıcıları bulunsun ve o hadsiz işleri
beraber ve bir anda yapabilsin. Veyahut Hüve'deki havanın herbir parçasının
herbir zerresi bütün telefoncular, telgrafçılar, radyocular kadar manevi
şahsiyet ve kabiliyetleri bulunsun. Ve onların dillerini bilsin ve aynı
zamanda başka zerrelere de bildirsin. İşte bu fikri seyahatimde hava alemini
temaşa ve o unsurun sayfalarını mütalaa ederken bu mücmel hakikati
aynelyakin gördüm.
Televizyonun
en somut sonucunun zihnimize soyutlamalar sokması değil, kalbimize bazı
sahte mitler, mitik kişilikler ve sahte gerçeklikler yerleştirmesi olduğunu
biliyoruz. İnsanları nasıl eğlendirerek gelir sağlayacaklarının derdindeki
televizyonlar, bugün trajik durum üretmekte şeytani birer tuzağa
dönüşmüştür. Televizyon bu nitelikleriyle şiddet davet ediyor, onu besliyor
ve ondan besleniyor. "Kan dökücü" insanın bir boyutu ekrandan yansıyor.
Haber de dramatik bir kurguyla sunuluyor. Cinayetler, kazalar, intiharlar,
dramatik gerilime elverir herşey televizyona konu ediliyor. Çeçen
savaşçılarının vapur kaçırma eyleminde bunu bir kez daha gözlemiştik. Medya
Dünyası'nda belirtildiği gibi televizyon her olayı yassılaştırarak sunuyor.
Hayale dayalı yapımların çoğalması şaşırtıcı değil. Seyircinin zaaflarına
sesleniyor, onu kullanıyor ve boşluğu derinleştiriyor. Boşluk burada hep
olumsuz nitelikleriyle tanımlanıyor. Nihil'in olumsuz içerikle tanımlanması
sonucu televizyonlar "aylık saat" oluşturmakla kalmıyor bunu raiting
çılgınlığıyla takas etmek için akla gelmedik yollara başvuruyor. Peki
televizyon neyin yerini alıyor? Televizyon birşeyin yerini almıyor bence.
Kendine hayatımızda vazgeçilmezmiş görünen bir yer oluşturmağa çalışıyor.
Maneviyatı fakirleşmiş bir topluma seslenirken fazla yorulmuyor. Burada bazı
kanallardaki kimi lokal yayınları bağlamdışı tuttuğumuzu belirtmeliyim.
Lakin onların da geleneksel televizyon kalıplarından tümüyle
soyutlanamayacaklarını aksine başarılı olmanın yolunun buradan geçtiğine
inandıklarını da belirtmek durumundayım. Gerçi Kanal 7'deki Esmaülhüsna
zikrinin, Şarkılar Seni Söyler'in, Nabi Avcı'nın hazırlayıp sunduğu 360
derecenin geleneksel televizyon formatına aykırı bir dil üretmeye
çalıştığında kuşku yok. Fakat bu lokal başarıyı protipin tümüne yaymak ne
ölçüde vaki olabilir, tartışmalı bir husus. Esma zikrinin bu yapımlar
arasında televizyon-kutsallık bağlamı açısından önemli olduğunu bir kez daha
ifade etmek istiyorum. Ramazan ayında yayımlanan bu nefis filmin bence en
önemli niteliği İslam maneviyatına özgü bir resim kültürüne yaslanmasıydı.
Orada eylem-düşünce bütünlüğü gerçekleşiyordu. Ne "şimdi" ve "bugün"
yansıtılmak ne de somut gerçekliklere ayna tutulmak isteniyordu. Bir akıma
kapılmış gibi seyrediyorduk. Gözlerimize ekrandan, ekrandaki İlahi
isimlerden yani "yazı" ve "ses" ten ışık düşüyordu. en-Nur/el-Kelime
ilişkisini açımlarken Nasr'ın İslam’ın ses ve harf olarak vahyedilmiş
olduğuna vurgu koyuyordu. Kanal 7'nin yayımladığı Esma zikrinde bu gerçek
yansıyordu. Görüntüyü duyguymuş gibi algılıyordum seyrederken. Gözlerimi
ekrana çekiyor, bir zikir mahalline dönüşen beyaz camın zerreleriyle
birlikte İlahi İsimleri okuyorum. İsimleri yüreğime vuran ışıkla okuyorum.
Gece bir denizin sessizliğinden gibi geliyor... es-Sabır, er-Rahman,
er-Rahim... Fonda zikir efektleri. Nesnelerin gölgesi. Dünyanın gerçek
görüntüsü. Bir sevgi ve şefkat dünyası. Parçaları koptukça bütünleniyor.
Denizin yüzeyindeki ışıklar gibi yanıp sönüyor. Güneş'in sesleri. Manevi
hayatımızın en değerli desteği. İşte diyorum, kendisi logos olan insanın
ikonoğrafisi değil, bize vahyedilen İlahi kelimenin görüntüsü. Televizyon
ortamında ancak böylesi bir ibadet rüzgarı estirilebilir. İslam
maneviyatının buharlaştığı hem aracı hem seyirciyi hem mesajı belirlediği
bir yapım. Burada dramatik ve trajik hiçbir parazit yok. Ne kurgusal
gerçeklik ne lüks bir kategori... Görüntü başka birşeyin resmiymiş gibi
değil. Görüntü burada gerçek gizlerini kuşanıyor. Zaman kristalize oluyor.
Bast ve tayy'a benzer bir halle seyirci zikre başlıyor. Allah'ın isimlerini
zikrediyor beyazcamın parçacıkları. İftara yakın bir anın en merhametli en
feyizli anında ekrandan yansıyan görsel kelime bize yepyeni bir ikonolojinin
belirtilerini ilham ediyor. Nicedir toplumsal kirlerin aktığı ekrandan
Esma'nın feyzi akıyor.
Popüler
olanın nitelikli, nitelikli olanın popüler olamayacağı aşikar. Sinema
popüler sanatlardan biriydi. Köklü bir sinema geleneğine sahip ülkelerde
televizyonu besleyen önemli bir kaynak aynı zamanda. Bu sebepten olsa gerek
teleroman denilen ve özellikle Latin Amerika kökenli bir drama oluştu.
Televizyonun doğasını ve uyruğunu ele veren yapımların çoğu bu sabunköpüğü
dramatik filmlerin söylemine yatkın. Haber yapımlarında da benzer bir ifade
kendisini gösterdi. Kanal D'nin abartılı bir biçimde kullandığı kurgusal
dramatik kalıp Gerçek'in bir türlü haberleşemediği iletişim ortamını
Baudrillard'ı doğrularcasına iyice dönüştürdü. Yaygın olarak "malumat" biraz
zorlanırsa "bilgi" aktarabilen doğası gereği "hikmet" in aktarımına
elvermeyen televizyon hayatın kendisi değil kuşkusuz. onun kitlesel
modernleşmeye olan katkısını da düşününce hem tüketim hem de genel seyirciye
seslenme ilkesi bakımından yeniden üretilmesi gerektiğini savunuyorum.
Nefislere değil ruhlara seslenen bir televizyon yayıncılığı... Herkesin
hukukunu gözetecek ahlaki bir iletişim ortamı. Bunu söylerken aslında
bireyin topluma değil toplumun bireye ihtiyacı olduğunu söylemiş oluyorum.
Televizyonu bir hülya makinesi olmaktan çıkarabilmemiz için bu gerekli
kanaatindeyim. Siyasi ve ekonomik çıkarlara değil insanın ruhsal imkanlarına
hizmet edecek bir ekran. Televizyon aracılığıyla bireyde merhameti koruma
isteğini koruyabilmemiz bu sayede gerçekleşebilecektir. Bu dilekleri ifade
ederken henüz televizyonun doğasını ürettiği çetin sorulara sarih cevaplar
geliştirememiş olduğumuzu da söylemem gerekiyor. Gerçeği oyunmuş gibi
algılamaya alışmış zihinlerin bu türden akıl yürütmeleri metafizik
spekülasyon olarak yorumlamamaları mümkün. Bunun da yadırganacak bir yanı
yok. Fakat modern ve postmodern bağlamlarda kalarak sahih cevaplar
üretebileceğimizi sanmıyorum. Sorularıma bu yüzden olsa gerek Esslin ya da
Baudrillard'dan değil Bediüzzaman'dan, Nasr'dan, Esmaülhüsna yorumlarından
cevap arıyorum.
Abdullah CEYHAN
DİB. Dini Yay. D. Başkanı
Radyo ve televizyon medyanın
en etkili iki üyesidir. Etki sahaları diğer medya türlerine göre daha çabuk
ve tez olmaktadır. Dolayısıyla dünya medyası ile ülkemiz radyo ve
televizyonunun etkileşimi de aynı oranda süratlidir. Kuvvetli ya da güçlü
ülkelerin medyası, zayıf ve fakir ülkeler üzerinde ister istemez hegemanya
kurabilmektedir. Ahlak dejenerasyonu da kültür emperyalizmi de bu yolla
enjekte edilmektedir.
Son elli
yılda dünya, eski elli yıla göre en az bin kere daha küçülmüşse bunun sebebi
medyadır. Küçülen dünyanın daha çok küçülmeye takati kalmamıştır. Tıpkı bu
durum atom çekirdeğinin parçalanamayacak kadar küçülmesi ve patlamaya hazır
hale gelmesini çağrıştırmaktadır. Elbette dünyanın da bir sonu vardır.
Sondan önceki alametler teker teker zuhûr etmektedir.
Aletler iş
yapmak, faydalı işlerde kullanmak için yapılırlar. Ama zararlı fiiller
içinde de aletlerin var olduğunu inkar edemeyiz. Bunun için alet ve edevata
ruhsuz olmalarına rağmen ruh vermek zorundayız. Bugün medya cansız ve
ruhsuzdur. Beyni alınmış güvercin gibi uçmaktadır. Güvercinin ya beyni
alınmamalı veya gelişigüzel uçurulmamalıdır.
Ülkemizde ilk defa
radyo 1928 yılında, televizyon ise 1963'te yayın yapmaya başlamıştır. İlk
yayınlar halkın dikkatini ve ilgisini çekmiş, her yeniliğe karşı gibi
gösterilen halkımız fazla bir tepki göstermemiştir. Dolayısıyla radyo adedi
kısa sürede artmış, radyosuz köy, hatta ev kalmamıştır.
Radyo
başlangıçta haber dinleme ve müzik dinleme aracı olarak düşünülmüş, halk da
bu düşünce doğrultusunda şartlandırılmıştır. Başka birşey isteme arzusunun
önü böylece kesilmiştir. Televizyon da bundan daha farklı değildir. Önceleri
sınırlı yayın alanı olan televizyonumuz bugün uydu aracılığı ile dünyanın
dört bir yanına yayın yapmaktadır. Önceleri siyahbeyaz olan televizyon şimdi
tamamen renklenmiştir. Ancak renk körlerinin adedi çoğalmıştır.
Radyo da
televizyon da ilk zamanlarda ve aydınlar arasında güven telkin eden araçlar
olarak algılandı. Halk ise beklemede idi. Ama dinlemeyi ve seyretmeyi de
ihmal etmedi. Hatta yanık ezgi ve türkülerle, milli hisleri kamçılayan
konuşma ve marşları dinleyince ağladı. Çok duygulandı ama o halk, bir şeyler
daha istiyordu. Yetkililerde ise çıt yoktu. Uzun süre halkın genel arzuları
sorulmadı.
Nihayet yine
bu iki medya üyesi radyo ve televizyon, donmuş düşünceleri az da olsa
çözmüştü. Halk artık istek ve arzularını dile getirmeye başladı. Yetkililere
"Bize göre yayın yapın. " dedi. ancak radyo yayınına başlayalı 6 yıl,
televizyon kurulalı yirmibeş yıl geçmişti. Eğitici, öğretici, dini, ahlaki
ve kültürel konular medyamızda yer almaya başlamıştı. Bizim halkımız çok
kadirşinastır. Az şeye de sevinebilir. Halkımız yapılan bu jeste çok
sevinmişti. Dini ve milli konuşmaları can kulağı ile dinliyor, radyo ve
televizyonda okunan Kur'an-ı Kerim'den dolayı ağlıyordu. Bir yandan da
"Allah, devlete millete zeval vermesin", "Devlet adamlarımızı başımızdan
eksik etmesin" diye dua ediyorlardı.
Günümüzde radyolar çoğaldı.
televizyonlar çeşitlendi. Devlet radyo ve televizyonları yanısıra özel radyo
ve televizyonların da adedi arttı. Ancak hiçbirşey değişmedi. Ses aynı ses,
dekor aynı dekor. Tipler aynı, işlenen konular ruhsuz. Sahne ışıkları göz
bozucu. Görüntüler bize çok az benziyor. Kuvvetli ve güçlü devletlerin
yansıması ile kendimizi görmeye çalışıyoruz.
Radyo ve
televizyonların çoğalmasıyla bir hayalimiz daha suya düşmek üzeredir.
Düşünüyorduk ki, rekabetler neticesinde güzel ve güzellikler çoğalacak.
Aksine yıkım süratlenmiştir. Kötülüklerde yarış başlamıştır. Zira kötü emsal
olunca, iyiler de kötüleşebiliyorlar. "Bardağın yarısı su ile dolu" demeye
kendimizi zorluyoruz. Peşinden "iyiler hiç yok mu?" sorusunu kendimize
soruyoruz. Elbette var. Var olmak mecburiyetinde.
Kuşkusuz medya, insanlar
üzerinde en etkili adeta yaptırım gücü olan unsurların başında gelir. Zira
hem göze hem de kulağa hitap etmektedir. Yeni doğan çocuk bile
gördüklerinden etkilenmektedir. Karşımızdaki ekranda herşey herkesin gözü
önünde cereyan etmekte, karşımızdaki ile karşı karşıya gelmekteyiz. Bu
bakımdan tesir altında kalmamak mümkün değildir.
O halde bu
alet niçin hayırda ve iyilikte kullanılmasın? Buna engel birşey görmüyorum.
Galiba bizler yanlış üstüne yanlış yapıyoruz. Niçin mi?
Düğmesi
elimizde olmasına rağmen çeviremiyoruz. Milletimizin genel arzusunu
bilmemize rağmen onun isteği doğrultusunda propagandalar yapmıyoruz. En
etkili vasıta olduğunu bilmemize rağmen eğitim ve öğretim için
kullanmıyoruz. Hepimiz şikayet ediyor fakat çaresini düşünmüyoruz.
Olumsuz
yayınların insanımız üzerinde yaptığı tahribat şüphesiz çok büyüktür. Biz
millet olarak çok seyretmeyi ve çok dinlemeyi seven bir milletiz. Okuma ve
araştırmada ise sıkıntı duyuyoruz.
Radyo ve
televizyonlarda yapılan yayınların insanlar üzerinde olumlu ya da olumsuz
etkileri olduğu, onları yönlendirdiği muhakkaktır. Bu bakımdan tesir sahası
insan olan bu yayınlardan dolayı belirteceğim şu menfilikleri gözardı
edemeyiz.
Okuma ve
yazma alışkanlıkları azalmaktadır.
Özenti
artmakta, insanlar bencilleşmektedir.
Misafirlik
müessesesi ortadan kalkmak üzeredir.
Vurucu,
kırıcı, dalavereci yeni bir nesil yetişmektedir.
Karşılıklı
sevgi ve saygı yok olmaya yüztutmuştur.
Vurdumduymaz
ve idealsiz toplum oluşmaktadır.
Kazancın,
haram ya da helal olması noktasından farketmezliği meşrulaşmaktadır.
Giyim-kuşam
ve konuşmalarda bozulmalar meydana gelmektedir.
İffet ve haya
mefhumları kalkmak üzeredir.
Ülke ve vatan sevgisi fantazi olarak algılanmaya başlanmak
üzeredir.
Mukaddes ve
mübarek bilinen mefhumlar küçümsenmektedir.
Kişiliksiz
nesiller yetişmektedir.
Bütün bu
sayılanlar elbette sırf kötü yayınlardan dolayı olan ve olmakta olan şeyler
değillerdir. Ekonomik, sosyal pekçok sebep, bu sayılan olumsuzlukları davet
eden faktörlerdir. Bu sebeplerden birisi de ruhsuz. bize uymayan
yayınlardır. Şiddeti çağıran filmler, cinayet ve hırsızlıkları konu edinen
programlar ister istemez gençleri etkilemektedir. Menfaati telkin eden
konuşmalar menfaatçiliği, saygı ve sevgiyi hiçe sayan programlar
saygısızlığı, mukaddes mefhumlarla alay eden konuları gündeme getiren
programlar mübarek ve mukaddes tanımazlığı, haya ve iffet duyguları hiçe
sayılan yapımlar hayasızlık ve iffetsizliği doğuracaktır.
Ayrıca din
ehil kişilerce anlatılmadığı, din adamları tahkir edildiği takdirde,
insanlar ya yanlış şeylere inanacak veya din adamlarına güvenmeyen nesiller
yetişecektir. Keza, örf-adet ve kültürümüz iyi tanıtılmadığı takdirde
yabancı kültürlerin tesiri altında kalmak kaçınılmaz olacaktır.
Her şeyden önce, radyo ve
televizyonlardaki programlar yerli ve öz malımız olmalıdır. Kendi halkımız
ele alınıp, bizzat kendisi sahnelenmelidir.
Yayınlardaki
monotonluk kaldırılmalı, kalite yükseltilmelidir.
Din ve ahlak
programları çoğaltılarak, ehil ve konunun uzmanlarına hazırlattırılmalı,
ehil kimselere konu emanet edilmelidir.
Din ve ahlak
programlarının yayınlar içerisindeki oranı en az batı seviyesine yani %3,
%5'lere çıkarılmalıdır.
Devlet Radyo
ve Televizyonu diğer radyo ve özel televizyonlara rehberlik yaparak,
koordinatör görevini üstlenmelidir.
Yurtdışı
yayınlarda daha hassas davranılarak ülkenin tanıtımında ve milletimizin
kültürünün özendirilmesinde etkili kılınmalıdır.
Bilhassa dini
konularda Diyanet İşleri Başkanlığı ile koordineli çalışılmalı, ve yardım
alınmalıdır.
Dini
programlar canlı olarak ve spor müsabakaları gibi heyecan verici nitelikte
gerçekleştirilmelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı,
"Toplumu din konusunda aydınlatma" görevi ile yükümlü bir devlet kurumudur.
Diyanet İşleri Başkanlığı bu yasal görevi, süreli, basılı, sesli ve
görüntülü yayınlarıyla yerine getirmektedir. Ayrıca ilgili personeli ile de
vaaz ve irşat yoluyla bu vazifeyi ifa etmektedir.
Kuruluş
tarihi olan 3 Mart 1924 tarihinden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı
çeşitli eserler bastırmış, süreli yayın yapmış ve yapmaktadır. 1987 tarihi
itibariyle de sesli ve görüntülü yayın yapmaya başlamıştır. Bu yayınlar
başlangıçta teyp kasetleri halinde ilahi, dini musiki, vaaz ve Kur'an-ı
Kerim ayetlerinden oluşmakta idi. 1990'dan itibaren çizgi film, dini musiki
klipleri şeklinde yapılmış ve pekçok kanalda gösterime sunulmuştur. Sesli ve
görüntülü yayın-yapım çalışmalarımız devam etmektedir.
Şüphesiz
Başkanlığın bu alanda yaptıkları kafi değildir. Arzumuz ve bütün halkımızın
arzusu, Diyanet İşleri Başkanlığının bir radyo ve televizyona sahip olması
idi. Maalesef bu gerçekleştirilemedi. Sebebi ise, kanun ve mevzuatların
imkan vermemesidir. Özel Radyo ve Televizyon Kanunu, hiçbir kamu kurum ve
kuruluşuna, vakıf ve derneklere bu imkanı vermemektedir. Buna rağmen
Başkanlığımız çalışmalarını sürdürmüş, Devlet Televizyonunda bir kanalın
tahsisi ya da saat tahsisi konusunda kanun teklifi değişikliği götürmüş
fakat henüz olumlu gelişme sağlanamamıştır.
Sonuç
itibariyle:
Çağımızda medyanın önemi gün
geçtikçe artmaktadır. Medyanın hitap ettiği unsur ise insandır. İnsanların
eğitim ve öğretiminde bu güç iyi kullanılmalıdır.
İyi
kullanılmayan medyanın fayda yerine zarar getireceği artık bütün dünyaca
bilinmektedir. Maksat insanı eğitmek, onu yararlı bir unsur olarak
yetiştirmek olduğuna göre, ne yapıp yapıp bu sihirli kutuyu düzene sokmak
zorunda olduğumuzu bir kere daha ifade etmek istiyorum.
Radyo ve
televizyonların insanımıza kazandırdığı en önemli şey, onların dünya
hakkında yanlış da olsa bilgi sahibi olmalarıdır. Kaybettikleri ise daha
çoktur.
Gönül istiyor
ki bu önemli güç her sahada rehber olacak iyi bir öğretmen yapılabilsin.
Dini ve milli bütünlüğümüzün sigortası haline gelecek şekilde yeniden
düzenlenebilsin.
Muhsin METE
Yönetmen
Teknolojiyle insanların, hangi düzlemler içerisinde uyumlu
yaşayabileceği sorusuna cevap aramamız gerekir.
Kültür ve
medeniyet anlayışımızla bağdaşmayan, yeni bir kültürel ürünü yani yeni
anlamıyla kitle kültürünü, kitle kültürü de beraberinde evrensel bir dili
getiriyor.
Genel bir
seyirci ve izleyicinin idrakini zorlamayan, genel geçerli ve herkese hitap
eden bir dil içerisinde, birtakım malûmatlar verme dışında, bu aletleri özel
olarak kullanabilmemiz mümkün olamıyor.
Biz milli
yayıncılık olarak neler yapıyoruz, şu ana kadar yapılanlar müşahhas bir
örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Biz
yayıncıların içinde yaşadıkları problemleri izah etmesi biraz zor oluyor.
TRT'den
başlayıp, diğer kanallarda da devam eden bir dini yayıncılık anlayışı var
karşımızda.
TRT'de
başlangıçta radyo ve televizyonla benimsetilen, diğer televizyonların bir
kısmı tarafından da kullanılan dini yayıncılık anlayışının gerçekte din ile
bağdaştırılması mümkün değil.
Aslında bu
din dışı birşey, bu durum oradakilerin anlayış farklılıklarından
kaynaklanmaktadır.
Din konusunu
dini olmayan bir düzlem içerisinde ele alıyorlar. Aslında hayatın kendisi
dinden ibarettir. Siz şimdi hayatı alıp, bir başka düzlemde onu yalıtıp,
belli şeyleri vermeye kalktığınızda siz dini değil dinin çarpıtılmış,
bozulmuş, değiştirilmiş ve kendi özünden uzaklaşmış bir halini sunuyorsunuz.
Bunu TRT'de öteden beri gördük.
Ben şimdi
bununla ilgili, ahkam kesme kabilinden değil, bizzat TRT'nin kendi ortaya
koyduğu şeylerden örnek vermek istiyorum.
Biliyorsunuz
TRT televizyon yayınları 1968'de başladı. 1968'de yayınlar başladığında
sınırlı da olsa bu dini yayınlar vardı. Bu dini yayınları da din üzerine
yazdığı kitaplardan tanıdığımız Turan Dursun hazırlıyordu. Bu yayınlar ve
içeriği Turan Dursun'un koyduğu ölçüler üzerinde devam etti. Burada önemli
olan şahıslar değil, bu ne amaçla ve ne şekilde yapılıyor. Bu hususu TRT'nin
kendi yayınından bir örnekle size açıklamaya çalışayım. 1970 yılında
hazırlanan Plan ve Taslak Araştırma Raporu’ndan aktarıyorum.
Dini
yayınlarımız hususunda bizim önümüzde iki gerçek bulunmaktadır. 1. Çok geniş
bir kitlenin dinine bağlılığı, 2. Anayasanın laiklik ve vicdan özgürlüğü ile
tolerans kuralını koyan, ne bağnaz ne demokratik davranışlara yer veren, ne
de vicdan hürriyetini inanç ve ibadet serbestliğini kısıtlamaya giden
tutumu. Bana göre dini inançlara karşı yayın yapmanın bahis konusu olmadığı
meydandadır. Din konularında hiç yayın yapmamak da mümkündür. Ancak gerek
şimdiye kadar yapılagelmiş ve alışılagelmiş olması, gerekse bu yöndeki
ısrarlı istekler herhalde bu konularda da, belli ölçülere göre yayın
yapmamız gerekliliğini sürdürecektir.
TRT'nin temel
görevi, kitleye ulaşmak, kitle eğilimini sağlamak olduğuna göre. bu görevi
yapabilmesi için halktan kopmuş duruma düşmemesi, halkın din problemlerine
hiç yer vermeyen, dinsiz radyo televizyon imajını yaratmaması, dinlenme ve
sevilme şansı yönünden de zorunludur sanıyoruz. Bu halde dini yayınlarda
gözetilecek ilkeler şunlar olmalıdır:
Dinin modern,
laik ahlakla da bağlaşabilen sosyal ahlak kesimlerine de yer vererek, mümkün
olduğu kadar akıl dışı, çağ dışı doğmatizmle ilgili konuları işlememek.
Hurafeci,
geriletici, istismara elverişli konulara elvermemek, mümkün olduğu ölçüde,
ısındırıcı, yaklaştırıcı, düşündürücü, ikna edici bir ölçüde bunların
zararlarını anlatmak. Bu rapor aslında TRT'nin ne yapmak istediğini çok açık
seçik ortaya koyuyor. Bu raporu bildikten sonra yapılan yayınları bile
seyretmeye hiç gerek kalmıyor.
Bu rapor,
böyle sadece rapor olmakla kalmadı. TRT'nin her yıl çalışmakta olduğu genel
yayın planlamalarına esas teşkil etti. Genel yayın planlarında bu durum
şöyle vaazediliyor; Programlar öncelikle anayasanın, laiklik din ve vicdan
hürriyeti esaslarına, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olmak, milli
birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirici, hayata dönük, çağdaş medeniyet
anlayışına ve ilmi düşünceye uygun bir şekilde yapılacaktır diye
yorumlanmaktadır.
Şimdi burada
biz, bir din programıyla veya mesajla karşı karşıya değiliz. Nedir karşı
karşıya kaldığımız: Atatürk ilke ve inkılaplarını müslüman dediğimiz
seyircilerimize benimsetmede dini programları bir araç olarak kullanmak. Biz
bu programları hep böyle gördük. O kitleye siz, dini programlar vasıtasıyla,
dinin saptırılmış çarpıtılmış yanını, bu öyle bir daraltılmış yandır ki
dinin bırakın ibadetlerini, muamelatı akaide ilişkin birçok husus bu
programlarda kesinlikle yer almaktadır. Bu husus sadece TRT ile sınırlanan
birşey değildir. Özel televizyonlarda da bunun aynı içerikteki değişik
örneklerini gördük.
Bunun en
çarpıcı örneği, özel televizyonlardan TGRT'deki Huzura Doğru programında
olmuştur. Bu TGRT'nin hazırladığı Huzura Doğru adlı programlar, TRT'nin dini
yayınlarının bir versiyonu olmuştur.
Seküler bir
anlayışla, TV yayınlarının bütününden farklı, dini olan ile la dini olanın
ayrıştığı, tabiri caizse İsa'nın hakkını İsa'ya, Sezar'ın hakkını Sezar'a
veren yayıncılık tavrı herşeyden evvel İslam’la bağdaşmaz. Türkiye
Gazetesi’nin orta sayfalarını televizyona taşımaksa televizyon yayıncılığına
uygun düşmez.
Televizyonun
dili ve anlatım teknikleriyle hiç ünsiyet keşfetmemiş ilahiyatçıların camide
vaaz edercesine gerçekleştirdikleri programlar, keyfiyet bakımından
TRT'ninkilerin geliştirilmiş bir devamı oldular.
Mevlidler ve
Ramazan programlarında da ayniyet farkedilmektedir. Fark, bir başka yanlış
olan din büyükleriyle ilgili filmlerde ortaya çıkmıştır. Böylesi filmler
TRT'nin yayın ilkesiyle bağdaşmazken, sinemapografik özelliklere de ters
düşmektedir.
Netice
itibariyle bir zamanlar TGRT'nin en flaş programı olan Huzura Doğru
programının yayın saati önce 21 ve 22 lere itilmiş, daha sonra sabah 05:30'a
alınmıştır.
TGRT artık
huzur veren bir televizyon değil, çok sesli ve çok renkli bir televizyon
olmuştur. X TV ve Mesaj TV'nin dini yayınları TRT'den farklılıklar arzetse
de, farklı bir dil ve anlayış, uygulama ve kavrama bakımından yetersiz
kalmaktadır. Bu konuda Kanal 7 TRT'nin hiç tesirinde kalmayıp farklı bir
tarz geliştirerek diğerlerinden ayrılmaktadır. Mesela dini yayınların en
fazla olduğu perşembe günü 20:10'da mukabele, 20:35'de din ve eylem,
21:15'de İstanbul Tekkeleri, 4:15'de Huzur Sokakları gibi değişik tür ve
programlar yayınlayarak, dinin olabildiğince farklı tezahürlerini su yüzüne
çıkarmaktadır. Bu yaklaşım yeterli değilse de doğrudur. Aslolan din
programları yayınlamak değil, dini bütün açılımlarıyla dikkate alan, mihenk
taşı din olan bir yayın anlayışını benimsemek ve televizyonun kendi dili ve
anlatım teknikleriyle bunu uygulayabilmektir. Yani dini vaaz edilen değil,
yaşanan bir olgu olarak algılayabilmektir. Yaşamadığımızı yansıtmamız mümkün
değildir.
Dr. Lütfü ŞAHSUVAROĞLU
T.Y.B. Eski Başkanı, Yayıncı-Yazar
Televizyon günümüzün en önemli cihazlarından birisidir.
Hepimizin adeta evine girmiş, aileden bir fert olmuş, adeta bir canlı gibi
hayatımıza nüfuz etmiştir. Teknolojinin getirmiş olduğu en önemli
hadiselerden birisidir.
Ve biz
özellikle son zamanlarda, medya diye isimlendirilen televizyon aygıtının
oluşturduğu bir atmosferi teneffüs etmek, yaşamak, onunla şekillenmek
zorunda bırakılmışız. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, islami medya diye bir
kavram da teşekkül ettirildi.
Abdulkadir
Demircan'ın sunuşunun içerisindeki, özellikle islami telkin boyutu dikkatimi
çok çekti. Tabii konu dini ve milli açıdan televizyon olduğu taktirde
telkininde elbette ki böylesi en önemli telkin aracı kullanılarak yapılması
gayet uygun düşer.
Fakat nedense
öyle bir noktaya geldik ki islami cemaatler günümüzün en medyatik toplumları
oldular. O kadar açıldılar ki, acaba bu açılma ile hangi müslümanlığı
anlatmaya çalışıyorlar.
Öyle
okyanuslara kulaç atmaya başladılar ki, okyanusların ortasında yönlerini,
pusulasını herşeyini kaybetmiş durumdalar. Düşmanın silahıyla silahlanınız
kutsi sözünde olduğu gibi, bizim de bu bakımdan donanmamız gerekiyordu.
Fakat iş o hale getirildi ki, adeta islami medya, islami telkin ya da islami
eğitim sisteminin amaç unsuru haline gelmeye başladı.
Geleneksel
olan bir takım toplumsal dinamiklerimiz, müesseselerimiz maalesef unutuldu.
Bir şeyh ve mürid ilişkisi, bir medrese eğitimi, bir inziva kültürü, bir
halk eğitimi gibi bir insan yüzünün bütün iç hatlarıyla birbirini algılaması
şeklindeki geleneksel tavrımız ortadan kalktı.
Bizim için
bütün güçler, makyaj altında ekrana taşınmış yüzlerden ibaretti. Bu bakımdan
bu hikayeyi fazla önemsememenizi diliyorum. Yani televizyon elbette ki
günümüzün en önemli silahlarından birisidir, bu sihah laiki vechile
kullanıldığı takdirde, en azından diğer silahlar mertebesindedir. Ama bu
silahı elde ederken, bunun ne zaman nereye atış yapacağını da çok iyi
bilmemiz, tartmamız gerekmektedir.
Zaman zaman,
içini barutlarla doldurduğumuz bu silah, namlusunda bir takım yanlış
yönlerin ortaya çıkarılmasıyla, namlu içinde patlama tehlikesi de
taşımaktadır.
Nitekim bu
patlamaları şöyle geçmişe dönük tahlil ederseniz bulursunuz. O bakımdan
geleneksel yapımızda, tarihi birikimlerimizde, toplumsal dinamiklerimiz ve
müesseselerimizin yaşatılması bakımından bir idamenin öncelikle ortaya
konulması gerekmektedir. Sırf teknolojinin son harikasını alarak, buna kendi
benliğimizi nakşederek hayırlı bir iş yapacağımızı zannetmek gafletten
ibarettir. Çünkü araçlar aynı zamanda amaçların bir yansımasıdır. Araçlarla
amaçların ilişkisi söz konusudur ve bu çerçevede amaçları da belirleyicidir.
Siz amacınıza giderken kullandığınız araçları inkar edemezsiniz, o araçların
kimliğini özünü muhtevasını derinliğini mutlaka kendi ölçüleriniz içinde
tartmanız gerekmektedir. Bir kere mutlaka bir medeniyetin bir anlamda
dinsizlik olduğunun şuurunda olmamız lazımdır. Her medeniyetin mutlaka bir
dinsizlik tarafı vardır. Üretilen teknolojinin mutlaka bu şekilde ayrı bir
dünyası söz konusu olmalıdır ki birçok iletişimci de bu noktada bu konuyu
değerlendirmektedirler. Artık dünyamız küçük bir köy oldu ve iletişim
araçları her tarafı sarmaladı, enformasyon toplumuna doğru gitmeye başladık
bundan kaçmamız da mümkün değildir. Biz istesek de istemesek de bu
enformasyon çağı bizi kendi enformatik toplumuna doğru yönlendirmektedir.
Bu enformatik
topluma doğru giderken, bunun ürettiği birtakım aletlerin bize çeşitli
kolaylıklar sağladığını görmekteyiz. Yani sırf iletişim alanında bile,
diyelim bir radyo, bir televizyon yönetiyorsunuz, yahutta bir bilgi-işlem
merkezine sahipsiniz. Bir kere; koskoca arşivlere, koskoca kütüphanelere,
dosyaların biriktirildiği yerlere ihtiyacınız kalmayacak biçimde
sıkıştırılmış birtakım diskler sıkıştırılmış bilgiler halinde, müziği,
bilgiyi sıkıştıran birtakım yeni teknolojileri kullanabilmek
mecburiyetindesiniz. Bu da sizi, dolayısıyla bütün bilgilerin, alabildiğine
çok yoğun, karmaşık bilgilerin, o sıkıştırma felsefesi çerçevesinde bir
yönlendirmeye, yönelmeye sokacağını da ihmal etmemeniz lazımdır.
Dolayısıyla, nötr olarak bütün bilgileri eşdeğer kabul edeceksiniz. Bir
sıfır değerinden ibaret bilgiler olarak kabul edeceksiniz. Dolayısıyla hangi
bilgilerin bir, hangi bilgilerin sıfır olduğu, o nötr arşivleme bilgi işlem
sisteminin bir yansımasından ibaret olacaktır. Yani hangisi kalitelidir,
hangisi değerlidir, hangisi yücedir, hangisi kutsaldır diye bir
değerlendirme artık olmayacaktır. Hepsi eşit, nötr, maddelerden ibarettir,
sayılardan ibarettir. İslami kesimlerin özellikle bu noktada, dine dayalı
hareket etmesi ve fertle kültürle eşdeğer bir bilgi sistemi içerisinde
kendilerinin yeri olmamasını temin etmesi lazımdır. Olabildiğine fieste
kültürünün yaygınlaştığı halkta, bu fieste kültüründen kendi kesimimizin de
nasip aldığını burada anti parantez belirtmek isterim. Mesela yeşil pop
gibi, efendim müzikte olan gelişmeleri diğer bilgi sahasında da, yani
iktisatta, siyasette, toplum biliminde, bütün alanlarda kurgulayabilirsiniz.
Yani ne demek istiyorum, "fieste kültürünün daha doğrusu kültürsüzlüğün ve
insanın sadece müşteri olarak, hedef kitle olarak, değerlendirildiği ve
zaman zaman da bu oyuna, bu alanda cereyan eden oyuna iştirak ettirildiği
değersizler bir emekliler ordusu, bir cahiller sürüsü televizyonun karşısına
oturmuş gününü harcayan bir cahiller ordusu halinde düşünülen bir medya
zihniyetinin hemen hemen her toplumu, her kesimi, her eğilimi her dini
sarmaladığını görmekteyiz. Bu bakımdan bir islami aydın ile bir ateist aydın
arasında hiçbir fark yoktur. Böylesi bir toplumda, şu düşmanınızın silahıyla
silahlanınız kutsi sözünün yanında başka bir ayeti hatırlatma gereği vardır.
Eğer dünya gerçekten Matlağa'nın dediği gibi küçük bir köy haline gelmişse
ve bunda daima çok bilgi üretenler ki router ajansı bizim bütün İslâm
ülkelerinin toplam ajanslarının en az yüz katı bilgi aşılamaktadır, haber
vermektedir ve bu haberler ve bu kavramlar çerçevesinde sözde islami
aydınlar da onların bir müteemcici gibi düşünmektedirler. Dolayısıyla böyle
bir feryada mukabilen, kendi iç dinamiklerine dönme gayreti olmalıdır. El
enam suresinde 111. ayet "Biz sana yaptığımız gibi her peygambere de insan
ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık. Onların kimi kimini aldatmak için
yaldızlı birtakım sözler ve vesveseler telkin eder. Eğer Rabbim isteseydi bu
telkini yapamazlardı. Öyleyse onları düzmekte oldukları yalanlarıya başbaşa
bırakın."
Dolayısıyla
islamcı medya olsun, ferdi medya olsun kemalist medya olsun, tüm bu
medyaların mutlaka bir yalan düzdüklerini, çünkü teknolojinin icabı, mutlaka
bir yalan düzmek zorunda olduklarını bilmemiz lazımdır.
Herşeyden
önce böylesi bir branşlaşmış alan, bizim aslında temel felsefemizdeki
alanların dışında yeni alanlar üretmektedir. Ne demek istiyorum? Bir kere
mutlaka yayınımızın selameti bakımından teknik anlamda, kalite anlamında,
zamanı kullanma anlamında, uluslararası temel ilkelere uygun hareket etmeniz
lazım. Yayının anlaşılması lazım, görüntü kalitesinin olması lazım v.s. Bir
kere o yayının akabilmesi için, sizin o programa davet edeceğiniz kişi
mutlaka o programa çıkabilmelidir. Ben çalışmadım çekilip bir inziva yaşamam
lazım, çekilip bunu iyi tartışmam lazım diyemez, o programın akması lazım.
Programcı daha iyi bir program yapabilmek için bir gayret sarfeder ama,
mutlaka süreli yayınlarda periyodik davranma gereği vardır, önemli olan o
programın yayına sokulmasıdır.
Yani artık
Marks'ın mavi önlüklü egemen işçilerinin proletaryasının önüne bilgi
işçileri, yöneticiler çıkmıştır ve onlar medyatörlerde bunlara dahildir.
Bunlar yeni bir burjuvazi ihtilalinin yansımasını ortaya koymuşlardır. İşte
şimdi bu yeni alanda, sonradan görmelerle eski burjuvazi arasında bir
işbirliği peydahlamışlar ve bu alanda alabildikleri bilgiyi ve yeni oyunları
sergilemektedirler. İşte bu eğer bir entellektülel çabanın, gayretin, beyin
fırtınasının, bir düşünce derinliğinin yansıması olmazsa sadece bir
enteleyansya hizmeti haline döner, tıpkı partilere liderlere imaj, kamuoyu
araştırmacılığı yapan, danışmanlık yapan bir takım aydın geçinen insanların
yaptığı gibi. Bunlar sadece imaj yapmamaktadırlar ve bir oyunu
sahnelemektedirler. Diğer kesimde de medyatik alanda yine buna benzer bir X
gibi yapmak sözkonusudur. Herkes gibi yapınca da ortalık Kel Ali bağına
dönmektedir. Kaliteli olan da, hile eden de birbirinden ayırmak mümkün
olmamaktadır.
Bu bakımdan
elbette ki bu alanda, bizim kesimlerin de söyleyecekleri vardır. Burada
şimdi nasıl bir televizyon programcılığı, teknik ve fikri çerçevede ortaya
konulacaktır.
Ama öncelikle
bu islami telkin sözü, bana biraz farklı bir muhasebe yapma şansı ortaya
koydu. Bu bakımdan bu sahayı asla gönüllerimizden, vareste tutmamalıyız.
Yani geleneksel, toplumsal dinamiklerimizi, değerlerimizi müesseselerimizi
kendi arzuları istikametinde kendi ürettikleri alan istikametinde yeniden
organize etmek, yeniden inşa etmek, iddia etmek hamlesi içerisine
girmeliyiz.
Herkesin
medyatikleştiği çağda, aslında o toplum olarak ona direnmek bize farklı bir
alan oluşturabilir. Kelaynaklar gibi ne demek istiyor bu adam
diyebilirsiniz. Herkesin ortak gördüğü bir alanı, uluslararası bir alanı
inkar mı ediyor? diyebilirsiniz. Ama ben bu alanın aslında en gelişmiş
toplumlarda da arandığı kanaatindeyim. A.B.D'de özellikle televizyon
karşıtlığı bir akım vardır ve televizyon karşısında insanların gününün
altıda birini esaret altında geçirmelerine karşı bir tepki hareketi söz
konusudur.
Mesela
tanınan insanların seyirci oldukları bir televizyon programcılığı yerine,
daha fazla katılımcılığın söz konusu olduğu bir program ortaya konulmalıdır.
Dolayısıyla geleceğin dünyasında insanların emekliler ordusu şeklinde,
cahiller sürüsü şeklinde, ekranların karşısında esir olup olmayacaklarını
tartışmamız lazım, yoksa öyle bir toplum kurulacaktır. Bunun dışında kendi
kendini adeta yeniden inşa eden, Hacı Bayram Veli hazretlerinin dediği gibi,
"ben dahi yapıldım" manasında bir insan tipini tutmayı bu noktada devreye
sokmak istedim.
Yönetmen Mesut UÇAKAN
Hepinizi saygıyla
selamlıyorum. Böyle bir sempozyum benim için bir sürpriz oldu. Böyle bir
sempozyumu duyduğum zaman çok sevindim, şunun için; bizim varlık sebebimiz
Allah-ü Teala'ya ulaşıcı ve ulaştırıcı olmak. Bunu çok daha yuvarlak
tabirlerle ifade etmek istersek, dini ve milli açıdan sinemayı bu toplumun
hizmetinde kullanmak. Bu da televizyon ve program yapımcılığı adıyla ifade
ediliyor ama, sinema elbette ki televizyonculuğun ve programcılığın direngi
noktasıdır, seviyeli noktasıdır, iddialı noktasıdır.
Sinema
kültürünü, sinema tekniğini, sinema mantığını, sinema estetiğini bilmeden
oluşacak bir televizyon programı, bence günümüzde pek çok örneğini
gördüğümüz gibi seviye bakımından son derece düşük olacaktır, ucuz
olacaktır. Sinema yaparken önümüzde pratik yok, teorik olarak çoğu
problemleri çözebilmiş de değiliz. İnancımız açısından pek çok unsurlara
yorum getirebilmiş, çözüm getirebilmiş de değiliz. Böyle olduğu zaman biz
sinema yaparken daima diken üzerinde hareket etmek zorunda kalıyoruz. Bütün
bu söylediklerimiz üzerinde hassasiyetini, sancısını, dini açıdan, milli
açıdan sinema yapma iddiasındaki çoğu yönetmenleri de ben şahsen göremiyorum
ve bunun çok somut örneğini de yaşadık. Biz yaptıklarımızda daima bu yönde
yapalım derken göz çıkarmama esprisi içerisinde, belli fıkhi endişelerin
çözüme kavuşmasını çok istedik ya da milli olarak, fıkhi açıdan sinemanın
nasıl kullanılacağı hususunda bazı kurumlarla (İSAV) toplantı yapmayı
düşündük. Bu alanda isim yapmış senaristleri, yönetmenlerimizi,
sinemacılarımızı topladık, bu konuyu tartıştılar. Onunla da yetinmedik bir
başka toplantıyla da din adamlarımızı getirelim karşılarına sanatçılarımızı
koyalım, pratik yaparken karşılaştıkları problemleri gündeme getirsinler
dedik. Bu gelenler içerisinde Osman Sınav, Salih Diriklik, Yücel Çakmaklı,
Mehmet Taşdiken, İsmail Güneç, Mehmet Tanrısever, Ömer Lütfi Mete gibi
isimler de vardılar.
İnanır
mısınız büyük bir dinleyici kitlesi karşısında yapılan bu toplantıda sadece
ve sadece Salih Diriklik ile ben bu sancılardan bahsettik, diğerleri ise
daha çok yapacakları işlerden, günübirlik bazı haberlerden söz ettiler. Bu
sancı çok önemlidir, artık bunun tartışılması, bilinmesi lazımdır. Çünkü biz
elyordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, diğerleri ise sanatçının
kişiliğine kalıyor. Biz bunu yaparken ilk yaptığımız filmlerde çok rahattık.
Bir Itriyle ilgili filmde bir bayanı mini etekle, sırtı elbiseden gözükecek
şekilde gösterebiliyorduk ama zaman içerisinde islami duyarlılığa sahip
yönetmenler ve filmleri ortaya çıktıktan sonra, bir seyirci kitlesi
oluştuktan sonra, Yalnız Değilsiniz filminde, sosyeteye mensup bir kıza kot
pantolon dahi giydirdiğimizden dolayı çok çeşitli eleştiriler almaya
başladık. Tabii burada batılı izah ederken saf zihinleri ihtar etmemek gibi
ölçüler vardır. Kuveytli bir yönetmenle görüştüğümüzde müslüman bir
yönetmendi, biz seninle anlaşamayız dedi. Harun Reşit'in hayatını
anlatacağım. Ama ben anlatırken çok doğal ve gerçekçi olabilmem için dedi;
onun yatak sahnelerini de vereceğim, bunları sen veremezsin dedi. İran
filmlerini seyrettiğimizde filmlerde rol alan kadınların tamamının başörtüsü
kullanma mecburiyeti var, bu bağlamda tam teşekküllü bir örtünme değil de
bir kısmı açık olabilir ama başında mutlaka bir örtü bulunacak. Kuveytli
yönetmene baktığımızda, sanatın gerçekliği içerisinde ona hak vermemiz
mümkün. Çünkü kötülüğü sergileyerek iyiliği vermeye çalışıyor.
İran'daki
durumu incelediğimizde, önceki dönem ve bu dönemde hangi görüşte olursa
olsun her yönetmen aynı metodu uygulamış, bu davranış yerine getirilirken
hiç bir kadın için zorlamayla yapma hissi belirmemekte, bu doğal bir hal
olarak ortaya çıkmakta , kimse bundan sanatçı da olsa şikayetçi
olmamaktadır. Demek oluyor ki, belli islami prensipler getirseniz dahi o
prensipler çerçevesinde sanat yine doğallığını yakalayabiliyor.
Bu verdiğim
iki örnekten sonra Türkiye'de de müslüman bir sanatçının, özellikle hanımın
sanat icrasında hareket ve davranış tarzını belirlemesi lazımdır. Yaptığımız
toplantıda bunun da ortaya çıkarılması gerekiyordu, bu maalesef olmadı.
Burada sinema
yaparken hakikaten çok büyük tehlikeler altındayız. Televizyon kurulması
aşamasında zaten bütün tartışılan konu şuydu; spikerler başı açık mı
çıkacak, başı kapalı mı, reklamlarda kadın unsuru olacak mı olmayacak mı.
Bundan sonra
televizyonculuk yapanlarda uygulamadaki tarzı görüyorsunuz; TGRT'nin bir
yönetilişi var, Seda Sayan'lara çok fazla yer veriyor, aynı telden diğer
şarkıcıları, sanatçıları daha çok ekranlara çıkarıyor. Oysa bu kanal
kurulmadan önce en üst yetkililer tarafından bizlere söylenen şuydu; müzik
var mı? müzik yok dediler, bugün bakıyoruz müzik var. Bu tavizli bir
davranış mı, yoksa kitleleri yoklamak için yapılan bir taktik mi bunlar
ayrıca tartışılır. Bunları tek boyutlu olarak mahkum etmek de pek doğru
olmasa gerek. Türkiye sinemasının, özellikle milli sinemanın alt zemininin
olmayışı bir sinema kültürü ve toplum anlayışının oluşmasıyla milli ve dini
hassasiyetlerin de olmayışı birleşince problemler düğümlenmektedir. Biz her
konuyu, her hareketimizi Allah rızası çerçevesinde ele alıp değerlendirmeli,
İslâm ölçülerine hassasiyetle dikkat etmeli ve bunu yaparken de sanat ve
estetik anlayışından vazgeçmemeliyiz.
Böyle olunca
sanat; hem sanatçıyı, hem de seyirciyi Allah'a ulaştırma vasfını kazanıyor.
Biz
Türkiye'de sinema yaparken görüntü sanatının en ciddi, en iddialı, en
profesyonel tarafını tarif ediyoruz. Ama yaptıklarımız, çok ciddiyetsiz, çok
seviyesiz olabilir, o ayrı bir konu. Böyle bir uğraş içerisine girdiğiniz
zaman sizin bu toplum içerisinde fikri olarak, kendi fikriniz, kendi
düşünceniz doğrultusunda bu işi çekme imkanı bulmanızın derdi şu; o konuda
bir yapım, sinema ve televizyon filmleri varken, siz o tercihinizden dolayı
bir kenara konuluyorsunuz. Sonuç olarak bu ortam içinde düşünen ve sonu
çeken insan için güzeli ciddi manada arayan sanatçının yeri yok. Toplumun
siyasi, ekonomik ve sosyal yapısının içerisinde de bu sanatçının hiçbir yeri
olmadığını görüyoruz.
İşte ana
problem; öncelikle bizim neye talip olacağımızdır. Eğer böyle ciddi
projelere, ciddi sinemalara, televizyon yapımcılığına talip olacaksak
onların alt yapısını kurmamız gerekiyor. Arz-talep dengesini kurmamız
gerekiyor. Yapamıyorsak onu bir kenara bırakıp sadece yapılabilen işlerde,
nasıl seviyeyi ve kaliteyi tutturabiliriz ona bakmamız lazım. Ancak, ona
baktığımızda da karşımıza televizyonun bugünkü manzaraları çıkıyor, bu günkü
manzara içerisinde de en büyük handikap yine paradır. Son örnekler üzerinde
duracak olursak bugün Samanyolu TV, Kanal 7 TV dizi çekemiyor. Samanyolu
çektiği bir dizide son derece ucuz, amatörlerin dahi kotaramayacağı kadar
ucuz parayla film çekiyor. Kanal 7'de de keza durum farklı değil. Onların
palazlanmaları ciddi konumda da olsa dizi çekimine henüz uygun değil. TGRT o
noktada holding olma özelliğinden dolayı farklı olmasına rağmen, bu
paralarda maalesef İbo Şova kaydı. Kendileriyle konuştuğumuz zaman elbette
böyle dizileri çekelim, çekeriz diyorlar. Herhalde buradaki mantık, bu
konuda da bir "hizmetimiz olsun" hizmete yönelik, bunu da yapalım mantığına
dayalı bir durum çıkıyor karşımıza. Aynı kurumun diğer çalışanları da
raiting programlarına göre maliyeti çok yüksek diyor, bu sebeple zora ki
yapılmaya çalışılıyor. Burada samimiyet ve amaçtan öte bir "dostlar
alışverişte görsün" mantığı geçerli oluyor.
Bazı
televizyon kanallarının temsilcilerinden bana teklifler geldi, ne yaparsan
onu yap, kapımız sonuna kadar açık denildi. Ben de tamamen kısaltılmış bir
senaryoyla kapılarına gittim ve teklifimi sundum. Bu küçük bir filmin,
sadece ve sadece teknik maliyetini istememe rağmen, benden bu iş için bir
sponsor bulmamı istediler ve neticede bu güzel girişimde bir fiyaskoyla
sonuçlanmış oldu. Herşeyi çok ucuza çıkarma ve baştan savma düşüncesiyle
hareket ediyorlar ve bir türlü başarılı olamıyorlar.
Televizyon
programı için para ayıranlar, bu işi tüm kadroyla ve elemanlarla,
profesyonel insanlarla, en güzelini yapmak yerine, ellerine geçirdikleri bu
imkanlarla sinsi düşüncelerini topluma yansıtma, kendi iktidarlarını
pekiştirme gayretini daha ön planda tutuyorlar.
Bu sebepledir
ki ciddi manadaki girişimler hep akamete uğramaya mahkum oluyor. Böyle
olduğu taktirde konuşacak pek fazla birşey bulamıyoruz.
Konuşulacak
şeylerimiz, fikri açıdan sancılarımız, estetik açıdan sorunlarımız ise bu
vardır, televizyon piyasasının dışında tartışılacak, konuşulacak, çözüme
kavuşturulacak konulardır.
Şu anda özel
kanallara yapılabilecek pek birşey gözükmüyor. Özel kanallarla bizim
aramızda büyük bir iletişim kopukluğu söz konusu bulunmaktadır.
Bir çıkış
noktası olarak. bir vakfa bir proje götürdüm, bunun yapımını finansman
sağlamasını ve bir hizmet olarak ortaya sunulmasını istediğimde bana tamam,
bu işi yapalım dedikten sonra, ileriki zamanda bu filmin kendilerine ne
kadar para kazandıracağının hesabını yapmamı istediler. Buradan gördüm ki
hizmet olayı çok arka plana itilmiş bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Genelde hep küçük çaplı, iki üç kişi arasında geçen ucuz yapımlar talep
ediliyor. Bu uzun vadeli bir çözüm değil. Küçücük, hatta iki dakikalık bir
filmin yapımında bile yüz tane çarkın hepsinden geçmek zorundasınız.
Belediyeye çektiğimiz iki dakikalık bir tanıtım filminin montajını bir
yönetmen aslında bir buçuk saat içerisinde yaptığını söyledi. Ben aynı
yapımın tam onbeş saatlik bir zamanla içerisinden ancak çıkabildim. Bu
bizim duyarsızlığımızdan güzel bir eser ortaya çıkarma amacımızdan
kaynaklanıyor. İşte bu hassasiyet de artık maalesef silinmiş, bu yüzden ucuz
olmak lazım, işi hemen kotarabilmek lazım. Biz basit bir dublajda bile,
seslendirmecilere birkaç prova hakkı tanırız. Burada, bir seslendirmeyi
izlerken daha konuşmaya girer girmez kayıt dediler, birden şaşırdım kaldım,
böyle nasıl oluyor diye. Eksik olmuş, fazla olmuş, ses senkronize olmuş
olmamış estetiği oturmuş oturmamış, o hiç önemli değil. Önemli olan o işin
şu saate yetiştirilmesi. Gelişen şartlar belki buna onları mahkum ediyor,
böyle bir ortam içerisinde de sizin sağlıklı bir yapım, sanat eseri ortaya
koymanız oldukça güçleşiyor, pahalılaşıyor.
Film
ekibinizin tamamı istediğiniz özlediğiniz özellikler, duyarlılıklar
içerisinde olmalı, bu çok önemli. Tabii ki başta sanatçı gelmekte. Bu
anlamda böyle özelliklere sahip bir sanatçıyı Türkiye'de bulmanız maalesef
çok zor.
Kalite
bakımından bir sıkıntı sözkonusu. Sinema sanatçısı yetiştiren okullar yok
zaten. Sadece tiyatro sanatçısı yetiştiriliyor. Şu andaki oyuncular sokaktan
gelmiş, dışarıdan gelmiş, müzik ve tiyatro alanından gelmiş oyunculardan
oluşmaktadır. Bunla da ne derece uyum sağlayabilmişlerdir, o da ayrıca
tartışılabilir.
Dini ve milli
duyarlılığa sahip bir yönetmen olarak bu seviyenin dışında bir de bu
sanatçılarla çalışma imkanı bulamıyorum. Hala fikri örtüşmemiz dışındaki
kimi sanatçılarda bir korku, bir tedirginlik var, hemen tavır alıyorlar.
Küçük bir
film çekimi yapıyorduk, evin ihtiyar kadınının başına rol icabı bir eşarp
bağladık, evin erkek oğlu siz dini film yapıyorsunuz bizi kullanıyorsunuz
diye kazan kaldırdı. Müthiş bir korku var, tesettürü bilmiyorlar, korku ve
kavram kargaşası içerisindeler. Medya artık senin ne yaptığına bakmıyor,
hemen alttaki imzaya bakıyor ve basıyor yaygarayı. İnsanları bir nesne gibi
kullanmak çelişkidir. Mesela inançsızların İskilipli Atıf Hoca'yı oynaması
ne derece tabii olabilir. Gönül ister ki böyle rolleri, inanan biri, ehil
biri alsın ve götürsün. Sanatın gerçekliği doğal olmaktır. Eğer doğallıkta
yatak sahnesi varsa onun çekilmesi icap eder. Bu sahnenin çekiminde islami
kaygılarınız başlar. Sanatın doğallığı da özgürlüğü getirmekte, özgürlük de
inancımıza aykırı bir hal alınca, işte burada çatışma başlıyor. Bu
çatışmalardan dolayıdır ki, bunlara bir yorum getirilmesi lazımdır. Örneğin
genç bir kızın rüyasında gördüğü sahneyi canlandırmak isterken, onun gördüğü
şeylerin hemen hemen aynısını vermek zorundasınız. Yoksa o rüya sahnesi
tabiiliğini yitirmiş olacaktır. Müstehcen bir rüya sahnesini göstermektense,
bunun bazı bölümlerini verip, gizlenen bölümleri seyircinin yorumuna
bırakmak çok tabiidir ve seyirci onu aynı şekliyle kavrayabilir. Yoksa
herkes kendi çizgisi ve inancı içerisinde haklıyı haksız, haksızı da haklı
görebilir. Konuşmamın başında verdiğim örnekler doğrultusunda bu bağlamda ne
İrandaki sinema, ne de Kuveyt’teki yönetmenin dediği doğrudur, doğru olan;
çözümü inancımız ve algılayabileceğimiz pratikler içerisinde bulup ekrana
yansıtabilmemizdir.
Amatör
çalışmaların sayılamayacak kadar çok ve önemli fonksiyonları vardır. Aslında
amatör diye adlandırdığımız kameramanlar ve fotografçılar tarafından yapılan
prodüksiyon denemeleri ve fotograf çekim çalışmaları profesyonelliğin başka
bir yüzü veya daha istikrarlı bir boyutudur diyebiliriz.
Toplumları
ilgilendiren, tarihi, sosyal, kültürel olaylar ile tabiat olayları ve savaş
görüntüleri gibi bir çok önemli hadiselerin anlık ve genel görüntülerinin en
önemlileri amatör kamera ve fotograf makinalarıyla tesbit edilmiştir.
Amatörler bu işi bir hobi olarak ve severek yapmaktadırlar ve çoğu en az
profesyonel çalışanlar kadar bilgiye ve tecrübeye sahip bulunmaktadırlar.
Bugün ülkemizin birçok bölgesinde faaliyette olan yerel televizyon kanalları
tamamen amatör veya yarı profesyonel dediğimiz cihazlarla ve çalışma
biçimleriyle çalışmakta, yayın yapmaktadırlar. Pekala amatör denilen
kameralarla, cihazlarla istedikleri her türlü programı, istedikleri şekilde
gerçekleştirebilmektedirler.
Elinde bir kamerası ve fotograf makinasi olan her
Müslüman bir muhabir konumundadır, bir gazete ve televizyon muhabiri
durumundadır, olmalıdır ve böyle düşünmelidir. Gönüllü olarak, çevresinde
kuracağı bir haberleşme ağıyla bölgesinde gerçekleşen her türlü olayı
görüntüleyip, gerekli bilgi ve araştırma neticelerini haber metnine
dönüştürüp, istediği bir yayın organına ulaştırabilir. Yahut herhangi bir
yayın organıyla anlaşma yaparak haber başı pirim almak suretiyle de ekonomik
bir gelir elde edebilir.
Yine amatör kamerayla, bir ekip kurarak, her türlü
televizyon program yapımı, belgesel, haber, araştırma, aktüel ve kültürel
program çekimleri pekala gerçekleştirilebilir.
Amatör cihazlarla çekilen programlar, bölgesel
yayın yapan televizyon kanallarından net bir şekilde yayınlanıp
seyredilebilmektedir. Genel yayın yapan istasyonlarda ise kalitesiz bir
görüntü vermesine rağmen yine de seyredilebilmektedir.
Televizyon istasyonu veya ajanslar aslında il, ilçe
ve köy düzeyinde çeşitli amatör kişileri tesbit edip teçhizatlandırarak bir
bağ kurabilir, ciddi çalışmalar yapabilir.
Bu organize kısmen bazı televizyon ve ajanslarda
vardır, ancak yeterli değildir. Örnek olarak İhlas Haber Ajansı’nın
çalışmalarını gösterebiliriz. İHA yurdun birçok yöresinde ciddi bir
teşkilatlanma ve haber ağı kurmayı ve tüm olaylara herkesden önce ulaşıp
gerekli çalışmayı yapabilmeyi başarabilmiş ve çok ciddi hizmetlere damgasını
vurmuş bir haber ajansı durumundadır.
Televizyon
yapımcılığında bir husus vardır ki, o hala aşılamamıştır. Bu sıkıntı program
üretimi ve program konusu bulma, geliştirme, projelendirme hususudur.
Görünen odur ki, herkes televizyon ve yapım firmalarından birşeyler
beklemekte, onlarda birilerinden birşeylerin yapılmasını beklemektedir.
Böylece herkes iyi, faydalı ve gerekli olan birşeylerin yapılmasını
birilerinden, birileri de diğer birilerinden beklemektedir. Adeta birşeyler
düşünecek gerçekleştirecek, sorumluluk duygusuna sahip bir adım atacak insan
kalmamıştır, herkesin eli doludur, herkes birşeyler yapmaktadır, kimsenin
bir saniye bile boş vakti yoktur, herkesin kendine göre yaptığı işler çok
büyük işlerdir, küçük iş yapan kimse bulamazsınız. Bu ne biçim iştir ki, bu
işlerin yapılmasını beklediğimiz kişilerin düşünecek, sizi dinleyecek
vakitleri bile yoktur. Şurası da bir gerçektir ki "yat yat uyu" ninnileriyle
verilen bir eğitim ve bu eğitim sisteminin üretimi olan bu insan
kitlelerinin çok büyük bir bölümü idealsiz, amaçsız, düşüncesiz, üretimsiz
bir şekilde her işin kolayına ve hilesine kaçan, o güzel ömrünü boş şeylere
heba eden, o güzel zamanını katleden topluluklardan oluşmaktadır. Bir
tarafta sokaklarda, kahvelerde, meyhanelerde, işyerleri ve evlerde
düşünceden ve üretimden çok uzak gününü gün eden, ne kendine ne başkasına,
ne ülkesine hiçbir faydası olmayan insan yığınları, bir tarafta aklını,
zamanını sadece kendi çıkarları ve maddi menfaatleri için seferber edip
çalışan insan toplulukları. Bir tarafta düşünen, üreten, mücadele eden,
sayıları parmakla gösterilecek kadar az ve her türlü imkanlardan mahrum,
düşündüklerini icraata geçiremeyen, toplumun hizmetine sunamayan insanlar.
Televizyon
yapımcılığında insan beyni kalitesi ve insan potansiyeli çok önemlidir. Aynı
şekilde maddi imkanlarda bir o kadar daha önemlidir diyebiliriz. Ancak bir
program hazırlamak için illa da şu kadar bir meblağa ihtiyaç vardır deyip
beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Biraz düşünüldüğünde, biraz
araştırma ve istişare yapıldığında daha az maliyetle, daha az zamanda ve
daha güzel programların yapılabileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Hiçbir kimse,
iyi bir şeylerin ortaya konması için, hiçbir kurum ve kişiden boşu boşuna
birşeyler beklememelidir. Aynı derecede kendini de onlar kadar sorumlu
tutmalı, birilerinin de kendisinden mutlaka birşeyleri yapmasını
beklediklerini düşünerek hareket etmelidir.
Program
konusu sıkıntısı diye bir durum sözkonusu değildir. Düşünmeyen, üretmeyen,
hazır bekleyen insan enflasyonu vardır. Zorları, insanlara faydalı olacak
programları yapmak yerine, kolay olanı tercih etme, gerçekleştirme sıkıntısı
vardır.
Sihirli kutu dediğimiz
televizyon teknolojisinin halkları, toplumları, milletleri, devletleri ve
dünyayı etkileyebilen yaygın bir haberleşme ağı oluşturduğunu ve dünyayı
küçülterek evlerimizin içerisine kadar taşıdığını hepimiz bilmekteyiz.
Toplumsal bir güç, etkileşim ve yönlendirme aracı olan televizyon aynı
zamanda da çok stratejik bir silahtır. Devletler ve çeşitli odaklar arası
sıcak ve soğuk savaşlarda televizyon hem siyasi, hem ekonomik, hem de
kültürel bir harp mekanizmasıdır. Gerçekte televizyonun günümüzdeki en
önemli boyutu sivil görev üstlenmiş olmasıdır.
Ülkemizdeki
mevcut televizyon ve gazete sahiplerinin geçmiş secerelerine baktığımızda
müsbet bir görüntü görebilmemiz mümkün değildir. Geçmişleri ve oluşumları
çok fulü bir görüntü arzetmektedir.
Türkiye'deki
televizyon, radyo ve gazete-dergi organlarının mevcut yapıları ve
çalışmalarına bakıldığında, birinci planda siyasi, ikinci planda da ekonomik
boyutun ağırlıklı olduğunu göreceksiniz. Siyasi sahipsiz bir tek medya
organı gösterebilmek neredeyse hiç mümkün değildir. Başta televizyonun
sahipleri ya devlettir, ya parti ve cemaat taraftarları ya da dış ve iç
ekonomik bağlantılı holding patronlarıdır. Yani siyasi bir çizgisi,
ideolojisi, hizmet ettiği bir anlayışı olmayan hiçbir yayın organı
göremezsiniz. Kendilerine göre bunların kendi kanalları objektiftir.
Dürüstlüğü, doğruluğu, halka hizmet etmeyi, kamu görevini yerine
getirdiklerini, kendilerini memleket hizmetine adadıklarını yüksek sesle her
zaman her zeminde haykırmaktadırlar. Bunlar ne derece doğrudur, ne derece
yanlıştır halk tarafından izlenmektedir.
Ancak bir
husus vardır ve bilinmelidir ki; kişiler genel olarak tarafsız olamayacağı
gibi, kurumları ve kurumlarının faaliyetleri de tarafsız olamayacaktır,
olmamalıdır. Ancak taraflılık; doğrulardan ve adaletten yana objektiflik ve
tarafsızlık çizgisinde ince bir ayrıntı teşkil etmeli ve ön planda
vurgulanmalıdır. Müslüman tabii ki hakkın, adaletin, doğrunun, mazlumun
tarafını tutacak, haklının yanında olacaktır. Aleyhine bile olsa doğru
söyleyecek, hile ve entrikalara başvurmayacaktır. Müslümanın objektiflik,
tarafsızlık anlayışı bu olmalıdır. Kendisi gibi düşünmeyen ve yaşamayan,
herhangi bir menfaatine ters düşen kişiler ve kurumlar aleyhinde olur olmaz,
gerçek dışı, ciddi bir araştırmaya ve belgeye dayanmayan yayınlar yapmak
şerefsizliktir, adiliktir, taraflılıktır, kısacası nefsinin ve şeytanın
tarafını tutmak, şeytanın avukatlığını yapmaktır. Aslında partinin veya
herhangi bir cemaatin televizyonu olmaz, olmamalıdır. Televizyon insan için
vardır, doğruyu, güzeli adaleti, ilmi, iletişimi ve gerekleri insana
ulaştırır, hizmet eder, Hak ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran
bir organdır, insan rehberidir televizyon. Televizyon belli bir partiye,
şahsa, cemaate hizmet etmemeli, toplumun hak çizgisinde bir yayın
yapmalıdır.
Ama ülkemizde
öyle televizyonlar var ki, bu ülkede yılın onbir ayı cinsel, bir ayı da
dinsel yayınlarla insanları etkilediklerini düşünmektedirler. Yine öyle
muhafazakar kanallar vardır ki, çırılçıplak kadınlar, kulağı küpeli cinsi
sapıklar, sanatçı soytarılar ve ikili fingirdeşmelerle ekranları adeta işgal
edilmiştir. Bunlar ne taraflıdırlar, ne de tarafsızdırlar, çok bulanık bir
yayın yapmaktadırlar. Yine bazı kanallar var ki, birilerine, birtakım
odaklara veya devlete yaranma, bir şeyler elde etme adına toplumun bilmesi,
haberdar olması gereken birçok önemli konuyu es geçmekte, görmemezlikten
gelmektedirler.
Yine öyle
televizyonlar var ki içlerinde yaşadığı toplumdan ve o toplumun kültürel
değerlerinden hiç haberleri yoktur, yabancıdırlar, adeta düşmandırlar. Bu
televizyon ve mensupları aslında bizim insanımızdır, adları da Ahmet,
Mehmet, Ayşe'dir ancak şu ya da bu şekilde beyinleri yıkanmış, birtakım
odaklar ve ideolojiler tarafından kiralanmıştır. Onların avukatlığını,
savunuculuğunu, gönüllü uşaklığını yapmaktadırlar. Kendilerinden ve
değerlerinden gafil birer şaşkındırlar.
Yine
ülkemizde mevcut bulunan özel kanalların bir kısmı, tamamen Amerika, İsrail,
Fransa ve batılı devletler ile siyonist sermayeli bir takım güçlerin
kurduğu, desteklediği, finanse ettiği, yönlendirdiği kanallar durumundadır.
Dış bağlantılar ile iç işbirlikçiler tarafından yönetilmektedir. Bu
televizyonların asıl sahipleri, finansörü, fikir babaları arka plandadır ve
yahudi asıllılar ile ünlü masonlardır. İşte siyasete, siyasi gelişmelere,
hükümetin kurdurulmasına ve yıktırılmasına, partilerin kapattırılmasına
toplum önderlerinin hapsettirilmesine, ihalelerin halledilmesine, bakanların
atanmasına, devletin üst düzey görevlilerinin konuçlandırılmasında,
bürokrasi işlerinde bu kanallar yoğun bir şekilde devrededirler. Bunlar,
iktidarı ellerinde bulunduran güçler tarafından özel kredilerle, karşılıksız
teşviklerle, reklam peşkeşleriyle desteklenmektedirler.
Bunun içindir
ki, bir takım yolsuzlukları ve kanunsuzlukları, yemlerinin kesilmemesi için
görmemezlikten gelmektedirler.
Yine ortaya
çıkmıştır ki, sol ve orta sağ belediyelerin bazılarında, yolsuzlukların,
vurgunların araştırılmaması için gazetecilere karşılıksız arsa tahsis
edilmiş, bağışlanmış ve ev sahibi edilmişler, kimilerine de çeşitli adlarda
maaş bağlanmıştır. Böylece menfaat zinciri devam etmiştir, menfaat zinciri
sürdürülerek gerçekler halktan gizlenmiş ve halk soyulmuştur.
Yine devletin
birtakım ihalelerini almak için çalışan televizyon sahibi holding patronları
mevcut hükümetin rızası doğrultusunda kendilerine her türlü desteği
vermişler, yaptıkları yolsuzlukları örtbas etmelerini, duymamalarını,
yayınlamamalarını isteyen kişiler de bu rüşvetleri televizyon patronlarına
çeşitli yol ve yöntemlerle vermekten geri durmamışlardır. Türkiye'de
televizyonculuk, kitlesel menfaatler sağlama, kendi reklamını yapma,
karşılıklı çıkar ilişkilerini dengeleme, şantaj unsuru olarak kullanarak
çeşitli kazançlar elde etme gibi durumlarla amacından tamamen sapmış bir
görüntü sergilemektedir.
Bunlara karşı
koyan, pis oyunlara alet olmak istemeyen dürüst televizyoncular ve
yazarların da işlerine son verilerek madur edilmişlerdir.
Yine
televizyon, bir partiye lider seçtirebilmek, seçimlerde kazandırabilmek,
hükümet kurdurabilmek için yoğun bir çaba sarfetmektedir. Bunun canlı
örneğini hergün görmekteyiz. Bir zamanlar belediyelerde iktidar olan SHP'ye
yüklenmişlerdi, daha sonra ANAP'ın başına Yılmaz'ı getirmek için çaba
harcadılar ve başarılı oldular. Seçimlerde devamlı ve çok dikkat çekici bir
şekilde ANAP'ın adaylarına destek verdiler, onların konuştuğunu, gezdiğini,
istediğini, gülümsediğini, yatıp uyuduğunu, yediğini, içtiğini, hobilerini
dahi televizyon ekranından hayretle, pes doğrusu dedirtecek derecede
izledik. Daha sonra DYP'ye ve onun başkanı Çiller'e karşı bir propaganda
başlatıldı, aylarca, yıllarca sürdürüldü, burada da taraf tuttukları,
objektiflik sınırını aştıklarını herkes gördü.
Aynı kanallar
1997'de 28 Şubat sürecinin başlatılması ile Refahyol hükümetinin görevden
uzaklaştırılmasında İmam-Hatiplilerin orta kısmının ve Kur'an Kurslarının
kapatılmasında ve ülkenin bir darbe ve baskı sürecine sokulmaları ve devam
ettirilmesinde bir motor rolü görmüştür. Bütün bunlara karşı var gücüyle
direnen, ortama uymayan demokrasiye sahip çıkan, hiçbir siyonist çıkış
odaklarının emeline hizmet etmeyen tek bir kanal vardı, işte bu da Kanal 7
idi. Halkın televizyonu olduğunu, yerli bir televizyon olduğunu, demokrat
bir kanal olduğunu gönüllere su serperek belgeledi.
Maalesef hala
bu yayın organlarına, bu halk şu ya da bu şekilde destek vermektedir, bu
halk hala akıllanmamıştır, şuurlanmamıştır, ne yapmak istediklerini bir
türlü anlayamamışlardır. Onların verdikleri incik boncuk, yorgan yatak,
çanak çömlekleri almaya ve onlara destek vermeye devam etmektedirler.
Televizyon
yayıncılığında müslümanın ilkeleri Hakk’tan yana, adaletten yana, doğrudan
yana olmalıdır. Çizgi bellidir, ölçü bellidir, Kur'an-ı Kerim'de ve
sünnet-i seniyyede mevcuttur.
Kur'an-ı Kerim bize her zaman
adaletli olmamızı emderiyor;
Nahl; 90
"Muhakak ki Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zinadan,
fenalıktan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor...
Televizyoncu
doğruyu gizleyemez, saklayamaz, menfaati karşılığı çarpıtamaz, başkalarının
isteği, menfaati doğrultusunda değil, Hakkın, mazlumun, menfaati
doğrultusunda ele alıp, yayınlamalıdır.
Bakara; 159
"İndirdiğimiz apaçık hükümleri ve doğru yolu, insanlara biz kitap da beyan
ettikten sonra, gizleyenler (var ya) şüphesiz Allah onlara lanet eder."
Maide; 8 "Ey
iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adaletle şahitlik
eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe
götürmesin. Adalet yapın ki, o takvaya en çok yakın olandır. Allah'tan
korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır."
Radyo ve Televizyon
yayıncılığının islami boyutu nedir, ne değildir İslami radyo televizyon
istasyonu, olmalı mıdır yoksa olmamalı mıdır konularını biraz irdeleyelim
istedik. Muhterem ağabeyim Mustafa Çetin Baydar çok önceleri bir eserinde
"İslami Radyo Televizyon" kurulması yönündeki fikir ve düşüncelerini çaplı
bir araştırmayla bir eser halinde neşretmişti. Bu fikrin yeterince anlaşılıp
üzerinde düşünüldüğünü, hatta farkında bile olunduğunu sanmıyorum. Ancak ben
şahsen bu fikri şiddetli bir şekilde destekliyorum, katılıyorum. Çünkü,
holding patronunun televizyonu oldu gördük. Ayrıca cemaatin, partinin,
tarikatın televizyon ve radyosunu gördük. Şimdi sıra, özerk, bağımsız,
insanları hayra davet edecek, seçilmiş bir topluluğun kuracağı ve yöneteceği
"İslami radyo-televizyon" kurumundandır.
Müslümanlar
bu konular üzerinde bu güne kadar ciddi bir şekilde düşünmediler, düşünecek
zaman ve zemin bulamadılar. İnşallah bundan sonra düşünürler. Çünkü biz
birşeyleri düşünüp, uygulamaya koymazsak, harekete geçmezsek, birileri
birşeyleri uygulamaya çoktan koymuştur bile. Farkında olmamak, anlamamak,
görmemek, hafife almak için sarhoş olmak gerekir, yani dünya zevki ve
sefasından, sarhoşluğundan bahsediyorum.
Hepimiz
biliyoruz ki, radyo ve televizyonlar ve diğer iletişim organları tüm
dünyayı, çevremizi ve evlerimizi firavunca bir kuşatmayla kuşatmış durumda.
Allah (C.C.) ve Resulünün (S.A.V.) koyduğu tüm hudutları aşmak için kurulan
sistemin, baş aktörlüğünü üstlenmiş durumdalar. Her eve ve her kalbe küfrün
Allah'a isyanın, hayvani bir yaşamın empozesini, aşısını yapan yayınlar, hiç
kayıt almamış körpecik beyinlere nakış nakış işlenen şeytani telkinler gece
ve gündüz hiç durmaksızın, dinmeksizin akıp gidiyor. Bu ne tehlikeli bir
gidişat, bu ne gaflet, bu ne delalet, bu ne deccallık, bunlara bir dur
diyecek yok mu? Yaşayan ölüler gibi duran bu yüzde doksandokuz teranilerinin
muhatabı insanlar, müslümanlar neredeler.
Radyo ve
televizyonlardan fışkırmakta olan bu deccal fitnesinden korunmak için
harekete geçmenin zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir.
Dinimizin
"düşmana kendi silahı ile mukabele" düsturunu aklımıza getirelim.
Kur'an'ın şu
ilahi emrine bir göz atmak gerekirse;
Al-i İmran;
10 "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran bir
topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır."
Bu; insanlara
mutlaka zor gelir. İnsanlarımız gerçekten çok meşguller! Kimi dünya
işlerinin halli peşinde, kimi güya Ahiret yurdunu arayan meşgaleler peşinde.
Elzem olan; görevin seçimini yapamayacak kadar meşgul ya da şaşkın veya
tercihi, kolay olanı seçmek. İnsan bir kere niyetlenmelidir, ümit etmeli,
kendine vazife telakki etmelidir. Çünkü, Kur'an-ı Kerim bize:
İnşirah 9
"Muhakkak güçlükle beraber kolaylık var" İlahi müjdesini ferman buyuruyor.
Mümin bununla
en azından kendini horlayanları, hakaret edenleri ve imanını küfürle
değiştirmek isteyenleri dinlemek ve seyretmekten kurtulacak, onlara karşı
kendini savunabilecektir. Düşmanlarının birbirlerine düşürmeye çalıştığı
müslümanlar birbirleriyle kenetlenecekler, gönülbirliği ve güçbirliği
oluşturacaklardır. Müslümanların karşılaştığı mutlu ve acı her türlü
hadiseye İslâm kardeşliği duyarlılığıyla koşan, onu Alem-i İslam'a ulaştıran
ve yorumlayan bir topluluk, bir merkez ortaya çıkacaktır.
Müslümanların
sahip olduğu yayın teknolojisi, felaketler yaşayan İslâm toplulukları için,
acil yardım çağrıları yapan ve her türlü yardımların seferber edilmesini
organize edip yönlendiren toplumsal bir vicdan olacaktır.
Tebliğin
bütün boyutlarıyla sunulabileceği emr-i bil maruf ve nehy-i ani'l-münkerin
en güzel bir şekilde yapılabileceği bir rahmet teknolojisi istihdam edilmiş
olacaktır.
Tebliğ bir
bütündür, yolu, yöntemi, metodu, zamanı ve zemini olduğu ve bunların
çeşitlilikler arzettiği gibi aynı şekilde aracının da çeşitleri vardır.
İlahi tebliğ muhatabını ararken, ister Hz.Adem ister Hz. İbrahim ve ister
Hz. Muhammed (S.A.V.) çağında olsun, esas değişmiyor. İlahi nur, yaradılışın
her anında, yeryüzüne iner ve muhatabına ulaşır.
Televizyon
çağımızın en etkili tebliğ ve iletişim vasıtasıdır, teknolojisidir. Allah'ın
müminlere bir lütfudur, aslında müminler içindir, istifade edilmesi
gereklidir.
TRT kurumunun
yaptığı dini programlar tamamen yasak savma kabilinden programlar olma
özelliğinden öte gidememiştir. Aynı sunucu, aynı konuklar, aynı mekan,
bilinen basit konular, sahte gülüşler. Bu kurumun yayın esasları dikkatlice
incelendiğinde islami tebliğ esaslarına uyacak bir tek madde ve cümle
bulmamız mümkün değildir. Her kurumda olduğu gibi, burada da Anayasa,
kanunlar, inkılap prensipleri demokratik ve laik toplumun çağdaş, sözde
akılcı esasları -büyük bir titizlikle dini yayınların içeriğini de üzerine
basa basa belirlemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi, programa katılacak
konukların kılık, kıyafetlerine de bir standart, tekel getirilmiştir.
Programda yer alacak şahıslar çağdaş bir görünüm içerisinde olmak ya da o
programı tevafüken seyredebilecek Atatürk ilke ve inkılaplarına kökten bağlı
çağdaşları ve devrimcileri rahatsız etmemek durumunda olmaya mecburdurlar.
Ayrıca mevlit programlarının yayınında beyaz takke giymiş genç çocuklar
yerine yaşlı insanların görüntüleri verilmelidir ki gençlerin camiye ve dine
olan cezibeleri kabartılmasın.
Bugün ciddi
bir dini program yapıldığında, tebliğ; Allah'ın indirdiği, emir buyurduğu
müjdeleyici ve azap ile korkutucu hükümler perspektifinde yapıldığında karşı
mukavemet olacak mıdır, tabii ki bu mümkündür. Her türlü engellemeler,
telkinler olacaktır. Evet şeytan; Allah'ın çağrısına uyarak, onun kulları
için verdiği televizyon nimetini yine kulları için ve Hakk’ın rızasına uygun
bir şekilde kullanmak isteyen müminleri caydırmak vesveselere saptırmak için
işbaşında olacaktır. Şeytanın şeriyle celbetmesi, süvarileri, piyadeleri ve
gönüllü uşak ve avukatlarıyla tamtamlar çalması ve yaygaralar koparması
tebliğ programcıları tarafından sabırla metanet ve cesaretle, dava şuuru
içerisinde karşılanmalıdır.
Müslümanları
hedef alan, onları Hak yoldan çıkarma, batılı sevdirme amacı güden diğer
televizyon yayınlarının özünde Allah'ın ayetlerini iptal çabaları vardır.
Sebe: 38
"Ayetlerimizi reddetmek için yarışırcasına gayret sarfedenler ise onlar
Cehennem azabına hazırlanmışlardır.
Allah'ın
ayetlerini iptale yeltenenler düşmanlıklarını, bu ayetlerle hayat bulmağa
çalışan müslümanlara yöneltmişlerdir. Sokaklarda attıkları kahrolsun şeriat
naraları, ekranlardan kustukları küfür ve kinleri, müesseseleştirdikleri
kurum ve odakları, kinlerini dalgalandırmada kullandıkları tüm imkan ve
araçları vasıtasıyla topyekün, her mekan ve mevkiide, her fırsatta bazen tek
tek, bazen sürüler halinde, bazen adları Ahmet, Mehmet, Ayşe, olarak bazen
de yabancı uyruklarla bu görevlerini laikiyle yerine getirmektedirler.
Enfal: 73
"Kafirler de birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz emredildiğiniz gibi
yardımlaşmazsanız, yeryüzünde bir fitne (islam zafiyeti) ve büyük bir fesad
(küfür hakimiyeti) olur.
Mutaffifin
29: "Suçlular şüphesiz inanmış olanlara gülerlerdi." 30: "Yanlarından
geçtikleri zaman birbirlerine göz kırparlardı"
Haşri 13; "Ey
inananlar onların yüreklerine korku salan, Allah'tan çok sizlersiniz: (Onlar
Allah'tan değil, sizden korkuyorlar) çünkü onlar anlamayan kimselerdir."
Enfal 36:
"Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcayan kafirler, yakında yine onu
harcayacaklardır. Sonra da (gayelerine eremeyeceklerinden) bu onlara
pişmanlık ve yürek acısı olacak, sonunda mağlub olacaklardır. Küfürlerinde
sebat edenler toplanıp Cehenneme götürüleceklerdir.)
Demek ki
kafirlerin gayelerine ulaşmaları mümkün değildir. Ancak burada müminlere
düşen vazife gereğince yerine getirilmesi şartıyla bunların hüsranı
gerçekleşmiş olacaktır. Aksi taktirde hakim onlar olacak, müminlerde burada
iyi bir imtihan verememiş olacaklardır. Şirkin ve küfrün bu meydan okuması
karşısında inananların imtihanı başlar.
Al-i İmran
186: "Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana
çekileceksiniz. Sizden evvel kitap verilenlerden ve Allah'a ortak
koşanlardan da herhalde incitici (laflar) işiteceksiniz. Eğer katlanır
sakınırsanız işte bu hadiselere karşı (gösterilmiş) bir azimdendir."
Müslümanların
şahsında, Allah'ın hayat veren ayetleriyle alay eden, onlara saldıranların,
çağın en tesirli kitle haberleşme araçları olan Televizyon ve Radyo’yu
merkez olarak seçmesi çok anlamlıdır. Çünkü müslümanların saflar tutarak
televizyon ekranlarının, radyolarının önüne kurulup oturduklarını,
oturdukları saatlerin tam tesbitlerini yapıp ve oturdukları yerlerden de
kalkmaya hiç niyetli görünmediklerini çok iyi bilmektedirler. Uygun bir
zamanı yakalamışlardır, artık işlem tamamdır ve yayın başlamıştır.
Karşılarında
kendilerini dinleyen, izleyen, boş kulakları, gözleri ve nefisleri görenler,
bir yandan içine daldıkları batıl oyunlar ve eğlencelerle oynaya durup,
karşısındakilere sözde vakit geçirtirken, bir yandan bu eğlence huzurunda,
loş ortamdaki oyun ve oyalanmalarına inananları da ortak edecekler, zaman
zaman da küstahlaşarak, ahkamlar kesip fetvalar verecekler, alaylar
edecekler ve saf kalpleri ile körpe dimağları batıla çağırmaya devam
edeceklerdir.
Evet bütün bu
küfür kokan, şehvet ve isyan kokan, hayırsızlık ve hayasızlıklarla dolu,
hayvanlardan da aşağı seviyeye inmiş durumda insan kılığındaki yaratıkların
saldırı ve sataşmaları, islamla, müslümanlıkla ve her türlü kutsal
değerlerle alay etmeleri ve zehir saçan yayınları karşısında müslümanların
elbette birşeyler yapması gerekmez mi? Müslümanım diyenlere bir vazife
düşmez mi?
En'am 69;
"Ayetlerimiz hakkında alay yönlü söz edenleri gördüğün zaman, kendilerinden
yüz çevir, yanlarına oturma; ta ki Kur'an'dan başka bir söze dalarlar. Eğer
onlardan yüz çevirme işini şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra
hemen kalk da, o zalimler kavmi ile beraber oturma"
Cenab-ı Allah
bu şekilde ferman buyuruyor. Böyle bir durum karşısında acaba şu anki
müslümanların tavırları nedir? Ağızlarını açıp onlarımı seyrediyorlar, yoksa
kanalmı değiştiriyorlar, ya da hemen telefona sarılıp hadlerini bildiren
tepkilerini mi gösteriyorlar. Yoksa Allah'ın ifade buyurduğunun aksine
zalimler kavmi ile birlikte oturup onlarla aynı havayımı teneffüs ediyorlar.
Müslümanlar bu mucizevi hitaba kulak vermelidirler, öğüt almalıdırlar.
Koyacağı tepkilerin en kolayı ve basidi televizyonu kapatmak ya da
tepkilerini herhangi bir metodla göstermek olabilir. Ancak müslüman her
zaman kolay olana mı talip olmalıdır, seçeneği bu mudur? Daha geçerli ve
kalıcı olan seçenek hangisidir. Tabii ki en geçerli seçenek televizyona
sahip çıkmak ve bu teknolojiyi öğrenip aynı şekilde karşı koymaktır. Aynı
kanaldan, aynı ortamda, aynı kitlelere aynı şekilde hitap etmek, zaiyatı
önleyip engel olmak, doğruyu, adaleti, hakkı bildirmek, nefisleri ıslah
etmek, insanları şerre değil hayra sevketmek icabetmektedir. Görev budur,
tercih bu olmalıdır.
Bu tercihi
Cenab-ı Mevla şu şekilde ferman buyuruyor;
Nahl: 125
"(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Onlarla
mücadeleni en güzel hangisi ise onunla yap. Şüphesiz ki Rabbin o yolundan
sapanı en iyi bilendir. O, hidayete ermişleri de en iyi bilendir."
Evet,
şüphesiz mücadelenin olduğu yerde Allah'ın rahmeti ve hidayeti vardır.
Allah'ın inananlara vaadi vardır, inananların sahibi ve destekleyicisidir
Allah. Kafirlere karşı müminleri galip kılar.
Bakara 153:
"Ey iman edenler. Sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Muhakkak
Allah'ın yardımı sabredenlerle beraberdir."
Aksi
taktirde, kafirlerin, müşriklerin, münafıkların, hıristiyan ve yahudilerin,
beyinleri kiralanmış masonların ve kendini müslüman olarak tanımlayan
fasıklar zümresinin televizyon tekelleri ve kurdukları hegomanyaya boyun
eğip zelil bir şekilde onların edilgen bir hedefi haline gelip onları
seyretmek, Allah korusun, helakin hak edilişi, başlangıcı sayılabilir.
Allah'ü Teala
bu duruma düşebilecekleri şu ilahi ihtarla ikaz ediyor;
Nisa: 97
"(Mekke'den hicret vacip olduğu zaman oradan hicret etmeyip küfür diyarında
kalıp) nefislerine zulmettikleri halde, meleklerin canlarını aldığı
kimselere (azarlama kastı ile) melekler şöyle derler: Ne işte idiniz? Onlar
-Biz Mekke'de zayıf kimselerdendik, hicret etmekten acizdik derler. Melekler
de -Allah'ın arzı geniş değilmi idi? Siz de oraya hicret edeydiniz ya!
derler. İşte onların yeri Cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir."
Nisa 98:
"Erkek, kadın ve çocuklardan gücü yetmeyen biçarelerle hicret için yol
bulamayanlar müstesna (onlar cehennemlik değillerdir)"
Görüldüğü
gibi Allah-ü Teala bu hususda mazeretleri geçersiz sayıyor. Zira Allah'ın
arzı geniştir, yapılacak çok şey vardır. Artık Allah'ın arzındaki uzay
boşluklarından, elektromanyetik dalga frekansları sayesinde yeryüzünde
bozgunculuk ve fitne çıkaran, şerre çağıranlarla yüzyüze gelmek onlarla iç
içe olmak mümkün olduysa, insanları doğruya, güzele, Hakk’a çağıranlarla da
yüzyüze gelmek, gönül gönüle olmak mümkün olmaktadır. Öyleyse yapılacak
birşeyler vardır, bir görev vardır. Bu görev olsa olsa, Allah'ın arzında
frekanslar ve dalga boyları arasında, insanları Allah'a kulluğa davet eden,
emirleri ve nehiyleri bildiren, müslümanların çağdaş hicreti olacaktır.
Allah'ın arzı
şüphesiz geniştir. Radyo-televizyon yayınlarının yayıldığı uzay boşlukları
da geniştir. Orada daha nice radyo-televizyon yayınlarının ve haberleşmenin
yapılacağı frekanslar ve dalga boyları vardır, hazine Allah'ındır.
Televizyon
karşısında saatlerce zaman harcayan, çoluk çocuğu ve tüm aile fertleriyle
başında oturup kalmış kişilere "Allah'ın 'ne işteydiniz?'" sorusuna
verebilecekleri cevap ne olabilir hiç düşünmez misiniz?
Hz. Muhammed
(SAV) Mekke döneminde müşriklerin saldırı ve tuzaklarına, sataşmalarına daha
rahat karşı koyabilmek (cevap verebilmek) için Allah'ın geniş olan arzının
bir başka köşesine çekilmişti. Şimdi artık şehirlerde, köylerde kasabalarda
kuşatma diye birşey yok ki başka bir yere hicret edilebilsin. Kuşatma her
yerde, topyekün tüm dünya üzerindeki tüm evlerde, müslümanlar artık farklı
bir kuşatmayla, şirkle, küfürle tüm aile fertleriyle birlikte yakalanmışlar
kuşatmaya.
Artık
müslümanların bu kuşatmaya aynı teknikle, aynı arzdan aynı imkanlarla ve
aynı silahı kullanarak karşı koymaları gerekmiyor mu?
Bu hususta
müslümanların atması gereken ilk adım, mevcut televizyon yayınlarının
müşterisi olmaktan çıkmaktır.
Artık,
müslümanlar bulanık yayın yapanlara aldırmamalıdırlar, uyanık olmalıdırlar.
Ne RTÜK, ne de bir başkası bu bulanıklığı, kaldıramaz, sinsi yayın
politikasını değiştiremez, engel olamaz. Bizim değerlerimiz üzerinde dans
eder, alay eder, rakseder dururlar.
Mü'min 4:
"Allah'ın ayetleri üzerinde inkar edenlerden başkası tartışmaya girmez. Ey
Muhammed! İnkarcıların memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın:"
Bu insanlar
nefislerini ilah edinmişler ve şaşırmışlardır. Hergün memlekette ahkam
kesmekte, istediklerini elde edebilmekte, sözlerini dinlettirmektedirler.
Bilgileri dahi olmadığı islamiyet ve müslümanlar hakkında her türlü
düzmeceler, uydurmalar, yorumlar ve haberler yaymaktadırlar.
Casiye 23:
"Ey Muhammed! heva ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olmadığı halde Allah'ın
şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi
gördün mü?..."
Dini yayın
olarak şuan ki hazırlanıp yayınlanan programlarda mesajlar direkt vaaz,
sohbet ve de nasihat üslubuyla verilmektedir. Bu klasik ve çok basit bir
metotdur diyebiliriz. Bu metotla seyirciyi etkileyebilmek, mesajı körpe
dimağların, akıl sahiplerinin ta şuur altına işleyebilmek, onları
etkileyebilmek mümkün değildir. Bu ham ve klasik bir metotdur. İzleyicisiyle
tam bir bütünlük ve paylaşım söz konusu değildir.
Halbuki
hepimiz izliyoruz ve görüyoruz ki, yabancı film ve dizilerin birçoğunda din
bir fon olarak bazende anafikir olarak yerini almaktadır. Hayatın tüm
dokularında yer alan din faktörü hiçbir çarpıtmaya ve kısıtlamaya
uğratılmadan çok bilinçli bir şekilde hazırlanan ve çekilen senaryoyla bu
filmlerde yer almaktadır. Yabancı orjinli filmleri yedi yaşından itibaren
iyi bir alıcı olarak izleyen bir çocuk onbeş yaşına geldiğinde
Hıristiyanlıkla ilgili bilinmesi gereken her şeyi bilir hale gelmektedir. Bu
filmlerde dikkat edilirse; İncil, İncil’den cümleler, kiliseler, çanlar, haç
kolyeler, manastırlar, rahip ve rahibeler, misyonerler, dini ayinler, dini
tarih, din şahsiyetleri, vaftiz törenleri, dini günler, noel kutlamaları ve
noel babalar olağan bir filmin, hayat kadar gerekli ve tabii görünen akışı
içinde çok akıcı ve sakin bir üslupla verilmektedir. Böylece körpe
dimağların iyi yetişmeleri amaçlanmaktadır. Tabii ki sadece kendileri için
değil, aslolan diğer dinlere mensup kişilerin sempatilerinin kazanılması,
aşama aşama kendi dinlerine ve kültürlerine meyledilmesinin ve nihayet
Hıristiyanlaşmasının hedefi güdülmektedir.
Allah aşkına
bizim kaç tane filmimizde böyle bir senaryo, içerik ve amaç vardır. Tam
tersi, şu bizimkilerin hazırladıkları tüm televizyon ve sinema filmlerinde
dine, inananların şahsiyetlerine ve kültürel değerlerine alenen bir saldırı,
hafife alma ve alay etme vardır. Bu çalışmalar, başka ideolojilerin ve
devletlerin gönüllü uşaklığını ve körü körüne savunuculuğunu yapanlar
tarafından hazırlanmıştır. Kendilerine göre bir doğru yol bulmuşlar,
kendilerini aydın, çağdaş, ilerici, kendilerinden olmayanı da gerici, yobaz
gibi çeşitli yaftalarla aşağılamaktadırlar.
Maide 59: "De
ki; Ey ehli kitap! Allah'a ve bize inzal olunana ve ondan evvel indirilen
şeylere iman etmenizden başka ne kusur buluyorsunuz? Muhakkak sizin çoğunuz
fasıklardansınız."
Maide 60: "De ki; Allah
katında bir ceza olmak bakımından bundan fazla şerri ve fena olanı size
bildireyim mi? Allah'ın üzerlerine lanet ve gazap eylediği, içlerinden
maymunlar ve domuzlar yaptığı ve şeytana tapan kimseler daha şerlidirler.
Doğru yoldan daha fazla sapmışlardır."
Evet bu
insanlar şerlilerin en şerlisi kişilerdir. Çünkü sadece kendilerini değil
fikirleriyle, konuşmalarıyla, yapımlarıyla, sanatlarıyla ve tüm ömürleriyle
kitleleri yoldan çıkarmaktadırlar, şeytana tabi etmektedirler. Yeryüzündeki
fitne ve fesatlara, bozgunculuklara zemin hazırlamaktadırlar.
Müslümanların
temel değerleri; (Ehli kitap başta olmak üzere) bizdeki gönüllü uşaklarıyla
birlikte topyekün kafirler, müşrikler, münafıklar, fasıklar, cahiller
tarafından değiştirilmeye, saptırılmaya, bunlar yapılmayınca da alaya
alınmaya, karalanmaya, sistemli bir şekilde şüphe uyandırılmaya
çalışmaktadırlar.
Cenab-ı
Allah'ın ilahi ihtarlarına kulak vererek konumuzu toparlamaya çalışalım.
Al-i İmran
200: "Ey inananlar, sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve
Allah'tan korkun ki başarıya eresiniz".
Muhammed 38:
"İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz; ama içinizden kimisi
cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse o ancak kendisine cimrilik eder. Allah
zengindir, sizler fakirsiniz. Eğer yüz çevirecek olursanız, yerinize başka
bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar".
Bakara 250:
"Rabbimiz üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kafir millete
karşı bize yardım et".
Televizyon
insanoğlunun gündemine 1950 ve 1960'lı yıllar arasında girdi. Televizyon,
insan hayatında öylesine etkili bir iletişim vasıtası oldu ki, o küçücük
kutunun gücü, devletlerinkine bile ulaştı. Televizyon kanalları; dünyayı
yönetip, yönlendiriyor kanaati de haklı olarak bu yüzden yaygınlaşmaya
başladı.
En
iptidaisinden, şimdilik en gelişmiş teknolojiye sahip görünen televizyon
kanalına kadar, bütün kitle iletişim vasıtalarında çift yönlü ve
potansiyelli bir etkileşim sözkonusudur. Bu çift yönlü etkileşim, bu
vasıtaları kullanana göre değişmekte, iyinin eline geçince iyi, kötünün
eline geçince de kötü ve yanlış etkileşimler meydana gelmektedir. Böyle
olunca da doğrunun elinde bulunan doğru, yalancının elinde bulunan
televizyon da yalan haber üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Televizyonun bu
konumu üzerinde dikkatlice düşünüldüğünde, onun nükleer silahlardan daha
tehlikeli, belki de içinde yaşadığımız çağda onların promotörü durumunda
olduğu görülecektir. Nitekim, kendilerini en ciddi ve tarafsız olarak lanse
eden dünya televizyon kanalları bile, hiç kimseden çekinmeden ve hiçbir
ciddi araştırmaya, bulgu ve delile bile dayandırmadan bu yalan haberlerle
kitleleri birbirlerine kırdırabiliyorlar.
Televizyon
denilen bu görünmez devlete, insanlar o derece endekslenmişlerdir ki,
kanallar arasında seçim yapmak, değiştirmek mümkün olmaz hale gelmiştir.
Çünkü zihniyet aynıdır, içerik aynıdır.
İşte
televizyonu tehlikeli yapan, onun bu iki yüzlü olabilme özelliğidir. Nitekim
bakıyorsunuz, eti budu meydanda, uzun tırnaklı boyalı dudaklı, güleç yüzlü
bir spiker çıkıyor, televizyon stüdyosunun dönerli koltuğunda gözlerinizin
içine baka baka yalan söylüyor. Söylediği şeyin yalan olduğunu pekala
kendisi de bidiği halde, gerek patronlarının oku diye önüne koyduğu, gerekse
kendi siyasi görüşüne de uygun düşen bir haberi memnuniyetle, iştahla
sizlere sunabiliyorlar.
Üstelik bu
yayınları kendi izleyicileri aleyhine söylüyorlar, yapıyorlar da, kendisi
aleyhine konuşulan kişi ve kişiler buna hiçbir müdahalede bulunamıyor.
Söyledikleri onlara kar kalıyor. Meğer ki, aleyhinde konuşulanın da bir TV
kanalı olsun ve muhatabının yalanlarına, karalamalarına cevap verebilsin.
Ve ne
yazıktır ki en büyük televizyon kanalları, dünyayı sömürmekte olan süper
devletlerin ve onların emir komutalarına göre üreten kukla uydu devletlerin
uydurma iktidarları ve iktidarcılık oynayanlarının, elinde ve kontrollerinde
bulunmaktadır.
Bu kanallar
asıl itibariyle dünyayı yöneten siyonist sermayenin kontrolünde
olduklarından kukla iktidarlar ile manda hükümetlerin yem oluklarından dışa
bağımlı holdinglerin reklamlarından beslenmektedirler.
Bu ifadeyle,
Türkiye üzerinde çeşitli emelleri bulunan batılı ülkeler her yıl çeşitli
kanallarla üçyüz trilyon dolar ve sterlin yardımı bu medya organlarına
aktarmaktadır. Dolar ve sterlinlerin ardından, o ülkeyle ilgili
yayınlanması, uygulanması hedeflenen stratejik raporlar, hükümler, direktif
ve tavsiyeler yine değişik içeriklerle ve yollarla iletilmektedir.
Böyle olunca
da, tabii ki diğer televizyon ve gazeteleri de bu babda değerlendiriyoruz.
Bunlar belli bir mutlu azınlık sınıfının çıkarları için programlarını yapıp
kurdukları uydu sistemleriyle halkı sadece kendilerini izlemeye zorlayınca,
tarih de hep tekerrür ettiği gibi, ezilenler ezilmeye devam ediyor,
sömürenler de bu dünyadaki sahte saltanatlarını ve sahte cennet hayatlarını
böylece sürdürüyorlar. Durum öyle gösteriyor ki, bu düzen bir müddet daha
devam edecek ve kendileri aleyhinde televizyon programları yapılan bu
insanlar, kendi televizyonlarını kurmadıkları taktirde, onların bu
ezilmişlik durumları süreklilik arzedecektir.
İşte genelde
bütün ezilmiş insanların, özelde de biz müslümanların kendi değerlerimizi
anlatabilmemiz, kavrayabilmemiz açısından, bu konuda çok hassas olmamız ve
sömürü düzenlerinin her türlü oyunlarını bozmak için fert ve cemiyet olarak,
kurum ve devlet olarak seferber olmamız, birşeyler yapmamız icabetmektedir.
İslami
literatürde, haber ulaştırmanın adı, tebliğdir. Allah'ın emirlerini
başkalarına iletmek şekliyle özetleyebileceğimiz tebliğ müslümanlar için
varolma sebebidir. Bunun içindir ki, Allah-ü Teala hazretleri, bu tebliği
yapanları, insanlara iyi ve güzel şeyler sunanları, müjdeleyen ve ikaz
edenleri "En güzel sözlü olarak vasıflandırmakta, bu vasıfı da müslümanın
şiarı olarak şu ilahi hükümle ferman buyurmaktadır.
Al-i İmran
104: "İçinizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra
çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışsınlar.
İşte onlar muradına erenlerin ta kendileridir."
Nahl 125: "Ey
Resulüm, insanları Kur'anla güzel söz ve nasihatla Rabbinin yoluna (İslam’a)
davet et. Onlara karşı, en güzel olan bir mücadele ile mücadele yap. Şüphe
yok ki, Rabbin yolundan sapanı en iyi bilendir ve o hidayete kavuşanları da
en iyi bilendir."
Ali İmran 9:
O halde fayda versin (yahut fayda vermesin) sen Kur'an ile öğüt ver; (tebliğ
vazifeni yap)"
Allah'ın
hükümleri böyle. Müslümanlar hala niye dururlar, niye mallarını,
mesailerini, beyinlerini bu çok stratejik meseleye harcamazlar, niye bu
zaiyatı önlemek için ittifak etmezler. Niye düşmanlarını tanıyıp, ona göre
önlemlerini almazlar, karşı hareket başlatmazlar.
Nisa 104:
"Düşmanınız olan kavmi (birliği) arayıp takip etmekte gevşeklik
göstermeyin."
Hadid 16:
"İman edenlere (hala) vakit gelmedimi ki, kalpleri Allah'ın zikrine ve inen
Kur'ana saygı ile yumuşasın; ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş,
sonra üzerlerinden uzun zaman geçipte kalpleri katılaşmış ve çoğu fıska
dalmış bulunanlar gibi olmasınlar."
Müslümanların
bu tür yayınlar karşısında alışık bir vaziyete bürünüp sessiz kalmaları,
sessiz kala kala, rıza göstere göstere kalplerini katılaştırmaları Allah
muhafaza fıska düşmelerine, onlardan (fasıklardan) olmalarına giden bir
yoldur.
Bu yolda
yatırım yapmaya ticari gözle bakanlar, ortaklıklarından yıllık kar ve
değişik menfaat bekleyenler artık bu at gözlüklerini bir an evvel
çıkarmalıdırlar. Olayın ekonomik boyut ve beklentisi müslüman için bu alanda
en tehlikeli ve nafile bir düşüncedir.
Bakınız
Allah-ü Teala böyle düşünenlere şu şekilde bir hatırlatma ve ferman
buyuruyor.
Bakara 274:
"Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikar hayra harcayan kimseler var ya,
işte onlara, Rableri katında ecirleri (mükafatları) vardır. Onlara hiç bir
korku yoktur; ve onlar mahsunda olmayacaklardır.”
Al-i İmran
180: "... Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına
dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün
yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Maide 2:
"İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın,
günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun,
çünkü Allah'ın azabı çok şiddetlidir."
Televizyon
konusunu tek yönden ele alıp değerlendirmek de yanlıştır. Çünkü televizyonun
stratejik bir silah ve savaş mekanizması olduğunu, her kanalın, her radyonun
ve gazetenin bir cephe, bir mevzi veya bir alay olduğunu dikkatlerden
kesinlikle çıkarmamak ve bu şekilde ele alıp değerlendirmek gereklidir.
Öyle ise
televizyonu düşman bir silah olarak kullanıyorsa ve hatta savaşlarla
halledilemeyecek birçok konuyu bu yolla halledebiliyorlar ise, bu cepheye
müslümanların da tabur göndermesi, asker göndermesi ve karşı saldırıya
geçmesi gereklidir. Bu görev ayrıca dini bir emirdir, hükümdür, farz-ı
kifaye bir ibadettir diyebiliriz.
Bu konuyla
ilgili Allah'ın hükümlerine bir göz atmak gerekirse;
Enfal 39:
“Yeryüzünde fitne kalmayıp din, tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar savaşın,
cihat yapın. Eğer küfürden vazgeçerlerse, Allah yaptıklarını görür ve
mükafatlarını verir.”
Nisa 77:
"Onların üzerine savaş farz kılınınca, içlerinden bir topluluk, Allah'tan
korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korku ile insanlardan korkuyor. Onlar:
Ey Rabbimiz, üzerimize şu savaşı niye farz kıldın, ne olur bizi yakın bir
vakte kadar geri bırakaydın! dediler. Onlara şöyle de: Dünyanın zevki pek
azdır. Ahiret ise sakınanlar için muhakkak daha hayırlıdır; ve kıl kadar
haksızlığa uğratılmazsınız."
Dünyanın
zevki müslümanlar için çok azdır, müslümanların hedefi Allah'ın rızası ve
ebedi ahiret yurdudur.
Nihayet
Allah-ü Teala düşmana ne şekilde karşı koyulması gerektiğini de şu hükümle
beyan buyurmaktadır.
Bakara 194:
"Hürmetler karşılıklıdır. Bunun için, kim sizin üzerinize saldırırsa. siz de
aynen ona, size yaptığı tecavüz gibi saldırın…"
Buradaki
emirde; düşmanımızın silahıyla silahlanmamız, aynı silahla, aynı teknoloji,
aynı yöntemle ve aynı şiddetle karşılık vermemiz öğütlenmektedir.
Televizyon;
dinsizin elinde dinsizlik, dindarın elinde dindarlık, soyguncunun elinde
hırsızlık, teröristin elinde terör, dayatmacıların ve diktatörlerin elinde
zulüm ve zorbalık hamiyetperverlerin elinde ise insanlık ve fazilet öğretir.
Bunun içindir
ki; kurmuş oldukları fuhuş televizyonları ile hergün biraz daha
çocuklarımızı, neslimizi bizden koparıp, cinayet filmlerine kurban eden
televizyon mafyasına karşı, tez elden bizlerin de başkasına saldırmak için
değil, fakat yıllardır bizleri sömürmekte olan zihniyete karşı kendimizi
korumak ve başta din olmak üzere bütün değerlerimizi öğretme tekelini elinde
bulunduranlardan bu tekeli alıp, kendi değerlerimizi kendimiz anlatmamız
için TV kanalları kurmamız, yayın kriterlerini, programların içeriklerini
güçlendirmemiz gerekmektedir.
Olayı sadece
müslümanlar açısından da değerlendirmemek lazım. Çünkü biz müslümanlar,
yalan üretmeyecek televizyonlar kurduğumuzda, müslüman olmayan mazlumları
da, ağalarının tahakkümünden, onların insanları kişiliklerinden arındıran
politikalarından ve asimilasyon zorbalıklarından kurtarmış olacağız. İşte
televizyon böylece güçlüdür. Biz ise güçlüden yana değil, güçlüye;
mazlumları ezmemesi için gem vuran anlayıştan yanayız. Bu anlayışın
tahakkuku için de, en mühim kriterlerden biri olan televizyona hakim olmak
gerek…
Artık
herkesin evinde televizyonu var, herkes onu seyrediyor, herkes ondan kendi
anlayışına göre bir yarar sağladığını düşünüyor ve hepsinden önemlisi artık
bu hayatın bir parçası olarak kabul edilmiş bulunuyor. Onun herkesi kendine
bağladığı, dahası bağımlı hale getirdiği bilinmeyen bir olgu değil. Bir
düğmeye basmakla dünyayı evimize taşımanın sağladığı keyif başka hangi
amaçla elde edilebilir.
Diğer bir
açıdan da TV; insani ilişkilerin etkinliğinin asgari seviyeye
indirgenmesinde de sinsi bir rol oynamaktadır. Aynı şekilde insanların
yalnızlaşmasını ve yabancılaşmasını da hızlandırmaktadır.
Televizyonları beş temel
yapıda incelemek mümkündür.
1- Kuruluş
Amacı
2- Kuruluş
Kapasitesi
3- İşletme
Becerisi
4- Yasal
Çerçeve
5- Programlar
ve Kültür Kaynakları
Türkiye’deki
televizyonların amaçlarını tam olarak kestirebilmek mümkün değildir, bunu
kendileri de net olarak izah edemezler. Ancak yayın çizgilerinden ve
görünümlerinden niyetlerini kestirebilmek mümkündür. Hatta bazılarını
isimlerinden dahi anlayabilirsiniz. Kapasitesi büyük olan televizyonların
maddeci bir anlayışa sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu tür
televizyonlarda, menfaat ilkeleri hakimdir. İdeolojileri olduğu varsayılsa
bile, çıkar ve menfaatleri için zaman zaman ideolojilerini sattığı da bir
gerçektir. Bu tür televizyonlar aslında en tehlikeli olanlarıdır. Genelde
resmi ideolojilerin ve birtakım sözde ilkelerin borazanlığını yapan ve
devlet tarafından zaman zaman çeşitli yollarla desteklenen bu televizyonlar,
doğruları eğri, eğrileri ise doğru göstermede bir hayli maharetlidirler.
Halkı oyalayan, konuları saptıran, gündemi belirleyen, sevmediği şahıs ve
kurumları karalayan, sevdiği (ideolojisi ve çıkarları için) insan ve
kurumları benimseten "kökten menfaatçi ve mandacı" bu televizyonlar bir
gecede, bir insanı isterlerse vezir, isterlerse rezil yapabilmektedirler.
Kendi menfaatlerini herşeyin üzerinde tutan bu televizyon kuruluşları, bazen
müslümanları öğüt safsatalarıyla hedef gösterip bölücülüğün tohumlarını
aşılarken bazen de birden bire barışçı, demokrat, hümanist oluverip
çağdaşlıktan, insan haklarından bahseden bir öncü, bir yol gösterici
oluvermektedirler. Bu tür televizyonlar programlarını düşünceden çok
duygulara hitap edecek tarzda düzenlemektedirler. Böylece maliyeti ve emeği
düşürerek seyretme oranını yükseltmek mümkündür. Beğenilen programların
arasına da sık sık reklam koymaları, toplum çıkarlarından evvel kendi
çıkarlarını göz önünde bulundurduklarının bir işaretidir diyebiliriz.
Televizyonların profesyonel ve yeretince kadroya sahip olması kuruluşun
sermayesiyle ilgilidir. Büyük sermayeyle kurulan televizyonların şu anki
yayın programları tartışılsa bile, teknik açıdan üstünlük sağladıkları bir
gerçektir. En önemlisi yayınlarının net olarak her yere rahatça
ulaşabilmesidir.
Şu anki
televizyon yapımlarıyla ilgili düzenlenmiş kanunlara göre yapacağınız her
türlü program resmi ideolojinin politikasına uygun olmak zorundadır. Dine
uygun çok güzel bir program yapabilirsiniz, lakin ideolojinin kanun adamları
ve bekçileri sizin beğendiğinizi beğenmezlerse, uygun görmezlerse ne olacak.
Televizyonculukta işletme becerisi de çok mühim bir meseledir. Birçok
kuruluş işletme becerisi gösteremediğinden piyasadan silinmek zorunda
kalmıştır. İşletme aslında her müessese için önemli bir faktördür. Bir
müessesenin kuruluşu yapısal olarak çok mükemmel olabilir. Ancak kötü bir
işletmecilik kısa sürede bu kurumu bitme noktasına sürükleyecektir.
Kurumlarda
sık sık personel değiştirmek çok yanlış bir uygulama olduğu gibi, personelin
özgün düşüncelerine, çalışmalarına, icadlarına müdahalede bulunmak, sıkı
bir programcılık disiplini uygulmak da çok yanlış bir davranıştır. Personele
sakin bir çalışma ortamı hazırlanmalı, yeni projeler, buluşlar ve programlar
için teşvik edilmeli, yardımcı olunmalıdır. Personelin serbest programcılık
ve dış piyasa çalışmalarına da destek verilmelidir.
Programlar ve
kültür kaynakları toplumu çok ilgilendiren unsurların başında gelmektedir.
Proğramların kalitesi kadar mesajları da önem taşımaktadır. Materyalist
yayın yapan televizyonlar adeta bir gazino görüntüsünü andırmaktadır. Sahte
gülüşler, sanatçı kılığındaki hokkabazların küstahlıkları, insanları
güldürebilmek için her kılığa giren garip garip yaratıklar…Doğallıktan uzak,
tepinmeye ritim veren bir müzik bu tür televizyonların en önemli ve yüksek
ritingli programlarının başında gelmektedir. Proğramlarında çıkardıkları
sanat erbabları nedense hep aynı kişiler aynı sanat dallarıdır. Bunların
başlıcaları, televizyon oyuncusu, spiker, manken, şarkıcı, türkücü,
heykeltraş, manikürcü, tiyatrocu vb. sanatçılardır. Sanki başka sanat dalı
ve sanatçı kalmamıştır, toplumu sadece onlar ilgilendirmektedir.
Bu tür
programlar, personel haricinde sadece sahne sanatçısına para verildiğinden
ucuza mal edilmektedir. Üstelik bu programları seyredenlerin fazla oluşu da
televizyona puan kazandırmaktadır. Bu tür program seyircileri aslında işi
gücü olmayan, ne kendisine ne topluma faydası bulunmayan, şuursuz, idealsiz
kalabalıklardır, insan yığınlarıdır diyebiliriz. Yine seyirciyi toplayan
diğer bir programda futbol maçları olmaktadır. Futbol maçlarının ekrandan
canlı olarak veya banttan verildiği yetmemiş olacak ki, bir maçın arkasından
günlerce, defalarca programlar türetilip, çeşitli yayınlar yapılmaktadır.
Bunlar çok basit, masrafsız, bir o kadar da izleyicisi çok olan
programlardır.
İspanya’yı
kırk yıl idare eden ünlü diktatör General Franco, kitleyi meşgul eden en
önemli unsurlardan futbol olmasaydı ülkeyi istediğim şekilde idare edemezdim
diyerek bir gerçeği ifade etmektedir. Günümüzde de bu faktörlerin
yaygınlaştırılmasının ve insanların beyinlerinin toplaştırılmasının
altındaki sebep olarak devlet politikaları yatmaktadır. Gündüz saat ondörtte
başlayacak bir maç için, sabahın beşinde stad önünde kuyruğa giren
insanların çoğaldığı bir ülkede neler yapılamaz ki... İnsanlarının
bilinçlendirilmesi, eğitilmesi, üretken hale getirilmesi yerine kitleyi
meşgul ve deşarj edecek kaynakların yürürlüğe koyulması, can çekişen
sistemin ömrünü daha da uzatmaktadır. Halkın bilincinin artması, sistemi
yaralayacak ve alternatif çözümler sunacak enerji ve tavrı da beraberinde
getirecektir.
Ayrıca bu
programların eğiticilik yönüne de rastlamak mümkün değildir. Seviyesiz,
basit komediler (arkadan gülme sesiyle takviyeli) zorlama ve sıradanlık,
mutsuz kişileri oyalayan, çılgınlık ve rezilliğin dorukta olduğu programlar,
düzeysiz filmler, dikkatleri çekebilmek için ünlülerin ellerine verilen
mikrofonlarla yapılan garip konuşma ve acayip argo hareketler ne yazık ki
toplumun zamanını çalan, zarar veren dinamit yüklü içi boş programlardır.
Bu
programlara kaynaklık eden altyapı ise, içine biraz yerli kültür de katılmış
melez batı kültürü ve felsefesidir. Batının müziği, kıyafeti, davranış
tarzı, düşünüş biçiminden ahlak anlayışına ve aile yaşantısına kadar uzanan
bir yaşam biçimi, ne yazık ki Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar bir
devlet politikası olmuştur. Bu anlayıştaki ve tarzdaki tiyatrolar,
sinemalar, bale okulları, sanat faaliyetleri, bilim adamları, gazeteciler,
yazarlara, devlet tarafından madalyonlandırılmış ve desteklenmiştir. Bu
kafadaki insanların önemli makam ve mevkilere gelmeleri, madalyalar,
ünvanlar, bu doğal teşviklerin birer sonuçlarıdırlar.
Önceleri
herkesin basit bir eğlence aracı olarak gördüğü televizyonun günümüz
itibariyle bir çok basamakları tırmanarak, kültürel, ekonomik, sosyal ve
siyasi alanda çok önemli bir konuma geldiği herkesin malumudur.
1929 yılında
İngiltere ve Almanya, 1931 yılında ise Fransa televizyonla tanıştı. İlk
düzenli yayını İngiliz BBC yayın kuruluşu gerçekleştirdi. 1962 yılına
gelindiğinde ise bu sihirli ekran artık renklenmişti. Televizyon ülkemize
geç sayılabilecek bir tarih olan 1952'de geldi.
İstanbul Teknik
Üniversitesi haftada bir gece deneme yayını yapmaya başladı. Devlet
televizyonu ise 31 Ocak 1968 de haftada üç gün kısa süreli düzenli yayına
geçti. İlk renkli televizyon yayıncılığına da ancak 1982 de geçilebildi ki,
hatta mevcut olan televizyonların tamamı siyah beyaz sisteme göre imal
edilmişti. ABD renkli televizyona geçtiği ve imal edebildiği halde özellikle
Türkiye başta olmak üzere az gelişmiş ülkelere ekonomik çıkarları uğruna
devamlı olarak siyah beyaz televizyon ihraç etmişti, daha sonra renkli
televizyonları piyasaya sürdü. Yepyeni siyah beyaz televizyonlar ya çok
ucuza el değiştirdi ya da hurdaya atılarak büyük bir israf gerçekleştirildi.
Başta ABD olmak üzere televizyon üreten firmalar müthiş bir gelir
potansiyeli elde ettiler ve bu işten çok karlı çıktılar.
Önceleri çok dar
bir alanı kapsayan yayınlar 1973 yılında ülkenin dört bir yanına
yerleştirilen vericilerle büyük kitlerere ulaşma imkanı buldu. 1986 yılında
2. kanal yayına başladı. Televizyon yayıncılığında devlet tekeli Anayasaya
rağmen 8.Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL'ın oğlu Ahmet ÖZAL'ın kurduğu "Star 1"
adlı televizyon kanalıyla kırılabildi ki daha sonra televizyon ve radyo
istasyonlarının önü arkası kesilemedi. Günümüze baktığımızda özel televizyon
ve radyoların sayısını tespit etmek bile zordur. Bırakınız illerimizi,
ilçelerimizi, bazı köy ve mezralarımızda bile özel televizyon ve
radyolarımız yayın yapmaktadır.
Mevcut
kanallarda izlediğimiz kurguya dayalı hemen hemen bütün eserlerin arka
planında, başkalarının hayatlarına karşı beslenen doyumsuz bir ilgiye
rastlanmaktadır. Mahrem dünyalara en kolay bir biçimde giren, o özel anları
başkalarına aktaran televizyonun karşısında, bütün izleyiciler isteselerde
istemeselerde, farkında olsalarda olmasalarda birer röntgenci
durumundadırlar.
Dünyada ve
Türkiye’de bugün artık televizyonlar, para ve toplumsal güç kazanabilmenin
en etkili yolu haline gelmişlerdir. Kitlelerin duyguları ve arzuları oldukça
profosyonel yollarla maddi ve manevi menfaatlere çevrilmiş, modern
işletmeciliğin en güzel örnekleri verilmiştir. Artık televizyon seyircileri,
reklamların arasında program izler hale gelmişlerdir. Zaten mevcut
televizyonların arka planını incelediğimizde ekonomik ve siyasi çıkarların
ağır bastığını, belli grupların, inancın, zihniyetin fikrini ön planda
tuttuklarına şahit olabilmenin hiç de zor olmadığını görürüz. Sahiplerininde
büyük çoğunluğunun gazete ve banka patronu olduğunu, holding sahibi olduğunu
göreceksiniz ki, bunlar inanç adına, halkın değerleri adına, objektiflik
adına her türlü kılığa kolayca girebilmektedirler. Bunların inançlarının,
ideolojilerinin, beslenme kaynaklarının kökleri tamamen dışarıdadır. Laiklik
adına, objektiflik adına, halkın çıkarları adına, ülke menfaatleri adına,
tamamen sömürge güdümündeki güçlerin siyonist fikirleri paralelinde bulanık
bir yayın yapmaktadırlar. Örneğin; haberleri verirken, Mısır'da kafirlerin
güdümündeki yerli uşak rejiminin idam ederek şehit ettiği müslümanlardan,
dinci, terörist veya aşırı dinci şu kadar militan idam edildi diye
memnuniyet ifade eden kelimelerle haberi vermektedirler. Yine Cezayirli
müslümanlardan bahsederken de; “Aşırı dincilerle hükümet güçleri arasında”
diye haber geçmektedirler.
Cinsel duygular,
şiddet ve müslümanlıkla ilgili çarpıtma programlar ve ifadeler bu
televizyonların temel gelir kaynaklarıdır. Bilindiği gibi siyonizmin
(Yahudinin) üç temel silahı vardır. Bunlar; kadın, içki, kumar. Bu üç unsuru
hemen hemen bütün programlarında gözlemleyebilirsiniz. Tabii ki kanuni
düzenlemeyle bunların bir nebze önüne geçilebildi, gözden uzak tutulabildi.
Şayet böyle bir yasak konulmasaydı tüm bunların hepsini ekranın ön planında
devamlı olarak görmek mümkün olacaktı.
Bir trafik
kazası gibi, herhangi bir günün, herhangi bir haberini sunarken, herhangi
bir bayan spiker, aynı zamanda saçının modelini, iyiden iyiye açtığı
yakasının ve eteğinin altında sakladığı etini, boynuna taktığı pahalı
gerdanlığı, kısacası bütün vücudunun varlığını fütursuzca sergilemeyi ihmal
etmemektedir. Allaha isyanı, örtünme emrine muhalefetini adeta
bayraklaştırırcasına teşhir etmekte, vurgulamaktadır. TV sahipleri ve
arkasındaki gizli karanlık ortakları bu işe uygun olarak seçip otturttukları
yöneticileri, sözgelişi 15 kişinin öldüğü, 30 kişinin yaralandığı, 8 aracın
birbirine girip hurdaya döndüğü, yolun saatlerce trafiğe kapandığı
şeklindeki bir haberin bu şekilde verilmesini uygun görmüşlerdir. Bu
teşhirin tek amacı, insanlığın söz konusu duygularına hitap ederek, ilgisini
çekmektir. Bu modaya İslami çizgide yayın yaptığını söyleyen bir TV kanalı
da uymakta hiç bir mahsur görmemekte, gerek haberlerde gerekse aktüel
programlarda Allah'ın emrini hiçe sayan bir çok kadın ve erkeğin de ekranın
karşısında ahkam kesmesini sağlamaktadır. Tabii ki, bunun niçin böyle
olduğunu sorarsanız, size çok güzel masum ve kılıfa tam uydurulmuş bir cevap
verecekleri şüphesizdir. Acaba bu programı böyle bir kılık kıyafetle yapan
bayan şuurlanıp, teseddüre bürünerek aynı programa, ekrana çıkıp devam etse,
müsade ederler mi, tavırları ne olur diye bir düşünelim. Kesinlikle devam
ettirmezler, müsade etmezler, derhal bir bahane ve kılıf bulup onu oradan
uzaklaştırırlar. Çünkü onların şartı; laik, çağdaş, demokrat dedikleri yaşam
ve giyim tarzı olan, hatta erkek izleyicilerin bir kıyafetle program
yapmalarıdır. Amaç kadının cinsi yönünü ön plana çıkartarak, izleyicilerin
ilgisini daha fazla çekmektir.
Şiddet bir
televizyon için çok büyük bir reklam geliri demektir. Bir televizyon için
rehin almalar, bombalamalar silahlı çatışmalar, savaş alanları, baskınlar,
toplumsal gösteriler, sevmedikleri önemli müslüman şahsiyet ve liderlerin en
küçük sözlerini ve zaaflarını kendilerince yorumlanıp çarpıtmaları, hatta ve
hatta kendi tesislerinin basılması, cezalandırılıp kapatılması haber
değerinin çok ötesinde reklam değeri taşımaktadır. Öte yandan televizyon
ülkemizde bazı toplumsal olaylarla (Sivas, Gaziosmanpaşa, Güner Ümit
olayları Apo ve İtalyayı protesto eylemleri v.b.) etkisini kamuoyuna çok
güzel bir şekilde kanıtlamıştır.
Yine televizyon,
siyasi iktidarlara, sözde halk adına, çoğu zaman da menfaat odakları ve
siyonist mihraklar adına, halka rağmen baskı yapabilecek önemli bir
unsurdur. Bu güç genelde kendini çok uzun vadeli, düşük faizli krediler,
geri ödemesiz teşvikler, gizli kapıların arkasında gizli pazarlıklarla elde
edilen örtülü ödenek payları gibi bir çok çeşitleriyle kendini göstermiştir.
Nitekim 1994 Mahalli seçimlerinde malum televizyon kanalları, aslı astarı
olmayan bir çok iftiraları haber değerinin ötesinde reklam rantı ve
sansasyonel boyut elde etmek, politik ve ideolojik çıkarlarını korumak
hedefiyle malum bir partinin ve mensuplarının üzerine günlerce, aylarca
ekrandan iftira bombaları yağdırmış ve sonunda zamanla gerçekler gün yüzüne
çıkarak tüm iftiralarının asılsız olduğu anlaşılmış ve halk bu iftira ve
karalama bombardımanına galip gelmiş ve medya mağlup olmuştur. İnşallah
bundan sonrada mağlup olacaklardır, iftiralarını şahitleriyle, delilleriyle
titizlikle araştırıp, inceleyip yüzlerine vuracak televizyon kanallarımız
vardır, güçleneceklerdir, sayıları artacak, itibarları ve destekleri
çoğalacaktır.
Yine 1997'de
Refahyol iktidarının yıkılmasında, 28 Şubat örtülü darbe ve antidemokratik
baskı sürecinin sürdürülmesi ile İmam-Hatip ve Kur'an kurslarının
kapatılması, başörtü zulmünün hortlatılması gibi karanlık bir sürecin devam
ettirilmesinde etkin roller üstlenmiştir.
İşte böyle bir
ortamda yıllardır televizyona karşı şiddetli bir muhalefete bürünmüş olan
müslüman camia, televizyonun cazibesine daha fazla dayanamadı. Gerçekten bu
sihirli kutu insanlara ulaşmada, onları belli noktalara yönlendirmede
muazzam bir güce sahiptir. Acaba bu güç inandığımız değerleri insanlara
ulaştırma amacıyla kullanılamaz mıydı? Yıllardır kendilerine yöneltilen
bunca iftiradan, bunca yalandan, aşağılamadan, artık kanıksamaya bile
başladıkları üçüncü sınıf muamelelerinden sonra bu soruya verilebilecek
cevap evet; olacaktır.
İşin teorik yönü
pek tartışılmadan büyük bir hararetle çalışmalara başlandı. Ama ortada büyük
bir mesele vardı; bunca yıldır Türkiye'de çok satan, etkili bir gazeteye
bile sahip olmayan bu insanlar gazeteye göre çok daha büyük bir yatırım
(yaklaşık amatör cihazlara göre 25 bin dolar, profosyonel cihazlara göre,
800 bir dolar) ve de alt yapı gerektiren bir işin üstesinden nasıl
geleceklerdi. İşin sadece maddi finansman meselesi olmadığı sonraları dahi
iyi anlaşılacaktı.
Bu günlerde
İhlas Holding bünyesinde TGRT yayına başladı. Kur'an-ı Kerim'le açılıp,
Kur'an-ı Kerim'le kapanan, sazlı ilahili, menkibe dolu TGRT başlangıçta
büyük bir ilgiyle karşılandı. Öyleki TV ekranından Kur'an sesi duymak, bu
ülkede; Kur'an-ı Kerim'i denize döktürmüş, ayaklar altına aldırmış,
soruşturmalar, hapisler, idamlar yaptırmış zihniyeti ve onun baskısını çok
iyi tanımış olan bu insanların gözlerinden yaşlar boşanmasına yetti de arttı
bile. Bu sevinç kısa sürdü, TGRT yayın çizgisini değiştirip "toplumu gri bir
zeminde buluşturma" gayretine girince müslümanlar yeni arayışlara girdiler.
Zaten devlet tekeli var iken, dışardan uydu yoluyla yayın yapılıyordu ki,
TGRT'nin Osmanlı’nın bir numaralı düşmanı olan İngiltere'nin Londra
şehrinden yayın yapması; özellikle böyle yayın yapan bir kanala müsade
veriliyor olması zihinleri bulandırarak müslümanlar arasında şüpheli
yorumlar yapılmasına sebep oluyordu.
Netice
itibariyle şüpheler boşa çıkmadı, TGRT 1998'de sahiplerini ve logosunu da
değiştirerek daha doğrusu gerçek sahiplerine kavuşarak diğer kanallar
arasındaki safını netleştirdi.
Bu arada
özellikle ünlü yönetmen Yücel ÇAKMAKLI ve arkadaşlarının gayretiyle gündeme
gelen Hilal TV macerasından sonra, Birlik TV ismi etrafında yeni bir çalışma
başlatıldı. Sanki tehlike önceden sezilmişti, müslümanlar bir türlü
pısırıklıklarını, maddi menfaat ve çıkarlarını bırakıp birleşememişlerdi.
Karış karış gezilen Anadolu’dan ve yurt dışından toplanan paralar
sahiplerine geri ödenirken, umut dolu gözlerde ve kalplerde hüsran
rüzgarları esiyordu. Bu arada Atlas TV heyecanı yaşandı, gazetelerde girişim
sahibi insanlardan bahsedildi ise de, Çamlıca Tepesine verici diktirilmedi,
kaçak diktikleri vericiler, diğerleri dururken birer birer sökülüp atıldı,
bu girişim de maalesef sonuçlanamadı. Bir süre sonra Samanyolu TV
Çamlıca’dan yayına başladı, ardından uyduya ve dünyaya yayına başladı
şükürler olsun. Bu televizyon da bir müddet tartışıldı, devletin desteği var
denildi, özellikle Türk Cumhuriyetlerindeki çalışmalarının Laik-İslam
modelinin yerleştirilmesine vasıta olduğu üzerinde durulmuşsa da, daha sonra
isabetli yayınlarla müslümanların büyük takdirini ve güvenini kazandı. Şu
ana kadar ki, TGRT’nin aksine yayın çizgisinde ve personel istihdamında
menfi bir değişme görülmedi, temennimiz de böyle bir çizgiye düşmemesidir.
Bu arada
müslüman Anadolu halkı, sayıları yüzleri bulan yerel TV’lere sahip oldular.
Mesaj TV bölgesel yayınlara başladı, daha sonra yerel TV'lerden en çok ümit
vereni Kanal 7 yayına başladı, daha sonraları da Türkiye geneline uydu
yayınına geçti. Şu ana kadar; samimiyetinden, ihlasından ve
güvenilirliğinden şüphe edilip tartışılmayan, değişik yorumlar çıkarılmayan
tek televizyonun Kanal 7 olduğunu söyleyebiliriz. 1997 ve 1998 de yaşanan
darbe süreci ve antidemokratik baskılara karşı direnen cesur tek ses Kanal 7
idi. Özellikle A. Hakan Coşkun'un sunduğu haber saati tüm Türkiye halkının
gönlüne serin sular serpiyordu, baskı odaklarına karşı halkın kol-kanadı
haline gelmişti. İnşallah bu güvene, teveccühe tam vechile layık olur,
inananları hüsrana uğratmaz, siyonist güçleri ve menfaat odaklarını hiç bir
zaman memnun etmez.
Günümüzde
müslüman camia adına yayın yaptığı görülen mevcut kanalların en büyük ortak
özellikleri, oturmamışlık ve düzenli bir yayın akışına sahip olmayışlarıdır.
Hiç şüphesiz maddi finansmanın yetersizlikleri, kaliteli eleman sıkıntısı,
tecrübeli eleman ve teknik bilgilerin noksanlığı, bu sahada eğitim görmüş
insanların çok az oluşları, ilmi eserlerin imanlı insanlar tarafından ortaya
konulmamışlığı, mevcut eserlerin yabancı dilde oluşları, Türkçe tanımlarında
"Söylem" dedikleri sosyalist, materyalist dünya gürüşüne sahip insanların
anlatım tarzlarının öz Türkçe’den uzak oluşları ve ifadelerinin net olarak
anlaşılamayışlarını menfi unsurlar olarak sıralayabiliriz.
Bizce bu
problemin aşılması çok da zor değil. Ama bir husus var ki, onu nasıl aşarız
diye düşünmemiz gerekir. "Ekrana kendi rengimizi veremiyoruz... Gerçektende
mevcut televizyonlarımızda kendi kültürümüzü bu çağın insanlarının
anlayacağı normlarda ve aslına sadık kalarak aktaramadığımızı görüyoruz.
Resmi bir
kanaldan yıllarca; imandan bile yoksun insanlara, yeşilçamın porno
yıldızlarına, sahte olduğu yüz metreden bile belli olan takma sakal ya da
bıyık takan insanlara, gün yüzü görmemiş kerametlerden bahsettirildi, bol
bol ilahiler okutturuldu, yaşayışlarına ve sistemlerine dokunmayan Ayet-i
Kerimeler Kur'an-ı Kerim'den cımbızla seçilerek sesi gür, ihlastan uzak
müezzin ya da imamlara paralı ya da parasız, televizyonda meşhur olma adına
alt yazıyla manası verilerek okutuldu ve halka kuzu kuzu dinlettirildi.
Yaşlı ve de tonton, bıyıksız, sakalsız, sarıksız, cübbesiz isminin önü
sıfatlarıyla uzatılmış bazı hocaefendilere!. tefsir, hadis dersi verdirildi,
önceden planlanmış sorular sorulup, istedikleri cevaplar verildi ve bunların
hepsi gerçek müslümanlık adına halka takdim edildi, tek kanala sahip olan
televizyon vasıtasıyla halka kuzu kuzu dinletildi. Programa çıkacak hocalar,
hatipler, özel olarak seçildi, başka konulara girmemeleri, nasıl ve neyi
konuşacakları kendilerine sıkı sıkı tembihlendi. Bu durum bugünde aynen
devam etmektedir. Bazı özel kanallar özel günlerde müslümanlaşarak, halk
adına yaptıkları canlı yayınlarda programa çağırıldıkları halde
istediklerini konuşmayan, zülfiyale veciz bir şekilde hafifce dokunan
muhterem hocaefendi ve ilim adamlarını, aynı kanallar gericilikle,
şeriatçılıkla suçladılar, çarpıtma bombardımanına tabi tuttular.
Program kalitesi
ne olursa olsun TV başındaki fert daima pasif alıcı konumunda kalmakta, bu
durum onda uzun vadede zihin durgunluğu, düşünce ve kıyaslama durağanlığı,
dikkat dalgınlığı, yalnızlık hissi, karakter ve cesaret eksikliği, zaman
israfı gibi pek çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
Bu mevzuyu
çalışmamızın en önemli konusu olarak ele aldık. Çünkü bu kitabın konusuyla
ilgili bir çok kitap yazılmış ve yayımlanmış. Ancak bunların hemen hemen
tamamına yakını sosyalist ve materyalist düşünce mensupları ve bunların
ifade anlatım ve bakış açılarıyla şekillendirilmiş. Dini bir düşünceden yola
çıkılmadığı için tabii olarak konunun bu boyutuna hiç bir eserde yer
verilmemiş. Müslümanlar tarafından imal edilmemiş bu teknolojinin her sahada
kullanımı ve öğrenimi de yine dünya ehli ve İslâm karşıtı zümrelerin elinde
hayata geçirilmiş ve zabdedilmiştir. Çünkü bu tekniğin eğitimi ve öğretimi
hiç bir kurum ve kişi tarafından diğer konu ve dallardaki eğitimlerin
verildiği, yapıldığı gibi verilmemiştir, yapılmamıştır. Müslümanların bu
teknolojiyi öğrenip icraata geçirmeleri hususunda ciddi kapsamlı ve
istikrarlı bir çalışmaları maalesef görülmemiştir ve hala bu durum kısmen de
olsa devam etmektedir. Bunun çeşitli sebeplerini sıralamak mümkündür. Biz bu
sebeplerden konumuz itibarıyla sadece bir tanesini ele alıp farklı
açılardan, farklı yorum ve tespitlerden örneklerle bu konuya ışık tutmaya
gayret edeceğiz. Ümit ediyoruz ki bu konudaki yanlış anlama ya da
anlayamamalar, eksik bilgiler, yanlış yorumlar, maksatlı-maksatsız önyargı
ve yaklaşımlar yerini aklı selim düşünmeye, öğrenmeye, araştırmaya ve
Allah'ın insanların hizmetine sunduğu bu teknoloji nimetinden, yine Hakk'ın
rızası doğrultusunda insanlığın hizmetine tahsis edilmeye bırakılsın.
Bu konu
kamuoyunda "Resim ve Heykel" olarak ele alınmakta, haramdır, mekruhtur,
değildir, şöyledir, böyledir gibi çeşitli şekillerde ve boyutlarda
değerlendirilmektedir. Bu konuyla yakinen ilgisi bulunmayanlar haramlığı,
mekruhluğu, yasaklığı hususunda rahat ve cömertçe ifadeler
sergileyebilmektedirler. Ama bizzat konunun içerisinde bulunanlar yaptığı
işi yine aynı şekilde bilinçsizce, savunma psikolojisi içerisinde bu hüküm
ve değerlendirmelere tamamen ya da kısmen karşı çıkmaktadırlar ya da hiçbir
şey söylemeyerek sükutu tercih etmektedirler.
Sözlük manaları:
Şimdi burada
yukarıda adlarını zikrettiğimiz konumuzla ilgili kelimelerin sözlükteki
anlamlarını bilgilerinize sunarak konuya devam edelim.
Heykel:
Taş, tunç, bakır, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek
veya yoğrulup pişirilerek biçimlendirilen eser, yontu. Hareketsiz, duygusuz,
çok güzel (vücut.)
Heykeltraş:
Heykel yapan sanatçı, heykelci, yontucu, yontuculuk.
Resim:
Varlıkların doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kağıt, bez
vb. üzerlerine el becerileriyle yapılan biçimleri, benzetmeleri.
Ressam:
Resim Yapan Sanatçı.
Ressamlık:
Resim yapma sanatı, ressam olma durumu.
Fotograf:
Görüntüyü ışığa karşı duyarlı (cam kağıt gibi) bir yüzey üzerine özel bir
makine ile tespit etme yöntemi. Bu yöntemle tespit edilerek çoğaltılan
resim. Fotoğraf makinasıyla görüntü tespit etmek.
Fotoğrafçı:
Fotoğraf çeken veya basan kimse. Fotoğraf çekilen veya fotograf
makinası satılan yer. Fotoğrafçının mesleği.
Kamera:
Alıcı fotograf makinası. Saniyede 25 ya da 40 kareye kadar fotografın
(resim) otomatik olarak çekilmesi, çeken makina.
Kamerayla
televizyon ve sinema filmi çekilir, izlenir.
Biz dar anlamda
İslam'da resim olarak konuya yaklaşıyorsak da bunu gerçek anlamda aşağıdaki
şekilde ele alıp birbirinden ayrıştırarak tahlil etmemiz gerekir.
1. Heykel
yapmak: Sanat dalı: Heykeltraşlık.
2. Resim yapmak: Ressamlık.
3. Fotoğraf
çekmek: Fotoğrafçılık.
4. Kamera
çekmek: Kameramanlık, sinema ve televizyonculuk, yapımcılık, sinema
yönetmenliği.
Yukarıda
görüldüğü gibi dört ayrı, ayrı olduğu kadar da konuları itibariyle birbirine
bağımlı mesleki dal karşımıza çıkmaktadır.
Bunların
birbirinin devamı ve tamamlayıcı unsurları olmasına karşın, fonksiyon ve
hizmet içerikleri bakımından birbirlerinden çok farklı özelliklere ve etki
alanlarına sahip bulunmaktadırlar.
Ülkemizde bazı
şahıs ve kesimler birkaç hadis örneklerinden ve duyumlardan hareketle hiçbir
zahmet ve araştırma yapmadan heykel ve resme verdikleri fıkh-i hükmü ve
takındıkları menfi tavrı aynen diğerleri (fotograf, kamera ve televizyon)
için de geçerli saymaktadırlar. Bu son derece yanlış ve mahsurlu yönleri
bulunan bir yaklaşımdır.
Kuran-ı Kerim'de
bu konuyla doğrudan alakalı olan bir ayeti kerime bulunmamaktadır. Zaten bu
konuda hüküm verip ahkam kesenler konunun sadece tek boyutunu ele almakta,
diğer boyutlarını akıllarına getirmemektedirler. Biz burada konunun ayrı
ayrı kültürel, siyasi, sanatsal ve dini boyutlarına girerek fazla uzatmayı
düşünmüyoruz. Değişik açılardan tespitler, örnekler ve değerlendirmelerle
konuya ışık tutmaya ya da en az bu konuda sizleri düşünmeye ve araştırmaya
sevketmeye çalışacağız.
Bu konuyu
aslında iki guruba ayırarak incelemek daha isabetli olacaktır.
1. Heykel yapmak
- resim yapmak
2. Fotograf çekmek - kamera
çekmek.
Buraya dikkat
edecek olursak birinci grupta hiç olmayan bir şey (suret) emek ve
kabiliyetle meydana getiriliyor, yani heykel ve resim bizzat insan eli ve
düşünce ürünüyle yapılıyor. İkincisinde ise sabit bulunan, mevcut hale
önceden getirilmiş, varedici tarafından mükemmel bir şekilde varedilmiş bir
varlığın, cismin olduğunun aynısını tespit ediyor, görüntülüyor çekim
yapıyor. Kelime itibariyle "yapmak-çekmek" olarak karşımıza çıkmakta anlam
ve içeriği ile de birbirinin fıtren zıddını ifade etmektedir.
Fıkıhçılar
burada yaratıcıyla yarış etme unsurunun ön plana çıktığından dolayı konuya
soğuk yaklaşmaktadırlar. Şu şekilde ifade etmek gerekirse; heykel yapmak,
bulundurmak, kullanmak, bunları dağıtıp satmak caiz görülmemektedir. Resim
yapmak ise; mukaddes sayılan, tapınılan, sevgi ve saygı beslenen, önünde
hürmet gösterilip saygı duruşu yapılan, çeşitli şekillerde kurtarıcılık,
teklik ve uluhiyyet izafe edilen insan, hayvan ve çeşitli cisimlerin
resimlerini yapmak, bulundurmak, kullanmak ve bunların ticaretini yapmak da
yine aynı hükme tabi bulunmaktadır, yani haramdır. Bununla birlikte İslam-i
ahkam ve ahlaka aykırı bulunan her tür konu ve içerikteki resimlerin (çıplak
erkek, kadın ve şehevi duyguları çağrıştıran her tür), yapılması, satılması
kesinlikle caiz değildir. Bu saydığımız uluhiyyet ve şehvetin dışında kalan
resimlerin yani; haberleşme, mesaj verme, eğitim-öğretim, yol ve yön
gösterme, arşiv-hatıra, bir konunun anlatım ve dramatizesin de yapmak ve
kullanmak tabii ki caizdir. Burada amaç ve kaygı tevhidin korunması,
Allah'ın yasalarına muhalif bir tek hareket ve çağrışımın zerresinin dahi
bulunmaması esasıdır.
Yukarıda da belirtiğimiz gibi
fotograf ve kamera, heykel ve resimden içerik bakımından farklılıklar
sergilemektedir. Mukaddes sayılmayan, ululuk izafe edilmeyen, İslami itikat
ahkam ve ahlaka aykırı bir anlam ve görüntüsü, mesajı bulunmayan, çağımızın
ve teknolojinin gerektirdiği hizmetler ve konular için çekmek, kullanmak,
satmak mahsurlu olmamakla birlikte zaruret teşkil ettiği için diğer bir
ifade ile mecburi sayılmaktadır. Çünkü başta medya olmak üzere çağın en
etkili, en şiddetli, en kapsamlı gücü ve silahı televizyon olmaktadır. Bu
tekniğe ve güce sahip olanın davasına, niyet ve ameline göre imha için de
kullanılabilir, ihya için de kullanılabilir. Müslümanların amacı ise bu
imkanı ve tekniği öğrenip, ele geçirip imhayı önleyip, ihyayı tesis etmek
için çalışması ve kullanmasıdır.
Kur'an-ı Kerim
bu hususta bize, düşmanımızın silahıyla silahlanmayı, onlardan daha üstün ve
daha akıllı bulunmayı, onlara göre daha sabırlı ve dakik bulunmayı
öğütlemektedir.
"... bunun
için, kim sizin üzerinize saldırırsa, siz'de aynen ona, size yaptığı tecavüz
gibi saldırın." (Bakara, 194)
"Ey İnsanlar 'Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada
hazır bulunun.." (Al-i İmran, 200)
buyurmaktadır.
Bugün görüyoruz
ki bu konuya birbirine paralel olarak farklı farklı yorumlar getirilmekte,
sorular sorulup cevap aranmaktadır. Bunlara örnek vermek gerekirse;
Denilebilir ki zaruret olanlar tamam, zaruret olmayanların hükmü nedir?
Hangileri
zarurettir, hangileri zaruret değildir? Zaruriyeti nasıl belirleyeceğiz.
Şöyle cevaplamak gerekirse; zaruriyetler herkese göre değişir, akıllı ve
şuurlu bir insan yapacağı bir işin zaruriyet olup olmadığını pekala
çözebilir. İleride lazım olur düşüncesiyle arşivlemek için de yapılan bir
çalışma zaruriyet olabilir.
Geriye tek bir
hüküm kalıyor; yapılacak işte eğitim, öğretim, deneme düşüncesi de yoksa
zaten o işin mantığı yoktur bu da israfa girer, israf da dinimize göre kesin
haramdır. Şurasını vurgulamak gerekirse başında zaruret olarak görünmeyen
bir konu ileri ki zaman ve zeminlerde, şartlar değiştiğinde ihtiyaç haline
gelebilir, aranılan bir belge veya konu olabilir. Buradan da kısaca
anlaşılıyor ki zaruriyet dışı haller hiç yok denecek kadar az bulunmaktadır.
Yine denilebilir ki İslami
kurallara uygun olmayan bir düğünün çekimi veya herhangi bir konunun çekimi
caiz değildir, biz böyle bir ortamda çalışmamalıyız. Burada şunu sormak
gerekir, ülkemizdeki hangi ortam düğün salonundan farklıdır. Yolda,
otobüste, trende, okulda, evde işyerinde hatta camide bile İslam’a uygun bir
ortam, bir topluluk, bir yaşantı bulmak mümkün müdür. Önemli olan bu
ortamlardan kaçmak, onları görmemek yerine bizzat o ortamın içine girerek
değiştirebilmek için çeşitli yol ve yöntemleri denemek, uygulama safhasına
koymak, bunları görüp takip ederek inceleyip çözüm yolları ve taktikleri
geliştirmek müslüman için daha isabetli bir yöntem değil mi? Bu ortamdan
kaçıp meydanı tamamen onlara bırakmakla nasıl bir kazanç elde edebiliriz.
Tabii ki burada bar, pavyon vs. yerleri kasdetmiyoruz. Burada
Peygamberimizin (.S.A.S) şu hadisi şerifini hatırlatmak gerekirse;
"Benim
ümmetimin bozulduğu bir dönemde, benim sünnetlerimi icra ve ikame edene bir
şehit sevabı verilir." buyurulmaktadır.
Ev ve
işyerlerinin duvarlarına resim asmaya gelince:
Her ne şekilde
olursa olsun insan ve hayvanlara ait; resim, tasvir ve figürleri duvarlara
asmak mekruhtur, heykel de aynı şekildedir, İslamda hiç bir yeri yoktur.
Peygamberimiz (SAV) "İçinde resim ve köpek olan eve melekler girmez."
(Buhari-Libas 89). Bir diğer hadisi şerifinde ise ".. İçinde heykeller
bulunan eve melekler girmez." yine "...kıyamet günü azabı en şiddetli
olacaklardan biri de bu suretleri yapanlardır." buyurmaktadır. (H.Karaman
Helaller Haramlar)
Şurası bir
hakikattir ki, fotograf ve televizyon Allah'ın insanlara sunduğu bir
nimettir. lutûftur. Onlardan Hakk'ın rızası doğrultusunda istifade etmek,
insanlığın hizmetine sunmak, güzel şeyler yapmak tabii ki müslümanın
hakkıdır, vazifesidir, bu nedenle kullanmalıdır, istifade etmelidir. Bir
düşünün; televizyon olmasaydı, fotograf olmasaydı, Bosna'da ki kafirlerin
vahşetini, yıkılan, yakılan değerlerden, katledilen çocuk, kadın ve masum
insanlardan, orada Allah yolunda savaşan ve şehit olan mücahitlerden nasıl
haberdar olacaktınız, bunları nasıl anlatacaktınız, nasıl anlayacaktın,
nasıl istifade edecektiniz. Filistin’deki Yahudi zulümünden, Çeçenistan’daki
Rus işgalinden, Cezayir’deki Fransız sömürüsünden, Somali’deki açlık ve
susuzluktan, PKK vahşetinden tüm dünyadaki müslümanların ızdırap ve
çığlıklarından, keder ve sevinçlerinden nasıl haberdar olacaktın. Aynı anda,
istediğin şekilde ve içerikte milyonlara hitap edebileceğin, ulaşabileceğin,
etkileyebileceğin, yönlendirip hayra davet edebileceğin bir tekniğe bir
vasıtayı müslüman neden sahiplenmesin. Dinen olduğu kadar ilmen, ilmen
olduğu kadar tekniken üstün olmak, yardımlaşmak ve de yarışmak zorundayız.
Çünkü bu, dinimizce farz-ı kifaye bir ibadettir. Harammış, gavur icadıymış,
seyretmek günahmış gibi isabetsiz ve köksüz safsatalar ve kolaycılıkla, eve
televizyon almamak, varsa seyretmemekle hiç bir kimse hiç bir neticeye
varamaz, yerinde sayar durur. İşte gerçek gericilik budur, bu tavır çölde
deve kuşunun başını kuma gömmesinden başka bir şey değildir, çözüm değildir.
Şunu biliniz ki bıçağı kasabın eline verirseniz iyi bir iş yapar, lakin aynı
bıçağı katilin eline verirseniz gerisini siz düşünün. Uçaksavar tankını
Bosnalı, Çeçenistanlı mücahitin eline verirseniz iyi şeyler olur, fakat aynı
uçaksavarı Sırplara, Ruslara kaptırırsanız olabilecekleri yine siz düşünün.
Televizyon ve yayın organları da aynı şekildedir, ayrı değerlendirmek bir
müslümanın işi değildir, saçmalıktır, mantıksızlıktır.
Nasıl ki katilin
elinden bıçağı alıp zararı önlemek icap ediyorsa, aynı şekilde bu tekniği
insanlığın zararına, şerre, küfrün hakimiyetine kullananların elinden aynı
şekilde almak, aynı tekniğe ve bilgilere sahip olup onların gücünü kırmak ve
karşı atışa geçmek gerekmektedir. Bu konuda kimse birbirinden birşeyler
beklememeli, herkes gerek cemiyet ve gurup olarak, gerekse ferdi olarak
elinden geldiğince birşeyler yapmalıdır. Kur'an ve Hadis'in, dini emir ve
yasaklarına ters düşmemek kaydıyla resim yapmayı menettiğini söylemek mümkün
değildir. İslam sanatında insan figürlerine iltifat edilmemesinin sebebi,
böyle bir yasağın mevcut olmesı değil, bunların insandaki benlik duygusunu
kabartması, bu durumun ise kibir ve gururlanmaya sebebiyet vermesi
endişesidir. Kibir ve gurur dinimizin en büyük günahlarındandır. Bu
sebepledir ki insan figürleri ancak lüzumu kadar kullanılmış, bunların
insanın kibir ve gururunu harekete geçirecek ve ululuk izafe edilecek
mahiyette kullanılmamasına özen gösterilmiştir. Bu sebeple resmin haram,
mübah ya da helal olmasındaki esas ilkenin onun mesajı ve kullanıldığı yer
olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir ifadeyle, İslam'da yasak olan şey, resim
yapmanın veya resmin kendisi değil, onun kötü niyetle ortaya konulmasıdır.
(Prf.Dr.Nusret ÇAM. İslamda
Resim Sanat ve Mimari)
Burada önemli
bir hususu belirtmek gerekirse; bir konuyu anlamadan, dinlemeden, araştırıp
soruşturmadan, hikmetini, zararlarını-faydalarını düşünmeden kendi kendine
hüküm vermek, yahut birinin verdiği hükmü körü körüne savunmak, aynı şeyi
insanlar arasında yaymak İslam’da yasaklanmıştır.
Kur'an-ı Kerim
bize bu hususu şu şekilde açıklamaktadır;
"Ey iman
edenler: Allah'ın size helal kıldığı nimetlerin temiz ve hoşlarını kendinize
haram etmeyin, aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez."
(Maide.87)
"Deki:
Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti temiz ve hoş rızıkları kim haram
etti? De ki, bu ziynet ve hoş rızık dünya hayatında iman edenler içindir.
(kafirler de faydalanır) fakat kıyamet gününde müminlere aittir." (A'raf 32)
İslamda resim yapmanın
yasaklandığını iddia edenler, genellikle hadislerden delil getirmekte,
kıyaslama yaparak yorum yapmaktadırlar. Şer'i delillerden birisi olan hadis,
Kur'an’dan hemen sonra gelmesi sebebiyle oldukça önemlidir. Fakat bütün
hadislerin sıhhati aynı derecede değildir.
O günün
şartları, sebepleri, sonuçları, islamın yayılış durumuyla, halkın kültür
durumu çok iyi değerlendirilip, bu günkü şartlarla kıyaslanarak tahlil
edilip, konunun hakikatı ortaya konulmalıdır.
Bir Hadis-i
Şerifte: "Allah katında kıyamet günü azabı en şiddetli kimseler
musavvirlerdir." (Buhar-i Kitabül Libas) Müslim ve Nevevi gibi, resim
yapmanın aleyhinde bulunan hadisçiler buradaki musavirlerden kastın her
türlü resim yapanlar olduğunu belirterek haram olduğunu iddia etmişlerdir.
Halbuki Se-be suresinin 13, Ali İmran suresinin 49. ayetinde dile getirilen
hususları, hem de İslam'ın bildirdiği büyük günahları ele aldığımızda, bu
musavvirlerden maksadın ancak tapmak veya Allah'ın yaratma kudretiyle
rekabete girişen kimselerin olduğu anlaşılacaktır.
Eğer resim yapmak bu kadar büyük
bir cezayı gerektirecek olsaydı, mutlaka diğer günahlar gibi Kur'an-ı
Kerim’de açık açık zikredilmesi gerekirdi.
Diğer bir Hadis-i Şerifte
ise: "Her kim (hayat sahibi) bir suret resmederse hadi buna can ver
bakalım" denilerek azab edilir. Halbuki o, hayat vermek kudretine haiz
değildir." (Buhari C.8) Bu hadis bir öncekine çok benzemektedir.
İslam'ın yalnızca cansız varlıkların resimlerini yapmaya izin verdiğini
ifade edenler bu ve bunun benzeri hadislere dayanmaktadır. (Prf.Dr.Nusret
ÇAM. İslamda Sanat Resim ve Mimari)
Meseleye hangi
boyuttan bakarsak bakalım bu musavirlerden maksadın (resim ve heykel yapan)
şirk koşmak amacıyla resim yapanlar olduğu açık seçik anlaşılmaktadır. Aksi
takdirde musavvirlerden kasdın bütün ressamlar olduğunu anlarsak,
Peygamberimizin (S.A.V) izin verdiği resimleri yapan ressamların durumunu
nasıl izah edeceğiz? Bir de resim yapmakda canlı varlık, cansız varlık diye
bir ayrım yapmak mümkün değildir. Zira herşeyi canlı cansız yaratan
Allah'tır. Bu sebeple Allah'ın yaratma gücüyle rekabet olursa bu sadece
canlılar için değil cansız varlıkların tasvirinde de ortaya çıkabilir.
Burada önemli olan amellerin niyetlere göre olmasıdır.
Yukarıda bizim
izah etmeye çalıştığımız ince ayrıntıyı şu hadis-i şerif ne güzel izah
etmektedir. "Resullûllah eve girdi. Ben dolabın önüne, üzerinde resim ve
suret bulunan ince bir perde koymuştum. Hz. Peygamber (S.A.V) onu görünce
yırttı ve kıyamet günü halkta azabı en şiddetli olan kimseler, Allah'ın
hilkatini taklit edenlerdir dedi. Hz.Aişe (R.A.) diyorki; sonra o perdeden
bir veya iki yastık yaptım." (Müslim-Libas. 92) Hz.Aişe’nin (R.A.) rivayet
ettiği diğer bir hadis ise;
"Resûlullah
sefere çıkmıştı. Bir kumaş alıp kapıya astım. Peygamber gelip bu perdeyi
gördüğünde yüzündeki tiksintiyi farkettim. Bu perdeyi tutup çekerek yırttı
ve sonra şöyle dedi; Allah bize taş ve toprağı süslememizi emretmedi. Ben
onun içini doldurarak iki yastık yaptım. Resûlullah bundan dolayı beni
kınamadı." (Müslim-Libas 37)
Bu hadisten
anlaşıldığına göre bu perdenin indirilmesini gerektiren husus, resmin
kendisinden ziyade, Peygamberin bu gibi eşyaların dikkat çekici yerlerde
olmasının halk tarafından yanlış anlaşılarak bilahare O'nun sünnetiymiş gibi
telakki edilerek yaygın bir şekilde kullanılması endişesidir.
Peygamberimiz'in yanlış anlaşılmalara yer vermemek için zaman zaman bu gibi
ihtiyati tedbirlere müracat ettiğini görmekteyiz. Yine diğer bir hadis-i
şerif "Hz.Aişe'nin, üzerinde resimler olan bir perdesi vardı. Onu pencerenin
çıkıntısı üzerine koymuştu. Allah'ın Resulü; onu gözümün önünden kaldır
buyurdu. "Hz.Aişe diyor ki onu kaldırdım ve ondan yastıklar yaptım.”
(Müslim) Burada dikkat edilirse, Peygamberimizin burada perdeyi
kaldırtmasının sebebi bizzat kendisi olmayıp, namazda dikkatini çekecek bir
yerde bulunmasıdır. Resme karşı (insan ve hayvan figürleri) namaza durmanın
mekruh olduğunu buradan öğrenmekteyiz. Zaten bu şekilde bir resim ve heykeli
bir müslümanın evinde ve işyerinde bulundurması ve özellikle asmasının
mantığını ve izahatını düşünemeyiz. Evet herşey açık seçik anlaşılıyor,
sapla samanı birbirine karıştırmamız, kaş yapayım derken göz çıkarmamız
icabetmektedir.
Resme karşı
çıkanların başvurdukları diğer hadis ise; "İçinde resim ve köpek bulunan eve
melekler girmez." (Buhari-Libas 89) hadisidir. Burada meleklerden kasıt
hangi meleklerin olduğu açık değildir. Burada şu hatırlatmayı yapmadan
geçmeyelim; Hadisler, iyi amellere ve icraatlara insanları teşvik etmek,
konunun önemini vurgulamak, bazı hallerden de insanları bariz bir şekilde
uzaklaştırmak için açık ve seçik olarak çarpıcı ifadeler içermektedirler.
Bu sert ifadeler
tereddütsüz, sağlıklı ve olumlu neticeler almak içindir, hikmeti büyüktür,
teşvik-tedbir amacına mahsustur. Buradaki hadiste yazıcı ya da koruyucu
meleklere ihtimal verilemeyeceğine göre, Cebrail, İsrafil ve benzerleri
olabilir. Benzerlerin de görevi insanlarla ilgili olmayıp, geriye Allah'ın
emirlerini Peygamberlere ulaştıran Cebrail kalmaktadır. Cebrail'in muhatabı
da Peygamberler olduğuna göre hadiste geçen resim yasağı umumi olmayıp olsa
olsa peygamberleredir. (Prof.Dr.N.ÇAM, İslamda Sanat Resim ve Mimari)
İslam sanata
karşı değildir, sanatı teşvik eder. Sanat insanı Allah'a yaklaştıran vasıta
konumundadır. İlim, din ve sanat gibi faaliyetlerde bulunanlar eşyada hep
hakikatı görmek isteyeceklerinden, çevrelerine daima müspet gözle bakacaklar
ve etraflarında sürekli hakikatı arayacaklardır. Sanat toplumlar için de
büyük bir anlam ifade etmektedir. Zira, dinsiz, dilsiz ve töresiz bir toplum
olmadığı gibi, sanatsız bir toplum da yoktur. Bu dört unsur şekillenerek
zamanla milli bir hüviyet kazanır. İnsan, yalnız düşünen, üreten, inanan bir
varlık değil, aynı zamanda sanat eseri meydana getiren bir varlıktır. Tarihe
baktığımız zaman en ilkelinden, en gelişmişine kadar yeryüzündeki bütün
insan topluluklarının sanatla meşgul olduklarını görülebiliriz.
Sanatçıların heykel ve
resim hakkındaki görüşleri.
Ressam İlhami
Atalay: “Bir peygamberin veya önünde saygı duruşu yapılan kişilerin resmini
yapmıyorum. İkonolar ve putlar gibi tapınılan, saygı duyulan putlar
yapmıyorum.
...Bizde sanat
anlayışı batı anlayışı ile başladı. Batı resminin temelinde putperestlik
yatıyor. Bundan dolayı tepki görüyor... Her ortam kendi gayesine uygun
sanatçıyı yetiştirir. Bugünkü ortam kalkıp İslam-i bir sanatçıyı
yetiştiremez.”
Hüsnü Hat Hocası
Doç.Dr.Hüsrev Şubaşı: “Halis bir niyetle yapılan bir eserin daha sonra ne
amaçla kullanılacağı meçhuldür. Dinlerde bozulümalar benzer müsamahalarla
başlamıştır. Günün değil geleceğin şartları göz önüne alınmalıdır.”
Doç.Dr.Abdülaziz
Bayındır ise; Resimde "yaratıcılık unsuru" ile Allah'a şirk koşulduğunu
vurguluyor.
Halil Gürel:
“Halbuki resim insanlık tarihinin başlangıcından bu güne kadar vardır. İlk
çağların insanları dahi bu ihtiyaçlarını gerek büyü, gerek avlama türü ve
yöntemlerini nesillere öğretmek amacıyla resim yapmışlardır.
Allah'ın
sırlarını araştırmak, öğrenmek ilmin şartıdır. Allah'ın eserlerini kopya
etmek, onlardaki manevi güzelliği yakalamak ve onları verilen yeteneğin
içinde yoğurup yorumlamak da sanatın gereğidir. Put amacıyla yapılıp
tapınılanlar hariç, insanlara güzellik duygusu ve Allah'ın eserlerinin
yorumu olanlar tapınma çizgisine dahil değildir. Bizim ayırt edemediğimiz
noktalardan biriside budur.”
Doç.Dr.Hüsrev
Subaşı: “Bıçak kasabın elinde meşrû bir vasıtadır, lakin aynı bıçağı katilin
eline veremezsiniz. TV ve basın adeta ataizmin, hurafelerin ve fuhşun
hizmetine girmiş durumdadır. Bu görüntü içindeki medyanın elindeki fotograf,
karikatür, resim, fırça ve kalem etkili bir silahtır. Aynı silahlar iyinin,
güzelin ve doğrunun emrine, Hakk'ın hizmetine niçin verilmesin.”
Biz dini ve milli eğitim
deyince; topyekün bilinçlenmeyi şuurlanmayı, bütünleşmeyi, tek bir İslâm
milleti ve Hz.Muhammed (SAV)'in ümmeti safında kenetlenmeyi, Allah'ın ipine
(dinine) sımsıkı sarılmayı anlıyoruz ve hedefliyoruz. Tüm bu hasletleri
gerçekleştirmeye matuf yol ve yöntemlerin başında da, ciddi ve kaliteli bir
öğretim ve eğitim olduğuna inanıyoruz. Bilindiği gibi eğitim ve öğretim ilk
çağlardan günümüze kadar yazılı yayınlar ve sözlü anlatım şeklinde
sürdürülegelmiştir. Şunu diyebiliriz ki, yazılı kitap yayınları ve pratik
eğitim çalışmalarında konumuza giren resmin çeşitli şekillerinden büyük
ölçüde istifade edilmiştir. Şimdi de tekniğin zirvede olduğu günümüzde
televizyonculuk ve çeşitli televizyon yapımları (programları) vasıtasıyla
çok etkili, çok potansiyelli bir eğitim, öğretim aracıyla bu hayati hizmete
talip bulunulmaktadır.
Evlerde,
okullarda, camilerde tek olarak veya gruplar halinde sürdürülen irşad ve
eğitim çalışmalarıyla istenilen hedefe, istenilen zamanda ve içerikte
ulaşılamamaktadır. İşin zaman, zemin ve özellikle maddi boyutu ciddi olarak
ele alındığında, göze ve kulağa birlikte hitab eden ve çok yönlü etkileri
bulunan görüntülü yayıncılık kolundan olan televizyon insanlara ve kitlelere
çok cazip gelmekte ve önemli bir yer teşkil etmektedir. Özellikle
kalkınmamış ve az gelişmiş ülkelerde televizyonun, kitlelerin her hususta
eğitilmesi ve yönlendirilmesi hususundaki önemi tartışılamaz. Televizyonla
eğitim, örgün eğitim programlarını misli misline katlayarak anında büyük
kitleleri hedef alıp etkileyebilen çok kapsamlı, programları teşkil
etmektedir. Burada İslami ve milli eğitimden kasıt; insanlığın hayrına olan
her türlü sosyal, kültürel, sağlık ve ekonomik konuları içeren eğitim ve
öğretim programları ve çalışmalarıdır.
İnsanın hayrına
olan, insanı insan yapan ve Allah'a yaklaştıran her ilim her bilim dalı
bizim için birdir, fizik de, kimyada, matematikte, fen ve tıp ilmi de
Kur'ani ilimlerin birer parçalarıdır. Müslüman bunları bir bütün olarak ele
alıp değerlendirmelidir. İstenilen eğitimi, istenilen nitelikte, istenilen
kitleye ve hedefe ulaştırmak insanların elindedir. Televizyonla verilen
mesaj ve eğitim kitleler tarafından çok cazip bulunmakta ve çok kolay sonuç
ve yankı elde edilmektedir. Burada televizyonun yönetiminde söz sahibi
bulunanlara büyük iş ve sorumluluk düşmektedir. Dikkat edilmesi ve hesaba
katılması gerekli birçok hususlar vardır. Çünkü burada belli bir sosyal ve
kültürel özelliğe sahip topluluğa değil, maddi, sosyal ve kültürel yapıları
ve ortamları birbirinden farklı mozaikler topluluğuna hitabedilecektir.
Konular,
konuklar ve sunucular önemle, özenle seçilmeli, zamanın kullanımına dikkat
edilip konuların özü ve özeti işlenmelidir. Burada önemli bir etken,
televizyon istasyonuna sahip bulunan ve söz sahibi olan kişilerin
zihniyetidir. Yayınlar zihniyetin doğrultusunda sürdürülür, zihniyet
değişmediği sürece yayın politikası da değişmez. Maalesef bugün herşeyi
maddi açıdan ele alan, siyonist güçlerin ve batıl ideolojilerin kontrolü ve
güdümünde olan ve özellikle çalışanlarının da aynı anlayışta olduğu
televizyonlar çoğunlukta ve teknolojik üstünlüğü ellerinde
bulundurmaktadırlar.
Bunlar devamlı,
bilinçli ve sistemli olarak hemen hemen bütün programlarında kitleleri ve
özellikle genç neslimizi olumsuz yönde etkilemekte ve düşündükleri sistem ve
amaçlar doğrultusunda yönlendirmektedirler.
Bunların bayram
gibi önemli dini günlerde ve aylarda yapmış oldukları, yasak savma ve gerçek
yüzlerini gizleme amacına matuf, kendilerinin dahi izlemediği özel dini
programları ve yayınları vardır. Bu programlar dikkat edilirse son derece
zahmetsiz ve masrafsızdır. Bu programların ağırlığı bu güne kadar camilerde
okunan mevlidin canlı ve banttan verilmesi ve stüdyodan yapılan basit birer
sohbet şeklinde gerçekleşmiştir.
Bu programlarda
da; yaşayışlarını kendi yaşayışlarına, fikirlerini kendi fikirlerine uygun
buldukları kişiler ile, ahkamı konulara ve zülfiyare deyinmeme, dokunmama
şartına uyan, sayıları pek az ve kendilerine çok yakın olan şahsiyetlere yer
vermektedirler. Bu programlarıyla, İslam'ı gerçek özünden ve kaynaklarından
öğrenmeyip veya şu ya da bu şekilde öğrenimden mahrum kalan, kulaktan dolma
bilgilere sahip bulunan ve büyük yekün oluşturan ilme ve islama hasret bu
grupları, kitleleri çok kolay bir şekilde etkileyebilmekte ve
yönlendirebilmektedirler. Burada maalesef onlara hoş görünmek, televizyona
çıkmak adına kendilerini kullandıran ortaklıkta çeşitli tavizler verebilen
şahsiyetler bulunmakta ve cirit etmektedirler. Bunlara karşı ne
yapılabileceğine gelince; tabii önce bu teknolojiye sahip olunmalı, tüm
ülkeyi, komşu ve diğer ülkeleride kapsayacak şekilde güçlü bir alt yapı ve
iletişim ağı oluşturulmalı sonra da zahmetli, masraflı, içerikli alternatif
programlarla aynı ekranın diğer kanalından, daha net, daha canlı ve
parazitsiz, cızırtısız bir şekilde izleyicilerin karşılarına çıkmaları ve
diğerlerinden farklılıklarını vurgulamaları ve gönüllere taht kurmalarıdır.
Televizyon bugün
hemen hemen bütün ülkelerde toplumsal kültürü etkilemekten öte, bu kültürün
siyasi, sosyal ve politik dengelerinin tayin edicisi ve belirleyicisi
konumundadır. Dünya devletlerini ve halklarını birbirine yaklaştırmakta
birinci rolü oynayan ve dünya kültürünü zenginleştiren konumu bulunmaktadır.
Maalesef bugün ülke ve dünya politikalarına belli bir eksenden geçerek
gündem ve yön tayin eden; yahudi, Hıristiyan ve diğer batıla hizmet eden
siyonist ajan rolünü üstlenmiş kanallar gibi müslümanlara ait güçlü bir
kurum bulunmamaktadır. Müslümanlara ait bütün meseleleri ve olayları
maalesef bunların çerçevesinden izlemek durumundayız. Habercilik aslında
müslümanlara has kutsal bir görevdir. Biliriz ki Peygamberimiz Hz.Muhammed
(S.A.V.) melekler vasıtası ve mucizevi yollar kanalıyla Allah'dan aldığı
müjdeleyici ve ikaz edici ayetleri insanlara ulaştırır, haber verirdi. Ne
acıdır ki şimdi yeryüzünü fesada verenler ile fitne ve fesat tohumlarını
ekenlerin kaynaklarından, ağızlarından alıyoruz haberi.
İşte burada
Kur'an-ı Kerim bizi ikaz ediyor ve şu hatırlatmayı yapıyor:
"Ey İman
edenler; eğer size bir fasık, bir haber getirirse, onu araştırın.
(doğruluğunu araştırıncaya kadar tahkik edin) Değilse bilmeyerek bir kavme
sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat S.Ay.6)
buyurulmaktadır.
Evet bütün
bunları aşmalıyız, bu teknolojiyi gerçekleştirmeliyiz, geçmeliyiz,
yarışmalıyız. Bu tekniğin altyapısını ve ilmini almalıyız, ajanslarla, haber
programlarıyla, dramalarla, belgesellerle, TV ve sinema filmleriyle, tiyatro
oyunlarıyla, müzik program türleriyle, açık oturum ve çeşitli içerik ve
adlarda dini ve ilmi birbirinden güzel programlarla kitlelere ulaşmaya,
mesafeler katetmeye, yeni bir dünya kurmaya kolları sıvamalıyız.
İnsanlar
televizyon ekranlarının karşısına almaya hazır bir halde kurulurlar. Yani
gönüllü olarak telkine yatkın bir hal içerisindedirler. Oturdukları yerde
veya rahat koltuklarında gevşemiş ve rahat bir şekilde gözlerini televizyona
dikerler. Elbette televizyonun görsel boyutu değil, işitsel bir yönü de var,
yani iki boyutlu.
Artık aileler
birbirleriyle sohbet etmeye, dert ve sevinçlerini paylaşmaya, akrabalık ve
dostluklarını pekiştirmeye, muhabbet etmeye değil de beraberce televizyon
seyretmeye geliyorlar. Bazen bir çift söz bile edemeden misafirlik zamanları
tükeniyor ve gidiyorlar.
Televizyon
sadece misafirlikleri, muhabbet ortamlarını değil, aile içi mekanizmaları da
alt üst edip bozuyor. Akşamları evin babası işten, çocukları okuldan eve
geldiklerinde ailenin ortak sorunlarını, meselelerini konuşacaklarına, tatlı
tatlı sohbet edeceklerine, bu sihirli kutunun karşısına kuruluyorlar. Kanal
sayısıda oldukça bol olduğundan, baba haberleri, maçı veya bir haber
programı seyretmek istiyor, çocuklar çizgi filmleri, anne TV dizilerini
derken tercihler çakışıyor ve bu noktada kargaşa başlıyor, huzursuzluk,
tatsızlık da işin cabası. İnsani ilişkilerin yerini sahte davranışlar,
görüntüler ve mekanik sesler alıyor.
İnsan insana
ilişkinin yerini, insan alet irtibatı doldurmaya kalkınca kişilerde
mutsuzluk, psikiyatrik bozukluklar ve bunalımlara yatkınlık, boşanmaların
artışı, gençler arası kavga ve cinayetlerin başgöstermesi, içki ve
uyuşturucu kullanımına kadar bir çok insani problemler ortaya çıkıyor.
İnsanlar pembe dizilerle, saçma sapan filmlerle uyuşturuluyor, dünyanın
manası, yaratılışın ve yaşamanın gayesi unutturuluyor- unutuluyor. Artık
yaşamanın hedefi, çok kazanmak, çok yemek, devamlı kahkahalar atmak, pahalı
ve konforlu giysilerle eşyalara sahip olmak, son model lüks bineklere
kurulmak, saçma sapan caz müzikleri dinlemek yani kısacası hayvani ve kafir
gibi bir hayat yaşamak zannediliyor ve böyle bir yaşama meyil ediliyor
insanlar.
Kişinin
düşünmeye, tefekür etmeye, olayları yorumlayıp kıyaslama yapmaya ve değişik
fikirleri dinlemeye vakti kalmıyor, yani tam bir zaman celladı televizyon.
Çizgi filmler
genellikle batı orijinli ve şiddet temelinde gelişen, misyoner
faaliyetlerinin koordinesindeki konuları ihtiva ediyor. Böyle olunca da
çocuklarda bir kültür karmaşasına sebep oluyor. Bir yanda milli kimliğimiz,
öte yanda "tanrılı ilahlı" çizgi filmler. Bu durum çok tehlikeli gidişattır,
adeta bir savaştır. Artık kafirler ve düşman odakların bir ülkeyi tankları,
topları, zırhlı birlik ve uçak savarlarıyla almaları için savaşmaları demode
olmuş, şimdiki savaş ve teslim alma modası, kendi kültürünü, inancını
teknoloji silahı dediğimiz televizyonu, bilgisayar ve diğer imkanlarını
seferber ederek kazanma yolunda mücadele içerisindedir. Müslümanlarında bu
mücadeleye aynı metot ve teknikle karşı koyması çok kaçınılmaz bir görevdir.
Unutulmamalıdır
ki çocuk beyni, hiç bir kayıt almamış, ilk defa kayıt alan sıfır bir teyp
bandı gibidir, göze kulağa hitab eden herşeyi ve görüntüyü parazitlerle ve
net olarak aynen kaydeder ve daha güçlü farklı bir kayıt verilemediği sürece
ilk kayıt yürürlükte kalır ve beyin mekanizması ile kayda göre hareket
rotasını belirler.
Bu tür şiddete
yönelik filmlerle, çocukta herşeyin şiddetle çözülebileceği fikri gelişiyor,
bu da şiddet eğilimini artırıyor. Ayrıca çocuğun okuması, öğrenmesi, sorup
araştırması engelleniyor, çocuk hazıra konmaya alışıyor, ne verilirse
kabullenmeye adeta şartlanıyor. Televizyonun bir de, görme bozuklukları,
sara, beslenme alışkanlığında sapmalar gibi olumsuz etkilerini de gözden
kaçırmamak gerekir.
Aslında özel
kanalların artması seyirciye seçme imkanı vermesi açısından güzel bir olay,
tabii ki dengeli ve isabetli seçim sağlanabilirse. Bu gün STV, KANAL 7,
MESAJ TV'nin dışındaki televizyonlar şehvete ve şiddete yönelik kendi
deyimleriyle "laik çizgideki" yayınlar dolu olup, birbirleriyle adeta
şeytani çizgide yarışıyorlar. Bu tür programların bir çok menfi tesirleri
var, bunların rakipleri yayınlarında görüldüğü üzere; batılılar gibi, gayri
müslimler, ateistler gibi, putperesler gibi yaşanılmasını, düşünülmesini
istiyorlar. Dinden, ahlaktan, kültürden uzak, yiyip-içip gezen, yatan,
sadece dünyayı ve kendini düşünen insanların olmasını, çoğalmasını isteyerek
kendilerine taraftar kazanmaya çalışıyorlar. Allah'a itaat etmeyen, yalnızca
kendi çıkarlarını düşünen, her türlü çirkinlik kötülükleri üzerinde
bulunduran, topluma, insanlığa ve kendine zerre kadar bir faydası olmayan,
karnı acıktıkça yemekhaneye gidip yemek yiyen, sıkışınca tuvalete gidip
pisliğini dışarı atan insanın, yemekhaneyle- tuvalet arasında çalışarak
pislik üreten bir pislik makinasından ne farkı vardır. İşte bu şartlarda, bu
yayınlarla bu televizyonlar adeta birer "pislik makinası" üreten fabrika
durumundadırlar.
Bu tür
programların menfi tesirlerinden bir kısmını sıralamak gerekirse;
Birincisi
insanda gizi olarak duran enerjinin, şehvetle birlikte artarak ortaya
çıkmasına yol açmaktadır. Kişi gençse kötü ve sağlıksız ilişkilere,
sapıklıklara sürükleniyor, evli ise zinaya tahrik ediliyor, aile hayatı
baltalanıyor, gayri meşru ilişkilerden dolayı toplum mutsuzlaşıyor ve AIDS
gibi ölümcül hastalıklar başgösteriyor.
Gençler yanlış
bilgiler alıyor, yani kötü bir cinsi eğitim aracıdır televizyon. Böyle
olunca genç bunalıma, aşağılık kompleksine sürükleniyor. Gençlerde
mastürbasyon artar, karşı cinsi sadece bir tatmin aracı olarak görürler,
kişilikleri, insan olmaları ikinci plana itilir. Aile kurumu zayıflar,
toplumun temeli olan bu kurum baltalanınca, ailenin sıcak ve sevecen ortamı
zarar görünce bir çok olumsuz durumlar birbirini zincirleme takip eder.
Boşanmalardan intiharlara, cinsel sapıklıklara, serseri gençlik
gruplarından, cinayetlere, çocuklara sarkıntılıktan tecavüzlere kadar bir
çok hadise olur ki, bu emniyet tutanaklarından, sanıkların verdikleri
ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır.
1. Habercilikte.
(Ajans, televizyon, gazete, dergi haberciliğinde)
2. Sağlıkta.
(Hastahaneler ve tıp fakültelerinin bir çok ünitelerinde)
3. Güvenlikte.
(Banka, cezaevi, emniyet, mağaza ve iş merkezleri v.b. yerlerde emniyet,
izleme, komuta kontrol ve haberleşmede, kapalı devre TV sistemi olarak)
4. Emniyet
Hizmetlerinde. (Siyasi, istihbarat, kaçakçılık, asayiş, mali, güvenlik,
eğitim, planlama birimleri ve konuları başta olmak üzere, devlet büyüklerini
korumada, sosyal ve siyasi içerikli tüm eylem ve olaylarda, toplantılarda,
olay yeri, parmak izi, şahıs tespit ve takiplerinde, arşiv işleri ve eğitim
öğretim konularında.)
5. Eğitimde.
(Teknik ve pratik olarak milli eğitim kurumları ve özel eğitim kurumlarının
bir çok ünitelerinde ve çalışmalarında)
6.
Reklamcılıkta. (Mamüllerin tanıtımı, ilan ve duyuruların halka
iletilmesinde).
7.
Matbaacılıkta. (Baskı aşamasına kadar bir çok safhasında)
8. Sinema ve
televizyonculukta.
9. Dini
yayıncılıkta. (TV filmi, sinema, kaset türü dini konulu yayınlarda)
10.Siyasi parti
faaliyetlerinde
11.Belediyecilikte.
12.Vakıf ve
dernek çalışmalarında.
13.Trafikte.
14.Arşivcilikte.
15.PTT
hizmetlerinde.
16.Savaşlarda.
(Haberleşme, tanıtım-reklam çalışmalarında, karşı propaganda ve düşman
kuvvetlerini izlemede.)
17.Turizm ve
tarih alanında.
18.Müzik ve
eğlence programlarında.
19.Uzay,
havacılık ve haritacılıkta.
20.Çevrecilik ve
meteorolojik çalışmalarında.
21.Sanayide,
ekonomide, tanıtım-reklam çalışmalarında ve ülkeler arası muhtelif
ilişkilerinin her dalında.
22.Telekominikasyon ve uydu çalışmalarında.
23.Milli savunma
ve orduda (Eğitim, planlama, düşman ve düşman olabilecek kuvvetlerin takibi
için her türlü stratejik dokümantasyon ve çalışmalarında.)
24.Milli
istihbarat teşkilatı çalışmalarında.
25.Yargıda. (Tüm
adli olaylarda ve konularda iddia ve savunmada delil olarak)
26.Bilgisayarcılıkta.
27.Özel ve tüzel
olarak her konuda ve dalda, sosyal ve kültürel çalışma ve etkinliklerin her
safhasında ve burada zikretmediğimiz bir çok alanda yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır.
Araştırma
içerisinde, film, fotograf, şekil, harita vs. belgelerden iki taraflı olarak
istifade edilmeli, gerektiğinde taraflara gösterilmeli, bu tür bilgi ve
belgeler taraflardan temin edilmeli, ekrana yansıtılmalıdır.
Toplanan bilgi
ve belgeler gözden geçirilip değerlendirilmeli, önemlileri açıklanmalı, en
çarpıcıları ve farklılık arzedenleri süreye de riayet edilerek ekrana
yansıtılmalı, akıcı bir metin ve profesyonel bir sunuşla da program halka
arzedilmelidir.
Şu
unutulmamalıdır ki; bir programın ve konunun halka psikolojik ve sosyolojik
açıdan en başarılı ve en etkili sunuculuğunu bizzat konuyu araştıran, tüm
aşamalarında yer alan kişi yapabilecektir.
Bir konunun,
özellikle gayri kanuni olayların, gelişmelerin araştırılması oldukça riskli,
zaman ve harcama gerektiren bir görevdir. Konunun mafya ve siyasi boyutları
ve uzantıları her zaman rahatsız olacaklar, baskı uygulayıp zorluklar
çıkaracaklar, şantaj ve tehditlerde bulunabileceklerdir. İyi bir araştırmacı
bunların hiç birisine boyun eğmemeli, muhatap kabul etmemeli, kendisini,
ismini ve adresini gizlemesini bilerek araştırmasını gizlilik içinde sonuç
alıncaya kadar sürdürmelidir.
Metin yazarlığı,
konuyla ilgili köklü bir araştırmayı, bilgiyi ve belli bir tekniği
gerektirmekle beraber kesin kuralları yoktur. Haber, araştırma haberciliği,
belgesel film, sinema filmi, açıkoturum, yarışma ve aktüel gibi değişik
programların metinleri içerik ve özellik itibariyle birbirinden farklı
olacaktır. Bununla birlikte bir senaryo metni yazımında şu ya da bu şekilde
uyulması, dikkat edilmesi gerekli kaideler bulunmaktadır. Bir sinema ya da
televizyon filminin senaryo yazımı, belli başlı bir uzmanlığı, çalışmayı,
olayın içerisinde bulunmayı, kompozisyon kurallarını ve yazım tekniklerini
iyi bilmeyi gerektirmektedir.
Metin yazımında
uyulması gerekli hususlar.
1.Doğru
bilgilere ve köklü araştırmaya dayandırılmalıdır.
2.Belli bir
amacı, yazım planı, giriş, gelişme, sonuç bölümleri bulunmalı, imla
kurallarına ve vurgulamalarına harfiyen uyulmalı, sade, rahat ve anlaşılır
olmalıdır.
3.Metin; sadelik, akıcılık ve
süreklilik niteliklerini taşımalıdır.
Boy çekim,
bitkinin bütünü, bir bitkinin tanıtımını konu alan örnek bir metin şu
şekilde olabilir:
Kekik otu adı
verilen bu bitki kıraç alan ve kayalıklarda yetişmektedir. Küçük pembe
renkli yaprakları, ortası sarıya çalan çiçekleri, buram buram etrafa yayılan
nefis kokusu vardır. Yaprakları kış aylarında yemyeşil ve gür bir yapıya
sahiptir. En ilginç yanı ise taş yosunlarında yetişebilmeleri ve kurak
havalarda dahi canlılığını koruyabilmesidir. Burada bilginiz olsun diye
söyledim, çiçek meraklıları bu bitkiyi yaz ve kış boyunca serhat
çiçekçilikten temin edebilirler.(vs...)
Görüldüğü gibi;
metine paralel ve pratik bir şekilde kamera hareketleri de belirtilmekte,
yukarıdan aşağı doğru bir anlatım ve doğal sıra izlenmektedir. Böyle bir
anlatım tekniği sadece seyirciye anlama kolaylığı sağlamakla kalmaz, görüntü
sürekliliği ve kompozisyonu da bozmamış olur.
4.Metinde, ilgi
çekicilik ve çarpıcılık unsurları ile birlikte anlatımda ve tempoda
değişebilirlik unsurları da yer almalıdır.
5.Araştırmaya
dayanan söz ağırlıklı senaryo metinlerinde ve konuyu tanımlayan belge,
haber, aktüalite ve nesne görüntülerinde tarafsız ve objektif olmalıdır.
Taraflılık unsuru sözlü anlatımda değil, hiç abartılmamış sade, net, ciddi
ve teferruatlı olarak hazırlanmış görüntülerle ortaya konulmalıdır. Bu metod
istenilen hedefe ulaşılmada en güvenilir ve etkili bir metoddur.
6.Sözlerin
sadesi ve en kısası bulunmalıdır. Prensip olarak görüntünün metin yerine
geçmesi, görüntülerin olayı anlatması tercih edilmelidir. Konuyla ilgili iyi
görüntüler tespit etmek, anlatımda bunlara öncelik vermek daha isabetli
olacaktır. Çok söz ve uzun cümle seyircinin aklını karıştırır, dikkatini
dağıtır ve sıkar.
7.En önemli
bilgi, döküman ve görüntüler yerli yerinde kullanılmalı, başka verilerin
arasında geçiştirilmemelidir. Haber programları ve gazetelerde olduğu gibi
en önemli haber konusunu veya bölümünü öne almak, ayrıntıları arkasına
eklemek gerekmektedir.
8.Görüntü
terminolojisi ve tekniği iyi bilinerek, buna dikkat edilip, gözönünde
bulundurularak yazılmalıdır.
9.Metnin
programa dönüştürülmesinde özel durumlar dışında, ses ve görüntü birbiriyle
uyum içinde olmalı, birbirini tamamlamalı ancak aynı ses ve görüntü
kesinlikle tekrarlanmamalıdır.
10.Metnin teknik
açıdan televizyona uygulanabilirliği, kamera hareketleri ve zamanlama
hususları hesap edilerek hazırlanmalıdır.
11.Yazı dili
yerine konuşma dili tercih edilmelidir. Cümleler köksüz, yabancı kelimeler
ve uluhiyyete mugayyir (yaratma, olasılık v.s.) deyimlerden kesinlikle
arındırılmalı, öz Türkçe ve deyimler kullanılmalıdır.
12. Cümleler
kısa ve öz olmalıdır. Uzun cümleler hatırlanamaz, akılda kalmaz, çabuk
unutulur.
13. Basit, kolay
ve anlaşılabilir sözcükler seçilmelidir.
14. Metindeki
cümleler ve anlatımın (haber programları dışında) geniş zamanlı olmasına
dikkat edilmelidir.
15. Sözcük,
deyim ve terim tekrarından kaçınılmalı, belirsiz ve abartılı anlatımlar
kullanılmamalıdır.
16. Söz
ağırlıklı programlarda mümkünse görüntüyü de kapsayacak şekilde, konuyu
yaşamış, konuyla ilgili şahısların ifadelerine önemli ölçüde yer
verilmelidir.
17. Senaryo
metni, oyuncular, kamera tekniği ve hareketleriyle, mevcut görüntülerin
durumu daima gözönünde bulundurularak yazılmalıdır.
18. Kelime ve
rakam oyunlarından kaçınılmalıdır. Örnek olarak; cenaze törenine
katılanların sayısı "yüzü bulmuyordu" ya da rakam vermeyerek "çok büyük
katılım oldu" gibi.
19. Zamanlamaya
dikkat edilmeli, çekimi gerçekleştirilecek senaryonun, paket program mı
yoksa bölümler halinde mi olacağına karar verilmeli, bölümler halinde
olacaksa kaç bölümden oluşacağı tespit edilmelidir.
20.Stüdyo
yönetiminde olduğu gibi, film metinleri de yazılırken ve görüntüye uyarlanıp
seslendirilirken sesin görüntüden bir saniye kadar önce seyretmesi
gerekmektedir.
21.Görüntüye ilk
başlarken, metnin okunmasına görüntünün ikinci sahnesinden itibaren
başlanmalı, geçen iki sahnelik süre mümkünse efektle doldurulmalıdır.
22. Aktüalite,
haber ve belgesel türü film çekimlerinde metin kurgu sonrası yazılmalı ve
görüntü üzerine seslendirilmelidir. Önceden yazılmış metinden parçalar
çıkarmak kolaydır, ancak metin kesintilerinin konuyu dağıtacağı bir
gerçektir.
23. Çok iyi
araştırılıp, bilgi ve döküman sahibi olduktan sonra yazılan senaryo metni,
konuyla ilgili ve mümkünse uzmanı sayılabilecek kişilere okutturulmalı,
tashih ettirilmeli, üzerinde istişare yapılıp ondan sonra çekime
geçilmelidir.
24.Bu kurallara
uyan herkes istediği bir konuda, gerek istek üzerine, gerekse şahsi olup,
sonradan değerlendirmeye ve pazarlamaya sunulmak üzere senaryo yazılabilir,
yazmalıdır. Belirli bir konu ve amaç tespit edilir, program türü belirlenir,
film senaryosunun adı konulur, istişare, araştırma ve belgelerle birlikte
yazıma geçilebilir, zor bir iş değildir, bu işin yaşı, cinsi, tahsili
yoktur. Bu hususta sıkıntı çeken kurumlar senaryo yarışması düzenleyerek,
ilk sıraya girenlere ödül vermekte, ödül alanlarla birlikte diğer
senaryolardan da büyük ölçüde ihtiyaçlarını karşılayabilmektedirler.
1. Müzik-Eğlence
programları
2. Yarışma
Programları
3. Spor
Programları.
4. Magazin-Haber
ve Aktüalite Programları
5. Açıkoturum ve
Tartışma Programları
6. Çocuk
Programları
7. Eğitim-Kültür
Programları
8. Dramalar
9. Haber
Programları
10.Dini ve
Ahlaki Programlar
11.Araştırma-İnceleme Programları
12.Televizyon
Dizi Filmleri
13.Belgesel
Programlar
14.Televizyon
Tiyatrosu ve Komedi Programları
15.Karma
Programlar
16.Şov
Programları.
1. Müzik -
Eğlence Programları: Televizyonun en çok izlenen program türü olup
oldukça geniş bir yayın süresini kaplar. Bu tür programlarda izleyiciyi
sıkmadan eğlendirme, hoşça vakit geçirtme, eğlendirirken de belli mesajlar
verme ve eğitme amacı güdülür. Müzik-eğlence programları, banttan ve canlı
müzik parçaları, şovlar, güldürüler, kısa parodiler ve skeçler, taklit, mini
yarışmalar, şaka ve espirili sözler, küçük röportajlar, stüdyo konukları
gibi bölümlerden oluşmaktadır.
Müzik - Eğlence
programlarındaki konu bolluğu ve konuların çok yüzeysel (sade) işlenişinden
dolayı izleyiciler yorulmadan programı baştan sona seyredebilirler.
Bu tür
programlarda teferruatlı bir senaryo ve prova gerekmeyebilir. Zaten birçok
programlar canlı yayın halinde gerçekleşmektedir. Geniş bir stüdyoda veya
stüdyo niteliklerine uygun, kapalı veya açık bir mekanda gerçekleştirilip
canlı yayın ve bant yayını şeklinde yayınlanabilir.
2. Yarışma
Programları: Yarışma programları ister televizyonda, ister radyoda olsun
hemen hemen herkesi ilgilendirir. Çünkü konunun dışında olanlar bile, bir
tarafı kendilerine yakın bulup tutarlar, iddiaya girerler, kendilerini
denerler, şu ya da bu şekilde takip ederler. Yarışma programının temeli
eğlendirmek, eğitmek, ölçmek ve yarıştırmak amaçları üzerinde
yoğunlaşmaktadır. Yarışma programları ciddi, titiz bir çalışma, senaryo
hazırlama ve profesyonel bir sunucu gerektirmektedir. Özel hazırlanmış tam
teşekküllü bir stüdyoda gerçekleştirilir. Yarışma programlarında süre çok
iyi hesap edilmeli, seyirciler yarışma taraftarı olarak dengeli bir sayıda
davet edilmelidir. Program içerisinde yarışmacılara müdahele edebilecekleri
düşünülerek seyirciler önceden uyarılmalı ve kontrol altında tutulmalıdır.
Yarışmacılara ve konukların yakalarına kimliklerini belirten yazılı kartlar
takılmalıdır.
3. Spor
Programları: Spor programları, genelde canlı yayın ve yayının özetleri
ile, sporla ilgili konuların konuşulup tartışıldığı paket programlar halinde
gerçekleşmektedir. Naklen yayınlanan spor müsabakalarında maç spikerinin
fonksiyonu ve sunuculuğu büyük önem taşır. Aynı şekilde yayın sorumlusunun
da fonksiyonu önemlidir. Spor programları önemli sayılabilecek bir hazırlık
ve senaryo çalışması gerektirmez. Oyuncuların hareketleri ve müsabakanın
durumu ile konuyla ilgili sohbet ve demeçler, kendiliğinden gelişen senaryo
yerine geçer.
4. Magazin -
Haber ve Aktüalite Programları: Bu program türü haber program türünün
ayrı bir çeşidi, daha güncel daha sosyal, kültürel ve daha serbest konuların
işlendiği programlardır. İnsanların bizzat içerisinde olduğu, yaşadığı
sıkıntıları, sağlık, sosyal, kültürel v.s. gelişmeleri güncel olarak çeşitli
boyutlarıyla ele alıp inceleyen ve halka aktaran bir özelliğe sahiptir.
Yapımı en zor olan program türüdür. Bütün görüntüleri dışarıdan toplanır,
belirli saatlerde kuşak programlar halinde stüdyodan canlı olarak, önceden
elde edilen görüntü destekleriyle birlikte sunulur. Tamamen ciddi bir
habercilik ve gazetecilik olayıdır. Konular iyi seçilmeli, iyi araştırılmalı
ve zamanında yayınlanmalıdır. Programın bir mesajı olmalı, insanları
bilgilendirmeye, düşündürmeye, tartışmaya, gülümsemeye zorlamalı ve ekran
başında tutabilmelidir. Magazin programlarında, haftalık haberler
özetlenerek yorumlanabilir, bir konu veya kişinin çeşitli yönleri
işlenebilir. Magazin programlarında politik ve siyasi boyut olmamalıdır.
Cümlelerin basit, kısa, anlaşılır ve akıcı olması, eğlendirme ve
bilgilendirme unsurunun orantılı olması gereklidir.
5. Açık
Oturum ve Tartışma Programları: Stüdyo içerisinde genelde canlı
olarak gerçekleştirilen bu program türü; genel ve güncel toplumsal olayların
ve konuların enine boyuna tartışılmasını sağlamak ve kamuoyunu, geniş çaplı
bilgilendirmek amacıyla hazırlanır. Konuyla ilgili ciddi bir senaryo metni
ve ön araştırma yapılmalıdır. Konunun muhatabı, alakalı seyircilerin
biraraya toplanması sağlanmalıdır. Siyasi içerikli tartışma türü
programların çok büyük izleyici kitlesi bulunmaktadır. Bu tür programlarda
oturum başkanına büyük iş düşmektedir. Sunucu veya oturum başkanı yaş ve
kültür bakımından konuklarla eşit olmalı, konuyla ve şahıslarla ilgili bilgi
ve döküman sahibi olmalıdır. En etkin ve seviyeli bir tartışma programı
planlı, programlı ve maksatlı bir fikir çarpışmasının aktarıldığı biçimidir.
Bu tür tartışmalar kişisel tartışmalara ve basit bir ağız kavgasına
dönüştürülmeyecek kadar usta yönetilmelidir. Önemli bir tartışma programında
katı kurallar olamaz, ancak kuralsız, prensipsiz, ikazsız da bir program da
yönetilemez, herkes kendi haline bırakılamaz. İyi bir tartışma programında;
iyi bir konu - iyi bir sunucu - canlı ve etkin konuk ve konuşmacılar, iyi
bir yönetim - yakın çekimler - iyi yakalanmış görüntü unsurlarına mutlaka
dikkat edilmelidir.
a) Standart
Tartışma : İkiden fazla konuşmacının ve stüdyo konuklarının katıldığı bir
türdür. Konuklar kendilerine verilen süre içinde konuyla ilgili görüşleri
doğrultusunda istediği şekilde konuşabilir.
b) Takım
tartışması: Konularında uzman olan şahısların biraraya getirilmesinin güç
olduğu durumlarda veya konunun özelliği gereği üçer dörder kişiyle iki grup
oluşturarak tartışma gerçekleştirilir. Bu genel olarak haftalık, çeşitli
konular üzerinde aynı program adı ve aynı yöneticilerle ve her hafta farklı
konuklarla gerçekleştirilen bir program türüdür. Konuşmacı grupları ayrı
ayrı veya karışık olarak da bulunabilirler. Yönetici tek kişi ve iki kişi de
olabilmekte, ayrı grupları karşılıklı birbirine yönlendirip, tartışmayı
kendileri de taraf duruma geçerek kızıştırmaktadırlar.
c) Dinleyici
tartışması: Panel şeklinde gerçekleşen bu programda, sorulu- cevaplı
şeklinde stüdyodaki tüm izleyicilerin görüş ve soruları alınır, ya da konuk
konuşmacı, konuyla ilgili bir giriş ve konuşma yaparak, önceden tesbit
edilip hazırlanan konuları soru ve cevaplarla tartışmaya açar.
d) Dinleyici
Soruları Tartışması: İzleyiciler arasından seçilen konuşmacıların yine
izleyiciler tarafından tespit edilen konuları kendi aralarında tartıştıkları
bir program türüdür.
e) Sürekli
İzlenim: Bütçe ya da seçimlerde şahısların veya konuların tüm boyutlarının
ortaya serdedilmesi amacına matuf program türüdür. Uzman bir grup, güncel
konuların gelişimini, görüşlerini ve çözüm yollarını tartışır. Tartışılan
konular genel olarak çok güncel ve izleyicilerin ilgisini çeken türden
seçilmelidir.
f) Basın
Toplantısı: Ünlü bir kişi ya da siyasi bir şahsiyet herhangi bir amaca
yönelik yapmış olduğu açıklamalardan sonra iki-üç kişilik bir gazeteci,
programın ya da konunun uzmanı kişiler, önceden derledikleri veya program
akışı içerisinde tespit ettikleri soruları sorarlar ve cevaplarını alırlar.
Konuşmacılar ünlü konuğa sadece soru sormakla kalmazlar, kendi fikirlerini
de beyan ederek konuyu irdeleyip tartışarak, konuğun perde arkasındaki
görüşlerini yakalamaya ve silkelemeye gayret ederler. Sonra bunlar çeşitli
boyutlarıyla değerlendirilip haber şeklini alabilir.
6. Çocuk
Programları : Televizyon programları içerisinde yapı, yönetim, senaryo
metni ve sunuş bakımından en önemli, en zor hazırlanabilen ve teferruatlı
bir program türüdür. Böyle bir programı hazırlamak için çocuk psikolojisini
ve eğitimini, diyalog ve hitabet metodlarını çok iyi bilmek ve talim etmek
gereklidir. Böyle bir programda büyük ölçüde konunun uzmanlarından pedagog
ve psikologlardan, eğitimcilerden faydalanmak ve onlarla ortaklaşa
gerçekleştirmek daha isabetli olacaktır. Çocuk programları, çocukların
eğitimine katkıda bulunma, onları geleceğe hazırlama amacına yönelik, eğitim
- kültür türü program niteliğindedir.
Bu tür
programlar çocukların yaş grupları dikkate alınarak, konuları kolayca
benimseyebileceği, sıkılmadan anlayabileceği oyunlu, eğlenceli bir hava
içerisinde konu hazırlanıp sunulmaktadır. Alışılagelmiş ve devamlı belli
kalıplar içerisinde hazırlanan programlardan kaçınılmalı, alternatif senaryo
ve metodlar devamlı araştırılıp işlenmelidir. Bu tür programlar genel
olarak; çizgi filmler başta olmak üzere, masal ve hikaye, sohbet, yarışma,
fıkra - bilmece, müzik gibi türleri kapsamaktadır. Çocuk programları zor
olduğu için bu tür program yapımlarına çok az yer verilmekte ve bunlarda da
milli kültürümüzle hiç alakası olmayan yabancı ve sahte kahramanlar
işlenmektedir. Bu son derece riskli ve faturası ağır bir sorumsuzluktur. Bu
tür program yapımlarına karar vermeden önce çocuk kitabı ve şiirleri
yazarlarıyla, öğretmenler, doktorlar, psikiyatrisler, araştırmacılar ve
konunun tüm ilgilileriyle istişareler yapılmalı, enine boyuna
tartışılmalıdır. Alternatif programlar ortaya konulmalı konunun tüm
taraftarlarından geniş ölçüde istifade edilmelidir.
7. Eğitim
- Kültür Programları: Bu tür programlar, toplumun eğitilmesine, kültür
düzeyinin yükseltilmesine, bilinçlendirilip, şuurlandırılmasına yönelik
olarak hazırlanır. Ciddi ve teferruatlı bir araştırmayla, yapımcı ve
sunucuyla birlikte konunun ihtisas sahipleriyle de istişareli, danışıklı
hatta ortaklaşa bir çalışma yürütülür. Daha çok bilimsel ve belgesel
temellere dayanan bu programlarda eğlence unsuru bulunmaz. Tabii ki eğlence
unsurları taşıyan, akıcı bir üslupla insanları sıkmadan birşeyler vermeyi
amaçlayan türler de yapılmaktadır. Eğitim-kültür programları bir toplumun
tamamına yönelik hazırlanabileceği gibi, eğitimine ihtiyaç duyulan özel bir
kitleye ya da eğitim çağındaki kişilere yönelik olarak da hazırlanabilir.
8. Dramalar:
Televizyon için özel olarak hazırlanmış ve oyunlaştırılmış hikayelerin ve
olayların filmleridir. Dramalarda daha çok toplumsal olaylar, tarihi olaylar
ya da kahramanlar, sosyal ve kültürel meseleler konu edilerek gerçeklere
uygun bir şekilde senaryolaştırılıp, film haline getirilir. Bu açıdan drama
türü programların kültürel ve sosyal sınıfları farklı büyük kitlelere
hitaben ve bu kitleler tarafından izlenen yanları vardır. Televizyon
dramaları tek bölümlük filmler olabileceği gibi dizi halindeki yapımlardan
da oluşabilir. Ünlü ve ünsüz romanlar, hikayeler, gelişen ilgi çekici
olaylar televizyon dramalarına konu olabilir.
9. Haber
Programları: Haber programları, güncel haberlere dayanan, aktüel,
siyasi, sosyal ve kültürel içerikte, dinamik bir yapı içeren programlardır.
Bu programlar, ülkedeki ve dünyadaki gelişen olayları görüntülü belgeleriyle
ve bunların yorumlarını kısa sürede izleyiciye aktarmasıyla, toplumu
bilgilendirici, aydınlatıcı, uyarıcı ve siyasal gelişmeleri etkileyici bir
rol üstlenirler. İletişim boyutlarının gelişmesiyle, giderek küçülen dünyada
haber programları her geçen gün daha ilgi çekmekte ve revaçta bulunmaktadır.
Özellikle önemli siyasal, ekonomik, askeri ve teröristik gelişmelerin olduğu
baskı ve dayatmaların arttığı anti demokratik, karanlık süreçlerde ve
dönemlerde kitlelerin en çok izledikleri programlar haber programlarıdır.
Tamamına yakını stüdyo dışında, olay mahallinde ve olayların sıcağı sıcağına
içerisinde hazırlanan bu tür programların hazırlanışı çok risklidir ve
oldukça zordur. Hazırlanan program profesyonel bir sunucuyla tek bölüm ve
canlı olarak stüdyodan haftalık, onbeş gün veya aylık zamanlarla seyirciye
sunulur, olayın kahramanları banttan ya da canlı olarak izleyicilere
sunulur. Bu tür programları, reklamın iyi yapılması ve duyurulmasıyla
toplumun yüzde doksana yakın bir bölümü izlemekte ve bunun için de büyük
reklam gelirleri sağlanmaktadır. Bunlara günümüzden örnekler vermek
gerekirse; Arena, 32. Gün, Objektif, A Takımı, Ayna, Teksoy Görevde, Polis
İmdat, Ateş Hattı, Yankı, Perde Arkası, Pusula, Yüksek tansiyon, Teke Tek,
Alternatif, Medya 4. Kuvvet, Milletin Meclisi, Haber Hattı, Haber Aktif,
Beyaz Masa, Haber Saati, Söz Fato'da, Adliye Koridorları, Sıcağı Sıcağına,
Siyaset Meydanı, Perspektif, Haber Ekonomi, Flaş Gündem, Dinamit, Ekonomi
dosyası, Medyatik, Deniz Feneri, Söz Meclisten İçeri, Hayatın İçinden,
Türkiye Bülteni, Finans Hattı, Ekonomi Vizyon, Siyaset Vitrini, Fuarvizyon,
Politika Kulvarı gibi haber programları günümüzün en başarılı programları
olmuştur.
Haber
programlarının, yapımcılığını ve araştırmasını üstlenen kişinin aynı zamanda
programın sunuculuğunu da yapması çok isabetli ve daha gerçekçi olacaktır
ki, yukarıda örneklerini verdiğimiz programlar bu şekildedir.
Haber
programcılığında; konu seçimi, araştırma, sunuş yöntemi ve yeri, yapım
toplantısı, yapım giderleri, senaryo, konuklar ve oyuncular, teknik
imkanlar, grafik malzemesi, setler, kameralar, ses düzeni, aydınlatma
düzeni, seyirci ve zaman unsurları ciddi olarak ele alınmalı ve iyi
değerlendirilmelidir. Bundan sonra da kurum ve kuruluşlar ile, konuyla
ilgili araştırma, malzeme kullanma, çekim ve röpörtaj izni gerekmektedir. Bu
oldukça zor bir iştir. Kurumun genelde en üst yetkilisi daha da önemlisi
siyasi bir kimliğe sahip kişiden bu iş daha kolay halledilebilir. Hiçbir
zaman alt amirlere veya sorumlulara başvurulmamalı, tartışılmamalıdır.
Verilen izin ve anlayış kötüye hiçbir zaman kullanılmamalıdır. İzin
verilmeyen, ama tespiti ve teşhiri toplum yararına olan durumlarda, izin
almadan da çeşitli yöntemlerle gizli çekim yapılıp yayınlanabilir. Özel
hayata ve aile mahremiyetine dikkat edilerek yayın yapılmalı, haberciliğin
gerçek yönü de burasıdır diyebiliriz. Daha sonra müzik kullanım izni, yayın
hakkının elde edilmesi, reklamasyon çalışmaları ve hangi günde, hangi saatte
yayına verileceği gibi konular birbirini takip etmektedir.
10. Dini ve
Ahlaki Programlar: Dini ve ahlaki programlar genel olarak önemli gün,
gece ve konular için önceden hazırlanan ya da eğitim, öğretim amaçlı genel
olarak hazırlanan program türüdür. Çeşitli şekillerde ve özelliklerde,
senaryolu film halinde olabileceği gibi senaryosuz, konunun uzmanları
tarafından canlı olarak da yapılabilir.
En kolay, en
masrafsız ve zahmetsiz yapılabilen hatta kahramanlarının hiçbir ücret dahi
talep etmediği, insanların kendi rızaları doğrultusunda, gönüllü olarak her
türlü fedakarlığı gösterdiği bir program türüdür. Burada başta yönetmen
olmak üzere tüm film ekibinin program hazırladığı konu üzerinde az çok bilgi
sahibi olması yahut konuyu ayrıntılarıyla yaşamış kişilerden olması
programın ciddi ve inandırıcı olması açısından çok gereklidir. Bu
programlarda konunun uzmanlarına, halk tarafından sevilip, sayılan ve
hitabeti kuvvetli şahsiyetlere yer verilmelidir.
11. Araştırma
- İnceleme Programları : Araştırma-İnceleme programları bir bakıma
haber-aktüel programcılığının aynısıdır diyebiliriz. Araştırma programı,
haber programına nazaran kısa süre içerisinde hazırlanıp yayınlanması
gereken bir program değildir. Siyasi, ilmi, ekonomik, kültürel, sosyal
boyutlu inceleme ve araştırma çalışmaları, bir ilim adamının, araştırmacının
elde ettiği bulgular, dökümanlar, yorumlar ve ilgili görüntülerle bir film
haline dönüştürülerek paket program halinde, tek bölüm veya birbirini takip
eden bölümler halinde yayınlanabilir. Kaptan Kusto'nun hayatı ve
çalışmalarını konu alan programı buna en canlı örnek olarak gösterebiliriz.
Araştırma - İnceleme türü programlarda sanatçıların ve sunucuların yerlerini
araştırmacılar, konunun ilgili şahısları almaktadırlar, yahut bir sunucunun
katkılarıyla program gerçekleştirilmektedir. Her bakımdan bu tür programlar
eğitim - öğretim için amaçlanmaktadır. Malesef ülkemizde, bu tür programlara
rastlayabilmek mümkün olmamaktadır. Çünkü oldukça uzun bir zaman, uzun bir
çalışma ve yüksekçe bir maliyet ve ilim isteyen bir program türüdür.
Fedakarlık, gayret ve mücadele ister. Kimse böyle bir programa bütçe
ayırmamaktadır ki, devletin bile ilmi çalışmalara, eğitime ayırdığı kaynak
diğer batılı ülkelerle kıyaslandığında çok komik bir rakam karşımıza
çıkmaktadır.
12.
Televizyon Dizi Filmleri : Yarımşar saat veya kırkbeşer dakikalık
bölümler halinde yayınlanmak üzere hazırlanan televizyon dizileri genelde
eğlence ve eğitime yönelik eser niteliğindedir. Sayılı sanatçılarla, sayılı
mekanlarda çekilen bu dizilerin yapım süreleri bazen bir ay, bazen bir yıl
ve daha fazla sürebilmektedir. Genel olarak; çekimi tamamlanan bölümler
televizyonda yayınlanırken, diğer bölümlerinin de çekimleri devam
etmektedir. Tek bölüm halinde hazırlanan TV dizileri de bulunmaktadır.
Sürelerin uzun olmalarına rağmen diğer sinema ve TV programlarına göre
maliyeti daha az olabilmektedir. Televizyon dizileri belirli bir izleyici
kitlesini devamlı olarak kendine abone ettirerek izlettirmekte ve yoğun ilgi
uyandırmaktadır. Türkiye'de yayınlanan TV dizilerinde (ithal diziler ve
yerli yapımlar) tamamen batı kültürü işlenilmekte, toplumun ihtiyaç duyduğu
yapımlara hemen hemen hiç yer verilmemektedir. Toplumun milli kimliğine
uygun, manevi yapıyı işleyen ve bu alanda ilkler sınıfına girebilecek
dizilerin yayınına, yapımına bu konudaki kaynakların ciddi olarak ele alınıp
değerlendirilmesine büyük bir ihtiyaç vardır.
13. Belgesel
Programlar: Toplumun sosyal, kültürel ve aktüel yapılarını, gerek haber
programı ayarında gerekse tanıtım biçiminde çeşitli yönleriyle irdeleyerek
ekrana yansıtan program türüdür. Doğal mekanlarda ve doğal kahramanlar
üzerine senaryolaştırılarak çekilen filme, doğallığına uygun düşecek bir
seslendirme ve müzikle takviye yapılarak, ya eğitim ya eğlence amaçlı bir
hedefle seyirciye takdim edilir. Yoğun ve ciddi bir araştırma ve inceleme
sonucunda, konunun alakası ve içeriğine hakim olan bir şahsın senaryoya
dönüştürmesi neticesinde çekim çalışmalarına başlanır. Konunun çekimine
başlandığında çoğu zaman senaryodan uzaklaşma durumu hasıl olur ve
mükemmeli, tabiiliği yakalamak için senaryo dışı unsur ve etkilerden de
istifade edilir.
14.
Televizyon Tiyatrosu ve Komedi Programları: Bu programlar için herhangi
bir senaryoya gerek olmadığı gibi telifin dışında fazla bir maliyeti de
bulunmayan bir program türüdür diyebiriz. Ünlü tiyatro oyuncularının, normal
tiyatro sahnesinde seyirciler karşısında oynadığı bir oyunun, profesyonel
bir aydınlatma, sahne düzenlemesi ve çekim teknikleriyle filme alınması,
hatta montaja dahi gerek duyulmadan televizyondan yayınlanması olayıdır.
Komedi programları da yine tiyatro türü bir yapım olup aynı yönde bir
çalışma sergilenerek televizyona yansıtılır.
15. Karma
Programlar: Karma programlar, televizyonlarda naklen yayınlanan müzik -
eğlence türü programların arasında güldürü - komedi - skeç, sohbet vs.
bölümlerin de yer aldığı programlardır. Haberin belgesel program şeklinde
veya belgesel bir konunun haber niteliğinde ele alınıp işlenmesi gibi.
Kısaca belli bir program adı veremediğimiz birden fazla programın
özelliklerini taşıyan programlara karma programlar diyebiliriz.
16. Şov
Programları: Tamamen eğlenceye yönelik olan bu programlar son zamanlarda
ortaya çıkan şovmenler tarafından yapılmaktadır. Tek kişinin bir tiyatro
oyunu tarzında sunduğu programda çeşitli konuklara da yer verilmekte ve
canlı olarak müzikte sunulmaktadır. Bu programın yapımı da en kolay olan
yapım türlerindendir.
Bir TV yapımının
gerçekleşebilmesi için bir takım hususların ve temel yapım unsurlarının
bilinmesi, oluşturulması gerekmektedir. Bu hususları ve unsurları iki bölüm
halinde sıralamak mümkündür.
1. Yapımın
finansman sahibi -şahıs-şirket-kurum vs.
2. Yapımın
konusu
3. Yapım türü
4. Yapımın
amacı-düşünceler
5. Hedef kitle-
yayın ve kullanım sınırları - yayın alanı
6. Yapım için
ayrılan mali kaynak
7. Yapım için
öngörülen süre
8. Yapımın
gerçekleştirileceği mekan - mekanlar ve zaman durumları
9. Yapım için
verilen fiyat teklifi
1. Senaryo -
Metin yazarı
2. Yapımda
kullanılabilecek bilgi, belge, görüntü materyalleri
3. Yapımda
kullanılacak çalışma sistemi ve metotları
4. Filmin
yönetmeni
5. Yönetmen
yardımcısı
6. Sunucu -
Seslendirme
7. Oyuncular,
sanatçılar, konuşmacılar
8. Kamera
9. Kameraman
10.Mekan ve
mekanlar
11.Işık düzeni
12.Işıkçı
13.Filmin müziği
(fon müziği)
14.Ses düzeni ve
ses kayıt
15.Montaj
cihazları ve montaj odası
16.Montajcı
17.Grafik -
Animasyon-Yazı
18.Senaryo ve
program danışmanı
19.Kostüm -
dekor
20.Stüdyo
görevlileri
21.Ulaşım
sorumlusu
22.Teslim
edilecek materyaller
23.Peşinat ve
teslimatla yapılacak ödemeler
24.İş başı ve iş
tesliminde yapılacak ödeme şekilleri
Yukarıda
belirtilen yapımla ilgili dış ve iç kriterleri değerlendirip ciddi olarak
ele almadan sağlıklı bir yapımın gerçekleşmesi her zaman mümkün olmaz.
Bu kriterlerden
olmazsa olmaz türünden olanlarını da şu şekilde sıralayalım;
1- Finansman
2-Senaryo 3-Yönetmen 4-Kamera ve Kameraman 5- Montaj odası ve montajcı
6-Işık-ses-dekor-müzik 7-Ulaşım.
Bir yapımın
ortaya çıkma safhalarını ise şu şekilde ele almak mümkündür.
1- Finansman
temini
2- Senaryo metni
yazımı
3- Çekim
4- Kurgu -
Montaj
5- Yayın
Film yapımı
herhangi bir düşünceyi, duygu ve olayı sesle desteklenen hareketli
görüntülerle anlatır. Bu üç öğe (görüntü - ses - hareket) birlikte sinema
dilini oluştururlar.
Bir film
yapımında en önemli husus; konunun, gerekliliği ve tamamlayıcı unsurlarının
tüm boyutlarıyla tespit edilmesi ve seçilmesidir. Konu çok önemlidir. Konuyu
seçtikten sonra sıra senaryo metninin yazımına gelmektedir. Senaryo metnini
mutlaka konuyla alakası olan, o havayı teneffüs etmiş ve konuya yabancı
olmayan bir şahsın, tabii ki yapım tekniğinden de haberdar olan bir şahsın
yazması daha isabetli olacaktır. Bunlardan sonra en büyük iş yönetmene ve
kameramana düşmektedir. Acemi bir yönetmen ve kameraman, sahnelerin sık sık
tekrar edilmesine, sahnelerde tabii hareketlerin elde edilememesine ve
sürenin uzamasına neden olacaktır. Tabii ki montajcının işi de bu durumda
zorlaşacaktır. Film çekiminde, filmin anafikrini olumsuz yönde etkileyecek,
seyirciyi sıkacak türden sahne görüntüleri, dekor görüntüleri ve metin
yazımına girilmemeli, anafikre sürekli bağımlı kalınmalı, dikkatleri
dağıtacak konulardan şiddetle kaçınılmalıdır.
Film için yapım
siparişi veren firmalar daime en ucuza maletmeye çalışırken kaliteye fazla
önem vermezler. Yapımcı firma da en kaliteli tekniğini ve elemanları
kullanarak dört dörtlük bir yapım gerçekleştirme arzusundadır ki, bu kendi
reklamını yapmak ve firmasını tanıtmak için en seçkin bir yoldur. Bunun için
yüksek bir maliyet hesabı çıkarırlar. Bu yüksek maliyetin sebebi, bu
tekniğin hala yaygınlaşamaması, bu konuda gerekli eğitimin ve finansmanın
sağlanıp insanların yetiştirilememiş olması, cihazların oldukça pahalı
olması gerekli rekabet ortamını oluşturacak firmaların mevcut olmayışlarıdır
diyebiliriz.
Yapımın
Finansmanı:
Film
yapımlarında en mühim ve aşılması en zor olan husus firmanın teminidir.
Finansmanın miktarına göre işin hacmi ve kalitesi de artacaktır. Ucuz olarak
kotarılan her yapım amatör niteliğindedir. Devletin belli başlı bir milli
politikası olmadığından dolayı ilim, kültür, sanat dallarında bütçeden
ayrılan kaynak çok sınırlıdır. Özel firmalar da tamamen ticari getirisini,
karlarını ön planda tuttuklarından dolayı yüksek maliyet getiren yapımlara
cesaret edip girmemektedirler. Televizyonların yaygınlaşması ve sinema
filmlerinin artık her gün televizyon kanallarında tekrar tekrar izleniyor
olması sinemayı bitirmiş, sinema seyircisini kaybedince de film çekimlerine
kaynak ayrılmamış, sinemadan geçimini sağlayan yapımcı, yönetmen ve
sanatçılarda başka başka ticari alanlarda boy göstermeye başlamışlardır.
Yapımın
Konusu
Filmin konusu
toplumun beklentilerine, ilmine, fikrine, kültürüne, geleceğine ve geçmişine
ışık tutacak niteliklere sahip beklenen, özlenen, ihtiyaç duyulana cevap
verecek özelliklere sahip bir konu olmalıdır. Topluma hiçbir faydası
olmayacak, hatta toplumu yozlaştıracak, çeşitli olumsuzluklara sevkedecek,
başka toplumların ve milletlerin kültürünü, yaşantılarını empoze edecek
nitelikteki yapımlara yol ve geçiş vermemelidir. Verilen para toplumun
lehine filmler için harcanmalıdır. Konu bulmak zor değildir. Derin bir kök
ve kültüre sahip ülkemizin, halkımızın bulunduğu bir coğrafyada konu
sıkıntısı diye birşey sözkonusu olamaz.
Yapımın Türü
Önce ne tür bir
program yapacağız, hedef kitlesi ne olacak, anafikir ne olacak onun
belirlenmesi icabeder. Sinema filmi mi, televizyon dizisi mi, belgesel mi,
müzik eğlence türü bir program mı bu belirlenmelidir. Yapımın türüne göre
yapım maliyeti ve süresi değişecektir.
Yapımın
Amacı-Hedef Kitle
Film ile
verilmek istenen mesaj tam olarak nedir, net olarak tesbit edilmelidir. Amaç
nedir, gayeniz nedir, düşünceniz, çizginiz, aksiyon noktanız, ulaşmak
istediğiniz hedef nedir? Amacınız sadece para kazanmak mı, ünlü olmak mı,
piyasaya girmek mi, insanlara iyi güzel şeyleri vermek mi, zamanlarını
değerlendirmek mi?
Yoksa insanlara
iyi ve güzel anlamında kazandıracağı hiçbir şey yok ise, sadece insanları
eğlendirmek için ise buna gerek yoktur. Program yapımından önce gayenizi ve
hedef kitlenizi belirlemelisiniz. Aksi takdirde yaptığınız program insanlara
zararlı olacaksa, hiçbir şey vermeyecekse, insanların kıymetli zamanlarını
çalacaksanız bunun vebali, sorumluluğu kul hakkı olarak, insanlara kötülük
yapmış olarak mahşer gününde karşınıza çıkacaktır. Zira hiçbir güzel amel
karşılıksız bırakılmayacağı gibi hiçbir kötü amel de karşılıksız yani
cezasız bırakılmayacaktır. Her şeye, her işe iyi emellerle, iyi niyetlerle
başlamak ve aynı şekilde de tamamlamak zorundasınız.
Yapım İçin
Öngörülen Süre
Yapım süresini
her zaman geniş tutmak zorundasınız. Zira acele olarak, kısa süre içerisine
sıkıştırılan çalışmalardan kesinlikle iyi verim alamayacaksınız. Çünkü en
iyi çalışmayı yapmak için prova ve deneme çekimlerine ihtiyacınız olacak, en
güzel ışık ortamını yakalayıp en iyi görüntü elde edebilmeniz için havanın
ve iklimin ışık şartlarını beklemek durumunda kalacaksınız. Yapımın her
sahnesi ve aşamasında tekrara, provaya, tasarım yapmaya, bilinçli adım
atmaya ihtiyacınız olacaktır. Yapım süresi içerisinde tamamen farklı konular
üzerinde çalışma yapmak programın içeriğine ve hedefine yönelik
konsantrasyonunuzu bozacağı için bundan kesinlikle kaçınılmalı, başlanılan
iş bitirilmelidir.
Bir ülkeyi, bir
coğrafyayı ve hatta bütün dünyayı küçülterek evlerin içine kadar taşıyan ve
buralardaki tüm olup bitenlerden bizi en teferruatına kadar haberdar eden
teknoloji harikası televizyonun elbetteki eğitime, öğretime, hayırlı ya da
şerli faaliyetlere etkili olmaması düşünülemez. Artık bugün televizyon
vasıtasıyla değil bir bölgeye, bir ülke geneline, tüm dünyaya ulaşmak uydu
vasıtasıyla mümkün olmuştur. Mektupla, faxla, telefonla görüşülebildiği gibi
aynı şekilde canlı yayın ve canlı bağlantıyla hem sesli hem de görüntülü
olarak dünyanın her tarafıyla görüşmek bu günün teknolojisiyle mümkün hale
gelmiştir. Tabii ki her kesim, her ideoloji ve inanç sahibi toplumlar bu
imkanları kullanmak, kendi dünya görüşleri doğrultusundaki fikirlerini,
düşüncelerini vermek istediklerini, direkt veya endirekt olarak
yayınladıkları tüm programların içerisinde şuur altına, körpe dimağlara
bilinçli ve sistematik bir şekilde vermekte, empoze etmektedirler. Örneğin
TRT, Show TV, Star, Kanal 6, ATV, HBB, Kanal D, gibi televizyonların tüm
programlarında, bilinç altına batı kültürü ve yaşantısı empoze edilmekte,
her günahı ve melaneti işleyen bir müslüman tipi, davası, gayesi ve takvası
olmayan bir müslüman kompozisyonu çizilmektedir. İşte bu bir eğitim, öğretim
ve dini propagandadır. Yani Hıristiyanlık, Musevilik, putperestlik,
ateistlik dinlerinin perde arkasındaki, bazen önündeki, propagandasıdır.
Program içerikleriyle, sunucuları, sunuşları ve kelimeleriyle, kılık
kıyafetleri ve her türlü dekor ve tavırlarıyla tam bir ehli küfür, ehli
dünya kolleksiyonu oluşturmaktadırlar.
Bunun için
diyebiliriz ki, tebliğ bir bütündür, bir davanın, hakkın hakimiyeti ve
insanlığın selameti görüşünün yansıtılması ve yayılmasında televizyon
etkiliyse buna sahip olmak, ele geçirmek gerekir. Tüm ilimler, tüm teknoloji
insanı Allah'a götürüyorsa, hepsi insanlar için bir ibret ve insana vaazı
nasihatsa, tefekküre sebepse programları birbirinden ayırmamak gerekir.
Konuyu biraz daha teferruata indirirsek diyebiliriz ki: Tüm bilgiler nasıl
yazılı hale getirilip zapt ediliyor ve insanların istifadesine sunuluyorsa
aynı şekilde filme çekilip hem yazılı, hem görüntülü, hem de anlatımı
kolaylaştırılıp pratikleştirilerek insanların hizmetine sunulabilir. Böyle
bir çalışmayla, iyi planlanması ve organize edilmesi halinde yüzlerce,
binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca kişiye ulaşmak mümkün olacaktır. Bu
hem zamanın değerlendirilmesi, hem az maliyet, hem daha az zahmet
gerektirecek bir çalışma olacaktır. Bugün artık; önemli gecelerde, günlerde
televizyondaki bir stüdyodan veya bir camiden yapılan vaazı nasihat ve dini
bir programı televizyondan hem Türkiye hem de yayının ulaştığı diğer
ülkelerdeki insanlar tarafından izlenebilmektedir. Yine bazı öğretim
programlarıyla ilgili dersler, günün belli saatlerinde, takip edenlere
televizyon vasıtasıyla verilebilmekte ve bunun da çok önemli bir eksikliği
doldurduğu görülmektedir. Bu şekilde insanlar, hem zaman harcamıyorlar, hem
masrafları olmuyor, hem de en profesyonel bilgilere sahip olabiliyorlar.
Televizyon stüdyosu aynı zamanda ders anlatan bir hoca ve soru soran
talebelerin bulunduğu karşılıklı her konunun sorulup cevabının anında
alındığı ve sohbet ortamının oluştuğu bir sınıf haline gelebilmektedir. İşte
burada önemli olan, hocaya o stüdyoda yer veren, hocayı seçen, stüdyonun
daha doğrusu televizyonun başındaki zihniyet önemlidir. Meşhur bir atasözü
vardır: "At sahibine göre kişner" derler. Bu tür çalışmaları kişi ferdi
olarak da yapabilir. Kendisinin yaptığı herhangi bir programı, kameraya,
videoya alarak daha sonra sakin bir ortamda izleyerek eksiklerini,
yanlışlarını, doğrularını öğrenebilir. Veya; gittiği bir geziyi, konferansı,
sohbeti, herhangi bir müsabakayı kamerasıyla baştan sona kadar çeker ve daha
sonra o programı takip edemeyen kişilere izlettirebilir. Bunu gerek hobi
yoluyla, gerekse ticari bir yolla yapabilir ki hem değerli bir tebliğ,
rehberlik hizmeti yapmış, ilmi, bilgiyi değerlendirmiş olur ve hem de bir
rızık elde etmiş olur.
Profesyonel
yayıncılık yoluyla diğer insanlara, topluluklara, ülkelere, milletlere
ulaştırılamayan bilgiler, mesajlar kaset kopyaları çıkartılarak posta
yoluyla ulaştırılabilir. Kişiler ellerinin altında olan bu kasetleri
istedikleri bir zamanda ve ortamda izleyebilecekleri gibi, yine istedikleri
kişilere ve kitlelere de daha kolay ulaştırabilirler. Aynı şekilde siyasi
parti propagandaları da özel hazırlanmış video kasetler vasıtasıyla
kitlelere daha kolay ulaştırabilir.
Araştırma, televizyon program
yapımının ilk adımıdır. Senaryonun ortaya çıkış sebebidir. Televizyon
için yapımı düşünülen programın türü ve konusu tespit edildikten sonra,
konuyu sağlıklı bir senaryo metnine dönüştürebilmek için, konuyla ilgili
geniş çaplı bir araştırmanın, belge, malzeme ve kaynakların elde edilip
değerlendirilmesi şarttır. Şayet araştırmadan önce konunun senaryosu
yazılmışsa, zaman, içerik ve akıcılık bakımından senaryoyu aynen filme
uyarlamak güç olacak ve senaryoda büyük çaplı bir değişiklik olabilecektir.
Araştırma ve bilgi toplama çalışmasını metin yazarı, yönetmen, programın
yapımcısı veya sunucusu üstlenmek zorundadır. Araştırmanın türü ve boyutları
programlara ve konularına göre farklılıklar gösterebilir. Köklü bir
araştırma ve bilgi toplama gerektiren programlar; eğitim, kültür, haber
programları, araştırma - inceleme programları, açıkoturum ve tartışma,
magazin, haber, aktüel, çocuk programları, dini ve ahlaki programlar,
belgeseller, televizyon filmi ve yarışma türü programlardır. Araştırmadan
çok planlama gerektiren programlar ise; drama, müzik, eğlence programlarıyla
her türlü naklen yayınların yapıldığı programlardır.
Özellikle haber
ve özel nitelikli programların ana fikri derinlemesine bir araştırma ve
bilgi toplamayı gerektirmektedir. Konuya taraf, konuyla doğrudan ya da
dolaylı olarak ilgili tüm şahıslara ulaşılması, bilgi ve malzemelerin elde
edilerek, orjinal ve objektif bir şekilde ekrana yansıtılması gerçek bir
programcılıktır. Bu tür program yapımlarında, yapımcı; konunun senaryo,
araştırma bilgi toplama ve filme uyarlama aşamaları için, uzmanların
görüşlerinden ve çalışmalarından yararlanabileceği gibi özel olarak danışman
ve araştırmacı da görevlendirilebilir. Derinlemesine ve çok yönlü araştırma
ve bilgi toplama çalışması yapılmayan ve objektif yansıtılmayan program
yapımları toplum üzerinde tartışmalara, infiale ve yanlış yönlendirmelere
yol açan basit ve başarısız programlardır.
Konuyla doğrudan
ilgili, bilgi sahibi, tarafsızlığına ve güvenilirliğine emin olunan kişiler
belirlenip aşağıdaki şekilde sorular sorularak yararlanılabilir.
Konunun geçmişi
ve başlangıcı nasıldır? Konuya taraf olanlar kimlerdir, bağlantıları ve
özellikleri nelerdir? Hangi kuruluşlar ya da kişiler konuyla
ilgilenmektedir? Bugünkü veya son görüntüsü nedir? Konunun çözümünde kimler
neler yapmış veya yapmamıştır? Hangi noktalar açıklığa kavuşturulmalı ve
üzerinde ağırlıkla durulmalıdır? Konuyla ilgili rakamsal verilere ve maddi
delillere nasıl ulaşabilir, nerelerden temin edilebilir? Sıralanan bu
soruların alınan cevapları araştırma için ilk adım sağlayacak ve araştırma
için kapı açılmış olacaktır.
Bundan sonraki
aşamada da; cevapların ve ayrıntıların doğruluğu, yanlışlığı araştırılacak
ve konunun uzmanlarının, fikir, tahlil ve tespitlerinden faydananılacaktır.
Araştırmanın
ikinci safhasında bazı kurum, kuruluş ve şahıslardan yararlanılabileceği
için bu kurumlarla ve kişilerle güvenilir, samimi bir şekilde iyi ilişkiler
kurulmalı ve geliştirilmelidir. Örneğin emniyet veya üniversitelerin
araştırma bölümleri özel, bilimsel bilgi ve dökümanlar sağlayabilirler.
Ayrıca, konunun ilgi ve çalışma sahasına giren kuruluşlar da göz önünde
bulundurulmalıdır.
Bu tür araştırma
programcılarının ve muhabirlerin çok kapsamlı bir telefon, adres arşivi,
sıcak ilişki ve alışverişte bulunduğu çok geniş bir çevresi bulunmalıdır. Bu
senaryo oluşumunda siyasi görüş, çevre ve kültür farklılığı saf dışı
edilmeli, çok farklı sosyal, kültürel ve siyasi çevrelerden insanlarla iyi
diyaloglar kurulmalı ve bu ilişkiler devam ettirilmelidir.
Araştırmada,
kişilerden doğru ve objektif değerlendirmeler için her fırsatta ikazda
bulunulmalı, farklı görüşlere yer verilmeli gerekirse karşılaştırma ve
kıyaslama metodu kullanılmalıdır.
Program
içerisinde yer alacak kamu görevlileri özenle seçilmelidir. Politik ve
siyasi görüşlü görevliler ve kişiler araştırmanın amacını ve seyrini olumlu
ya da olumsuz yönde değiştirebilirler. Kendi kurumunu, patronunu, kendi
çıkarlarını gözönünde bulundurarak yanlış bilgi verebilirler, bütün bunlar
göz önünde bulundurulmalı, komploya gelinmemelidir. Araştırma aşamasındayken
ve program sunuşunda kesinlikle bir tarafa siyasi bir tavırla yaklaşıp,
objektiflik çerçevesinden uzaklaşarak sorgulama, yargılama ve mahkum etme
yapılmamalıdır. Konu hakkında kapsamlı, sağlıklı objektif bir araştırma ve
belgelerle en güzel yorum ve yargılama kendiliğinden gerçekleşecektir.
Araştırmalarda;
gazeteciler ve polisler her türlü konuda tecrübe ve bilgi sahibi oldukları
için mutlaka değerlendirilmelidir. Araştırmacı her zaman yanında not
defteri, teyp, mümkünse kamera bulundurmalı ve gerekli alıntıları,
karşılıklı, sorulu-cevaplı mülakatı teybe almalıdır. Daha sonra bu ses ve
görüntü kayıtlarını sakin bir ortamda değerlendirmeli ve bilgilerin
karşılaştırma ve kıyaslamasını yapmalıdır. Bunları kağıt üzerine dökerek bir
kaç adette kopyasını alarak arşivleyip muhafaza etmelidir.
Görüşmeler
mümkünse izin ve randevu alınarak, başbaşa sakin bir ortamda yapılmalıdır.
Araştırmacı kesinlikle mülakat yaptığı, bilgi aldığı şahsa güven ve teminat
vermeli, şahsın isteklerini not ederek mutlaka onlara uymalıdır. Mülakat
sırasında konunun önemine ve içeriğine göre teyp kaydı açıktan ya da gizli
olarak yapılabilir. Araştırma programı dışında kalan fakat sonradan, konuyla
ilgili olabilecekleri anlaşılan kişilerle de araştırma karşılıklı ya da
telefon yoluyla yapılmalıdır. Aynı konu hakkında tespitte bulunup ve ilmi
bilgi veren bir uzmanla yetinilmemeli, birbirinden habersiz aynı konuyla
ilgili başka uzman ya da kurumun ilmi tespitine ve bilgilerine başvurularak
doğru tespite bu yöntemle varılmalıdır.
Araştırma
kapsamında; halkın arasına özellikle de kahvehane, pazar yeri gibi yerlere
giderek bizzat görüp, dinleyip, irdeleyerek konuyla ilgili herkesin
konuşması ve tartışması sağlanılmalıdır.
Araştırma
içerisinde, film, fotograf, şekil, harita vs. belgelerden iki taraflı olarak
istifade edilmeli, gerektiğinde taraflara gösterilmeli, bu tür bilgi ve
belgeler taraflardan temin edilmeli, ekrana yansıtılmalıdır.
Toplanan bilgi
ve belgeler gözden geçirilip değerlendirilmeli, önemlileri açıklanmalı, en
çarpıcıları ve farklılık arzedenleri süreye de riayet edilerek ekrana
yansıtılmalı, akıcı bir metin ve profesyonel bir sunuşla da program halka
arzedilmelidir.
Şu
unutulmamalıdır ki; bir programın ve konunun halka psikolojik ve sosyolojik
açıdan en başarılı ve en etkili sunuculuğunu bizzat konuyu araştıran, tüm
aşamalarında yer alan kişi yapabilecektir.
Bir konunun,
özellikle gayri kanuni konuların araştırılması oldukça riskli, zaman ve
harcama gerektiren bir görevdir. Konunun mafya ve siyasi boyutları ve
uzantıları her zaman rahatsız olacaklar, baskı uygulayıp zorluklar
çıkaracaklar, şantaj ve tehditlerde bulunabileceklerdir. İyi bir araştırmacı
bunların hiç birisine boyun eğmemeli, muhatap kabul etmemeli, kendisini,
ismini ve adresini gizlemesini bilerek araştırmasını gizlilik içinde sonuç
alıncaya kadar sürdürmelidir.
Haber:
Sözlük manası; bir olay, bir olgu üzerine edinilen bilgi. İletişim ve yayın
organlarıyla verilen bilgi. Yurt ve dünyada meydana gelen olayları ajanslar
ve çeşitli kaynaklardan toplayıp, değişik kanallarla yayınlayan kuruluş.
Haber; ekmek
gibi, su gibi ilk çağlardan bugüne ve sonsuza kadar insanoğlunun zaruri
ihtiyaçlarından birisi olmuştur ve olacaktır. Çeşitli usüllerle ve
tekniklerle insanlar, yaşamın her sahnesinde haber almayla vermeyle, merak
etmeyle, haber beklemeyle haşır-neşir olmuştur.
Habercilik;
doğru ve tarafsız habercilik çok önemli, manevi ve maddi bakımdan çok riskli
bir görevdir, ayrıca da çok kutsal bir görevdir. Artık günümüzde
insanoğlunun diğer ihtiyaçları gibi dünyadan ve ülkesindeki gelişmelerden
haberdar olmaya ihtiyacı vardır. Haber, ama, kaynağından haber, ciddi bir
araştırmaya değerlendirmeye dayanan haber. İnsanoğlunu eğitip
düşündürebilen, yönlendirebilen bir haber.
Muhabir:
Haberi öğrenen, araştıran basın ve yayın kuruluşları adına haber toplayan,
topladığı haberi yazan, yayımlayıp bildiren, ulaştıran kimseye denir.
Haberleşmeyi, bağlantıyı sağlayan, konuyla ilgili ayrıntılı ve gerekli
bilgileri veren kimse.
Muhabirin
Özellikleri:
a)- Bilgi ve ilim sahibi,
kendisine güvenilen, emin olunan kişi olmalıdır.
b)- Lisanı
düzgün ve adil olmalıdır.
c)- Peşin
hükümlü olmayan, olaylara soğukkanlı yaklaşan ve cesaretli biri olmalıdır.
d)- Teknik bilgi
ve imkanlara sahip, yabancı dilleri iyi bilen biri olmalıdır.
e)- Edebiyatı ve
hitabeti kuvvetli, dinamik ve kararlı bir kişiliğe sahip olmalıdır.
f)- Sosyal ve
kültürel yaşantısı ve çevresi geniş, katılımcı ve girişimci olmalıdır.
Haberin
alınışı ve sunuluşu:
Televizyoncu ve
gazeteci için haber büyük bir hazırlık gerektirmeyen ve dünyanın dönmesine
bağlı olarak her an, her yerde, her konuda, çeşitli ve şiddetli şekillerde
meydana gelebilen ya da dalgaları süren hazır bir program malzemesidir.
Bütün medya ve ajans kuruluşlarının ana ve asli görevi haberciliktir,
insanlara iyiyi, doğruyu, gerçekleri objektif olarak iletmek, anlatmak,
bilgi ve haber alma ihtiyaçlarını gidermektir. Haber ve haber programları
televizyoncular için fazla külfet, maliyet ve zaman gerektirmeyen
programlardır.
Haber
kaynakları: Her medya ve yayın istasyonunun haberi temin etme organları
vardır.
1- Mevcut
bulunan iç ve dış kaynaklar ve haber ajanslarından ücretli abonelik yoluyla
alınması.
2- İç ve dış
televizyon, radyo ve gazete organlarını takip ve bunların birbirleriyle
karşılıklı haber alış-verişi konusunda anlaşma ve işbirliği yapmalarıyla.
3- Kuruma bağlı
özel ve televizyon muhabirleri ile kurumun merkez ve taşra teşkilatlarında
çalıştırdıkları muhabirleri vasıtasıyla.
4- İl ve taşra
teşkilatlarında haber başı prim alan özel muhabirleri vasıtasıyla.
5- İl ve taşra
teşkilatlarında karşılıksız, amatör olarak gönüllü fahri muhabirleri
vasıtasıyla.
6- Kurumlarına
gönül vermiş abone, okuyucu ve seyircileri vasıtasıyla.
7- Olayların
içinde yer alan, duyduklarını, gördüklerini, dileklerini, şikayetlerini
iletmek, duyurmak isteyen her vatandaş haber kaynağı ve haber ağının
içerisinde yer alabilir.
8- Olaylardan
mağdur olup şikayetçi olan şahısların bizzat gelip anlatmaları ve haber
vermeleri yoluyla.
9- Kurum,
kuruluş ve şahısların organlara telefon, faks ve müracatlarıyla ya da davet
ve talep etmeleri yoluyla.
Bu kaynaklardan
gelen haberlerin tamamı sağlıklı olmayabilir, düzenli ve isabetli
olmayabilir. Merkez teşkilatta görevli haber değerlendirme, düzenleme ve
sunuş ekibi bulunmaktadır. Bu ekip ve ekibin temsilcisi gelen haberleri
genel bir kontrolden, düzenlemeden, değerlendirmeden, gerekirse ve
şüphelenirse soruşturup, incelemeye aldıktan sonra özet şeklini varsa belge
ve görüntüleriyle birlikte yayına sunar.
Haberi araştıran
ve temin eden muhabir soğukkanlı, tarafsız ve önyargısız olmalıdır. Kulaktan
duyma rivayetlerden, varsayımlardan, suçlamalardan, dolduruşlardan
kesinlikle hüküm ve sonuç çıkarmamalıdır. Tartışmalı ve ihtilaflı konularda
her tarafı dinledikten sonra objektif olarak haberi vermeli, kendi yorum ve
yaklaşımını ön planda açık olarak değil, cümle içerisinde sade bir üslûpla
veciz bir ifadeyle isterse belli edebilmelidir. Günümüzde bunun canlı
örneklerini ideolojik amaçlı karanlık ve dış odakların sözcüsü durumundaki
hep bildiğimiz görüntüler, yazılı medya organları ve mensupları
yapmaktadırlar. Bunların yaptıkları; olaylara başından maksatlı ve peşin
hükümlü yaklaşmaları, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaları tatmin
olmayınca konuyu çeşitli maceralara çekerek abartmaları, yandaşlarının
rivayetleri doğrultusunda hareket ederek yalan yanlış, araştırıp incelemeden
haber metnine dönüştürmeleridir. Çoğu zaman da kasıtlı ve kendilerini tatmin
edici haber bulamayan medya küçük bir konuyu büyüterek veya sahte
kahramanlar ve deyimler ile masabaşı veya karanlık güçlerin ısmarlamaları
üzerine çeşitli haberler ve buna paralel olarak da yorumlu senaryolar icat
etmektedirler.
Televizyon, Gazete ve Radyo
ile haber ajanslarının merkez teşkilatları ve merkezi illerde, bölümlere ve
branşlara göre muhabirleri bulunmaktadır. Parti muhabirleri, dış haberler,
politika, kültür - sanat, ekonomi muhabiri, adalet ve emniyet muhabiri,
Meclis, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık muhabirleri, belediye ve bölge
muhabirliği gibi branşları ve bölümleri bulunmaktadır.
Bir muhabir
öncelikle branşına giren, bilgi, çevre ve tecrübe sahibi olduğu, ilgi
alanına giren konuyu takip etmeye öncelik vermeli ve görev almalıdır.
Bununla birlikte hangi konu üzerinde olursa olsun her muhabir aktif
görevlerde ve yerlerde bulunan, güvenilir kişileri araştırmalı, tespit
etmeli bunlarla irtibata geçip tanışmalı dostluk ve samimiyet kurmalı ve sık
sık ziyaret ve görüşmeler içinde olmalıdır. Bu kişilerden sadece bilgi,
belge ve haber beklemek yerine konular üzerine görüş alış-verişinde
bulunmalı, bunların ciddi ve planlı olarak takibini yapmalıdır.
Haber
Alanları: Haber alanlarını bir kaç grupta incelemek mümkündür.
a. Dünya
Haberleri: Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir konuyla ilgili bir
haber bütün dünyadaki insanları ilgilendirebilecek bir özelliğe sahip
olmalıdır. Bunlar; felaketler, sağlık, teknik, sanat, ilim, siyaset, ekonomi
ve sosyolojik bir konu hakkında olabilir. Böyle bir haber dünyanın her
yerindeki kaynaktan alınıp sunulabileceği gibi, aynı şekilde dünyadaki
istasyonlara yayınlanmak üzere de ulaştırılabilir.
b. Ülke
haberleri: Sadece o ülkenin vatandaşlarını, birinci derecede ilgilendiren
halkının duymasına ihtiyaç duyulan ve ülke geneline yayınlanıp ulaştırılan
haber konularıdır.
c. Bölgesel
haberler: Ülkenin belli bir bölgesini birinci derecede ilgilendiren bir
haberdir, ikinci ve üçüncü derecede ülke geneline de verilebilir.
d. Yerel
haberler: Herhangi bir ilçede, ilde veya birkaç ilde yayınlanan, küçük medya
ve yayın istasyonlarıyla, büyük istasyonların bu yöreler adına ek ve özel
olarak çıkardıkları ilave veya haber kuşağı türündeki kaynaklarla yürütülen
haberlerdir.
Haber Kalitesi:
Verilen haberler doğru ve objektif olmalıdır. Konu hakkında detaylı
araştırma yapılmalı, tarafların fikirleri ve tespitlerine eşit oranda yer
verilmelidir. Haberler konuyla ilgili fotograf ve görüntü çekimleriyle
desteklenmeli, yorumu görüntülere bırakılmalıdır. Muhabir hiçbir zaman
haberle yorumu birlikte vermemeli, en güzel yorum belgeler olmalı, yorumu
konuyla ilgili görüntülere bırakılmalıdır. Yorum; köşe yazarlarının, özel
televizyon yorumcularının, siyasetçilerin ve genel olarak hatipler ile
halkın olmalıdır. Haber toplamada en kaliteli cihazlar ve ulaşım imkanları
kullanılmalı, maliyetten kaçınılmamalıdır. Süratlilik, detaylılık ve
objektiflik ile görüntü ve metin dengesi ve ağır sorumluluk bilinci ve
prensipleri temel ilkeler olarak ele alınmalı ve bunlara titizlikle
uyulmalıdır. Haberci neyin haber değeri olup olmadığını, hangi haberin
insanlar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri doğurup doğurmayacağını,
insan psikolojisini etkileyip etkilemeyeceğini çok iyi belirlemek
zorundadır. Yoksa bir haber ya da haberin sorumsuzca verilen görüntüsü
insanları kötü sonuçlara yönlendirebilir mi bunlar ince hesabedilmeli,
insanlara duyurulmasında toplum menfaati olmayan konular haber olarak
sunulmamalıdır.
Televizyon
çalışmalarında programa çıkmak, kamera karşısına sunucu ve konuşmacı olarak
katılmak planlı, programlı bir çalışmayı ve titiz bir hazırlığı
gerektirmektedir. Burada programın yapımcılarına da önemli ölçüde görev
düşmektedir. Program sorumluları, sunucu, konuşmacı ve katılımcılara; uyması
gereken kuralları anlatacak, tavsiyelerde bulunacak, bilenlere tekrar
hatırlatacak gerekli makyajını, giyiminin tamamlanmasını sağlayarak ve
programa çıkaracaktır. Bazen çok küçük ve basit bir düzeltme ve hatırlatma
neticesinde çok güzel sonuçlar alınabilmektedir.
Kural ve
tavsiyeleri maddeler halinde sıralamak gerekirse;
1- Sunucu ve
konuşmacılar Türk diline tam vakıf olmalı, Türkçeyi doğru, anlaşılır, düzgün
konuşmalı, vurgulamalara ve imla kurallarına dikkat etmeli, kendini bu
hususta yetiştirmelidir.
2- Sunucu ve
konuşmacılar diksiyonu düzgün, iyi bir hitabetçi olmalı, hitabet kurallarını
ve tekniklerini, hitabetin sosyolojik ve psikolojik boyutlarını çok iyi
bilmeli ve kullanabilmelidirler.
3- Televizyon
sunucusu olarak, izleyicileri tanıyınız, onlarla evinde karşısında oturan
samimi arkadaşıymış gibi içten, samimi ve rahatsız edici olmayan bir ilgi
kurunuz. Tepeden bakmaktan, aşağılayıcı ve büyüklük komplekslerinden
kendinizi arındırınız ve bunu ispatlayınız. Milyonlarca seyirciye nutuk
attığınızı değil de onlarla konuştuğunuzu bir an bile unutmayınız. Diğer bir
ifadeyle bir televizyon programında hem ev sahibi hem konuksunuz.
4- İçten ve
kalpten inanarak anlayarak konuşunuz. Seyirci her yanlışınızı,
samimiyetsizliğinizi büyük bir ustalıkla farkeder ve yakalar. Yanlış,
seyirciyi tepkiye sevkeder ve sizi onların gözünden daimi olarak düşürür.
Samimi ve içten olmak, yapılan ufak tefek hataları rötuşlar, görünmesini
engeller. Canlı yayında konuşmada hata yapılırsa, hiç geri dönülmeden aynen
devam edilmeli, hiçbir şey yokmuş gibi davranılmalıdır.
5- Konuşmaya
başlamadan evvel çok rahat, sade ve kendinizden kesinlikle emin bir tavır
içerisinde olunuz. Hata yapmaktan, hatanızdan dolayı ayıplanacağınızdan,
kimlerin ne deyip ne demeyeceğinden kesinlikle korkmayınız, bunları hiç
düşünmeyiniz. Yayın öncesi ve yayına başlarken, her ne kadar konuya vakıf,
usta ve profesyonel olursanız olun heyecan duymamak imkansız birşeydir,
mutlaka az veya çok heyecan olacaktır, bu çok normaldir. Heyecana kapılıp
endişeye ümitsizliğe girmeyiniz, moralinizi hiç bozmayınız.
6- Yönetmenin
tavsiyelerine, hatırlatmalarına ve komutlarına mutlaka uyunuz, haberleşme
bağını devamlı ve canlı tutunuz.
7- Konuyla
ilgili provalı bir metin hazırlamayı, metni ezberlemeyi, metinle ilgili bir
takım hareket ve şekilleri önceden talim etmeyi unutmayınız.
8- Seyirciye
doğrudan doğruya bakmak ve göz göze olmak bir kural gereğidir, bu nedenle
kamera objektifine bakarak, yönetmenin yazılarını takip ederek bu kuralı
sağlamış olursunuz.
9- Objektife
bakarken gözünüzü çevreye kaydırdığınızda programdan bütünüyle çıkmış
sayılırsınız, bu hataya düşmeyiniz.
10- Kamera
objektifine bakılacağı durumları yönetmen önceden bildirmeli, ne zaman hangi
kameraya bakılacağı hususu da unutulmamalı, yönetmenin ikazlarına dikkat
edilmelidir.
11- Prova
çalışmalarını zamanında ve birkaç kez yapınız, çalışmanızı filmden, aynadan
kontrol ediniz, yahut izlettirerek fikirlerini sorunuz.
12- En az
yayından yarım saat önce, stüdyoda olunuz, film ekibini, görevlerini ve
konuyla ilgili teknik bilgiler ile değişebilecek ihtimalleri öğreniniz.
13- Elinizdeki
metnin birkaç kopyasını çekerek birini yönetmene diğerlerini de ilgili olan
kişilere veriniz. (Bu işi yönetmen yapar)
14- Programdan
önce soğuk provanın akabinde sıcak prova yapma imkanına sahipseniz mutlaka
bunu yapınız ve konuyla ilgili olan kişilere veriniz.
15- Stüdyo
yönetmeni veya şefinin sizle program süresince yapacağı haberleşme ve kontak
kurma işaretlerini mutlak öğreniniz ve takip ediniz.
16- Provaya
girmeden önce yapımcının sizden neler yapmanızı istediğini kesin
çizgileriyle öğreniniz.
17- Stüdyo şefi
izin vermeden, habersiz olarak hareket etmeyiniz, stüdyodan ayrılmayınız.
18- Sunuculuğun,
hitabetin bir sanat olduğunu biliniz. Yanlışlarınızı, eksiklerinizi
başkaları size söylemeden fark edip düzeltiniz, hatalarınızı hatırlatanlara
da kesinlikle kızmayınız, memnuniyetinizi ifade edip teşekkür ediniz.
19- Metinleri
yazıldığı gibi değil okunduğu gibi okuyunuz.
20- Ezbere
konuşmamayı tercih ediniz, tamamen de metne bakarak okumayınız. Ezberlemiş
olduğunuz metin cümlelerini önünüzde bulundurarak zaman zaman bakarak
istifade edebilirsiniz.
21- Program
yayındayken stüdyo şefiyle işaretleşmek ve işarete karşılık vermek için
gözünüzü objektiften ayırmak gibi, kaş, göz işareti gibi işaretler
kesinlikle yapılmamalıdır. Bu tür işaretler ve panolar için çok rahat
konumlar program akışı içerisinde bol bol bulunacaktır.
22- Stüdyo
şefinden işaret ve talimat almadan konuşmaya veya konuşmayı kesmeye
girmeyiniz.
23- Gereksiz
yere kımıldayıp, el kol hareketleri yapmayınız.
24- Konuyla
ilgili elinizde kaynaklar ve yardımcı dökümanları mutlaka hazır
bulundurunuz.
25- Aksaklıklar
için hazırlıklı olunuz. Seyirciyi kendinize bağlamışsanız yapacağınız ufak
tefek yanlışlar onlara senaryo gereğiymiş gibi ve sevimli gelecektir. Yanlış
yaptığınızda sıkılmadan, rahat olarak veciz ifadelerle seyircilerden özür
dileyiniz, bu değerinizi ve ilginizi daha da arttıracaktır.
26- Program
içinde uyuklarken veya uygunsuz bir halde kameraya yakalanmayınız. Sizi
doğrudan ilgilendirmese bile her söyleneni dikkatlice dinleyiniz ve olumlu
tavır sergileyiniz.
27-
Seyircilerle, konuşmacılara katılmasanız bile sert tepki göstermeyiniz,
olumsuz ifade kullanmayınız, güleryüzlü, hoşgörülü ve objektif bir tavır
içerisinde olunuz.
28- Giyim ve
kuşamınıza, makyajınıza çok dikkat ediniz. Sade, yeni, temiz ve stüdyo
dekoruna uyumlu elbiseleri tercih ediniz. Aşırı parlak, birbirine zıt
renkli, siyah-beyaz ve kareli-çizgili elbiseleri giymekten kaçınınız.
Günümüzde bütün
televizyon yapımları ve yayınları tamamen profesyonel cihazlarla
yapılmaktadır. Televizyon kurmak ve bunu ülke genelinde izlenebilir hale
getirmek oldukça büyük bir maliyet gerektirmektedir. Tabii ki kurulan
televizyonun yayınlarında kullanacağı programlar, malzemeler ve bunları
gerçekleştirecek personel durumu da işin ayrı bir yönüdür ve ayrı bir mali
külfet oluşturmaktadır.
Türkiye geneline
yayın yapabilecek vericilere, programlara ve eleman kapasitesine sahip
olacak bir televizyon istasyonunun kuruluşu yaklaşık en az 900 milyon doları
bulmaktadır.
Bugün ülkemizde
Türkiye geneline hatta Avrupa, Orta Asya ve diğer ülkeler üzerinde yayın
yapabilen onlarca büyük televizyon istasyonu bulunmaktadır. Bunların
yanında, belli bir bölgeye, alana yayın yapan, yerel televizyonlar adını
verdiğimiz televizyon istasyonları da bulunmaktadır. Yerel istasyonlar küçük
sermaye gruplarının ve şahısların bir araya gelip kurdukları ve çok az bir
maliyetle kurulabilen istasyonlardır. Bunların bir kısmı tamamen amatör
dediğimiz, kamera, video ve görüntü kayıt cihazlarıyla, bir kısmı da amatör
yayıncılığın biraz daha kalitelisi dediğimiz yarı profesyonel, yani süper
(s.vhs) sistemli cihaz ve malzemelerle yayın yapmaktadır. Tabii ki dar bir
bölgeye, kısa mesafeden yayın yaptıkları için görüntü kalitesinde fazla bir
kayıp olmadan yayınları izlenebilmektedir. Araya verici de koysalar, uzun
mesafeye, geniş bir alana yayınlarının ulaşmasında mesafe uzadıkça görüntü
kalitesi de düşmektedir. Bu televizyonlar, bölgenin yerli kişileri
tarafından kurulmakta ve bölgesel konuları, haberleri, reklamları içeren
çalışmalar yapmaktadır. Tabii ki bunların da tek gelir kaynakları
reklamlardır. Yerli halk tarafından oldukça ciddiye alınabilecek bir
izleyici kitlesine sahip bulunmaktadırlar.
Neresinden
bakarsak bakalım bir ilin ilçeleriyle birlikte bir bölge üzerine yayın
ulaştırabilecek bir yerel, yarı profesyonel sistemli televizyon istasyonunun
maliyeti de en az 900 bin doları bulmaktadır.
Demek ki amatör
cihazlarla da, istenildiğinde, mükemmel bir yayıncılık yapılabilmektedir,
bunun örnekleri görülmüştür.
Çeşitli
konuların, olayların, aktüel ve güncel haber programlarının görüntü ve
fotoğralarının kaliteli bir şekilde tesbit edilip değerlendirilebilmesinin
önemli olduğu kadar, bunların daha ilerideki bir takım çalışmalar için
düzenli ve sağlıklı bir şekilde arşivlenip saklanabilmesi de çok önemli bir
meseledir. Önemli sayılabilecek toplumsal olaylar ile, belge niteliği
taşıyabilecek her türlü aktüel, sosyal ve kültürel içerikli olayların
görüntüleri uzun uzun ve bol miktarda çeşitli boyutları ve teferruatlarıyla
zamanında kaydedilir. Bunun için özel bir arşiv dolabı hazırlamak
gereklidir. Elde edilen video ve fotograf görüntüleri konu sınıfına göre
numaralandırılarak belli bir sisteme göre arşivlenmelidir. Arşiv odası,
nemsiz, rutubetsiz ve insan sağlığına uygun sıcaklıkta olmalıdır. Kasetler
normal kaplarında muhafaza edilmeli, raflara dik olarak konulmalı emniyet
"dili" kırılmalıdır. Kasetler yılda bir kaç kez ileri - geri sarılmalıdır.
Tabii ki arşivleme yapılacak görüntüler, bilinen amatör kayıt cihazlarıyla
kaydedilen kasetlerin ötesinde yüksek görüntü kalitesi ve kimyasal bileşimi
güçlü olan ve bu iş için özel imal edilmiş kasetlerden seçilmelidir. Çünkü
arşivlenecek görüntüler demek, kolay kolay ve her zaman elde edilemeyecek
görüntü ve olaylar demektir. İnsanlara ibret verecek, önemli olaylara ışık
tutabilecek, aydınlatabilecek, bir tarihi, kültürü yaşatabilecek tarzda
önemli görüntüler olabilirler. Bunların önemi belki ilk başlardan
arşivleyenler tarafından anlaşılmayabilir, arşivleyen kurumlar açısından
önemli olmayabilir ancak yine de arşivlenmelidir. Birisi için önem taşımayan
bir görüntü, bir başkası için hayati önem taşıyabilir. Bunların
arşivlenmesini sağlamak kadar buradaki bilgi ve görüntülerin tanıtımını
insanların istifadelerine sunulmasını sağlayabilmek te çok önemlidir.
Arşivleme olayı televizyon kuruluşlarının günümüzde can simidi haline
gelmiştir. Yapılan tüm programların aynı anda kaydı da yapılmalıdır ki talep
edilmesi halinde tekrar yayınlayabilsinler. Televizyon yapımlarının hemen
hemen tamamı arşivlenmelidir.
Teknolojinin
harikası, kitle iletişim aracı olarak; toplumları, ülkeleri ve dünyayı
birbirine bağlayıp kuşatan, kendini vazgeçilmez bir unsur haline getiren
televizyonun mutlak olarak etkileri, faydaları ve zararları da vardır.
Televizyon toplumu kuşatan, derinliklerine ve benliklerine nüfuz eden ve
toplumsal yapıyı etkileyen önceliklere sahiptir. Bugünün toplumları,
televizyonsuz yaşayamayan, televizyonla uyanan, televizyonla hareket eden,
televizyon dilini konuşan bir yapıyla gelişmektedir. Toplumsal yapının
vazgeçilmez bir parçası haline gelen televizyonun, yayın saatleri, program
türleri ve içerikleri, konuları, dili ve nükteleriyle yaygın bir
televizyonlu yaşam kültürü oluşmuş ve toplumu kitleler halinde kendisine
tutsak eden ve istediği her yöne rahatça yönlendirilebilen büyük bir gücü ve
özelliği vardır.
Televizyonun
etkili olduğu konuları şu başlıklarla özetlemek mümkündür.
a) Zamanın
kullanılıp değerlendirilmesine
b) Ailenin
yapısına
c) Siyasal
yapıya
d) Eğitim ve
öğretim yapısına
e) Ekonomik
yapıya
f) İnsan
Sağlığına
a) Zamanın
kullanılıp değerlendirilmesi:
Televizyon bir
toplumun en popüler zaman düzenleyici unsurudur. Çağın teknolojisine,
temposuna, alışkanlıklarına tutsak olmuş, sıkıntılı ve bilinçsiz insanları
gayri ihtiyari bir şekilde oyalayarak boş zamanlarını doldurur. Bu doldurma
kişilerin şuuruna, zamanını vermesi gerekli olduğu diğer unsurların olup
olmamasına göre zararlı da olabilir, faydalı da olabilir. İnsanlar en çok ne
yapacaklarını bilmedikleri, sürekli yaptıkları işten sıkıldıkları ya da bir
süre hiç çaba harcamadan vaktini değerlendirmek ve oyalanmak istedikleri
zamanlarda televizyon izlerler. Genel olarak da işyerinde, evde her yerde
bulunan insanlardan herhangi bir meşgalesi, gayesi, becerisi, faaliyeti ve
fiiliyatı olmayan kendine faydalı bir iş, icraat ve iş bulamayan,
araştırmayan insanların en kolay becerebildikleri iş televizyon
seyretmektir. Meşgalesi olmayan, kendine meşgul olacağı çalışma bulamayan
kişiler ya dedikodu yaparak başkalarının faaliyetlerini beğenmeyip
eleştirirler, köstek olurlar ya da vurup kafayı uyurlar.
Televizyon bu
açıdan, eğitim düzeyleri düşük, bilgisiz ve savunmasız insanların, özellikle
çocuklar ve kadınların üzerinde daha fazla etkilidir. Bilhassa belli bir
sosyal, kültürel çevresi ve örgütü bulunmayan meşgalesiz insanlar ilk ve en
çok zarar görenlerden olmaktadırlar.
Televizyonun
renkli çekiciliği, bedensel ve beyinsel çaba gerektiren bir çok eylemin
terkedilerek, televizyonun tercih edilmesi sonucunu doğurur. Bu da üretimi,
okumayı, yazmayı, düşünmeyi olumsuz yönde etkilemektedir.
Bu yüzden
sinemalara olan ilgi azalmış, gazete ve mecmua tirajları ancak hediye
kampanyalarıyla sağlanabilmiştir.
Sonuç olarak;
televizyon gelişigüzel izlenilmemeli, izlettirilmemelidir. İzlenilecek olan
kanallar ve programlar hakkında önceden bilgi sahibi olunmalı, konuların
seyredilmesi bakımından önemi ve zamanın değeri hesap edilerek karar
verilmelidir. Bu durum toplumsal zamanın en verimli kullanılması ve
değerlendirilmesi açısından önemlidir.
b) Toplumun ve Milletin Kültürel Yapısına Etkileri
Televizyon
bugün, toplumsal kültürü etkilemekten öte, bu kültürün belirleyicisi
konumundadır. Bu açıdan bakarsak günümüz toplum kültürünü "Televizyon
Kültürü" şeklinde niteleyebiliriz. Televizyon kitle kültürünü yaymakta
kullanılan en etkili ve tesirli araçtır. Televizyon genel olarak yapay
kültür tüccarlarının oluşturduğu kaynaklardan beslenen, dini ve milli
değerlerin, ahlaki ve toplumsal değerlerin klasik sanatların değişme ve
bozulüma sürecini olumsuz yönde etkilemekte ve hızlandırmaktadır. Çünkü
kitle kültürü adına, hizmet adıyla yapılan programların çok büyük bir
kısmının içeriğindeki unsurlar geleneksel kültüre, inanç ve akide
esaslarına, klasik sanatlara hiç uymamakta, aykırı ve yıkıcı özellikler
taşımaktadır. Televizyon, siyasal güçler tarafından politikaya yönelik
olarak kullanılmaktadır. Ülkeler açısından ülkedeki hedefleri ve siyasal
iktidarların kontrolleri doğrultusunda genel olarak ta, bütün toplumlar için
dünyadaki egemen güçlerin ideolojileri doğrultusunda kullanılmaktadır.
Kitleler, televizyon ve özellikle batılı ajanslar aracılığıyla, sürekli
egemen güçlerin süzgecinden geçmiş, onlar tarafından üretilmiş ve kodlanmış
mesajları alırlar. Çoğu zaman bunların farkına bile varmazlar, belli
kişilerin ve kesimlerin yorum, uyarı ve tepkileri sayesinde perde
arkasındaki gerçeği ve stratejiyi bilgi ve kültür birikimlerine göre anlayıp
çözebilirler. Televizyonun düşünmeye fırsat vermeyen yoğun bombardımanının
tesirinde kalan savunmasız insanlar ve kitleler, kendilerine sunulan üzeri
örtülü, süslü ve çekici mesajları alır, okur, belletilen şekliyle yaşar,
öylece uyur, yer, konuşur, tartışır, düşünür ve düşlerler. Özellikle
azgelişmiş ve eğitim düzeyi düşük ülkelerde, toplumlar ve kişilerde bunun
tesirleri daha fazla olmakta, korunmaları da çok zor olmaktadır.
Sonuç olarak
seyrettiğimiz programların amacını, içeriğini, sonuçlarını, mesajlarını,
anlamaya, öğrenmeye ve öğretmeye, anlatmaya çalışacağız. Konuşup,
tartışarak, doğruları ortaya koymaya, yanlışlar için de faks, telefon,
mektup, gösteri gibi hareketlerle sorumluları ikaz etmeli ve tepki
göstermeliyiz. Bilhassa bu tekniği ve imkanları onlara bırakmamalı,
alternatiflerine sahip olunmalıdır.
c) Ailenin
Yapısına Etkisi
Toplumun,
özellikle ailenin televizyon yayınlarından etkilenmesi dolaylı ya da
dolaysız yollarla olabilir. Bir çok insan televizyon izlerken ondan nasıl
etkileneceğini hesaplayamaz, hele kadınlarla, çocuklar da bu hesap oranı
daha da düşüktür.
Ailede
televizyonun büyülü alanına en fazla giren birey çocuktur. Çocuğun beyni boş
bir sayfaya, hiç kayıt almamış, boş bir teyp bandına benzediği için her
duyduğunu ve gördüğünü aynen net olarak hafızasına kaydeder. Çocuklar
televizyondan izlediklerini kolayca öğrenebildikleri, uygulayıp taklit
edebildikleri gibi; anlayamadıkları, anlamsız buldukları kapalı durumlarda
da çok çabuk tepki gösterip aleyhte hareket edebilirler. Televizyonunun
çocukları en fazla etkiledikleri alan, bilgisiz oldukları eğitilmedikleri,
kavrayamadıkları konulardır. Ayrıca televizyon karşısında zamanı en fazla
kullanan bireylerden birisi de çocuktur. Günümüzün çalışmayan ev
hanımlarının da televizyon tek arkadaşı, tek dostudur. Televizyonunun 24
saat yayına, özellikle de kadınlara yönelik programlara başlamaları,
kadınların büsbütün ilgisini ve zamanını televizyon karşısında geçirmeleri
eğilimini arttırmış, ev, aile ve çocukları, komşuları için ayıracağı ve
ilgileneceği zamanı da büyük ölçüde azaltmıştır, hatta tamamen bitirmiştir.
Bu olumsuz durum neticesinde, kadınların duygu ve düşüncelerini düzenleyen
değer yargıları, olaylara bakışları ve yaşama biçimleri değişmektedir.
Önemli etkilerinden birisi de aile bireylerinin eylem ve davranışlarında,
düşünce görüşlerinde ortak yönlerin olmayışıdır.
d) Siyasal ve
Politik Yapıya Etkisi
Medya, özellikle
televizyon siyasal güçlerin, iç ve dış odakların derin devlet ve çıkar
çevrelerinin takibinde, güdümünde bir baskı aracıdır. Tekelci rejimlerde,
rejimin partisinin halka uzanan koludur, pompalama yönetme mekanizmasıdır.
Az gelişmiş demokratik rejimli ülkelerde dış odaklarla çıkar çevrelerinin
televizyonu kullanma yönündeki etkileri daha yüksektir. İktidar partisi
üçüncü etkileyici güç konumunda kalmaktadır. Hatta dış ve karanlık iç
mihraklar medya organlarını istedikleri şekilde yönlendirerek, iktidara yön
ve şekil verebilmekte, iktidardan indirip, iktidara getirebilmektedirler.
Son yıllarda televizyon kanalları ve gazetelerin birçoğunda bir tekelleşme
ve holdingleşme gibi durumlar ortaya çıktığı görülmektedir. Baskı
guruplarına karşı kalemiyle, fikirleriyle direnen bir çok kıymetli yazar ve
televizyoncunun işlerine son verilmiştir, namuslu kalemler bu odaklar
tarafından susturulmuştur.
Televizyon,
siyasi bilincin yerleşmesinde ya da insanların siyasi ve politik düşünce ve
icraatlarının kitlelere aktarılmasında çok etkin ve yaygın bir araçtır.
İnsanlar televizyondan gördüklerinin etkisiyle siyasi bir tavır ve
değişiklik belirleyebilirler, tercih yapabilirler. Baskıcı rejimlerde bile
televizyon, insanların gerçekleri anlayarak rejime başkaldırmalarını
sağlayabilir.
e) Eğitim ve
Öğretim Yapısına Etkisi
Televizyon,
teknik özellikleri ve geniş kitlelere seslenebilme, ulaşabilme özelliği
nedeniyle, toplumun eğitimine, öğretimine, bilinçlenip, aydınlanmasına
pratik ve büyük bir oranda katkıda bulunabilen bir araçtır. Ülkesel eğitim
programlarının uygulanmasında, toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesinde
rolü büyüktür.
Televizyon
çiftçiye modern tarımı, annelere annelik görevlerini, gençlere ilerlemenin
yol ve yöntemlerini, vatandaşlara vatandaşlık sorumluluklarını öğretebilir.
Toplumun eğitim düzeyi aşama aşama yükseltilebilir veya alçaltılabilir.
Duyarlı, şuurlu ve çalışkan, bir aydın ve ilim sahibi kitle, bir toplumun
kısa sürede ve kolayca bilgilenmesini ve gelişmesini sağlayabilir. Ancak bu
kitle, toplumun inançlarına aykırı bir yaşam ve düşünce içerisindeyse,
televizyonun kullanılmasında bu kitlenin bulunması, toplumun ve toplumsal
gelişmelerin aleyhinedir. Bir toplum ancak, kendi gerçekleri, yapısı,
inançları, kendi değerleri doğrultusunda ve çerçevesinde eğitilebilir ve
geliştirilebilir.
f) Ekonomik
Yapıya Etkisi
Televizyon
sayesinde toplum ekonomik konularda aydınlatılabilir, uyarılabilir. Ülke
kaynaklarının ve yetiştirilen ürün ve hizmetlerin diğer toplumlara, ülkelere
tanıtımı ve reklamı yapılarak ihracatı sağlanabilir. Dış ülkelerde üretilen
tarımsal ve teknik ürünlerin tanıtımını sağlayarak, bu ürünlerden,
nimetlerden toplumunu faydalandırabilir. Teknoloji transferine olumlu yönde
katkıda bulunabilir. Aynı şekilde televizyon; yabancı sermaye ve tekele ait
büyük holdinglerin, patronların ürünlerinin aşırı derecede reklamını yaparak
onları kazandırıp, servetlerini kat kat artırabilir. Bu yolla belli odaklara
ülkenin parasını kanalize edebilir, bu durum planlı-bilinçli bir şekilde
yapılan bir çeşit ekonomik sömürüdür. Aynı şekilde reklam programları
izleyicileri ihtiyacı olmayan malları almaya, aşırı tüketime yönelterek
psikolojik bunalımlara ve israfa neden olabilir.
g) Psikolojik
Yapıya Etkisi
Televizyonun
kişiler üzerindeki en önemli psikolojik etkisi, izleyicileri içine
sürüklediği tembellik ve uyuşukluk sürecinin bir süre sonra ümitsizlik,
moral çöküntüsü, heyecansızlık gibi durumlara dönüştürmesidir. Şiddet ve
saldırganlık unsuru içeren birçok televizyon programı izleyicinin bu yöndeki
duygularını harekete geçirerek çevresine saldırmasına, asabiyet bozuklukları
ve yersiz tepki ve hareketlere yol açmaktadır. Özellikle büyük kentlerdeki
hayat şartları ve geriliminden, olumsuz ilişkilerden bunalan insanlar
sözkonusu programlardan kolayca etkilenmektedirler. Televizyonun psikolojik
etkileri daha çok büyük kentlerde görülmektedir. Reklamlarda gördükleri
hayat şartlarını ve malları alamayan geliri düşük kişileri de sıkıntılı
durumlara düşürmekte, psikolojik olarak etkilemektedir.
h) İnsan
Sağlığına Etkisi
Televizyonun ses
ve görüntü bakımından insanlara farkedemedikleri birçok zararları da vardır.
Televizyondan yayılan normal ölçünün dışındaki ses ve gürültü insanda ruh ve
sinir bozukluklarına, kulak zararlarına ve sağırlıklarına sebebiyet
vermektedir. Yerleşim bölgelerinde gürültünün; gündüz 65 desibel, gece ise
55 desibelin altında bulundurulması gerekmektedir. 30 desibelin üzerindeki
gürültüler rahatsız edici olup, insan üzerinde zamanla sağırlık, yüksek
tansiyon ve çeşitli ruhi bozukluklara yol açmaktadır. Gürültü her türlü
zihni çalışmaya engeldir, dikkati dağıtır, düşünmeyi engeller, uyku düzenini
bozabilir. Çabuk kızma, saldırganlık, karakter değişikliği gibi durumlara
sebep teşkil edebilir. Psikolojik olarak, ritmik güçteki sesler yoğun
duygular oluşturabilir, müzik gürültüleri insan bilincinin derin
katmanlarına etki ederek, sarhoşluğa benzer durumlar oluşturabilir. Bunun
için etrafa zarar vermemek ve zarar görmemek için duvarların kalın olmasına,
kapı ve pencerelerin kapalı olmasıyla birlikte, normal bir ses düzeyiyle
izlemeye, dinlemeye kendimizi alıştırmalıyız.
Diğer bir husus
da görüntü olayıdır. Siyah beyaz televizyona göre renkli televizyon insan
gözüne tesiri daha fazladır. Program yapımında kullanılan hareketli ve
ışıklı görüntüler ile, sadeliğe aykırı koyu ve açık renkler, görüntüdeki
kontrastlık ve parlaklıkların insan gözüne ve buna paralel olarak beynine
farkedilir ölçüde zararları vardır. Uzun süreli devamlı olarak televizyon
izlemek de aynı şekilde göze zararlıdır. Ses düzeni bozuk, alıcısı zayıf,
parazitli televizyonlar da hem kulağa hem göze zarar vermektedir. Konuların
dolaylı olarak anlatıldığı, karışık ve ağır senaryo filmi yapımı da
izleyicileri bıkkınlığa ve strese sokar.
Özellikle siyah
beyaz televizyonlarda televizyon ekranının önüne ilave bir cam yerleştirerek
görüntüyü yumuşatmaya, göze vereceği zararı azaltmaya çalışılabilir. Renkli
televizyonlarda ise renklerin tonları ve kontrastlık durumu aynı şekilde
yumuşatılarak uygun bir ayarlama yapılabilir.
Adli bir olayın
gerçek boyutlarıyla aydınlığa kavuşturulmasında şahısların ifadelerine
başvurulur. Ancak çoğu zaman her iki taraf kendilerini haklı ve suçsuz
görüp, karşı tarafı suçlu bulur ve karşı tarafın cezalandırılmasını
isterler. Bunun için de kendilerini savunmak, haklı çıkarmak için doğru ya
da yanlış çarpıtılmış her imkandan yararlanmak isterler. Tarafların bu
zaaflarından gerçekleri öğrenemeyeceğini bilen mahkemenin görgü tanıklarına,
şahitlere ve konuyla uzaktan ve yakından ilgili olabilecek şahısların
ifadelerine ihtiyaçları vardır. Çoğu zaman bu şahitlere güvenebilmek için
her ne kadar yemin ettirselerde, maksatlı ya da duygusal olarak veya olayın
detaylarını şahitlerin unutmaları, tam anlatamamalarından dolayı da sağlıklı
bilgileri alabilmek mümkün olamamaktadır.
İşte burada hem
şahitlerin çelişkilerini, doğru ya da yanlışlarını ortaya koyacak, hem de
olayın gerçek boyutlarıyla aydınlığa kavuşmasında büyük roller
üstlenebilecek fotograf ile görüntü ve sesinde birlikte olduğu video
kasetler çok stratejik bir görev yerine getireceklerdir. Bu filmler olayın
gerçekleştiği anda ve olayın tüm ayrıntılarını içeren özel olarak seçilmiş
filmler olabilir veya dolaylı olarak rastgele elde edilmiş görüntülerde
olabilir.
Bu filmlerle
konu çok çabuk ve direkt olarak aydınlatılabilir, hatta şahitlere de gerek
kalmayabilir veya şahitlerin ifadelerini, yapılan savunmaların istikametini
ve istikrarını sağlayabilir. Çoğu zaman bu görüntüler karşısında taraflar
bir şey söyleyemeyip kabul ederler, bazende bu net ve açık delil
niteliğindeki görüntülere çeşitli itirazlarda bulunabilirler. Bunların
montaj olduğundan, bununla karşı tarafın kendilerine komplo hazırlamış
olduğundan, görüntülerin konuyla alakası olmayan sahnelerden alındığından,
belli bölümlerinin seçilerek alındığından bahseder ve bunun gibi çeşitli
itirazlarda bulunabilirler.
Gerçekten de
bunların doğruluk payları vardır ve canlı örnekleri sık sık görülmektedir.
Sansasyonel olayların bu şekilde çıkarıldığı ve boyalı medyanında büyük bir
iştahla sarıldığı bu tür olaylar ülkemizde oldukça yaygındır. Bu tür
hadiseleri çıkaranlar, medya sahipleri ve arkasındaki karanlık odaklar ile
mafya ve kendilerine politik ve siyasi arenada rakip olan, menfaat hesapları
peşinde koşan, Allah ve Peygamberini tanımayan bir avuç mutlu azınlıktır
diyebiliriz.
Gerçekten de;
teknolojinin başdöndürücü imkanlarının revaçta olduğu günümüzde, fotomontaj
diye bilinen ve daha bir çok görüntü ve reklam hileleri, istenilen, sipariş
verilen amaçlar doğrultusunda kolayca ve profesyonelce
gerçekleştirilebilmektedir. Tıpkı bir büyü gibi, büyüyü yapanın yine aynı
büyüyü çözebildiği gibi, bu çekim ve montaj hilelerini bilen kişiler de yine
böyle bir konu gündeme geldiğinde fotograf ve kasetlerin çözümünü kolayca
yapabilmektedirler. Zaten böyle bir olayda mutlaka mahkeme bilirkişiye,
tarafsız ve güvenilir olan konunun uzmanına başvurarak olayın çözümünü
ister.
Kamera ve
fotograf, emniyet teşkilatının güvenlik, asayiş, koruma, istihbarat, trafik,
narkotik, terör ve hareket birimlerinin çalışmalarında yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır. Meydana gelen cinayet olaylarında, kaza olaylarında,
patlama sonrası olay mahallinde sıcağı sıcağına çekilen fotograf ve video
görüntüleri daha sonra olayın her yönüyle süratli ve sağlıklı bir şekilde
aydınlatılmasını sağlamaktadır. Burada elde edilen görüntülerden olay
yerindeki tüm maddi deliller ile olayın boyutları, yakın ve geniş çevresi
ile olaya tanık olan şahıslar daha sonra değerlendirilmek üzere tespit
edilmektedir.
Olay yerinde
sıcağı sıcağına yapılan, parmak izi, fotograf ve kamera çalışmaları, her
yönüyle bir takım delillerin kamufle edilebilme veya yok edilebilme
ihtimallerini de ortadan kaldırmaktadır.
Yine her türlü
sosyal, kültürel ve siyasi amaçlı toplumsal olaylarda gösteri ve
yürüyüşlerde, kongre toplantılarında emniyetin ve medyanın yaptığı kamera ve
fotograf çekimleri, hem topluluk içerisinde art niyetli olarak toplantıyı
provake edip, olay çıkarmak isteyen, hem de bilinçsiz ve şuursuzca toplum
psikolojisinden etkilenerek her türlü huzursuzluk çıkaracak ve suç
oluşturacak, şahıslara gözdağı vererek caydırıcılık unsuru oluşturacaktır.
Bu şekilde suçun oluşmasına imkan verilmemekte olaylar zahmetsiz ve
masrafsız bir şekilde teknik bir yöntemle önlenebilmektedir. Şayet bir suç
ve olay gerçekleşirse de olayı çıkaranların kimlikleri, amaçları, olayın
boyutları anında görüntülenebilmekte ve adli makamların işleri büyük ölçüde
kolaylaşmakta, olayların çözümüne süratlilik ve pratiklik
kazandırılmaktadır.
Yine fotograf
tüm dünyada çok yaygın ve istisnasiz bir şekilde kimlik tespitlerinde
kullanılmaktadır. Herkesin nüfus cüzdanında ve diğer kimliklerinde kendini
ispat edebilmesi için yetkili makamların üzerinde mührü ve imzası bulunan
fotograflar bulunmaktadır.
Örneğin,
Bosna’daki savaşın en canlı ve en güvenilir, en tartışma götürmez belgeleri
şüphesiz savaş alanında çakilen fotograf ve video görüntüleridir ki, tüm
dünya ne tür bir savaş ve vahşet olduğunu ancak bu sayede anlayabilmiş ve
inanabilmiştir. Bir kimsenin şu ya da bu şekilde konuşmalarının en güzel
delili şüphesiz ses ve görüntüyü birlikte kaydeden video görüntüsüdür. Video
görüntüsü, kişinin hem sesini, hem görüntüsünü, hem de tarih ve saatini,
mekanını ve mekanda bulunan ve konuya şahit olanı, şahitlik yapabilecek
şahısları bir bütün olarak ele alır ve değerlendirilmesini sağlar. Sadece
ses kaydı her zaman, her konuda yeterli delil değildir. Fotoğraf da aynı
şekilde her zaman yeterli bir delil sayılmayabilir. Bunların kesin delil
olan veya olamaması durumları konunun özelliğine ve istenilen neticeye göre
değişiklikler arzedebilirler.
Bugün ülkemizde
televizyon teknolojisi hemen hemen bir çok alanda yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır. Kamera olayı bugün başta emniyet birimlerinin
çalışmalarında, ekonomik sanayi merkezlerinin ve önemli her türlü bina,
fabrika ve tesislerin, alışveriş merkezleri ve sosyal tesislerin iç ve dış
güvenliğini sağlayan kapalı devre yayınlarında kullanılmaktadır.
Özellikle polis
teşkilatında kamera ve fotografın vazgeçilmez bir fonksiyonu bulunmaktadır.
Polisin istihbarat çalışmalarında; son derece profesyonel ve özel amaçlar
için yapılmış kamera, fotograf makinası ve diğer elektronik ses kayıt
cihazlarından istifade edilmektedir. Bu özel imal edilmiş, çanta içerisinde
edilmeye çalışılır ve çeşitli şekillerde ve modellerdeki sigara paketi
büyüklüğündeki teknik cihazlarla, olayların gelişmeden önce baş aktörlerin,
örgüt mensupları ve çalışmaları, yapılan görüşmeler bu cihazlarla tespit
edilmeye çalışılır.
Yine polis;
sosyal, kültürel ve siyasi konulu her türlü toplantı ve mitinglerin suç
ihtimali görülenlerini bu cihazlarla kısa kısa tespit etmeye, özetlemeye
çalışır.
Kanunlara ve
hukuka uygun olarak başlayan bir toplantı, çeşitli sebeplerle tahriklerle ve
provokatörlerle kanunsuzluğa dönüştürülebilir, istenmeyen olaylar çıkabilir
düşüncesiyle, toplumsal olaylarda mutlaka herhangi bir olay çıkması halinde
derhal olayın tüm ayrıntılarını kamera ve fotograf çekimleriyle tespit edip,
adaletin adil surette tecellisini sağlamada önemli bir rol oynar. Herhangi
bir olayın gerçekleşmesi anında veya hemen arkasından sıcağı sıcağına,
çekilip elde edilecek görüntüler, suçun tüm delilleriyle birlikte olayın
yerinin detaylı olarak sonradan incelenebilmesi, suçluların yakalanabilmesi
ve hakettikleri cezaya çarptırılabilmelerini sağlamak, hazırlık aşamasında
olayı çözümleyebilecek ve tüm delilleri sanıklarıyla birlikte hakim önüne
çıkarabilmek için olay yeri fotograf ve kamera çekimleri hayati bir
fonksiyonu yerine getirmektedir. Böyle bir çalışma ve hazırlık soruşturması,
olayın tüm ayrıntılarının sesli ve görüntülü olarak hakim önüne çıkarılması,
hem emniyetin çalışmasının kesin ve kısa yoldan sonuca ulaşmasını
sağlayacak, hem sanıklara adil ve hakettikleri cezanın mutlaka verilmesini
temin edecek, hem de adli mekanizmaların çalışmalarını kolaylaştıracak,
zaman tasarrufu ve süratlilik kazandıracaktır.
Hiç şüphesiz suç
oluşturan, değerlendirilen ya da değerlendirilmeyen, önemli konuların
görüntüleri özetlenerek arşive kaydedilir. Daha sonra ileriki yıllarda
herhangi bir şekilde gerek eğitim, gerekse bir olayın çözümlenebilmesine
yardımcı olmak üzere bu görüntülere ihtiyaç duyulabilir. Bu yüzden tüm
önemli olayların kamera ve fotografları arşivlenmelidir, iyi muhafaza
edilmelidir.
Kamera, malum
televizyon yayıncılığıyla, haberleşme, eğlenme ve eğitim açısından önemli
bir toplumsal görevi yerine getirmektedir. Yine kurumların kendi
hizmetleriyle ilgili bilgilerin halka ve personele aktarılmasında özel
olarak çekilip hazırlanan kasetlerden yararlanılmaktadır. Emniyet birimleri
tarafından çekilen, çeşitli toplumsal olaylar, siyasi olaylar, olay yeri
çekimleriyle alınan emniyet tedbirlerinin doğru ya da yanlış tüm
boyutlarından önemli görüntüler özetlenerek okullarda ve personel içi
kurslarda eğitim amacıyla kullanılabilmektedir. Yine kültürel toplantılardan
elde edilen amatör görüntüler kayıt yapılıp çoğaltılarak çok sayıda
insanlara ulaştırılması mümkündür.
Kamera
çekimleri, devlet büyüklerinin ve liderlerinin korunmasında da çok önemli ve
caydırıcılık unsuru taşıyan bir fonksiyon icra etmektedir. Türkiye'de bunun
bilincinde olunmamasına rağmen,özellikle batı ülkelerinde ciddi bir koruma
yöntemi olarak önem verilmektedir. Devlet büyüğünü koruma elemanları olarak
kortejde görevli bir kameraman konvoyun ardından, devlet büyüğüne ait otoyu
ve gittiği güzergahı devamlı olarak kaydeder. Liderin gittiği önemli kavşak
noktalarını, köprüleri, binaları, toplulukları ve şüpheli araç ve insanları
özenle tespit edip kayda almaya çalışır. Liderin yaptığı gezileri,
toplantıları, girdiği-çıktığı yerleri, ziyaretlerini takip edip özetleyerek
filme alır ve yapılan bu çalışmaları daha sonra değerlendirip arşive
kaydeder. Liderlerin bu şekilde teknik açıdan korunması, özellikle İslâm
ülkelerinin başında bulunan ve bulunabilecek olan, batının uşağı ve kuklası
olmayan şahsiyetler için çok gerekli bir koruma unsurudur. Burada lidere
yapılacak bir suikast ve saldırıyı kameranın anında tüm detaylarıyla
görüntüleyebileceği bir yana, buradaki asıl faktör caydırıcılık unsurudur.
Lidere suikast düzenleyecek örgüt elemanları önceden suikastla ilgili
bilgileri, yer, zaman ve koruma unsurlarını dikkate alarak bir plan
yaparlar. İşte burada kamerayla görüntüleme olayını gördüklerinde, iz ve
delil bırakmama şanslarının çok düşük olduğunu görecekler ve görüntüleme
olayının çalışmaları açısından ciddiye alınacak bir engel olduğunu düşünerek
icabında kötü düşüncelerinden vazgeçeceklerdir. Burada şunu da hatırlatmak
gerekir. İslamda liderin korunması farz-ı kifaye bir ibadettir. Lider çok
iyi korunmalıdır. İslam ülkelerinin çoğunun başındaki siyasi liderler
genelde dış mahfillerin iç işbirlikçileri ve atadıkları kişiler oldukları
için koruma mevzuu ciddi olarak müslümanların gündemine gelmemiştir.
Karanlık odakların, batının, sömürgeci devletlerin uşağı olmayan, bizim
içimizden, bizden olan ve Allah'ın hükümlerini referans alan bir lider
çıktığında bu kafir ve siyonist güçler yerli işbirlikçileri ve uşaklarıyla
onu imha ve pasifize etmek için her türlü yola başvurup, planlamalar
yapacakları muhakkaktır. İşte burada müslümanların da lideri koruma
yöntemleri, planları mutlaka devreye girmelidir, ciddi olarak ele alınıp
uygulanmalıdır. (Pakistan Cumhurbaşkanı rahmetli Ziya ÜLHAK'ın şehit
edilmesi olayı müslümanlara çok iyi bir ders olmalıdır.)
Yine kamera ve
fotograf makinası olan her vatandaş çevresinde gerçekleşen her türde olayı
haber alır almaz görüntüleyerek hem habercilik konusunda, hem adli delil
açısından çok önemli bir görevi yerine getirmiş olacaktır.
Ülkeyi ve
toplumu yakından ilgilendiren güncel bir konunun enine boyuna tartışılması,
açıklığa kavuşturulup halkın bilgi sahibi edilmesini sağlamak için stüdyoda
çeşitli yapımlar gerçekleştirilmektedir. Bunlar; açıkoturum, panel,
konferans gibi, konunun uzmanlarının farklı görüşte, karşılıklı fikirlerin
sarfedilmesine imkan sağlaması, tartışılması şeklinde gerçekleşmektedir.
Tabii ki böyle bir programın sunucusu ve oturumunun başkanı yani yöneticisi
mutlaka olacaktır ve muhtemelen aynı kişinin sunuş ve yönetimi
gerçekleştirmesi mecburi olacaktır.
Böyle bir
program yöneticisinin aynı zamanda sunucunun fonksiyonu yapımda oldukça
önemlidir. Yönetici programla, konuyla ve konuklarla ilgili ciddi bir
araştırma ve hazırlığı önceden yapmış olmalıdır. Yönetici bizzat profesyonel
program yapımcısı, sunucu, gazeteci vs. olabileceği gibi, tartışma konusunun
uzmanı otoriter, tarafsız özelliği ön planda olan, tanınan bir sima da
olabilir. Yönetici, konuşmacıların güvenini kazanabilmelidir. Yönetici
konuşmacı ve katılımcılarla program öncesi yakinen tanışmalı, konuyla
alakalarını, gerekli bilgi ve özelliklerini öğrenip not almalı, program
içerisinde yeri geldiğinde bunları gündeme getirip programı
zenginleştirmelidir. Yönetici program başlarken tüm katılımcıları
sıfatlarına ve özelliklerine göre izleyicilere takdim etmeli, gerekirse
program ortasında da bunu devam ettirmelidir. Yönetici, program yönetmenleri
ve ekip görevlileriyle önceden konuyu teferruatlı olarak görüşmeli ve
program süresince daima yönetmenin komutlarını gözlemeli ve yerli yerinde
uygulamalıdır.
Yönetici
tartışmayı dengede tutabilmeli ve tartışmada taraf tutmamalı, herhangi bir
tavır içinde bulunmamalıdır. Tartışmanın seyrine kendini kaptırmamalı,
elindeki programa ve soruların sırasına dikkat etmeli, zamanı çok iyi
kullanarak, merak edilen konuların konuşulmasını, açıklanmasını
sağlamalıdır. Zaman zaman yerinde, nazik uyarı ve hatırlatmalarda da
bulunarak konunun akışını yönlendirmelidir. Konuklara verilen sürelerin
başlangıç ve sonunu takip etmeli, not etmeli ve sıralamasını belli bir
usulle hakkaniyet ölçüsünde belirlemelidir. Konu dışına çıkan konuşmacıları
ve konukları, sağdan soldan gelen sataşmaları, kibarca bertaraf
edebilmelidir. Yönetici programın sonuna doğru daha sıkı ikazlarla,
konuşmacıların sözlerini özetleyip toparlamalarına katkıda bulunmalıdır.
Yönetici programın sonunda tartışmanın can alıcı noktalarını ve özetini,
varılan sonucu, siyasi ve ilmi tespitleri kısaca vurgulayarak izleyicilere
özetlemeli ve gerekiyorsa en son olarak konuklara bir cümlelik son söz hakkı
tanımalıdır. Programı kapatmadan önce, konuklara teşekkür edip, tokalaşmalı
ve onların da birbirleriyle tokalaşmalarını sağlamalıdır.
Bir çekim işini
belirledikten sonra, bulunduğumuz noktadan, çalışma yapacağımız noktaya
hareket etmeden önce yapacağımız birtakım işler, hazırlıklar olacaktır.
Bunları maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:
1. Çekim işini
alırken, yapacağınız işin konusunu (düğün-konferans-belgesel-araştırma-gizli
çekim vs.) önce tespit etmeliyiz.
2. Çalışma
yapacağımız yerin açık adresini, irtibat kurduğumuz ve kuracağımız
şahısların sıfatlarını, isimlerini, adres ve telefonlarını almalısınız.
3. Konunun;
fiyat belirlenmesini, gidiş-geliş durumlarını ve diğer bütün hususları açık
olarak bir tutanakla belgelemeliyiz.
4. Filmin
çekimininde görev yapacak ekip elemanları tespit edilip sorumluluk ve
görevleri paylaştırılmalıdır.
5. Konunun
başlama saati, bir saat öne alınmalı (çalışma yerine bir saat önce
ulaşılmalı) ve bütün hazırlıklar buna göre yapılmalıdır. Konunun tam başlama
saati verildiğinde şayet yolda meydana gelebilecek gecikme dolayısıyla
önemli görüntüler kaçırılacak, ortamın durumu ve konunun başlamasıyla
kalabalığın artması neticesinde çekim için uygun yer bulunamayacak, sağlıklı
deneme ve hazırlık yapılamayacak, konuya konsantre olunamayacaktır.
6. Kameranın ve
yardımcı cihazların fonksiyonlarının çalışıp çalışmadığı kontrol edilmeli ve
gerekli ayarlamalar, temizleme ve bakımları yapılmalıdır.
7. Çalışma
yapacağımız ortamın durumu ve konunun özelliğine göre hangi yardımcı malzeme
ve cihazları alacağımızı, bize gerekli olabilecek malzemeler nelerdir,
onları iyi tespit etmeli ve yanımıza almalıyız.
8. Çekimi
gerçekleştirecek ekip elemanlarına konuyla ilgili tüm gerekli bilgileri
vermeliyiz, yapılacak çalışma metodunu, uyulacak kural ve kaideleri tek tek
izah etmeliyiz, belirlemeliyiz.
9. Çekimi
yapacağımız konu amatör ise (düğün, konferans vs.) kafamızda bir çekim
senaryosu tasarlayıp gerekirse, edindiğimiz tecrübe ve taktikleri bir kenara
not ederek çekim esnasında bunları uygulamalıyız.
10. Çekeceğimiz
konu, profesyonel bir çalışma ise; senaryo metni hazırlanmış olmalıdır.
11. Bataryalar
tam şarj edilmiş olmalıdır. Varsa yedek bataryalar alınmalıdır. Bütün aküler
numaralandırılmış olmalı ve dolu (full) konuma alınarak dolu ile boşların
ayırt edilmesi kolaylaştırılmalıdır.
12. Kasetler
hazırlanmalı, çekim yerinde zamanımızı almaması için önceden kameraya
yerleştirilmeli; çekimini yapacağımız yer ayarlanmalı, bantın süresi
planlanan programın kaydına uygun olmalıdır. Çantada en az bir tane yedek
kaset bulundurulmalıdır. Mümkün olduğu kadar kısa metrajlı kaset alınmalı ve
kullanılmalıdır.
13. Seyyar
mikrofon kullanacaksak mutlaka önceden ses gelip gelmediği denenmeli,
kontrol edilmeli ve ses sisteminin sağlamlığından emin olunmalıdır.
14. Eğer uzun
süre ayakta ve sabit bir çekim yapacaksak ya da profesyonel bir yapım
gerçekleştireceksek (konferans-konuşma vs.) mutlaka sehpa alınmalıdır.
15. Çalışma
yapılacak yerde elektriğin olup olmadığını, mesafesini, yoğunluğunu hesaba
katarak kablo, yedek fiş vs. gerekli olabilecek tesisatını ayarlamalıyız.
Elektriğin zayıf olduğu yerlerde batarya şarj işlemi de uzun sürmektedir.
Elektronik
cihazların ve yardım elemanlarının bilinçsiz ve gelişigüzel kullanılması
halinde insan sağlığına ciddi boyutlara ulaşan zararları olmaktadır.
Çekim
dolayısıyla kamerayı uzun müddet omuzda tutmak, devamlılığı halinde zamanla
omurgalara büyük hasar verecek ve felç olma ihtimali doğabilecektir. Aynı
şekilde, kamera omuzda, gözü yumarak vizörden belli bir noktaya uzun süre
bakmak, netlik olaylarını takip etmek gözü feci şekilde yoracak, göz
ağrımaya başlayacak ve buna paralel olarak da başağrısı ve baş dönmesi
meydana gelebilecektir. Yeterli temizliğin yapılmadığı ve havalandırmanın
bulunmadığı film labaratuvarları ve montaj odalarında, gerek cihazların
çalışmasıyla gerekse kimyasal maddelerin kullanımı neticesinde insan sağlığı
farkında olunmadan ciddi olarak etkilenmektedir. Kimyasal maddelerin yoğun
olarak kullanıldığı labaratuvarlarda çalışanlar sağlıklarını koruyabilmek
için gerekli temizlik ve havalandırma yanında süt ve yoğurt gibi vitamini
bol gıdaları da belirli oranlarda almalıdırlar.
Bunun için
kamerayla omuzda çalışmak mecburiyetinde kaldığımızda, çekim aralıklarında
sağ omuzdan indirilerek sol elimizde bir müddet tutmalı ve iki taraf
arasındaki dengeyi sağlamalıyız.
Kamera çekim
esnasında şah damara değdirilmemelidir, aksi takdirde kameradaki ani bir
elektrik akımı vücuda değerek şok yapabilir. Nitekim omurgaları felç olan ve
elektrik şokuyla hayatını yitiren kameramanlar bulunmaktadır. Aynı şekilde
cihazların elektrik akımları da en kaliteli malzemelerden olmalı, ara
kablolar özel olarak imal edilmiş kalın kaplı ve yoğunluklu kablodan
oluşmalıdır.
Kamerayla bir
programın çekimini yaparken, önce kendi can güvenliğimizi sağlama almalıyız,
sonra çekim işini düşünmeliyiz. Gelişigüzel amatörce ve acemice çekilen
görüntüler ile özellikle sağa-sola bilinçsizce yapılan pan hareketleri ile
girip çıkmalar ve hızlı geçişler seyredenlerin gözüne ve beynine kısa sürede
zarar vermekte ve moral bozmaktadır.
Yakın mesafeden
ve uzun süre seyredilen televizyon programları, farkında olunmadan göz
bozukluklarına ve bir takım psikolojik hastalıklara sebep olmaktadır. Kötü
görüntüler olduğu kadar, aşırı renkli filmler ile zıt renkli filmler ve buna
paralel olarak da ses düzeni yine insan sağlığına zararlıdır. İlim
adamlarının ilmi tespitlerine göre; bilgilenme, eğitilme ve eğlenme
ihtiyaçlarını devamlı olarak televizyon izleyerek sürdüren kişilerin, belli
bir zaman sonra beyin fonksiyonlarının bir kısmı durmakta, sağlıklı
düşünemez ve olayları yorumlayamaz duruma gelmektedirler. Bu kişilerin beyni
kolaya alıştığı için, olayları muhakeme ve hafızaya kaydetme gücü azaltmakta
ve unutkanlık hastalığı hasıl olmaktadır.
Kameramanlıkta,
insan sağlığı açısından riskli teknik ve elektronik unsurlar olduğu gibi
riskli sahneler ve görevler de bulunmaktadır. Bunların başında da haber
programcılığı gelmektedir.
Savaş
alanlarında yapılan çekimler, toplumsal ve siyasal olaylarda yapılan
çalışmalar ve bu alanlardaki haberler , mutlaka belli bir kesimi memnun
edeceği gibi, belli bir kişi ve kesimi de memnun etmeyecek, zarar
verecektir. Bunun için gerek çekim anında gerek yayın ve yayın sonrası
aşamalarda kişisel tepkiler, baskılar olabilecektir. Bu tür hadiselerin
neticesinde ölüm olayları, sakatlanmalar, açılan davalar ve mahkumiyetler,
psikolojik ve ekonomik baskılar meydana gelebilmektedir. Bunların örnekleri
günümüzde bolca mevcut bulunmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki, her mesleğin
kolay ve güzel yönleri olduğu gibi, zor ve riskli yönleri de bulunmaktadır.
Dünyada kolay hiç bir iş yoktur diyebiliriz. Mesleğini seven, davası, amacı
ve bir takım hizmet anlayışı, düşünceleri olanlar tüm bu zorlukların ve
meselelerin yılmadan üzerine giderler. Bıkmak, yılmak, korku yoktur onlarda.
Bir film,
çeşitli çekimlerden meydana gelmektedir. Her çekim için kamera; sahne
içindeki oyuncuları, rollerini, dekoru ve konunun hareketini tabii ve ritmik
bir şekilde görüntüleyebilecek bir yere yerleştirilmelidir.
Böyle bir
çalışmada kamera açısının iyi tespit edilmesi çok önemlidir. Kamera açısı
hem seyircinin görüş açısını, hem de çekimin içine girecek olan alanı
sınırlar. Özenle seçilmiş kamera açısı, öykünün dramatik görüntülenmesinin
çok daha iyi olmasını sağlayabilir. Özen gösterilmeden seçilmiş bir kamera
açısı ise seyircinin dikkatini dağıtıp o sahneyi anlaşılması güç bir duruma
sokabilir. Bu nedenledir ki bir film yapımında seyircinin ilgisini sürekli
ayakta tutabilen en önemli etkenlerden biri kamera açılarının seçimidir.
Tamamlanmış bir film, sürekli olarak değişen bir görüntüler dizisinden
meydana gelir. Film içindeki olaylar veya oluşumlar çeşitli bakış
açılarından yansıtılırlar. Kamera açılarının değişmesiyle, seyirci filmde
sergilenen sahneleri ve olayları daha yakından, daha uzaktan, alçaktan ya da
yüksekten izleyebilme imkanı kazanmış olur. Bu açılar izleyiciyi kesinlikle
sıkmaz, ilgisini devamlı canlı tutar. Aynı sahnenin uzun uzun çekimiyle,
aynı açıdaki çekimler ve aynı görüntülerin tekrarı, yapımı amacından
çıkararak, hantallaştırmış olur, seyircinin dikkatini dağıtır, canını sıkar
ve ilgisini keserek izlenmemesine yol açar. Çok basit bir senaryolu çekim
dahi, kamera açılarının ritmik bir şekilde kullanılmasıyla canlılık kazanmış
ve ilgi çekilmiş olur. Çok önemli konulu bir film ise, kamera açılarının,
ışıklandırmanın yerinde ve zamanında ritmik bir şekilde kullanılamaması
neticesinde seyircinin ilgisini, dikkatini azaltır, tepkisini çeker.
Her konuda
olduğu gibi sinemacılığın da (yapımcılığın) tecrübeler sonucu kabul edilen
kendine özgü bazı klasik kuralları vardır. Ancak, sinemanın ustaları, belli
bir amaçla, bilinçli ve sistematik olarak yapıldığı takdirde bozulmayacak
hiçbir sinema kuralının olmadığını söylemektedirler. Tabii ki sinemanın
temel kurallarını bozabilmek için önce hepsini iyice öğrenmek gerekir.
Ekrandaki kişi
kendisiyle seyirci arasında göz göze bir ilişki kurmak isterse doğrudan
doğruya objektife bakmalıdır. Bunun tipik örneği TV haberlerini okuyan
spikerin objektifin içine bakarak konuşmasıdır. Bu tür göz bağlantısı
sunucuyla seyirci arasında özel bir kişisel ilişkinin doğmasını sağlar. Aynı
yöntem TV filmleri ve belgesel programlarda da uygulanabilir. Sunucu, arkada
meydana gelen olayı birkaç adım öne çıkarak açıklayıp konuyla ilgili
kişilerle mülakat ve röportaj yapabilir. Açıklamasını ya da mülakatını
bitirdikten sonra kameranın önünden çekilerek seyirci olayla başbaşa
bırakılabilir. Bu tür çalışmalarda, özellikle mülakatlarda kaçınılması
gereken husus, röportaj yapılan kişinin bakışlarının kamerayla sunucu
arasında hareket etmesidir. Sadece göz hareketi dahi olsa aksi bir hareket
olayın nesnel etkisini zayıflatıp seyircinin dikkatini dağıtır, rahatsız
olmasına yol açar. Kendileriyle mülakat yapılacak şahıslar bu konuda baştan
uyarılmalı, gerekli bilgiler kendisine verilmelidir.
Objektife doğru
konuşmanın uygun biçimde gerçekleşebilmesi için en iyi yöntem omuz üstü
çekimidir. Mülakatçı sırtını kameraya dönerek oturur. Mülakat yapılan kişi
böylece tam kameranın karşısında yer almış olur. Başlangıçta mülakatçının
sırtının da çerçeve içinde olduğu bu çekimde ilk soru sorulduktan sonra
zoom, ya da kesmeyle mülakat yapılan kişinin birlikte göründüğü ikili
çekimlerde bu iki kişinin bazen kameraya, bazen birbirlerine bakarak
konuşmaları mutlaka önlenmesi gereken bir husustur.
Kamera açısı,
objektifin filme kaydettiği alan ve bakış noktasıdır.
Çekimin
kapsayacağı alan, kameranın odak uzunluğuna bağlıdır. Kamera açısıyla
seyirci arasındaki ilişkinin hiçbir zaman unutulmaması gerekir. Kameranın
yeri her değiştiğinde, seyircinin de yeri ve olguyu izlediği bakış noktası
değişmiş olur.
Kamera açısını belirleyen
etkenler şunlardır.
1. Konunun
büyüklüğü
2. Konu açısı
3. Kamera
yüksekliği
Uygun kamera
açıları, seyircinin izlediği filme daha çok ilgi duymasını sağlayacaktır.
Görüntü açısı ve görüntü büyüklüğü seyircinin, objenin ne kadarını ve hangi
açıdan göreceğini belirler. Kameranın yerinin her değiştirildiğinde, seyirci
bir başka bakış noktasına taşınmış olur. Seyircinin oturduğu yer
değişmeyeceğine göre kamera açısındaki her değişiklik önem kazanmaktadır.
Yönetmen ve
kameraman ister senaryolu, ister senaryosuz çekim yapsın, ister aktüel ister
belgesel film çeksin, kurgulama aşamasını ve çalışmasını da düşünerek
çekimleri gerçekleştirmelidir.
Gerçekten
yapımın başarılı olabilmesi için bir filmin seyircisini, yeni bakış
noktaları, değişik çekim tipleri ve kamera hareketleri, değişik görüntü
boyutları sunarak görüntüsel olarak etkilemesi, doyurması gereklidir.
Sürekli olarak açı değiştirilmeli, görüntüler birinde büyükse diğerinde
küçültülmeli, birinde hareketsizse diğerin de aksiyon verilmelidir.
Dekorlara muhtelif açılardan bakmalı, kamera bazen yükseğe çıkmalı, bazen
aşağıya inmelidir. Görüntülerde çeşitlilik seyircinin ilgisini çekmekte
temel öğe olmalıdır. Seyirci o anda ne olduğunu merakla izlemeli, az sonra
ne olacağını merakla beklemelidir.
Konulu film
çekmeyen bir yönetmen seyircinin konuyla ilgilenmesini sağlamak için omuz
üstü bakış noktası ve yakın çekimlere ağırlık vermelidir.
Her sahne bir
bütünün parçası ya da bir dizi çekim olarak düşünülmeli, ancak öyküleme
içinde özel olarak değerlendirilmelidir. Kamera açılarını belirleyen;
estetik, teknik ve psikolojik etmenlerin yanısıra çekim sırasında dramatik,
kurgusal, doğal ve fiziksel etmenler de dikkate alınmalıdır.
Bu unsurları
belli başlıklar halinde özetlemek gerekirse;
a) Estetik
Etmenler: Objeler uygun bir sahne düzeni ve göze hoş gelecek görüntü
sağlayabilecek bir sadelikte ve incelikte düzenlenmelidir. İstenen etkilerin
elde edilebilmesi için çekim sırasında bazı objelerin eklenmesi ya da
görüntüden çıkarılması gerekebilir. Konulu film çekimlerinde estetik açıdan
çok az problemle karşılaşılır. Dekorlar sahne gerçeklerine uygun bir
kompozisyon içerisinde önceden düşünülerek hazırlanmalıdır.
b) Teknik
Etmenler: Konulu film çalışmalarında teknik sınırlamalar çok azdır.
Belgesel film yapımlarında, ekibin sürekli olarak mekan değiştirmek zorunda
olması teknik donanımların stüdyodaki imkanların çok altında olmasına sebep
olmaktadır. Dış mekanlarda çalışmak oldukça zordur, teknik imkanlar yetersiz
olduğu kadar bunları kullanabilmek de zordur. Zaman sınırlıdır, mekan
yabancıdır, çalışma temposu düşüktür. Bütün bunlar film çekimini olumsuz
yönde etkileyecektir.
c) Psikolojik Etmenler:
Kameranın bakış noktası
seyirciyi duygusal olarak etkileyebilir. Seyircinin ekrandaki görüntüye
karşı gösterdiği psikolojik tepki, büyük ölçüde kamera açılarına ve
kurgulamaya bağlı bulunmaktadır. Konulu filmlerin psikolojik açıdan temel
amaçları, seyircinin belli bir duyarlılık içine girerek etkilenmesini ve o
yönde istenilen tepkiyi göstermesini sağlamaktır.
İster ticari,
ister eğitici ya da eğlendirici bir amaçla hazırlanmış olsun, bir filmin
başarısı öykünün ya da mesajın seyirciyi ne kadar ilgilendirmiş olduğuna
bağlıdır.
Kamera açısının
seçimi, çekimin amacıyla, seyirci üstünde oluşturulmak istenen etkinin ne
olduğu tespit edilerek belirlenmelidir. Seyircinin şaşırtılması mı
istenmektedir? Yeni bir malı alması için ikna edilmesi mi gerekmektedir?
Politik bir durum karşısında öfkelenmeli midir yoksa sevinmeli midir? Atom
silahları karşısında dehşete düşmesi, korku duyması mı istenmektedir?
Dünyayı bir hastanın gözleriyle görmesi mi istenmektedir? Bu soruların her
biri özel bir kamera açısını ve konumunu seyircinin konuyla ilgilenmesini
sağlayacak fotograf tekniklerini gerektirmektedir. Seyirci yalnız ekranda
görünenlerden etkilenmez. Seyirci kısmen ya da bütünüyle gizlenmiş aniden
şaşırtıcı bir biçimde açığa çıkıveren, ya da kendisine hiç gösterilmeyen
oyuncu, obje ve olaylardan da büyük ölçüde etkilenebilir.
Kamera herşeyi
yapamaz, kameramanın hayal gücünü, ilmini, tecrübesini, sanatını ve
taktiklerini burada seferber etmesi gereklidir. Konuya kendisini vermek,
adapte olmak, olayın içerisinde olmak ve konsantre olmak durumundadır. Şayet
psikolojik boyutların vurgulanabilmesini sağlamak istiyorsa.
d) Dramatik
Etmenler: Eldeki malzemenin en iyi kullanış, işleyiş biçiminin ve
taktiklerinin tespit edilip yerinde ve zamanında değerlendirilmesi konunun
içerisine dramatik unsuru kendiliğinden empoze edecektir.
Kendiliğinden
dramatik konulu filmler, seyirciyi yeterince etkileyeceğinden kamera
oyunları gerekmeyebilir. Eğer seyircinin dikkati bütünüyle konuşmacı üstünde
toplanacaksa, dramatik bir konuşma sırasında özel ışıklandırma etki
oluşturacak, açılandırma uygulanması daha uygun olacaktır.
Sıradan objeler
kamera oyunlarıyla canlı, ilgi çekici bir hale gelebilirler. Öte yandan
dramatik bir malzemenin etkileyiciliği, kamera hareketleri ile
çoğaltılabilir.
e) Kurgusal
Etmenler: Kurgusal etmenler genellikle hangi kamera açılarının
kullanılacağını belirler. Ayrıntılı çekim senaryoları genellikle nasıl bir
çekimin gerektiğini, hangi kamera hareketlerinin istendiğini gösterirler.
Çoğu
senaryolarda ise film çekimi bütünüyle yönetmenin ve kameramanın
tercihlerine, seçmelerine bağlıdır. Anlık çekimlerin yapıldığı belgesel
çalışmalarda; kurgu çalışmalarında kullanılacak görüntülerin, açıların
yapılması göz önünde bulundurulmalı ve çalışmalar buna göre
gerçekleştirilmelidir. Çekimler, bir önceki ve bir sonraki sahnelerle
bağlantılı olarak yapılmalı, olay bir bütün olarak planlanmalı, her olayın
başlangıç ve bitimi aynı plan içinde toplanmalıdır.
Yapımın en iyi
şekilde tamamlanması; kurgucuya gerekebilecek her türlü çekimin önceden
yapılmış olmasına bağlıdır.
f) Doğal
Etmenler: Güneş durumu, hava durumu, çekimin yapıldığı arazinin
özellikleri dış çekimlerde kamera açılarını etkiler. Dış mekanlardaki
çalışmalar güneşin durumuna, günün belli saatlerine ve ışığın ideal veya
senaryo gereği belirlenen durumlarına bağlıdır. Doğal dekorların kontrol
altına alınamayan öğeleri ister istemez çekim unsurlarını olumlu ya da
olumsuz yönde etkileyecektir. Kameraman doğal durumların boyutlarını ve
çalışma biçimlerinin olumlu etkilerini çok iyi hesap ederek değerlendirme
becerisini göstermelidir.
g) Fiziksel
Etmenler: Fiziksel etmenler stüdyo çalışmalarında kamera açılarını çok
ender hallerde etkiler. Sabit duvarlar, alçak tavanlar, dar odalar,
makinalar yani değiştirilmeyen objeler ve buna benzer bir çok sabit cisim,
gereken şekildeki çalışma biçimini olumsuz yönde sınırlayacaktır.
Televizyonculukta, program yapımlarının tamamında sahne ve dekor bir bütünün
en zaruri parçalarından biridir. Sahne olayı; film yapımındaki ana konunun
yer ve zamanının bileşimi, dekor ise bu yer ve zamanın gerçekçi bir
görüntüye dönüştürülmesinde katkı unsuru ve benzetme olayıdır. Çekimi
gerçekleştirecek bir televizyon filminin ya da herhangi bir paket program
türünün geçtiği yer, çevre yapısı, mevsim, hava durumu ve bu unsurların
uygun biçimi önemlidir. Daha sonra çekimde kullanılacak, gerekli olan teknik
donanım ve stüdyo unsurlarının bu mekana taşınması ve kullanılabilmesi
önemlidir.
Çoğu zaman
filmin konusuna uygun sahne (yer) bulunabilmesine rağmen, sahneye tam uyumlu
bir dekor bulunamamaktadır. Bu durumlarda alternatif bir dekor örneği
bulunamazsa eldeki mevcut imkanlarla konunun özelliğine uygun suni bir dekor
yapısı oluşturulmalıdır. Tabii ki en ideali doğal bir dekorda ve sahnede
yapımın tamamını gerçekleştirmektir. Şurası unutulmamalıdır ki suni bir
sahne ve dekora mecburi kalmadan önce çok ciddi bir araştırma ve planlama
yapmak, kesin bulunamayacağına emin olunduktan sonra mevcut durumdan
yararlanmak daha iyi olacaktır. Yoksa sonradan rastlayacağımız alternatif
tabii bir sahne ve dekoru kullanmak zorunda kalacağımızdan önceki çalışmamız
maliyet ve zaman olarak zararla karşımıza çıkacaktır. Günümüzde sinemada
olduğu gibi televizyon yapımlarında da stüdyodan kurtulup, tabiatın
sahnesine ve dekoruna yönelmek zevki ve eğilimi ağır basmaktadır. Tabii ki
her tesisatı ve donanımı hazırlanmış bir stüdyoda film çekimi
gerçekleştirmek daha kolay ve cazip gelmektedir. Ancak harcamadan,
külfetten, zamandan kaçınmayanlar için de tabii ortama bu donanımı taşıyarak
yapımı gerçekleştirmek bir ideal olsa gerek.
Bir film yapımı
için senaryonun ilgili bölümlerine o sahnenin çekiminin gerçekleştirileceği
yer, zaman, arka plan dekorasyonu, ışıklandırma ve ses konumları prensip
olarak belirtilmelidir. Aynı plan içinde, kaç kamerayla çekileceği, konunun
süresi, kaç çevre ve sahne yerine ihtiyaç olduğu, setlerin yerleştirilme
düzeni ve şeması, kamera açıları, ışıklandırma biçimi gibi unsurlar da yer
almalıdır.
Makyaj:
Bütün görüntülü sanatlarda nesne üzerine yapılan makyaj önemli bir anlatım
ve tanıtım unsurudur. İnsanlar günlük yaşantılarının bir bölümünde,
çevresine belirli oranda ve imajda bir görüntü verebilmek düşüncesiyle
çeşitli biçimlerde makyajdan yararlanmaktadırlar. Aynı durum kamera
karşısındaki, filme kaydedilecek insan ve cisimler içinde geçerlidir.
Makyajın bütün teferruatını burada anlatmamız mümkün olmadığı için genel
kaideleri belirtmekle yetineceğiz. Makyaj genel olarak; kamera
hareketleriyle, ışık yoğunluğu ve ışığı kullanma metoduyla, filmlerin,
renklerin özel konumlarıyla, özel makyaj efektleriyle genel metodlar ve
şahısların özel tecrübeleriyle yapılmaktadır.
Saydığımız
makyaj metodlarının başında da ışıklandırmanın biçimi, ışığın ton ve
renkleriyle, elle özel olarak yapılan makyaj teknikleri ve malzemeleri
gelmektedir.
Televizyon
çekimlerinde stüdyoda şiddetli ışık yerine daha yumuşak aydınlatma
yapılmasıyla, nesnenin yakın çekim ölçeğinde çekilmesi bir makyaj şeklidir.
Elle yapılan şekil ve imaj değişiklikleri, belirginleştirme ya da gizleme
amacına matuf makyajlarda tabii görüntünün özüne kesinlikle dokunulmamalı,
bilhassa böyle makyajlı nesnelerin baş ve ayrıntı çekimine mecbur
kalınmadıkça girilmemelidir. Makyaj yapılan zamanla, çekimin arasında fazla
zaman geçirilmemeli, yoğun sıcaklık, uzun çekim zamanı, yer ve mekan
değişikliklerinden de kaçınılmalı, gerekirse makyajın tekrar gözden
geçirilmesi gereklidir.
Giyim:
Küçük ve kısa istasyon çalışmalarında objektif karşısındakilere giyim
bulmaktan çok onun giyimini düzenlemek, derlilik, topluluk ve estetik vermek
daha isabetlidir. Televizyon oyuncusu senaryo icabı dışındaki normal
programlarda ceket yerine düzgün, estetiği ve sadeliğiyle ön plana çıkan
elbiseler giymelidir. Bu genelde oyuncunun kendi seçimine bağlıdır, ancak
çoğu zaman da filmin, programın içeriğine, stüdyo dekor durumuna göre
belirlenebilmektedir. Kamera uzaktan çekiyorsa elbisenin çizgileri, rengi,
grilik derecesi önemlidir. Yakın bir çekim yapıyorsa kumaşın dokunuşu ile
modeli önem kazanır. Şurasını vurgulamak gerekirse giyim hususu senaryo ve
programın özelliği gereği olabilir, konuya ritim, canlılık, estetik
kazandırmak için stüdyodaki dekorun tamamlayıcı ana unsuru olabilir. Tabii
ki burada, kumaş kalitesi, renk ve grilik derecesi, çizgi ve giyime yardımcı
unsurlar önemlidir. Giyimin aşırı renkli ve parlak durumları, birbirine zıt
renklerin bulunması, konunun estetiğini ve seyircinin ilgisini bozacağı için
bunlardan kaçınılmalıdır.
Stüdyo: Film ya da televizyon programlarının herhangi
birinin yapımının gerçekleştirilebilmesi için teknik, aydınlatma ve
dekoratif yapı ve özelliklerle planlı olarak donatılmış ve özel olarak
hazırlanmış oda, bölüm ve bina niteliğinde yapıdır.
Televizyon
programlarının hemen hemen büyük bir bölümü, program türlerine göre özel
olarak hazırlanmış stüdyolarda gerçekleştirilmektedir. Bunların
başlıcalarını, normal saat başı haberleri, haber programlarının sunuluşları,
açık oturumlar, yarışma programları, naklen ve canlı yayın programları
oluşturmaktadır. Bununla birlikte diğer televizyon oyunu, dizi filmler,
kuşak, magazin, aktüel programlar ile müzik eğlence türü birçok program,
kısmi bir dekor düzenlemesi ve makyajla aynı stüdyoda çekimleri
gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden televizyoncular herşeyden önce ciddi ve
kapasiteli, çok fonksiyonlu bir stüdyo inşa etme ihtiyacı duymaktadırlar.
Artık piyasada çeşitli film çekimleri ve programlar hazırlayan, kamera
kiralayan ajanslarla birlikte stüdyo kiralayan firmalar da bulunmaktadır.
1- Önce
programın çekimini gerçekleştirecek ekibin yönetim kadrosu ve sorumlulukları
belirlenmeli, görev taksimatı yapılmalıdır.
2- Senaryo
metnine önceden çok iyi hazırlanılmış olmalı, yönetmenin de senaryonun
tamamını tek tek, bütün özellikleriyle birlikte bilmesi gereklidir.
Yönetmenin metni ezbere bilmesi gereklidir, çünkü yönetim işlevi boyunca
sesleri ve görüntüleri izlemekten metni takip etme imkanı bulamayacaktır.
3- Kameralar ve
ışıklandırma gibi elektronik donanım hazırlanmalıdır. Mümkünse kameralar ve
çalışma alanlarıyla, kamera taktikleri bir kağıt üzerinde tasarlanarak
belirlenmeli, değişik alternatifler göz önüne alınmalıdır. Bununla birlikte
kamera provaları yaparak tasarlanan taktiklerin teyidi alınmalıdır.
4- Cihaz
arızalarıyla ilgili gerekli tedbirler alınmalıdır. Beklenmedik durumlarda
kameranın veya herhangi bir cihazın arızalanması hallerinde programın akışı
hiç bozulmadan anında ve isabetli bir karar ve müdahale imkanları,
taktikleri geliştirilmeli, eğitimli kişiler bulundurulmalıdır.
5- Yayın öncesi
planlama toplantısı yapılmalıdır. Yönetmen yayına girmeden önce ekibin tüm
görevlilerini toplamalı, tekrar olarak herkese görevini yeniden tek tek ve
genel olarak açıklamalıdır. Bununla birlikte yönetmen tüm ekibi ve
elemanlarının her birinin kapasitelerini çok iyi bilmelidir. Bununla
birlikte teknik ekibin her biri de yönetmenini iyi tanımalıdır. Yönetmen ne
denli disiplinliyse, planları ayrıntılı ve ciddiyse ekibin ciddiyeti, işi
sahiplenmesi ve konuya duyarlılığı da o derece yüksek olur. Hazırlık provası
dahi olsa, aslıymış gibi hareket ve dikkat edilmeli, konu ince elenip sık
dokunmalıdır.
6- Konunun
amacına uygun olacak şekilde stüdyonun dekor ve aksesuarları kontrol
edilmelidir. Kameralar numaralandırılmalı, konukları tanıtıcı bilgi kartları
hazırlanmalıdır.
7- Konukların
programa hazırlanması için konuklara program ve içeriğiyle, uyması gerektiği
temel kurallarla ilgili bilgiler verilir.
a) Makyaj
yapılır, konu anlatılır, planlı bir prova yapılır.
b) Makyajsız,
doğrudan doğruya programa dahil edilir.
Genel olarak
röportajların, açık oturum ve haber türü ritmik programların provasız
olmasında fayda vardır ve provasız olurlar. Prova yapılması çoğu zaman
programın ana fikrini, özünü ve estetiğini zedeleyebilmektedir. Provalarda
amatör sunucular çabuk yorulurlar, bunun için öze ilişkin provaların
yayından birgün önce, stüdyo dışında yapılmasında yarar vardır. Bu şekilde
kısa bir prova sonrası yayına gelecek sunucu, tazeliğinden bir şey
kaybetmemiş olur.
8- Programın
yayından önce mutlaka soğuk provasının yapılması gereklidir. Soğuk provanın
yararının görülmediği bir program yok gibidir. Teknik ekip ve oyuncularla
birlikte ciddi olarak yapılan programın, ilk provası mutlaka banda
alınmalıdır. Programın ilk dizisi de banda alınarak bunlar daha sonra sakin
ve sessiz bir ortamda mutlaka izlenmeli, değerlendirilmeli ve bir takım
kıstaslar tespit edilerek diğer programlara profesyonel bir hazırlık
yapılmalıdır.
9- Çok dakik
olmalı ve zaman en güzel şekilde değerlendirilmelidir. Tüm ekip elemanları,
işini bilen, seven, zamanında gelen ve saatinde programa başlayan, dinamik
bir yapıya sahip olmalıdır. Zamanı boşa harcamamalı, yapılması gerekeni
yerinde ve zamanında yapmalı, herhangi bir arızada zaman kaybetmeden
gereğini bilinçli ve seri bir şekilde yerine getirmelidir.
10- Çalışma boyunca dinlenme (mola) ayarına uymalıdır.
Çalışma halinde müsait ve belirli zamanlarda tüm ekip dinlenmeye
çekilmelidir. Buradaki 10-20 dakikalık dinlenme aralarında, istirahat edilip
beyin ve vücut dinlendirilir, birtakım bilgi ve irtibat kopuklukları
giderilebilir, senaryo gözden geçirilerek daha farklı kararlar verilebilir,
konu üzerinde sıcağı sıcağına değişik fikirler ortaya konabilir, birtakım
önyargılı yaklaşımlar ortadan kalkabilir.
11- Zorunlu
haller dışında genel olarak yazılı senaryo metnine bağlı kalınmalıdır.
Metnin başına; çalışan ekip görevlilerinin ve yaptığı işlerin isimlerini
yazmak, akışı ve çalışmayı kolaylaştıracaktır.
12- Kamera
kartları hazırlanarak, paket programlar dışındaki dizi program ve
bölümlerinin çekimleri numara ve yerleriyle birlikte bu kartlara yazılarak
çekim başında filme alınmalıdır.
13- Kurallara ve
çekim komutlarına, talimatlara titizlikle uyulmalıdır. Yönetmenle
kameramanlar birbirine çok duyarlı ve uyumlu olmalıdırlar. Ayrıca yönetmenle
ana kumanda masasındaki görevli resim seçici de çok uyumlu ve birbiriyle
kontak içerisinde olmalıdırlar.
Yönetmen örnek
olarak 16. çekimdeyiz. Kamera 1 Rec, Kamera, hazır ol, kamera 3 rec gibi
resim seçicinin rehberliğinde, istediği kameranın numarası ve daha sonra
yapacağı işlem söylenmelidir. Örneğin "sağa çevrim, kamera bir" komutu
verildikten sonra bir nolu kamera tasarım yapıp hazırlanacaktır, ikinci bir
"kamera 1 Rec" komutuyla istenileni yerine getirecektir.
14- Kameralar
sıralanır ve numaralandırılır. Kameralar soldan sağa numaralanarak
sıralandırılır ve kıdemli kameramana bir numaralı kamera verilir, en zor ve
ana çekimler ondan istenir. Acemi ya da konunun yabancısı olan kişilere de
en son ve az fonksiyonlu kameralar verilir. Kameramanlar görevlendirilirken
kıdemleri ve becerilerine göre taksimat yapılmalıdır.
15- Çekimlerde
başta yönetmen ve kameramanlar olmak üzere daima arayış içinde bulunmalı
mevcut görüntü ve estetiklerle yetinmemelidir. Konuya canlılık ve estetik
kazandıracak, desen ve kamera-obje hareketleri gibi yeni taktiklerle çekim
zenginleştirilmelidir. Oyunculara veya konuklara hatırlatmalar mümkünse
sessiz yapılmalı, mümkün değilse geniş açıya alınarak bozuk görüntü
gözlerden bir nebze gizlenmeli, daha sonra da telafi edilmelidir.
16- Canlı yayın
ve paket program çekimleri genel olarak bel, göğüs, omuz ve baş çekimi
ölçeklerinde olmalıdır. Kamerayla konuklar aynı düzlemde olmalı, bunun için
konukların sandalyeleri veya yerleri biraz yüksekçe olmalıdır.
17- Ekip arası
iletişim, sessiz filmlerde normal sesle veya hoparlörle, sesli ve canlı
çekimlerde özel kulaklıklı ve kablolu mikrofonlarla sağlanır. Yönetmen
mikrofonla istediği kişiyle kablolu kulaklıklar sayesinde haberleşir ve
yönetimi sağlar. Burada ekibin tamamının kulaklığını takması gereklidir.
18- Ses ve ışık
düzenine, sesin kulağa geliş tonuna çok dikkat edilmelidir. Bozuk bir ses
düzeniyle mükemmel bir çalışma boşa gitmiş veya değeri yarı yarıya düşmüş
olabilir. Mutlaka stüdyoda ses ve ışık teknisyeni bulunmalı, herhangi bir
aksaklıkta yayın akışı bozulümadan acil otomatik bir şekilde arıza
giderilebilmelidir.
19- Birden fazla
kamerayla çekim gerçekleştirilmelidir. Tek kamerayla canlı bir yayın yapmak
mümkün değildir, röportaj çekimi de yapmak mümkün değildir. Çok zorunlu
haller dışında en az iki kamerayla çekim yapılmalıdır.
20- Yapılan
canlı yayın ve programın tamamı, prova görüntüleri dahil kayda alınmalıdır.
1. Kamera açısı:
Kamera açısı hem seyircinin görüş açısını, hem de çekimin içine girecek
alanı kapsar. Özenerek seçilecek bir kamera açısı konunun kolay ve dramatik
olarak görüntülenmesini daha iyi sağlayacaktır. Özenle seçilmemiş bir kamera
açısı seyircinin dikkatini dağıtır, konuyu anlaşılması güç bir hale sokar.
Ekrandaki kişi
kendisiyle seyirci arasında göz göze bir ilişki kurmak isterse doğrudan
doğruya objektifin içine bakmalıdır. Bu tür bir göz bağlantısı sunucuyla
seyirci arasında kişisel ve sıcak bir bağın oluşmasını sağlar. Konuşmacının
objektife doğru bakmasının en güzel çekimini yapabilmek için doğru olanı,
omuz üstü çekimidir. Mülakatçı sırtını kameraya dönerek oturur. Mülakat
yapılan kişi de tam kameranın karşısında yer almış olur. Mülakatçıya ilk
soru sorulduktan sonra zoom ya da kesme metoduyla kişinin bazen kameraya,
bazen de birbirinin yüzüne bakmaları mutlaka önlenmelidir.
Kamera açıları
üçe ayrılmaktadır:
1. Nesnel açı,
2. Öznel açı, 3. Bakış açısı
1. Nesnel
Kamera Açısı: Nesnel kamera olayı tarafsız bir bakış noktasında
görüntüler. İzleyici, olayı sahne içinde görünmeyen bir kişinin gözü ile
izler. Olay sahne içindeki herhangi bir kişinin bakış noktasından
görüntülenmediğinden, nesnel kamera açıları kişisel değildir. Görüntü
içindeki kişiler, kameranın varlığından habersizdirler ve kamera merceğine
doğru hiç bir zaman bakmazlar. Bir filmin çevrimi sırasında nesnel kamera
açısı diğer açılara oranla daha yoğun olarak kullanılan bir kamera açısı
konumundadır.
2. Öznel
Kamera Açısı: Öznel kamera, olayı kişisel bir bakış açısından
görüntüler. İzleyici, sahnedeki olay içine kendi yaşantısıymış gibi katılır.
İzleyici görüntünün içindedir. Hem aktif bir katılım içindedir, hem de
görüntüdeki bir kişinin yerini alarak, olayı o kişinin gözü ile izler.
Ayrıca, sahnedeki herhangi bir kişi kameraya doğru baktığında da izleyici
görüntü içine katılmış olur. Böylelikle izleyici ile oyuncu arasında göz
göze bir ilişki kurulur. Öznel çalışmada; kamera seyirciyi çekim yapılan
sahneye sokarak seyircinin gözüymüş gibi davranır. Böyle bir çalışmada
seyirci bir sanat müzesi gezebilir, bir fabrikadaki çalışmaları çok yakından
inceleyebilir. Bu gibi çalışmalarda seyirci ürkütüldüğü ya da
heyecanlandırıldığı takdirde ilgi çok yüksek bir noktaya ulaşır. Olayı
yaşayan, gerçekten, kendisiymiş gibi etkilenebilir.
3. Bakış
Açısı (Kamera Açısı): Hem seyircinin görüş açısını hem de çekimin içine
girecek alanı kapsar. Konunun özelliğine ve aksiyonerliğine göre uyarlanan
bir kamera açısı, konunun daha sağlıklı ve akıcı anlaşılmasını sağlar.
1. Uzak çekim:
Uzak çekimlerde kamera için en uygun yer; yüksek bir tepe, duvar, ağaç,
bina, minare, uçak ve helikopter gibi yerlerdir. Uzak çekimlerde; çevrenin
coğrafyasını tanıtmak amacıyla, çok hafif, sarsıntısız ve belirli bir hız
dilimiyle canlı ve akıcı bir puan hareketi yapılarak güzel bir görüntü elde
edilebilir.
2. Göz Hizası
Yakın Çekim: Özel amaçlı çekimler dışında bir kişinin yakın çekimlerinin,
kişi ister oturmakta, ister ayakta olsun çekimin tam göz hizasından
yapılması zaruridir. Böylece seyircinin, oyuncuyla göz göze gelmesi
sağlanmış olacaktır. Bu sebeple uzak çekimlerden yakın çekimlere geçilirken,
kamera yüksekliğinde oyuncuya göre ayarlanma mecburidir.
Yakın
çekimlerde; göz hizasının çok az altına inmek ya da; üstüne çıkmak yalnızca
bazı yüz kusurlarının düzeltilmesi (rötuş ve makyaj) için kullanılır.
3. Ara
Görüntüler: Mektup, telgraf, fotograf, afiş, tebrik vs. objelerin ekranı tek
başına dolduracak şekildeki yakın çekimlere ara görüntüler denir. Zamandan
tasarruf yapmak ve tabi ki gerekli önemli konuları, kaçırmamak için ara
görüntüleri filmin çekimi yapıldıktan sonra veya çok daha önceden ayrıca ve
özenle almak isabetli olacaktır.
4. Çarpık
Açı-Çarpık Çekim: Çok heyecanlı, korkulu ve panik içindeki bir kişinin
yaşadığı yüksek heyecan ve gerilimin seyirciye yansıtılması; çarpık çevrinme
ve çekimlerle mümkündür. Çarpık açı çekimleri heyecan öğesinin egemen olduğu
film konularında; saatin, yürüyen ayakların, dönen tekerleklerin,
yaprakların, anahtar deliğinin, vapur düdüklerinin vs. kısa çekimleri
yapılırken kullanılır. Bu açı; objeyi yana yatık, devrik gösterecek kadar da
olmamalıdır. Çarpık çevrinmenin çekimin tamamı boyunca da olması gerekmez.
5. Yazılar ve
Üstü Yazılı Objeler: Tabela yazıları, üstü yazılı benzeri objeler tam
cepheden çekilmeli, yahut soldan sağa doğru küçülecek biçimde pan
hareketiyle çekilmelidir. Uzun bir yazı, durulan bir yerden pan hareketiyle
soldan sağa doğru bu şekilde daha kolay çekilebilir. Bu arada uzun bir yazı
çevirme ile mümkün olmazsa noktalama kuralları uyarlanarak çekimi yapılır.
6. Işık ve Işık
Konumları: Tüm çekimlerde, ışık şartları, ışığın konumlarıyla, kullanılış
biçimleri ve özel tecrübeye dayanan bir takım uygulamalar önemli bir yer
tutmaktadır.
Işık
kaynaklarının şiddetleri, "Mum" denilen birimle ölçülür. Bu ölçü; 1 Mum
şiddetindeki ışık kaynağından 1 metre uzaklıkta olan 1 Mum'luk yüzeyin
aydınlatılması demektir. Işık ne kadar dar bir yüzeye düşerse aydınlatma o
kadar az ve yetersiz kalır. Işık kaynağından uzaklaştıkça aydınlatma şiddeti
azalır.
7. Sahne-Çekim
Ayrımı: Sahne; olayın geçtiği, programın tamamının veya bazı bölümlerinin
kaydının yapılacağı yer anlamında tiyatrodan alınma terimdir. Televizyona
uyarlamak istersek "stüdyo" vazifesini görmeye başlar.
Çekim: Alıcının
sürekli olarak bir kez çalıştırılmasıyla (Rec'e basılmasıyla) elde edilen
film görüntüsü parçasıdır. Teknik ya da dramatik hatalar yüzünden, aynı
olayın aynı kuruluş içinde ikinci, üçüncü kez çekilmesine de "çekim tekrarı"
denir.
Ayrım (sekans):
Kendi içinde bir bütün meydana getiren bir sahneler ya da çekimler
dizisidir. Ayrımlar tek bir dekor içinde geçebileceği gibi, bir kaç dekor
içinde de geçebilir.
8. Kamera
Yüksekliği: Uzaklık ve kamera açısına verilen önem her nedense, kamera
yüksekliğine verilmemektedir. Kamera yüksekliğinin filmi çekilen objenin
niteliklerine göre ayarlanması öykülemeye, artistik, dramatik ve psikolojik
yönlerden büyük bir katkı sağlayacaktır. Seyircinin ilgisi aşağıdan veya
daha yukarıdan bakılmakta oluşuna göre değişir.
9. Üst ve Alt
Kamera Açıları:
Üst Açılar :
Objektiflerin yere doğru eğik olduğu, filmi çekilen objeye yukarıdan
bakıldığı durumlarda kullanılan açılara üst açı denir.
Tepeden bakış:
Çekim alanının harita gibi sergilenmesine imkan sağlamakta olup; futbol
maçı, sürülmüş tarla, çiçek bahçesi, hayvanların göç etmesi gibi mekan
içinde derinliği olan olaylar en iyi üst açıda izlenebilir. Göz hizası ya da
alt açılarla yapılan çekimlerde alanın sadece önü görülecektir. Oysa üst
açılı çekimlerde alanın tümü görülebilecektir. Göz hizası çekimlerinde,
aralarında büyük mesafeler bulunan objelerin hepsi aynı nitelikte çekilemez.
Oysa üst açılı çekimlerde niteliğin daha geniş bir alanı kapsama imkanı
vardır. Üst açılı çekimlerin diğer bir özelliği ise oyuncu ya da objenin
boyunu olduğundan kısa göstermesidir.
Alt Açılar:
Objeyi görebilmek için objektifin yukarıya doğru eğik olduğu açıların tümüne
alt açılar denir. Alt açılar; seyircide bir şaşkınlık ve heyecan meydana
getirmek, objenin boyunu ya da hızını yükseltmek, oyuncuları ya da objeleri
ayırmak, istenmeyen nesnelerin görüntüye girmesini engellemek, fonu yok edip
yerine gökyüzünü koymak, kompozisyondaki çizgileri bozmak, daha güçlü bir
perspektif oluşturmak, dramatik vurgulamayı yoğunlaştırmak istenildiğinde
kullanılır.
Cami ve tarihi
abidelerin iç özelliklerinin çekimlerinde alt açılardan yararlanmak,
yukarılara doğru bakmak zorunda kalacak olan seyirci için yaratıcı
kavramıyla birleşerek manevi bir etki meydana getirebilecektir.
Bir sahnede bir
oyuncunun bir grup oyuncuya hakim görünmesi gerekiyorsa alt açılardan
yararlanarak gerçekleştirilebilir. Tek oyuncu gruptan birkaç adım önde durur
ve çekim bir alt açıyla yapılırsa, hakim olması (görüntülenmesi) istenen
oyuncu geridekilere oranla çok daha büyük görünecek, arkadakiler daha küçük
görünecektir. Alt açılar ayrıca kesmelerde kullanılacak yakın çekimler
içinde çok elverişlidir. Alt açılar perspektifi küçülttüğünden kişi, obje ve
yapılar olduklarından çok daha büyük görünürler.
Açı artı açı:
Açı artı açı çekimi, objeye göre açılandırılmış olan kameranın çekim
sırasında aşağı ya da yukarı doğru çevrilmesiyle elde edilen çekimdir. Açı
artı açı çekimi iki boyutlu görüntünün bulanıklığını büyük ölçüde ortadan
kaldırabilir. Kamera yalnızca objenin önünü ya da yanını görmekle kalmaz
aynı zamanda da tavanı ve tabanını da görme imkanı sağlar.
Çarpık Açı:
Çarpık açı kameranın dikey ekseni ile filmi çekilen objenin dikey ekseninin
çakışmayıp bir açı meydana getirdikleri çekim açılarına denir.
Sarhoş ve çok
heyecanlı ya da korku içindeki bir oyuncunun yaşadığı yüksek gerilimin
yansıtılması böyle bir çarpık çevrinme ya da bir dizi çarpık çevrinmeyle en
iyi biçimde verilebilir ki seyirci oyuncunun davranışlarının mantıksızlığını
hemen fark edecektir.
Çarpık açı
çekimleri heyecan öğesinin egemen olduğu filmlerde saatin, yürüyen
ayakların, dönen tekerleklerin çekimleri yapılırken kullanılır.
Naklen Yayın:
Bir olayın ve programın stüdyo dışında, geçtiği yerde aynen gerçekleşmesiyle
birlikte seyyar yayın araçları ve cihazları vasıtasıyla seyircilere canlı
olarak sunulması tekniğidir.
Canlı Yayın:
Stüdyodan veya stüdyo haline dönüştürülmüş yayın bölümlerinden konunun
gerçekleştiği anda hiçbir montajlama işlemine fırsat verilmeden, seyirciye
ulaştırılan yayın biçimidir. Canlı telefon ve görüntü bağlantılarıyla,
katılımcı-sunucu-izleyicilerle aynı anda kontak kurabilen, aynı ortamın ve
duyguların paylaşıldığı, bilgi ve fikirlerin belirtildiği nefis bir sunuş ve
yayın tekniğidir.
Canlı yayının
amacı izleyicileri de olayın içine katmak, konunun katılımcılarını
çoğaltmak, geniş tabanlı fikirlerin tartışılmasını ve duyurulmasını
sağlamaktır. Aynı zamanda diğer bir özelliği de canlı telefon ve görüntü
bağlantılarıyla stüdyoda katılması gerektiği halde katılamayacak olanların
ve yayıncının işini kolaylaştırmak, zaman ve maliyet açısından tasarruf
sağlamış olmaktır.
Bu nedenle
yönetmen konuları en iyi biçimde görüntülemeli, çekim kuralları ve
ölçeklerini, kamera açılarını, stüdyo ses ve ışık düzenini daha ciddi olarak
sağlamalı ve kontrol altında tutmalıdır.
Bu tür
programlarda konunun özelliğine göre kameraların konumları ve sayıları
değişebilir, bu hususta kesin bir kural bulunmamaktadır. Zaten profesyonel
ve işini doğru ve bilinçli olarak yapan bir ekip konuya uygun en güzel
planlamayı yapacak ve yaptığı planı en güzel biçimde uygulamaya koyacaktır.
Film yapımı kişide birçok kabiliyetleri bir arada
isteyen bir konudur. Bir film ekibi genellikle yönetmen, kameraman, kamera
asistanı, ses ve ışık teknisyeni, görüntü yönetmeni gibi görevlilerden
oluşur. Bunların hepsinin ayrı ayrı sorumlulukları olduğu gibi, ortak ve
genel birer sorumlulukları da vardır. Çünkü birinin yanlış bir hareketi
hepsini doğrudan etkilemektedir, bu nedenle hepsi her konuda duyarlı, hassas
ve sorumlu davranmak mecburiyetindedir.
Burada en büyük
ve genel sorumluluk, ekibin başarı ve başarısızlığı, sevk ve idaresi
sorumluluğu yönetmendedir.
1- Yönetmen film
senaryosunu, konunun teferruatını ve alternatif unsurlarını en mükemmel
şekilde bilecek ve senaryoya hakim olacaktır. Yönetmen ekibin önceden
çeşitli kademelerinde görev yapmış, mesleğin her konusuyla ilgili
tecrübelere sahip olması gereklidir.
2- Yönetmen
senaryodan sonra ekibini, elemanlarının yeteneklerini ve çeşitli bilgi ve
özelliklerini çok iyi bilmeli, en azından bilgi sahibi olmalıdır. Yönetmen
birlikte çalıştığı bütün görevli kişiler, üzerinde otoritesini kurarlar,
canla ve başla çalışmalarını sağlayabilmelidir.
3- İyi bir
yönetmen; herşeyi birlikte çalıştığı kişilerden daha iyi bilen kişi değil,
birlikte çalıştığı görevlileri ellerinden geleni yapmaya özendirebilen, çok
başarılı bir televizyon yapımını onların gayretleriyle sağlayabilen ve
çalıştırabilen yönetmendir.
4- Yönetmen her
halukarda senaryo metnini, çekim listesini, ekip görev listesi ve şemasını,
konuyla ilgili döküman ve notları yanında bulundurmalıdır. Programın yerini,
zamanını, gidiş-geliş durumlarını hava ve mekan durumlarını, dekor, ışık,
stüdyo, kamera sayısı ve objektif seçimi gibi tüm hususları kontrol etmek,
gözden geçirmek durumundadır.
5- Her film
yapım çalışmasına çekim tahtası alınmalı, montaj ve kurguda kolaylık olması
açısından çekim bölümlerinin numara ve konuları görüntü içinde
belirtilmelidir.
6- Film çekimine
başlamadan evvel yönetmen olarak toplantı yapmalı, görev taksimatı,
görevlerin tekrar gözden geçirilmesi, gerekli hatırlatma ve ikazlarda
bulunmalıdır. Konuyla ilgili senaryo, ekip görev ve stüdyo şemasının birer
nüshaları görevlilere verilmelidir.
7- Dar bir zaman
ve sıkışık bir ortamda program çalışması yapılmamalı, daha uzun süreli ve
sakin bir ortamda mantıklı ve bilinçli bir iş yapılmalıdır.
8- Hava şartları
ve havanın kelvin değerleri unutulmamalı, filme dış çekimlerle
başlanmalıdır. Zorunlu kalmadıkça açık alanda çalışma yapılmalıdır.
9- Yönetmen, iç
ve dış çekimlerde ve özellikle haber program türü araştırma-takip ve baskın
içerikli programlarda mutlaka yanlarında güvenlik görevlisi bulundurmalı,
çevre güvenliğini çok ciddi olarak aldırmalıdır.
10- Film
çalışmasında en önemli eleman kameramandır. Kameraman filmin gösterim
niteliklerinden direkt olarak sorumlu olduğu için her zaman yönetmenin olur
olmaz komutlarını uygun bulmayıp, kendi tecrübesini ve özel taktiklerini
kullanabilir, bu anlayışla karşılanmalıdır.
11- Filmle
ilgili jenerik çalışması ve bir takım reklamasyon ve optik hareketler ve
efektler yapmak için gerekli filtreleri ve objektifleri beraberinde götürmek
gereklidir. Çünkü bu tür çalışmalar sette daha kolay gerçekleştirilebilir.
12- Sesli
çekimlerde her çekimin sonu biraz uzun çekilmelidir ki, kurguda zahmet
görülmesin.
13- Karşılıklı
röportaj usulü çekimlerde tüm konuşmacıların ayrıntı çekimleri de bol bol
kayda alınmalıdır ki, kurgu ve eşlemede serbestlik ve alternatif seçim
imkanı doğsun.
14- Genel çekim
ölçeğinden baş çekim ölçeğine direk olarak, arada başka bir çekim ölçeği
kullanmadan geçilmemelidir.
- Çekim I:
İç/Koridor/Gündüz
Sağ önde kapı.
Yaşlı adam kameraya yaklaşır. Kapıda durur ve kapıyı çalar.
-Çekim II:
İç/Büro?Gündüz- Boy Çekim
Patron masada
oturmaktadır. Başını kaldırır, karşıya kameranın soluna bakar. Patron:
"Girin" der.
-Çekim III.
İç/Koridor/Gündüz - Diz Çekim
Genç adam
kravatını düzeltir ve kapıyı açmak için sola kayar.
-Çekim IV:
İç-Büro/Gündüz - Boy Çekim
Kapının iç
yanını da gösteren büro kapı açılır. Yaşlı adam sola doğru yürüyerek içeri
girer. Kamera, sola çevrinme yapar ve masadaki çekim 2'ye geçilir. Patron
ayağa kalkar ve elini sıkar.
-Çekim V:
İç/Büro/Gündüz-Bel Çekim
Patron kapıya
bakar. Kamera sağa geçer. Patron "Hasan Polat'la mı görüşüyorum?"
-Çekim VI:
İç/Büro/Gündüz -Bel Çekim
Genç adam,
karşıya kameranın soluna bakar. Yaşlı adam: "Evet efendim."
Çekimlerin bölüm ve görünüş sırası bu şekilde devam
edip gider. Bu sıralamaya "Çekim Senaryosu" denir. 1 ve 3 nolu çekimler
koridorda yapıldı, 2,4,5 ve 6 nolu çekimler büronun içinde.
Bundan sonra,
değişik konum ve mekanlardaki çalışmalara devam edilir. Çekim planında sabit
bir kural ve yöntem yoktur. Bütün mesele nerede ne şekilde senaryonun hangi
bölümünün çekildiğinin pratik olarak belirtilmesi ve montajda bunların yerli
yerinde rahatlıkla kullanılmasını temin edebilme tekniğidir. Dileyen,
kendine has farklı bir çekim planı uygulayabilir.
Tüm televizyon
kuruluşlarında ve haber toplamalarında en önemli fonksiyonu şüphesiz kamera
görmektedir. Haber toplama işi oldukça pratiklik ve seyyarlık gerektiren bir
konudur. Haber toplama konularında kullanılacak kameraların kalitelisi,
kullanışlılığı ve hafifliği, bataryaların uzun süreli kullanılabilmesi
önemlidir. Herhangi bir televizyon kuruluşu ve ajansı müracaat, ihbar
yoluyla, diğer kanallar vasıtasıyla merkeze ulaşan bilgilere göre olay
yerine en iyi kamerasını, en tecrübeli ve pratik elemanını en süratli
şekilde ve tam zamanında ulaştırma çabasındadır. Haber ajanslarının görevi
sadece haber toplamak ve bu bilgileri fotograf ve canlı görüntüleriyle
üyelerine ve talepte bulunanlara gerek faks yoluyla gerek hatları ve
vericiler yoluyla, gerekse kargo yoluyla belli bir zaman içerisinde en kısa
yoldan ulaştırmaktadır. Bu haber ajanslarının ülke içinde şubeleri olduğu
gibi diğer ülkelerde temsilcilik, şube ve çeşitli bölgelere göre büroları
veya elemanları da bulunmaktadır. Ancak üzülerek bazı hususları burada
belirtmek gerekirse; Türkiye'de hala ciddi, tarafsız ve uluslararası düzeyde
bir haber ajansı görülememektedir. Mevcut haber ajanslarının da, ciddi
manada tarafsızlık, milli kimlik ve menfaatler gibi bir düşünceleri,
kaygıları olduğu gözlenememektedir. Diğer ülkelerde dahil olmak üzere, hala
dünyada tam olarak ilkeli ve tarafsız ciddi ve güçlü bir ajans veya
televizyonun varlığı görülememektedir.
Dünyadaki tüm
ajanslar, haberleşmeler maalesef batılı güçlerin, karanlık mihrakların
kontrolünde ve güdümünde bulunmaktadır. Bunlar son derece insanlık açısından
önemli sayılabilecek haberleri rötüşlayarak, boyayıp şeklini ve yönünü
değiştirip süzerek yayına vermekte ve böylece gerçekler kamufle
edilebilmekte, uyuyan devin uyanmaması sağlanmış olunmaktadır.
Kamerayla haber
toplanırken tamamen objektif olunmalı, ancak doğru ve yanlış delilleriyle
birlikte vurgulanmalı ve kişilerin yorumuna açık kapı bırakılmalıdır. Eşit
şartlarda konunun bütün yönleri üzerinde durulmalı, gerekli araştırma,
inceleme ve görüşler eşit olarak alınmalıdır. Aslında isteyen herkes
bulunduğu ilde, ilçede, kasabada veya bölgede herhangi bir ajansla anlaşmalı
olarak ya da başlı başına bir fahri haber muhabiri olabilir, çevresindeki
gelişen olaylarla ilgili haber veya program hazırlayabilir. Habercilikte
yerel kaynaklar çok önemli ve daha sağlıklıdır, anlaşmalı habercilikte
ajanslar açısından daha cazip bir seçenektir. Unutulmamalıdır ki,
Bosna-Hersek savaşı devam ederken, önemli savaş bölgelerinde olup biten
bütün olayları bağımsız amatör radyo istasyonları ve şahıslar haber
vermişler ve bu haberler bütün dünyaya yayınlanarak çok önemli neticeler
elde edilmiştir.
Bulunduğu yörede
kamerası, teybi ve fotograf makinası olan her vatandaş kendi becerisiyle
çevresinde bir haberleşme, olayları takip edip değerlendirme ağı kurarak
önemli haber ve program çalışmaları yapabilir, bunları genel ve yerel
ajanslar veya TV kanalları vasıtasıyla değerlendirebilir.
Haber kameramanı
tecrübeli, kültürlü, dinamik, cesur ve tarafsız olacaktır. Herkesle, her
kesimle düzenli, ciddi ve sistemli bir dostluk ve ilişki haberleşme ağı
içerisinde bulunacak, araştırmacı kimliğine sahip olacaktır. Olayları
kaynağından ve çok yönlü olarak araştıracak, olaylara taraf olmayan
şahısların da fikrini alarak olayın gerçek boyutlarını ortaya koyacaktır.
Haber kameramanı
veya haber muhabiri toplumsal olayları, hareketli ve kavgalı çatışma
sahnelerinin çekimini yaparken önce kendi can emniyetini sağlamalı kendini
bilerek tehlikeye atmamalıdır. Çatışmalı sahnelerin çekiminde, karşı tarafın
çekimi engelleme ve sataşma anlarında belge sayılabilecek söz ve görüntüleri
birlikte kaydedebilmek için kamera "Rec"de olmalıdır. Mümkünse geniş açıda
ve tahmini olarak objektif olay sahnesine odaklanmalı, elde edilebilecek
görüntüler ve ses daha sonra değerlendirilmelidir. Hareketli olayların
çekiminde, amatör kameralarda; objektif geniş açıda, zoom kolu 2 metreye,
netlik halkası da 3 metreye ayarlandığında, diğer fonksiyonları da "auto"
konuma alındığında hemen hemen tüm sahneler net ve sağlıklı bir şekilde
çekilebilecektir. Yine olaylı ve insanların izdiham oluşturduğu zamanlarda,
konunun anafikrini alabilmek için mümkünse yüksekçe fakat emin bir yere
çıkılmalı, şayet bu mümkün değilse kamera başımızın üstüne ve
uzanabileceğimiz ölçüde yükseğe alınarak vizöre alttan bakmak ve bu şekilde
anafikri yarı tahmini olarak takip etmek suretiyle de çekim mutlaka
yapılmalıdır. Acılı olaylarda, olayın mağdurları hakaretlerde bulunabilir,
toplum psikolojisini bilmeli, soğukkanlı, sabırlı olunmalı, illa çekeceğim
diye ısrar edilmemeli, her işi güzellik, hoşgörü ve anlayış içerisinde
halletme gayreti içerisinde olunmalıdır.
Karşınızdaki
olayın taraftarları sizin görüntü olmanızı istemiyorlarsa size
saldırabilirler. Böyle durumlarda ya mikro kameralar kullanılmalı (gizli)
veya haber kameralarıyla çekim yapıyorsak kamerayı omuzdan elimize almalı,
çekim yapmıyormuşuz gibi bir pozisyona geçerek çekim yapmalıyız. Yani savaş
sahnelerinde, tehlikeli zamanlarda kamera kesinlikle kayıttan
çıkarılmamalıdır. Böyle hallerde şayet iyi görüntü elde edilemezse dahi
sesin kaydedilmesi, elde edilebilen çok küçük görüntüler bile ileride çok
büyük bir önem arzedebilir, tarihi bir belge niteliğine bürünebilir.
gonen-balikesir-turkiye@hotmail.com