
Gönen
Sohbetleri
Tıklayın
Dikkat
Dikkat… Gönen Bu Akşam Türkiyem TV de
Nasip
olursa uzun bir aradan sonra Keşif programı yeniden ulusal bir televizyonda
yayında. Bu akşam saat 20 00 da Gönen ve köylerinde çekimlerini yaptığım
Gezi Belgesel Haber Bilim Araştırma Hobi ve Macera programı Keşif Türkiyem
TV de seyircilerle buluşuyor.
Bir haftadır
televizyonda programın tanıtımı yapılıyor. Program deyip geçmeyin, reklâmın
iyisi kötüsü olmaz. Gönen’i ve değerlerini ulusal çapta ne kadar tanıtır ve
yaygınlaştırırsak o kadar çok herkes için getirisi olur. Gönen’in
kaplıcası, oyası, çeltiği ve turizm potansiyeli var. Bunlar pazarlanmalı.
Biz de âcizane bunu yapıyoruz. Program bu akşam teknik bir aksilik çıkmaz
ise yayınlanacak. Birbirinden güzel 3-4 dosyayı haber yaptık. Ayrıca Gönen
Oyası ile Gönen Kaplıcaları, Dereköy Alabalık çiftliği ve Gönen’in birçok
değerinin reklâmı da çıkacak. Şimdiden söyleyeyim, sonra yanlış anlamalara
sebep olmasın. Programı izlerken aklınıza bu adam acaba bu programdan kaç
para götürdü, belediye, kaplıcalar, turizm işletmeleri gibi kuruluş ve
kişiler mi destekliyor, arkasında kaplıcalarmı var diye düşünürsünüz.
Vallahi billahi hiç kimse yok arkamda.
Geçen hafta
pazartesi belediyeye bir yazı yazdım, programın belediye hoperlerinden,
halkın izlemesi amacıyla duyurulması için anons etmesini talep ettim.
Nerdee, yok efendim özelmiş de, reklâma girermiş de, encümen kararı varmış
da falan filan bir sürü bahane. Dedim parasını vereyim anons edin, o da
mümkün değilmiş. Vay be işte belediyenin, kaplıcaların, Gönen’in ve
Gönenlinin desteği bu işte dedim. Vefat eden birisinin yedi sülalesinin
isimlerini bangır bangır anons edeceksin, bu özele girmeyecek, Gönenle
ilgili bir televizyon programını halka haber vermek özel olacak. O zaman
kapatın kendinizi dışarı, hiç kimsede Göneni bilmesin, duymasın ve gelmesin.
Televizyon
programının yayını için aylık üç bin TL nin altına imza attım. Yani yayının
bana maliyeti aylık 3.000 TL. Kendime güvenerek bu işe girdim ama
belediyenin mali olarak desteklemek bir yana çok basit bir ilanı bile
girememesi karşısında adeta şok oldum. Artık onlardan hiçbir şey istemiyorum
ve beklemiyorum. Şu malum su faturasını otomatik ödeme talimatına
geçirebilsem belediye binasından içeri bile adım atmayacağım. Gönen ile
ilgili onlarca projem havada, sahipsiz kaldı. Paylaşacak muhatap bulamadım.
Onun için
diyorum ki; buradan anons ediyorum. Ey Gönen halkı Bu Akşam saat 20.00 da
Türkiyem TV de Keşif isimli Gönende çekimleri yapılan ve ilçemizi tanıtan
bir program var. Bu program aynı zamanda 66 tane ülkeden de izlenebilen
ulusal bir kanalda yayınlanacak. Bu akşam kaçırdınız, Pazar günü saat 17.45
de ve Pazartesi günü sat 05.00 da iki kez tekrarı yayınlanacak. Varsın
özele, reklâma giriyor diye belediyemiz ilan yapmasın, yayınlama gereği
duymasın siz sorumlu birer vatandaş olarak bu programı duyurun, izletin,
izlenmesini teşvik edin ki Gönen’in reklâmı olsun. Gönen yani siz, biz
kazanalım. Programı izlerseniz, bana, bize önerileriniz olabilir, daha güzel
programlar çıkarabiliriz.
Ayrıca
programa Gönenli zenginlerimizden, hayırseverlerimizden destek olmak
isteyenler olursa onları da geri çevirmeyiz.
Gönen
Sohbetleri Hayırlara Vesile Olsun…
Yazılarımıza
iki sayıdır ara verdik. Daha doğrusu yayına girmedi, yayına verilmediğinden
bana haber veren de olmadı, arayıp sordum. Öyle ya haber verilmesi gerekir,
incelik, iş disiplini, insana ve fikre verilen değer gereği öyle olması
gerektiğine inanıyorum. En azından ayrıntı profesörü olmasam bile ben öyle
yapıyorum. Yazıyı yazıyorum, sonra tekrar okuyorum, sonra bir tekrar daha
okuyorum, yanımdaki birisine de okutuyorum sonra mail ile gönderiyorum.
Yetmiyor telefon ediyorum yazıyı gönderdim alın, bakın diye. Daha sonra
tekrar arıyorum aldınız mı, gelmiş mi diye. İşte iş disiplini bu olsa gerek.
Bir işi ıslık çala çala yaparsanız o işten hayır gelmez. İşini seveceksin ve
hedefe kilitleneceksin. Ve yaptığından dünya menfaati değil, Allah rızasını
umacaksın. Müminlerin temel özelliklerinden biri de işlerini en güzel
yapmalarıdır..
Sonra
öğrendim ki benim yazılar uzun ve tam sayfa olduğu için yer problemi
yaşanıyormuş. Nihayet onu da hallettik. Hani birisi dememiş kesin şu adamın
yazılarını, ne saçmalıyor bu adam diye. Öyle ya muhalefeti olduğu kadar
iktidarı da usulünce eleştiriyoruz. Yazıların sansürlenecek ülkesi değiliz
ya, Suriye, Libya, Mısır daki gibi. Bundan böyle artık günlük, kısa
yazılarımla karşınıza çıkacağım. Biliyorum, kimisi severek okuyor, kimisi de
söverek okuyor. Ama ben her ikisinden de mutluyum. Görenler, anlayanlar,
kalp gözü açık olanların olduğu gibi, gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri
anlamaz olanlar da olacak. İstifade edenler olduğu gibi, istifadeden
nasiplenemeyenler de olacak.
Gerçekten
son aylarda yazdığım yazılar çok olumlu sonuçlar vermeye başladı. Suya
sabuna dokunmayan yazılar yazmam mümkün değil. Boş sözden Allaha sığınırım.
CHP li bir arkadaş geldi, yahu çok güzel yazmışsın, dokunmuşsun da, siyasi
yazılar yazmasan veya biraz yumuşatsan olmaz mı dedi. CHP ye biraz fazla
dokunmuşum, öyle anladım. MHP li önemli bir isim de yanıma geldi, bir
makalenden çok istifade ettim dedi. Çizgi bu olmalı diyorum. Bazıları
kızmalı, bazıları sevinmeli ama sonunda herkes doğru yazmışsın diyebilmeli.
İşte bu oldu elhamdülillah. Yamuk ve yanlış yapan babam dahi olsa hiç
affetmem karşısına çıkarım, yazarım, çizerim, konuşurum. Çünkü benim dinim
böyle emrediyor. Hakkı ayakta tutan hakimler ve doğru söyleyenlerden olun
buyuruyor.
Belediyeden
önemli bir arkadaş da yahu biraz fazla dokunmuşsun bize dedi. Ben de size az
bile dedim. Ne oturuyorsunuz orada makamınızda çıkın halkın içine,
sokaklara. İşçilerin yarım bıraktığı kaldırım çukurlarının başına gidin.
Dört beş aydır bitirilemeyen Yapı Kredi bankasından İlçe Tarımın önüne çıkan
400 metrelik yolu görün. Yol bir türlü bitmiyor nedense. Bir evin önünde
unutulup gidilen kaldırım taşlarını görün. Bir işi yaptırmak için on kere
arıyoruz, bir kere gelmiyorsunuz. Emrinizdeki işçilerinize sözünüzü
geçiremiyorsanız çıkın kendiniz yapın. Ben bile elemanlarıma bir iş
buyuruyorum, yaptıramıyorum veya yaptıklarını beğenmiyorum sonra o işi
kalkıp kendim yapıyorum. İş yaptıramayacaksanız ve sizde yapmayacaksanız
vatandaşı mağdur etmeye hakkınız var mı diye sordum. Tık yok tabiî ki.
Başkasını bırak, yazarlığı çizerliği ve Recep Tayip Erdoğanı çok seviyor
olmamı da bir kenara koyarak açıkça söylüyorum, bir vatandaş olarak valla
ben hiç memnun değilim belediye hizmetlerinden. Park caddesinde, 11 sokakta
iki tane çukur vardı, on defa aradım, tamam dediler gelen giden olmadı,
aramaktan bıktım, alıştık çukur ve çökük yol ile yaşamaya. Üç ay sonra
gelmişler, çukurun birini kapatmışlar, diğerini yine yapmadan bırakıp
gitmişler. Getirdikleri kaldırım taşlarını da evin önüne koymuşlar, evin
yeni boyanan duvarına da hasar vermişler. Aradım kaldırımlardan sorumlu
arkadaşı çok güzel konuştu tamam abi dedi, sonrasında gelen de, giden de,
taşları kaldıran da, çukur kapatan da yok. Hem de park yolu üzeri.
Yabancıların gelip gittiği bir yol üzeri. Gönen’i ne güzel tanıtıyoruz
helal olsun be. Ben daha ne diyeyim. Allah selamet versin diyorum. Belki bir
gün bu işler olur. Olur, da teşekkür edecek, iyi şeyler yazacak konu çıkar
ortaya. Bende bıktım artık eleştirmekten. Eleştir eleştir düzelen bir şey
yok. Ama vatandaş hafızasına not eder, bu dünyada sormazsa öbür dünyada
sorar. İyi güzel şeyler yazmak istiyorum. Hayırla kalın, hoşça kalın.
Gönen’in
Bozulmasına Fırsat Vermeyelim
İçki
Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…
1. Bölüm
Gönen’i
tanıtırken ne diyoruz, Şifa Diyarı Gönen diyoruz. Kaplıcasıyla, doğasıyla,
çeltik tarımıyla, Ömer Seyefettin’i ve Mehmet Efendisiyle Türkiye ve Dünya
genelinde tanınan, bilinen ve ünü olan Gönen de son yıllarda tehlike
çanlarının çalmaya başladığını görüyorum.
Bu
tehlikeyi görmeyen de, her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söyleyen de
olabilir tabiî ki. Gözler farklı olduğu gibi niyetler ve ameller de
farklıdır.
Çok yeni ve
şahit olduğum bir anımı anlatayım. Hava güzel, pazar günü hanımla pikniğe
gidelim dedik. Erzaklarımızı önceden aldık çıktık yola. Ancak içecek bir şey
unutmuşuz, giderken de bir marketten gazoz alalım dedik. Gördüğümüz ilk
marketin önünde durduk, baktık kı tekel yazıyor, dolapta gazoz şişeleriyle
içki şişeleri, marketin önü adeta bira ve rakı kokuyor hemen uzaklaştık.
Derken başka bir market gördük durduk önünde, hanıma dedim ki iyice bak
Tekel yazısı veya dolapta içki şişesi var mı diye. Çünkü bazıları Tekel
yazısını ve içki şişelerini dışarıdan gizliyorlar. Baktık ki o da tekel
bayisi, bastırıp gittik şehrin başka bir tarafına. Yana yana Gönen’de içki
satmayan market arıyoruz. Şu işe bakın hem de caminin karşısında, okulun da
yanında bir yer, oda içki şişeleriyle dolu tekel bayisi çıkmadı mı. İnanın
kahrolduk. İnadına İçkisiz bakkal aramaya devam ettik sonunda nihayet bulduk
ve şükür çektik. Gönül huzuruyla gazozumuzu aldık ve o bakkala bu durumu
anlattık. Bakkal demesin mi sizin gibi günde en az onbeş yirmi kişi aynı
şeyi anlatıyor ve bize içki satmadığımız için teşekkür edip gidiyor.
Yahu şu hale
bakın, her yer tekel bayisi ve içki satış yerleriyle dolmuş. Şehrin
kıyılarında akşamüzeri her yer arabaların içinde bira içen insanlarla dolup
taşıyor. Yetmemiş, tarlaların, bağların içine ve çay boyuna da küçük
kulübeler yapmışlar, sota yerler bulmuşlar bira içmek için. Evlerine,
ailelerine, çocuklarına harçlık vermezler kasayla biraya bir kucak dolusu
para verirler. Bir arkadaşım bir yıl önce bu konuyla ilgili bilgileri resmi
makamlardan almıştı. Bana verdiği bilgilere göre Gönen’de 75 in üzerinde
tekel bayisi, 250 nin üzerinde bar pavyon ve gazinoda çalışan tamamı yabancı
konsinetris kadın, beş civarındada bar pavyon ve gazino varmış. Şu işe bakın
kafa dağıtanların sayısı çoğalmış, yakında Gönen dağılacak, şehir bitecek,
huzur ve güvenlik yok olacak. Gönen şifa diyarı, Mehmet Efendi diyarı diye
anılırken, içki içenler diyarı, tekel bayileri ve pavyonlar diyarı diye
anılmaya başlarsa şaşırmayın.
Sabah
erkenden evimin penceresinden görüyorum, bir adam bisikletle şehrin
kenarında çuvalı almış bira şişesi topluyor, çuvalı dolmuş. Yine ana yoldan
giderken sırtında çuval ile yolda yayan yürüyen adam gördüm. Arkadaşa dedim
ki bu ne iştir, çuvalı arkasına almış, Gönen’e doğru yayan gidiyor ve yol
vızır vızır araba doluyken hiçbirine binmeyip yayan gidiyor dedim. Meğer
adam yolun kenarındaki akşamdan ve gece boyu atılan bira şişelerini topluyor
ve sonra onları satarak geçimini sağlıyormuş. Ne güzel dedim ya ilçemizin
yetkilileri, yöneticileri farklı bir iş kapısına vesile olmuşlar, ne kadar
çok sevap kazanıyorlardır. Artık kabirlerinde huzur içinde uyurlar,
çocuklarına, torunlarına, çevresine anlatacakları bir eserleri var dedim.
Dinimizde
bir kural vardır, herkes bilir. Bir iyiliğin yapılmasına destek ve ön ayak
olan o iyiliği bizzat yapmış gibi sevap kazanır, mükâfatını alır. (Yazının
Devamı Yarın….)
Gönen’in
Bozulmasına Fırsat Vermeyelim
İçki
Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…
2. Bölüm
Bir
kötülüğün yapılmasına ve yaygınlaşmasına da vesile olan, fırsat veren,
destek olan kişi de o kötülüğü, günahı bizzat işlemiş gibi günah kazanır ve
cezasına muhatap olur.
Gönen’e bu
kötülüğü yapanlara, vesile ve destek olanlara ben hakkımı helal etmiyorum
arkadaş. Bu kişiler, sorumlular, yetkililer kabirlerinde rahat edeceklerini
düşünüyorlarsa hiç düşünmesinler, bu günaha ortak olma onları sadece kabirde
değil her iki alemde huzursuz edecektir. Eğer birazcık duyguları varsa
düşünürler, düşünebilirlerse anlarlar. Çünkü Kuran düşünmez misiniz,
akletmez misiniz diye sık sık ikaz ediyor bizleri. Başımızı yastığa koyup
düşünelim.
Kim veya
kimler bu bayilere, pavyonlara fırsat ve izin verdi, kolaylık gösterdi. Kim,
hangi yetkili bu yanlışlıkları görmüyor, duymuyor, anlamıyor ve önlem
almıyor.
Çarşı da bir
yer biliyorum ki, tekel büfesi, kasa kasa içki satıyor, sık sık kavgalar,
tartışmalar, gürültüler oradan eksik olmuyor. Etrafındaki dükkânların hepsi
boş, camlarında aylardır hatta yıllardır kiralık yazıyor, tutan, kiralayan
yok. Kiralayanlar da iki üç ay içinde boşaltmak zorunda kalıyor. Tekel
büfesini işleten kişi kendisini garantiye almak için yeri satın almış, kendi
yerine tekel büfesi açıyor ki kimse çıkaramasın. Bu gün hangi birimiz
birahanenin, pavyonun, içki büfesinin yanında, yakınında iş yeri açmak
ister, ailesinden birisini çalıştırmak ister tabiî ki hiç kimse istemez.
İçki
büfelerini ve o cenahı yakından bilen bir arkadaşın verdiği bilgilere göre
içki satış yerleri iyi satış yapıyor ve Gönen’de aylık içkiye giden para
miktarı tam 20 trilyona yakın. Kulaklarıma inanamadım, tekrar tekrar sordum
anlattıkça şok oldum. Ayda 20 trilyon Gönen’de içki tüketimine para gider
mi. Çok yazık oluyor Gönen’e.
Benim bir
sorumluluğum yok, Allaha şükürler olsun, içki büfelerine ben dolaylı da olsa
! ruhsat vermedim. Vicdanen çok rahatım. Rahat olmayanlar düşünebilirler..
Baktım adamlar sarhoş, gördüğüm zaman da bulaşmamak ve zarar görmemek için
yol ve yön değiştirip kaçıyorum. Çünkü ne diyor dinimiz “İçki bütün
kötülüklerin anasıdır” Bir gün gelip kaçamaz hale gelmemek için çok acilen
bir şeyler yapmalıyız. İlgilileri, siyasileri, halkımızı buradan açıkça
duyarlı olmaya ve göreve davet ediyorum.
Buralarda
çalışan, iş yapan, para kazanan kardeşlerimize de açıkça çağrı yapıyorum.
İçki yani sarhoşluk veren her şey haramdır. Haramları alıp satmakta
günahtır, haramları satarak elde edilen gelir de haramdır. Çoluğunuza,
çocuğunuza haram lokma yedirmeyin. Aç mı kalalım, başka ne iş yapalım
diyenler kesinlikle kurtulamazlar. Allah’ın arzı geniştir, başka yerlerde ve
başka işlerde rızkınızı arayabilirsiniz. Ülkemizde kimse açlıktan
ölmemiştir. Gönen de de açlıktan öleni duymadık, görmedik.
Gönen’in bu
gidişatına bir dur denilmeli. 72 bin nüfuslu bir ilçede 75 in üzerinde içki
ve tekel büfesi, 25 tane bar pavyon gazino olur mu, 250 tane sigortalı
konsinetrisin çalışması ne demek. Allah’dan korkmak lazım.
Yine çarşıda
esnaf olan bir arkadaşım anlattı. Dükkânının üzerindeki bir daireyi altı
tane erkek ile altı tane bayan kiralamak istemişlerde arkadaş engel olmuş.
Bir evde diyor altı bayan ile altı erkek nasıl kalır, ne iş yapar, niye
kiralar, nasıl yaşar merak edip ev sahibini aradım ve sert çıktım diyor. Bay
bayan öğrenciler ev kiralamışlar birlikte yaşıyorlarmış, yabancı ülkelerden
gelen, Gönen’de yaşayan, ne iş yaptığı, nereden gelir sağladığı belli
olmayan bayanlar varmış. Bir vatandaş ve Müslüman olarak, Bir Gönenli olarak
bunlar yenilecek, yutulacak, sineye çekilecek, bana ne denilecek şeyler gibi
gözükmüyor.
Unutmayalım
etrafımızdaki yangına seyirci kalır isek yangın yana yana gelir bizi de
sarar, bizde yanarız. Yangını önceden önlem alıp çıkmamasını sağlamakla veya
çıktıktan sonra söndürmekle görevli ve yetkili olanlar ah almasınlar
isterim. Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Hiçbir kötülük ve yanlış
cezasız kalmaz. Bu dünyada cezasını göreceği gibi, öbür dünyada hesap
vermesi çok daha zordur. Mümkün olduğu kadar öbür tarafa hesap
bırakmamalıyız.
Ben
yazarım, Allah bana da bu arzuyu ve kabiliyeti vermiş. Duyduklarımı,
işittiklerimi, gördüklerimi, düşündüklerimi böylece yazıyorum, dile
getiriyorum, paylaşıyorum.
Yetkililer
ve ilgililer de ister görevlerini yaparlar, bu yanlışları düzeltirler,
yazdıklarımdan yararlanırlar, faydalanırlar ve bana teşekkür ederler.
İsterlerse de bu yazdıklarımdan hiç haberleri bile olmaz, yakınındakiler de
kendilerine söylemezler, iletmezler, duymazlar, görmezler. Yine isterlerse
bana kızarlar, her şeye çomak sokuyor derler, atmış sıkılamış derler, kaale
almazlar. Ne yaparlarsa yapsınlar hiç umurumda değil, ben Allah hakkı için
yazdım ve rahatım. Yarın hesap gününde bunları duydun da dilin yokmuydu niye
söylemedin, yetenek verilmedi mi niye yazmadın diye sorgu meleklerinin
sorularına muhatap olmayayım istiyorum.
Güzel bir
Gönen ve güzel bir gelecek için hep birlikte el ele vermeliyiz. Sürçü lisan
eylediysek affınıza sığınırım. Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek.
Niyet hayır ise amel de hayır olur derler. Bizim niyetimiz herkesin mutlu,
iyilik ve güzellik içinde olması.
Bir Kimse
Kuran-ı Bilmedi Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi
Yukarıdaki
söz yani yazımım başlığı sevdiğim, saydığım ve konferanslarından Türkiye ve
dünyanın etkilendiği gibi, şahsımın da bizzat kendisini tanıyıp ve
dinleyerek etkilendiği muhterem Şevki Yılmaz’a aittir.
Hani bir
zamanlar, konferanslarıyla ülke genelinde hınca hınç salonları dolduran,
milletin uyanmasına ve kalplerindeki pasın silinmesine vesile olan Rize
Belediye Başkanıyken Refah partisinden milletvekili olan 28 Şubatın,
münafıkların, yerli işbirlikçilerin, cuntacıların bir cümle İslam
düşmanlarının hedef tahtasındaki isim idi kendisi.
Konferanslarının birçoğunda aynen derdi ve haykırırdı. Bir Kimse Kuran-ı
Bilmedi Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi. Yani Kuranı Kerimin okumasını
bilmiyorsanız, öğrenmemişseniz, öğrenme gereği duymamışsanız, manasını
okumuyorsanız, hayatınızda Kuranın hiçbir yeri yoksa o zaman kendinizi bu
dünyaya hiç germemiş ve bu dünyada hiç yaşamamış sayabilirsiniz. Ne kötü ve
garip bir şey değil mi. Bu dünyada olacaksın ama hiç yaşamamış, gelmemiş
hükmünde sayılacaksın. Hani okula derse girersiniz de öğretmen sizi yok
yazar, hemen itiraz edersiniz, vardım, işte ispatı, şahitlerim bunlar der
kendinizi savunursunuz. Öyleyse dünyaya gelmemiş sayılmamak, yok yazılmamak
için ne yapmamız gerektiği sizce açık değil mi. Eğer akleden bir topluluk,
Allahın akıl sahibi yaptığı bir kişi isek.
Düşünebiliyor musunuz, Müslümansınız, lafı gelince mangalda kül
bırakmıyorsunuz, herkese akıl veriyorsunuz ama daha Kuranı okumasını
bilmiyorsunuz, öğrenmemişsiniz. Hatta ve hatta evinizde Kuranı Kerim Kitabı
bile yok, varsa da çantasına koyup tarihi eser gibi duvara asmışsınız.
Çevremde
inanın birçok insan tanıyorum, değil Kuranı okumasını bilmek evinde Kuranı
kerim bile yok. Evinde Kuranı Kerimi olanları gördüm, kitap yepyeni daha
çantasından hiç çıkarılmamış. Çiçek gibi evin bir köşesinde saklanmış
muhafaza edilmiş. Düğünlerde gösteriş olsun diye, borç altın takacağız diye
birbirleriyle yarışanlardan hiçbirinin inanın akıl edip de düğün evine
hediye olarak yüce kitabımız Kuranı Kerimi götüreni görmedim. Görsem
şaşardım zaten. Hediyeleşmekmiş, nasıl hediyeleşmekse. Tek tek yazıyorlar,
kameraya kaydediyorlar sonra geri götürüp teslim ediyorlar. Adı da düğün
hediyesi oluyor. her şeyimiz sahte olmuş. Peygamberimiz hediyeleşin diyor.
Götürdüğünüz hediyeyi geri isteyin, geri alın demiyor. Bunun hadı
hediyeleşmek olmamalı.
Sebepsiz ve
sonuçsuz olarak hiçbir şey yaratılmamıştır. İnsanların olduğu gibi eşyanın
ve mahlûkatında bir yaratılış sebebi vardır.
İşte
İnsanların yaratılış gayesini anlatan ayeti kerime.
Zariyat 56: “Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye
yarattım”.
Zariyat 57: “Ben onlardan bir rızk istemiyorum (ben onları kendilerine yahut
başka bir kimseye rızk versinler diye yaratmadım) bana (kullarıma) yemek
yedirmelerini de istemiyorum”
Hayvanların
yaratılış gayesi ni ise Kuranı Kerim şu şekilde açıklıyor..
En’am 142: “Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah’ tır..”
Kitabı Kuran
olan bir insana onu okumak emredilmiştir. Kuran insanlara bir öğüttür ve
kolaylaştırılmıştır. Bakınız ilgili ayeti kerime ne buyuruyor.
Neml 92: ”Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum. Tebliğ
etmekle kim doğru yolu bulmuşsa yalnız kendisi için bulmuş olur. Kim
sapıtmışsa kendine etmiş olur. Dalâlete düşene de ki; ben sadece
uyaranlardan biriyim...
Kamer 17:” Ant olsun ki Kuran’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık, öğüt alan
yok mudur?”
Kuran-ı
Kerimi istediğiniz yerden ve konudan okuyabilirsiniz, bu konuyla ilgili
ayeti kerimede şudur.
Müzemmil 20:”...Kuran-ı Kerim’den kolayınıza geleni okuyun; namazı kılın,
zekatı verin, Allah’a güzel ödünç takdiminde bulunun.”
Yani bu
yüce kitabı okumamanın, bilmemenin, öğrenmemenin hiçbir mazereti, kaçışı
yoktur.
Kuran’ın
sorumluluğunu yer, gök ve dağlar korkudan alamayıp, insan bu sorumluluğu
üstlenmiştir
Ahzâp 72: “Doğrusu biz bu emaneti (Kuran’ı Allah’a itaati ve
ibadetleri) göklere, yere, dağlara, teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekken
(emaneti, sorumluluğu almaktan) çekindiler. Korkup titremişlerdir. Pek
zalim, (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) çok cahil olan insan ise onu
yüklenmiştir.”
Haşr 21:”Eğer biz bu Kur’an -ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak o
dağı; Allah korkusundan baş eğmiş, parçalanmış görürdün. Bu temsiller yok
mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz; olur ki düşünürler...”
Düşünmek -
tefekkür etmek - ibret almak - öğüt kabul etmek - hayırlı sonuçlar çıkarmak
aklı olan insan içindir.
En’âm 126: ”Bu İslam dini, Rabbinin doğru yoludur. Gerçekten
biz, ayetlerimizi, düşünen bir topluluk için beyan ettik.”
Tabiî ki,
dünyaya hiç gelmemiş olmak yani Kuranı hiç bilmemiş, öğrenmemiş, okumamış
olmak özgürlüğünüz de vardır.
Yunûs
100:”Allah’ın izni olmadıkça, hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.
Bir de Allah, akıllarını iyi kullanmayanlara azap eder.”
Nisâ
165:”(İman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri cehennemle)
korkutucu olarak peygamberler gönderdik ki; bu peygamberlerin gelişinden
sonra insanların (yarın) Kıyamette; bizi imana çağıran olmadı diye, Allah’a
bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir, hükmünde hikmet sahibidir.”
Fussilet 26: “İnkar edenler: ”Bu Kur’an-ı dinlemeyin, okunurken gürültü
yapın, belki bastırırsınız dediler.”
Bakara 231:”...sakın Allah’ın ayetlerini şaka yerine tutmayın. Allah’ın
üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği Kur’an-ı ve ondaki
hikmeti düşünün.”
A’raf 204: ”Kuran okunduğu zaman, O’nu hemen dinleyin ve susun. Olur ki
merhamet edilirsiniz.”
Kâfirler Kur’an ayetleriyle alay ederler, Kur’an-ı Kerim okunmaya
başlandığında gürültü yaparak onu bastırmaya çalışırlar, başka söze
dalarlar, Kur’an okunan yeri terk ederler, bundan hoşlanmazlar, kulak
vermezler. Yazık ki toplumumuz içerisinde de aynı özellikleri Müslüman
olarak bilinen kimselerde de görebilmekteyiz.
Dünya
meşguliyeti müminleri Allah’a kulluktan alıkoymaz.
Nûr: 37:”Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş
(onları, gerçek müminleri) Allah'ı anmaktan, namazı gereği üzere kılmaktan
ve zekatı vermekten kendilerini alıkoyamaz. Onlar bir günden korkarlar ki, o
günde kalpler ve gözler korkudan halden hale döner kıvranır.”
Kuran’ın ayetleri birbirinin benzeri ve tekrarı şeklindedir; Allah’tan
korkanlar (Allah’ı sevenler) Kur’an okunduğunda tüyleri ürperir, kalbi
titrer, yumuşar, düşünmeye ve derhal emirlerine uymaya başlar.
Zümer 23:”Allah; ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden kitabı,
sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu kitaptan
tüyleri ürperir ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte
bu kitap Allah’ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola
eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösteren bulunmaz.”
Buyrulmaktadır.
Ben
âcizane tabiî ki önce kendim için bu hususları kendime hatırlatmaya
çalıştım. Çünkü en güzel tebliğ yaşamaktır. Kendin yaşamıyorsan, yaşayın,
yapın, edin, iyi olur diyemezsin, desen dahi itibar görmez, etkili
olamazsın. Onun için bütün bunları kendim için yazdım ve yine kendim
okuyacağım ve kendime çeki düzen vereceğim.
Haftaya
aynı gün ve aynı köşede buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalınız.
Dostlarımızla da Düşmanlarımızla da Gurur Duymalıyız
Bu çok
sevdiğim bir sözdür ve sık sık tekrar ederek ne anlama geldiğini herkese
anlatmaya çalışırım.
Gerçekten de
öyle. Dostlarımızla nasıl gurur duyuyorsak, düşmanlarımızla da gurur
duymalıyız. Çünkü bir kimse diyorsa ki, benim hiçbir kimseyle alıp
veremediğim yoktur, düşmanım hiç yok, herkesle dostum. O zaman ben o kişiden
şüphe ederim arkadaş. Çünkü o kişide münafıklık alameti var olabilir.
Herkese yaranmaya çalışan kişi, doğru adam olamaz. Eğer gerçekten ben
doğruysam, iyi ve düzgün bir insan isem, benim mutlaka dostlarım olmalı ve
yine ben iyi ve doğru bir insan isem benim mutlaka düşmanlarım da olmalıdır
ve olacaktır. Hani bir düşünelim ve İslam tarihine bakalım, gidelim.
Peygamber efendimiz Hz Muhammed (S.A.V ) i örnek alıyor ve önder kabul
ediyorsak, müşriklerin, kâfirlerin, cahillerin ona yaptıkları zulüm ve
kötülükleri hatırlayalım. Kendisine ne entrikalar çevirmişler ve ne
tuzaklar kurmuşlardı da o bunların hiç birinden yorulmamıştı ve onlar için
dualar etmişti. Ben diyorum ki doğru ve iyi yolda olanların yaşasın
düşmanları ve yaşasın dostları.
Müslüman
öyle bir kimsedir ki, elinden ve dilinden emin olunan kişi demektir.
Müslüman’ın ne Müslümana ve ne de kâfire ve münafığa hiçbir kimseye zerre
kadar bir kötülüğü ve zararı olamaz, dokunamaz. Müslüman hep iyiliği tavsiye
etmek, kötülüklerden uzak tutmak için çalışır. Şerrinden emin olunmayan,
şüphe duyulan kişilere Müslüman bile denemez. Müslüman düşmanlarına bile
iyilik eden kimse demektir. Hani bir atasözü vardır “ İyiliğe karşı iyilik
her kişinin işidir, kötülüğe karşı iyilik de er kişinin işidir” der.
Ben
yazılarımda hep hissettiğimi, yaşadığımı, gerçekleri yazarım. Yazarken de
fikir ve düşüncelerimin ana kaynağı Kuran ve sünnet olur. Çünkü Kuran’a ve
sünnete dayanan yaya kalmaz, yolda kalmaz, sözleri havada, boşlukta kalmaz,
tartışma götürmez. Onun için de bu güne kadar kimse arayıp ta şurada yanlış
yazmışsın demedi, diyemez de. Kuran’a ve sünnete dayanan, referansı İslam
olan kişi en sağlam yere dayanmış demektir.
Şöyle bir
etrafımıza bakalım; kimler bize düşman, kimler hep devamlı, dur durak
bilmeden, her yerde, her ortamda aleyhimizde konuşuyor, çalışıyor, o
kıymetli zaman sermayesini ve enerjisini bizim için harcıyor. Ağır taşı
uzağa fırlatamazsınız, yine ağır taş hiç bir zaman uzaklardan gelmez. Ağır
taşlar her zaman en yakınımızdan, bizi en iyi tanıyanlardan, yani iyilik
yaptıklarımızdan, tabir yerinde ise beslediğimiz… lerden gelir. Sizi
bilemem ama ben de bu hep böyle olmuştur. Düşmanlarım, bana gizli ve aşikâr
kötülük ve fenalık tuzakları kuranların, her ortamda yaptığım işleri
küçümseyip, birer kulp bulup hafife alanların, karalayanların, kusur ve
eksik araştırıp bunları yaymaya çalışanların, hep bir zamanlar birlikte
olduğumuz, çalıştığımız, hatta benden iyilik gören kişilerden geldiğini
görüyorum. Düşünün bir kere, siz de aynısını görürsünüz. Düşmanlarınızı
asla uzaklarda aramayın derim. Bir yerlerden bilmediğiniz kötülükler,
engeller geliyorsa, işleriniz ters ve aksine gidiyorsa, o işe şeytanın
karışması yerine bir yakınınız karışmış olabilir, önce en yakınınıza, iyilik
yaptıklarınıza bakın, onlar arasında araştırın. Bu öz kardeşiniz bile
olabilir. Düşmanı uzaklarda aramamalıyız.
Çok sevdiğim
ve yıllarca birlikte olduğumuz ve aynı zamanda GönTAM yönetim kurlunda olan
bir abim bir sohbetimizde dedi ki; ”yahu seni yıllarca tanıyorum, içini,
dışını her şeyini biliyorum, yaptıklarını takdir ediyor ve onun için her
türlü desteği vermeye çalışıyorum, yaptığın işler hep cemiyet, toplum işi,
hizmeti ve bütün bunlar için senin yanında oluyorum.. Ama birisi geçen gün
bir ortamda, senin için öyle kötü ve karalayıcı şeyler konuştu ki adeta şoke
oldum, inanamadım ve adamı bozdum, ağzının cevabını verdim. Adamı da
tanıyorum, herkes için hemen hemen aynı şeyleri konuşur durur, yani işi gücü
hep insanları eleştirmek, karalamak, dedikodusunu yapmak, fitne fesat
işleri. Dedim ki, abi o adam zamanında iyilik yaptığım .....dan birisidir,
şimdi bile önüne bir kemik atsam kuyruğunu sallar, kemiği güzelce yer ve
sonra yine havlamaya başlar. ” Bu tipler dünyalık menfaatçisidirler,
çıkarları olunca anında yüz seksen derece u dönüşü yapabilirler, her yerleri
yalamadır, karakter falan yoktur. Esfele sefilin lerden dir, aşağılardan da
aşağı seviyesinde yani. Hakkımda konuşmaları, benim bir hatamı, eksiğimi
düzeltmeleri için, Allah hakkı için değil, şeytani heva ve heveslerini
tatmin içindir. Kalpleri kararmıştır, topluma sundukları bir projeleri,
işleri, eserleri, başarıları, heyecanları, hedefleri, gayeleri, amaçları
yoktur. Yapacak işleri yoktur ve yegâne işleri odur. Ben onlarla gurur
duyuyorum. Mümin müminin aynasıdır ya hani, ben de onlara bakarak kendime
çeki düzen veriyorum. Ben de böyle miyim acaba, işim gücüm insanları
karalamak, kötülemek, kusur araştırmak mı diye düşünerek kendimi fena
şeylerden ayıklıyorum, kendi kendimi hesaba çekiyorum yani. Hani mümin
müminin kusurlarına gece gibidir, iyiliklerine de gündüz gibidir ya. Hani
bir müminin haksız yere aleyhinde konuşan ve dedikodusunu yapan, mümin
kardeşinin ölü etini yemiş gibidir ya. İşte ben bu durumlara düşmekten
korkuyorum ve tabiî ki Allah’a sığınıyorum.
Ben şahsen
ne dostum olan, ne de düşmanım olan kişi için onlara gelecek hiçbir kötülük
beni mutlu etmez, üzer. Bu dostum için de, düşmanım içinde böyledir. Benim
inanç sistemim bu şekilde tanzim edilmiş.
Düşmanlarımızın düşmanlıkları, entrika ve tuzakları, bizim için kötülük
dilemeleri hiçbir şey ifade etmez. Allahın dilemesi ve izni dışında
yeryüzünde bir yaprak dahi kıpırdamaz.
Al-i
İmrân 120:”
Size ( Müslümanlara) bir iyilik dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir.
Başınıza bir felaket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz
sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.
Yukarıdaki
ayeti kerime ne güzel ifade etmiş. Ayeti kerimede Müslümanların başına
gelen bir iyiliğin kâfirleri üzdüğünü, kahrettiğini, kötülük ise onları
sevindirdiğini, ferahlattığını anlatıyor. İyi düşünelim ve biz de de böyle
bir hal var mı yok mu diye.
Eğer bir
kardeşimizin başına gelen olumsuzluklar sizi mutlu ediyor, ferahlatıyorsa o
zaman münafık ve kâfirlerin safında bulunduğunuzu hatırlayın.
Prensibimiz
şu olmalı, benim mutlaka ve mutlaka dostlarım ve düşmanlarım olmalı ve
onlarla gurur duymalıyım. Ya düşmanlarım olmasaydı benim, halim nice olurdu.
Hiçbir şey yapmaz isem, kitap yazmaz, yazı yazmaz, proje üretmez, hiçbir iş
yapmaz, etliye sütlüye karışmaz, doğruya doğru demez, yanlışa yanlış demez,
gelene ağam, gidene paşam deseydim halim nice olurdu. İnsan bu dünyada ya
var olmalı, ya da olmamalı. Olmakla olmamak arasında birisi asla olmamalı.
Kadir Demircan diye birisi bu dünyaya ha gelmiş, ha gelmemiş olmamalıyım
ben. Gelmiş ile gelmemiş arasında asla olmamalıyım ben. Sıradan değil sıra
dışı olmak yegâne hedefimiz ve amacımız olmalı. Sıradanlık, ne kadar kötü
bir şey. Milyonlarca on milyonlarca, yüz milyonlarca kişi den biri, aynısı
olmak ne kötü şey. Her insan bu dünyada tekdir, eşi ve benzeri
yaratılmamıştır. Yani bu dünyada bana benzeyen, benim aynım olan birisi
yoktur. Ama iş, hayat, hizmet ve aktivasyon olarak da başkalarına benzemeyen
biri olmalıyım ben.
Varsınlar
bana düşman olsunlar. Toplum için bir hizmet üretmeyenler, kendi çıkar ve
menfaatlerinden başka bir düşünceleri bulunmayanlar, varlığı kendisine,
ailesine, çevresine ve bu topluma yük olanlar, fitne ve fesatçılar,
günahkârlar, münafıklar, kâfirler, İslam düşmanları, hırsızlar, huysuzlar,
fırsatçılar, fesatçılar bana düşman olsunlar istiyorum. Onların
düşmanlığının bana zerre kadar bir zararı olmadığı gibi, aksine mükâfatı
olacaktır ve buda benim için avantajdır.
Hiçbir zaman
için, herkesle dost olayım diye bir düşüncem olmadı. Herkesle dost olmak
için çalışayım, dost olayım, ancak dost olamadıklarıma da asla düşman
olmayayım ve düşmanlık etmeyeyim isterim.
Ben hiçbir
zaman için kâfirlerin halleriyle hallenmek istemem. Bakınız Kuran ne
buyuruyor.. He konuda sık sık Kuran’a başvururum. Çünkü Kuran’ın değinmediği
bir tek konu yoktur.
Enâm
38:”...kitapta biz hiç bir şeyi eksik bırakmadık”. Buyuruyor. İşte
konumuzla ilgili çarpıcı bir ayeti kerime daha.
Al-i İmrân 111:”(Ey Müslümanlar) Yahudiler size eziyet
vermekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp
kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da yapılmaz”.
Nisâ 52:”Onlar,
Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Kime de Allah lanet ederse,
artık ona asla bir yardımcı bulamazsın”.
Râ’d 11:”Her
insan için, önünden ve arkasından takip eden melekler vardır. Onu (insanı)
Allah’ın emriyle korurlar.”
Enfâl 36:
”Allah yolunda alıkoymak için mallarını harcayan kâfirler, yakında yine onu
harcayacaklardır. Sonra da (gayelerine eremeyeceklerinden) bu onlara
pişmanlık ve yürek acısı olacak, sonunda mağlup olacaklardır. Küfürlerinde
sebat edenler toplanıp cehenneme götürüleceklerdir”.
Al-i
İmrân 186:
”Ant olsun ki; sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a eş
koşanlardan da gerçekten birçok incitici şeyler işiteceksiniz. Eğer bunlara
katlanır ve sabrederseniz (sakınırsanız) işte bu, din işlerine bağlılık
(ihlas – şuur – samimiyet) ve metanettir.”
Müslümanlar dinlerinde ihtilafa ve ayrı yorumlara düşerek, hükümlerin bir
kısmına inanıp bir kısmına inanmayan, kendilerini doğru yolda görüp öğünerek
diğerlerini tanımayan, aşağılayan, küçümseyen müşrikler gibi
olmamalıdırlar. Böyle bir davranış İslam’da yoktur. Allah böyle haller
içerisine girenlerin gazaba ve cehennemde çok şiddetli bir azaba
çarptırılacağını beyan buyurmaktadır.
Bu
haftalık da bu kadar. Sürçü lisan eylediysek affola. Haftaya aynı köşede
buluşmak üzere Allaha emanet olun. Dostlarınızın da, düşmanlarınızın da
kıymetini iyi bilin.
Denizkenti
Denizikent Yapmak İçin Yola Çıkıyoruz
Bundan 6 ay önce bu köşede bir raporum yani makalem yayınlanmıştı.
Hatırlanacağı üzere Demiştim ki;” Sinek, Saz, Toz ve İhmal Kenti ….
Denizkent
Köy
Değil, Şehir Değil, Mahalle Değil, Belde Değil Ne Burası?
Adı olan
fakat hükmü ve statüsü olmayan yerleşim yeri… Denizkent veya Pınarkent
Havası, suyu, doğası güzel ama hizmeti güzel değil. Yıkılmış ama yenisi
yapılamamış. Gideceksiniz ama kalamayacaksınız. Soracaksınız ama
bulamayacaksınız. Akdeniz’in incisi derler ya, işte buraya da Marmara’nın
incisi diyebilirsiniz.
Anlatırlar hep 40-50 yıl önceden beri Denizkent varmış, zamanın zenginleri
tatillerini burada geçirirlermiş. Antalya Bodrum, Kuşadası yokken Denizkent
varmış.
Şimdi Kuşadası var, ama Denizkent ne var ne yok. İhmaller çok. Denizkent ile
ilgili bir site, bir tanıtım filmi, slaytı bile yok. Kimse yapmamış,
düşünmemiş, gerek görmemiş. İhmaller birbirini kovalamış durmuş.
Düşünsenize, Denizkent sahi sizce ne? Mahalle mi acaba? köy mü? yoksa. Veya
şehir mi?, yoksa belde mi?. Nüfusu kaç? kaç kişi yaşıyor? Sorunları neler?
Mahalle ise muhtarı kim? muhtarlığı nerede? Şehir veya beldeyse belediye
başkanı kim? Şayet siteyse site başkanı kim ne iş yaparlar? Velhasıl kelam
karmakarışık bir yer. Kafam karıştı.”
Diye makalem tam iki sayfa olarak yayınlanmıştı.
Herkes Gönen’i, Denizkenti sever ama biz nedense bir başka seviyoruz. Kimisi
Gönen’de iyi para kazanıyordur sever, kimisi iyi rant bulmuştur sever,
kimisi belediye arsasından arsa alıp denize nazır villa yaptırmıştır
villasında oturmayı sever, kimisi de gidip kafa çekmeyi sever. Yani
severlerde severler, herkesin ayrı bir sevgisi vardır. Denizkentte ne bir
evim, ne bir arsam, ne de bir hazine arazisi üzerine kondurduğum ve içinde
bira içtiğim kaçak bir kulübem veya karavanım var. Hiçbir şeyim yok. Tek
zevk aldığım şey, yılda bir kez eşimin ‘’illa gidelim, bak herkes gitti, bir
biz kaldık gitmeyen’’ demesi ve ısrarıyla Denizkent’e gidip, birazcık utana
sıkıla suya girip -çıkıp, denizin üzerinden, Çanakkale üzerine doğru batan
akşam güneşini doyasıya seyri temaşa eylemem. Güneş batarken o kadar güzel
ki defalarca fotoğrafını çekip sonra herkesle paylaşıyorum. Güneşin
batışını izlerken tefekküre dalıyorum, Allahın gücünü ve kudretini
görüyorum, onun bize sunduğu o doyumsuz nimetleri ve güzellikleri düşünerek
şükür ve dua ediyorum. Ve sonra batan güneşle birlikte Gönen’in yolunu
tutuyorum.
Sonra diyorum ki şu güzel yerden ne olur Türkiye’deki insanlar da
yararlansa, herkes istifade etse, devre mülkler, pansiyonlar, oteller,
kamplar, alışverişler olsa da Gönen insanı da bunlardan yararlansa. Gönen’de
üç bin beş bin kişiye ve aileye de buradan ekmek çıksa ne olur.
Erdeğe gittik, Ocaklarda değil boş pansiyon - oda, bir tek ağaç kuytusu
bile bulamadık. Her yer tıklım tıklım. Denizkent’te ise bir tek pansiyon,
oda, çadır bile yok. Her yer boş, insansız, atıl vaziyette. Yaz günleri
inanın insanlara olumsuz cevap vermekten bıktım. Her yerden arıyorlar,
Denizkent’e gelmek istiyoruz kalacak yer varmı diye. Ama nafile, yok
çekiyorum, nasıl yok, her yer insanla dolmuş da boş oda, pansiyon yok değil.
Pansiyonculuk, otelcik, devre mülkçülük, kiralık ev yeri, organizasyon yok.
Düşünsenize emlakçı bile yok. İstanbul’dan adamın birisi arsa alacak oldu,
rica etti gidip fotoğrafını, filmini çekip adama gönderdik, sonra geldiler
emlakçıdan iki tane arsa aldılar, şimdi de ev yaptırıyorlar. Belediye altı
sene önce insanların günlük olarak barınabildikleri pansiyon türü yıktığı
odaları hala daha yapmadı, yapacağı da yok.
Gittim oraya, gece gündüz dolaştım, herkesle konuştum, rapor hazırladım ve
bu köşeden de yayınladım. Yayınladım da ne oldu, ilgililerden ses mi geldi,
tık mı geldi… Sanki sahipsiz bir şehirde yaşıyoruz vesselam.
Ama
karar verdik arkadaşlarla GönTAM olarak Denizkente el atıyoruz. Sivil
inisiyatif başlatıyoruz.
Kış
bitti, baharın başındayız, tatil sezonuna 3 ay var. Bari bu sezon boş
geçmesin, zararın neresinden dönersek kar olur, ne yapabilirsek onu yapalım.
Gönen için kar olur düşüncesiyle yola çıktık. Gücümüz tabiî ki enerjimiz,
Gönen sevdamız, bu toprakları karşılıksız seviyor olmamız. Halka hizmet
Hakka hizmettir sloganımız, insanların “hayırlısı insanlara faydalı
olanıdır” düşüncesi parolamız. Bir kimse Allah razı olsun der ise bu yegâna
karımız, demez ise “iyilik yap at denize, malik bilmezse halik bilir” sözü
de düsturumuz.
Buradan açıkça çağrı yapıyorum, Ey Gönenliler, Gönen halkı, Denizkent halkı,
Denizkent’te yaşayanlar, Denizket’te evi, villası, köşkü, arsası, tarlası
olanlar lütfen bu çağrımıza cevap verin. Bize katılacakları bekliyorum.
Önce bir platform ve grup oluşturmamız, sonra projeye son şeklini vermemiz,
hedeflerimizi koymamız lazım. Eğer biz yapılması gerekenleri, devletten,
belediyelerden, kendimizden başkalarından beklesek bir 40 yıl daha
bekleyeceğinizden kimsenin şüphesi olmasın. Suç sizin, bizim. Taşın altına
elini koymayanların, nemelazımcı olanların, kendinden başka kimseyi
düşünmeyenlerin.
Denizkent ve Pınarkentte evi, arsası ve işi olanlar başta olmak üzere bir
şeyler yapmalıyız diyenleri açıkça GönTAM’a davet ediyorum. Bineceğiz
arabalara, tutacağız Denizkent’in yolunu, gezeceğiz, göreceğiz,
dinleyeceğiz, bilgileneceğiz, düşüneceğiz, konuşacağız ve sonra başımızı
önümüze koyup neler yapacağımızı kararlaştıracağız. Sonra da aldığımız
kararları birer birer uygulamaya koyacağız. Bakalım ne olacak, hep birlikte
göreceğiz.
Bilen bilir, bilmeyen bilmez. Gönendekilerin çoğu bilemezler, daha
doğrusu bilmek ve görmek istemezler, ama dışarıdakilere sorabilirler. Onlar
yani dışarıdaki Gönenliler çok iyi biliyorlar ve açıkça da söylüyorlar ki,
GönTAM son 7 yıl içerisinde tanıtım, değişim, bilgi, iletişim, koordinasyon
ve proje uygulama anlamında Gönen’de büyük işler başardı. Dile kolay, sadece
ve sadece bir - iki tane örnek vermek gerekirse, son 3 yıl içerisinde tam
3.000 tane Gönen ile ilgili film çekimi yapılıp internete yüklendi. 70. bin
fotoğraf çekildi ve paylaşıma sunuldu. Ve bu filmler ülke ve dünya
genelinde 19 milyon kişi tarafından paylaşılıp izlendi. Şimdi düşünün,
Denizkente de Gönen gibi bir kere el atarsak neler olabilir. İnternete
girin ve Gönen Denizkent yazın bakalım ne çıkacak. Denizkentin ilk ve tek
sitesini dahi biz yaptık. (www.denizkentemlak.tr.gg-
www.gonendenizkent.tr.gg
) Peki, buranın muhtarlığı, belediyesi yok mu dersiniz yok işte. Olsa
bunları yapmak bize mi düşerdi. Tabiî ki, hiçbir şey yapılmamıştır demek
istemem, çok iyi şeyler yapılmıştır ama yeterli olmamıştır, insanlar memnun
edilememiş, bu kentler hak ettiği yerlere getirilememiştir. Burada asıl
suçlular, kendi sorunlarına sahip çıkmayan sakinlerdir, halktır.
“Denizkente sahip Çıkalım ve bir şeyler yapalım” platformunu oluşturmaya
başladık. Bekliyoruz katılacakları, destek olacakları, köstek olacakları,
entrika çevirecekleri, paşa paşa evlerinde, villalarında oturarak bizi
seyredecekleri, akıl verecekleri.. Rolleri görelim diyoruz.
Biz çıktık yola, şimdilik 5 kişiyiz, bakalım bu sayı kaç olacak. Çoğalırsak,
güçleneceğiz, güçlenirsek iyi şeyler yapabileceğiz, iyi şeyler yapabilirsek,
daha iyi şeyler ortaya çıkacak ve hepimiz mutlu olacağız.
Yukarıda
girişini verdiğim altı ay önceki raporumdan sonra sonuç bölümünde de
yapılması gerekenleri de 7 ana başlık halinde şu şekilde sıralamıştım;
1.İlk
öncelik olarak Denizkent önce bir statüye kavuşturulmalı.
2.Mekân
sahipleri sorunlarına sahip çıkmalı ve yönetime aktif olarak katılmalı,
taşın altına elini koymalı.
3.Sosyal
Mekânlar Çoğaltılmalı
4.Yatırımcılar Teşvik Edilmeli
5.
Tanıtım ve reklâm
6.Çevre
Düzenlemesi
7.Sağlık
açısından tanıtım ve teşvikler yapılmalı
Demiştim. Yeni oluşturacağımız platform ve çalışma gurubuyla inşallah daha
pratik bir rapor ortaya çıkar. En basit olarak eldeki imkânlarla,
yapılabileceklerle, yapılması gerekenlerden başlanırsa sonuç alındıkça
ilerlemeler sağlanır. Biz işi ilk olarak tanıtım ve reklâm ile başlamak
istiyoruz. Bir dergi, bülten, gazete veya broşür çıkarmak, TV programları,
devre mülkçülük ve konut kiralama işlemleriyle bir çıkış başlatabileceğimizi
düşünüyoruz. Orada bir ofis ve irtibat bürosu açmayı, emlak alımı ve
satışlarını da canlandırmayı planlıyoruz. İyi bir hareket başlatılırsa,
emlak fiyatları da artar, değer kazanır.
Ben her zaman şunu söylerim, niyet hayırsa amel de hayır olur. Tabiî ki,
bize destek olan olursa, varsa Gönen ve hizmet sevdalıları, bir de ortaya
çıkarlarsa olur bu iş. Yok ortaya kimse çıkmaz da sadece seyirci olmak
isterlerse, bir 40 yıl daha seyretsinler derim, başka ne diyeyim.
Bekliyoruz, Denizkente sahip çıkalım platformuna katılacakları. Fikirleri,
düşünceleri olanları, istek ve şikâyetleri olanları, ben şunu yapabilirim,
edebilirim, verebilirim diyenleri bekliyoruz. İşte irtibat
numaralarımız:05366062730.0266.7626793
gonen_gontam@hotmail.com
Adresimi: Altay Mah. Park Cad. 11Sk:No:34 Gönen
Güzel
Bir Denizkent ve Güzel Bir Gönen olması dileğiyle…
Demokrat Partinin Başında, Güzel Bir insan
Halk
Parti ile Demokrat Parti Farkı
Güzel
yerlere güzel insanlar yakışır. Yahya Kemal Beyatlı’nın çok sevdiğim bir
şiiri var. “İyi İnsanlar İyi Atlara Binip Gittiler.” diyor. Yine bir şiirde
şair diyor ki. “ Kimler yok ki orada, evliyalar, ulamalar, padişahlar,
devlet adamları, yakımızdaki en sevdiklerimizden nice insanları, nice gönül
dostları ve tabiî ki başta bütün insanlığın sevgilisi, önderi, Allah’ın
elçisi, peygamberi, peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.S). Hepsi ölüp, içimizden
sıyrılıp oraya, yani ebedi aleme gittiler. Ne kadar doğru bir şiir sözü
değil mi. İyi insanlar iyi atlara binip gittiler. Sanki biz dünyada
kötülerle baş başa kaldık. Sanki bizim dünya sürgünümüz uzadıkça uzadı.
Sanki iyiler gitmese de, şu kötüler; insanlığın, insanların, devletlerin
başına bela olanlar, ergenekoncular, cuntacılar, Ergenekon’un, mafyanın,
çetecilerin ve bir cümle kötüler ve kötülerin avukatlığı yapanlar gitseler
olmaz mı. Sanki iyilerin hepsi oraya gittiler de biz de kötülerle burada
baş başa kaldık hissine kapılıyor insan ister istemez.
İyi bir
insan görelimde ferahlayalım diye bakar, bekler olduk. Karanlık 28 Şubat
sürecinde bir adam, bir cesur yürek vardı gönüllerimize su serpen. Adı
tanksavar hasana çıkmıştı. Diğer bir adı da adı ile müsemma güzel insan,
Hasan Celal Güzel’di. Mert, dürüst, cesur, sözünü esirgemeyen, hainlerin ve
cuntacıların hazzetmediği bir adam. Daha neler neler, ne adamlar var
hepsinden Allah razı olsun. Geçen televizyon seyrediyorum, Ülke TV, Turgay
Güler’in “Sıra Dışı” programına Hasan Celal Güzel konuk olmuş. Eskilerden
anlatıyorlar. Bir ara söz Namık Kemal Zeybeğe geldi. Malum ikisi de rahmetli
Özal’ın yakın arkadaşı dostu ve bakanıydılar. Turgay Güler daha yeni, son
kongrede Demokrat Partinin başına gelen Namık Kemal Zeybeği sordu. Nasıl
bir adam dedi. Güzel insan Hasan Celal Güzel de dedi ki, yakinen tanıdığım
bir dostum, arkadaşımdır. Milliyetçi, mukaddesatçı, demokrat, cesur ve
dürüst bir arkadaştır dedi.
Evet,
yeryüzünde insanlar da insanların şahitleridirler, kıyamette de aynısı
olacak. Orada da insanlar, insanlara şahitlik edecekler, referans olacaklar.
Namık
Kemal Zeybeği 1987 yılından beri tanırım ve takip ederim. Turgut Özal
kabinesinde Kültür bakanıydı. MHP kökenli, mükemmel bir hitabeti olan, mili
ve manevi değerlere bağlı, Türk cumhuriyetlerini ve dünyayı iyi bilen,
tanıyan bir adam.
İki
hafta sonra aynı programda bu sefer Namık Kemal Zeybek konuk olmuş. Turgay
Güler programında konuğu Namık Kemal Zeybeğe bir soru sordu. Sayın Zeybek,
Kemal Kılıçtaroğlu ile sizin aranızdaki fark nedir dedi. Hani siz de benim
adım Namık, ben bulurum, ederim diyor musunuz diye sordu. Tuzak bir soruydu
bu, ne cevap vereceğini hepimiz merak ederken, mükemmel bir cevap verdi
Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek den. Dedi ki; Kemal
Kılıçtaroğlu, bu güne kadar bu ülke için herhangi bir “icraat yaptığı”
bilinmeyen, görülmeyen, duyulmayan bir partinin genel başkanı, ben de bu
ülke için “icraat yapmadığı” görülmemiş, duyulmamış olan bir partinin
genel başkanıyım dedi. Aramızdaki fark bu dedi. Mükemmel bir tespit,
noktasından virgülüne kadar katılıyorum bu söze. Gerçekten ülkemizde bir
efsane olan Demokrat partinin başına gelebilecek en iyi arkadaşlardan
biriydi Namık Kemal Zeybek, o da oldu ve geldi. Demokrat parti, bizzat
parti başkanı olarak, CHP ye oy verdiğini söyleyenlerin elinden çıkmalıydı.
Tabiî ki, bundan önceki Süleyman Soylu’yu da unutmamak lazım. Seçimler
öncesi Gönen’e gelmişti ve akşamüzeri otobüsün üzerinden yaklaşık bin
kişilik bir topluluğa hitap etmişti. Kendisini hiç tanımıyordum ve ilk defa
dinliyordum. Konuşmalarını dikkatlice dinledikçe, dedim ki kendi kendime
bu da güzel bir insana benziyor dedim. Sonra başkalarına da sordum bu adam
kim, nasıl biri diye, hepside iyi birsine benziyor dedi. Ve sonradan
gerçekten dürüst, kaliteli, vizyonu olan birisi olduğu çıktı ortaya. Turgay
Güler’in programında, Hasan Celal Güzel’e, Namık kemal Zeybek ile birlikte
Süleyman Soylu da soruldu. Güzel, onun için de çok güzel şeyler söyledi.
İnşallah diyorum, iyi insanların tamamı iyi atlara binip gitmemişlerdir.
Demokrat parti tarihindeki şanına yakışır yerini yine alacaktır. Süleyman
Soylu ile Namık Kemal Zeybeğin aynı kadroda, aynı ekip de birlikte
olmalarını, takım oyunu oynamalarını ne kadar isterim. İnşallah o da olur.
Demokrat Parti, Adalet Parti, Anavatan partisi Demirellerden,
Cindoruk’lardan, Mesut Yılmaz’lardan çook çekti. Bu üç partideki özlenen
ruhu şu andaki Ak Parti topluma yansıtmaya çalışıyor. Gerçekten Recep Tayyib
Erdoğan’ın, Demokrat Partinin Menderesinden, Anavatan Partisinin Özalın’dan,
Refah Partisinin Erbakan’ından çok şeyler aldığını ve topluma yansıttığını
hissediyorum.
Ha şunu
da söylemek isterim, bu topluma tabiî ki CHP de, MHP de lazım, herkesin
mutlaka bir hizmeti vardır. Bizim şer bildiğimiz şey hakkımızda hayır
olabilir. Bu topluma bina, konferans salonu, kampus, mahalle, sokak basan
İşçi Partisi ile DTP gençliği de lazım. Ergenekoncular da lazım. Onlar
olmasa diğerlerinin kıymeti nasıl anlaşılacak.
İşte
Erbakan hoca rabbinin huzuruna gitti. Yıldızlar da kayıp gider durmaz
yerinde, iyi insanlar iyi atlara böylece binip giderlerken, dua edelim de
iyi insanların hepsi gitmesin, bir kısmı kalsın, yenileri çıksın, çoğalsın,
fırsat verilsin.
Eskiden
her şehirde akil insanlar bulunurdu, kendilerine danışılırdı. Eskiden
partilerin gençlik kolları, ve kadın kolları, teşkilatları olurdu. Filanca
kişi, filanca partinin gençlik kollarında yetişmiş, gelmiş derdik. Şimdi bu
partilerin yerlerini menfaat ve çıkar kolları, fraksiyonları almış. Daha
yeni şahit olduğum bir olayı anlatayım. Genç birisi, İktidar partisi Gönen
teşkilatının yeni üyesi olmuş. Sohbet ediyoruz, adam gaza geldi veyahut ben
gaza getirdim rahat rahat konuşuyor. Adam diyor ki ne partisi kardeşim
diyor, bana ne diyor üyelikten falan. İşsizim, ne olur olmaz, iktidar
partisine iyi gözükmek lazım diye gidip üye oldum, gelip gittim, her
toplantısına katıldım, verilen görevleri yaptım, biraz koşturdum bir yere
şimdilik kapağı attık. Yarın kim iktidar olursa, hangi partide ışık
görürsem çıkar ona geçerim ne olacak, alt tarafı basit bir form doldurmak
diyor. İşte geldiğimiz nokta bu. Günümüzdeki insan prototipi bu işte.
Dönek, çıkarcı, menfaatçi, karaktersiz, amacı ve gayesi olmayan, ikiyüzlü
ne derseniz deyin. Partilerin gençlik teşkilatlarında yetişmiş adamlar
belediye başkanlığında da diğer görevlerde de çok başarılı oluyorlar.
Merdivenleri ağır ağır, basamak basamak çıkacaksın. Hani bir şiir var, ağır
ağır çıkacaksın bu merdivenlerden diye. Teşkilatçı insanlar böyle her yerde
başarılı oluyorlar. Başbakanımıza bakınız, MSP nin Gençlik kollarından
geliyor, il başkanlığı yapmış, belediye başkanlığı yapmış. Tırmalaya
tırmalaya, hazmede hazmede, mücadele ede ede, hak ederek gelmiş.
Valla
ben açıkça söyleyeyim, İHL mezunuyum, MTTB den geliyorum, İslam milliyetçisi
ve mukaddesatçı, aynı zamanda liberal düşünceli bir insan olarak ve hiçbir
partiye, lidere ve şeyhe de kendimi kiralamamış olarak güzel insanların
hepsini seviyorum. Adnan Menderesi seviyorum, Turgut Özal’ı, Necmettin
Erbakan’ı, Recep Tayip Erdoğan’ı, Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Namık Kemal
Zeybek’i, Hasan Celal Güzel’i, Şevki Yılmaz’ı, Fetullah Gülen hoca efendiyi,
Gönenli Mehmet Efendiyi, Mahmut Bayram hocayı, Ömer Seyfeddin’i vel hasıl
sevilecek insanların hepsini seviyorum. Sevdiğimi Allah hakkı için sevmeye,
sevmediğimi de Allah hakkı için sevmemeye gayret ediyorum. Çünkü kıyamet
gününde kiminle olmayı arzu edersem onları sevmeye çalışıyorum. Zaten Allah
herkese sevilmeyi nasip etmez, tabiî ki herkese de sevmeyi, sevebilmeyi
nasip etmez.
Allah
hepimize Allah’ın sevdiği bir kişi olmayı, insanlar tarafından sevilen bir
kişi olmayı, sevilmesi gerekenleri sevmeyi, nefret edilmesi gerekenlerden de
nefret etmeyi bilen ve başarabilen bir kişi olmayı nasip etin.
Vekilimizi Arıyormuşuz…
Nerede aranır, nasıl bulunur, nitelikleri neler olmalıdır.
Malum,
seçimler ve sandık iyice yaklaştı, kapıya dayandı. Yeni dönem için
milletvekili seçimleri yapılacak. Aday adayları konuşulmaya ve adaylık
kulisleri yapılmaya başlandı.
Bana da
soruyorlar, ne düşünüyorsun, kim olabilir veya olmalı, konuşulanların
şansları nedir diye. Tabiî ki bana soranlar, sıradan benim gibi basit
vatandaşlar. Yani öyle değerli, yetkili, ilgili, görevli, kendine bu işlerle
ilgili araştırma ve çalışma yapma görevi verilmiş kişiler değiller. O tür
kişileri göremediğim gibi, fikirlerini, ne düşündüklerini, ne planlarının
olduğunu da bilemiyorum tabiî ki.
Kapalı
kapılar ardında bir şeyler planlanıyordur, bir bildikleri vardır, Gönen
adına birileri, bizden daha iyi şeyler düşünüyordur diye tahmin ediyorum.
Niye böyle düşünüyorsun diye soranlara şunu söyleyebilirim. Önceden biz bu
filmleri defalarca izledik. Eski izlediğimiz filmlere geri gitmek için
hafızamızı toparlarsak çok şeyler hatırlarız.
Mesela
ben bir tanesini hatırlatayım. 2004 belediye seçimlerinde ne olmuştu.
İktidar partisinin 5-6 tane aday adayı oldu. Bu insanlar adaylık için para
yatırdılar, haftalarca, aylarca işlerini güçlerini bırakıp koşturdular,
ümitlerini, duygularını, heyecanlarını, enerjilerini, psikolojilerini bu işe
odakladılar. En sona doğru gelindiğinde, dört kişi de Ankara’ya mülakata
gitti. Mülakat sonrası iyi sınav verenlerden iki arkadaşın isimleri zirve
yapmıştı, ikisinden biri mutlaka aday olacaktı. Yani iki kişinin % 50
şansları vardı, hatta birinin şansı % 90 a bile çıkmıştı. Kesinleşti
kesinleşecek, bitti bitecek ti ki...
Sonra ne
oldu, okus bokus üç ondokuz bir yirmi dokuz yapılıp, tombaladan tavşan
çıkarılmadı mı. Kimsenin aklında, zihninde, gündeminde olmayan, bir ismi,
adı sanı hiç geçmemiş olan bir aday, konuşulmadan, tartışılmadan,
araştırılmadan, istişare yapılmadan, halka dahi sorulmadan şak diye ortaya
çıkarılmadı mı.
Malum
eskiyi hatırlarsak o günlerde, şu anda iki yıldır yurt dışında yabancı dil
mastırı yapan çok değerli biri ile, yine şu anda çok önemli bir iş adamı
olan biri ne kadar çok çalışmışlardı, vatan, millet, sakarya için değil mi.
Halkımız onlara çok minnettar, hayır ve dua ile anıyorlardır şimdi olları
değil mi !.
O
insanların hiç mi gururu, onuru yok. İnsanların gururlarıyla kim
oynayabilir. Ama oynayan oynuyor. Siyaset entrikalar sistemi yapılmamalı
değil mi. İnsanları siyasetten soğutmanın ne anlamı var. Ama ben soğumadım.
Çünkü siyaset İslam’da vardır. Siyasetin gerçek anlamdaki sözlük tabiri de
şudur. Bilmeyenler öğrenmeli. Aynen yazıyorum. İnanmayan varsa benim
Gönen’in şehir ve köylerindeki tüm camilerinde ve kütüphanelerde mevcut olan
“İmam Hatip Rehberi” isimli kitabımın 280 inci sayfasında var. Zamanında
önemli sözcükleri de eklemiştim kitabıma. Ayrıca bu kitap Diyanet İşleri
Başkanlığı Yayın Kurlundan da onaylı bir eserdir. Kitaba bakarak aynısını
buraya yazıyorum.
Siyaset:
“Yaratıcı tarafından insanlara vaaz olunan bir dinin tüm kurallarının,
idareci tarafından, idare edilenler üzerinde, en mükemmel bir şekilde
uygulanıp tatbik edilmesi sanatına siyaset, bunu başarılı bir şekilde
uygulayana da siyasetçi denir. Dünyanın en büyük siyasetçisi ( idarecisi)
Hz Muhammed (S.A.V) dir.” Yani siyaset bir peygamber sanatıdır,
mesleğidir. İslam la demokrasi çelişmez, birleşir. Zaten orta doğudaki
diktatörlerin şeriat adına uyguladığı kurallar ve uygulamalardan çok çekti
bu ümmet. Kimileri demokrasiyi kendi menfaatine göre algılar ve uygular,
kimileri de şeriatı kendi menfaati ve çıkarları doğrultusunda algılar ve
uygular ve tabiî ki kullanır. Bu türden, siyaseti kötü yapanlar, kendi
çıkar ve menfaatleri doğrultusunda kullananlara bakarak siyasetten soğumak
olmaz.. O gün hokus bokus yapanlar, bu gün tenha ve karanlık sokaklarda,
millettin bağrından atıl bir şekilde ancak yürüyebiliyorlar. Doğal tasfiye,
Allahın adaleti, etme bulma dünyası işte ne diyelim. Her zaman söylediğim ve
çok tuttuğum bir söz var. Koltuktan düş, kanepeden düş, makamdan düş,
minareden düş, daldan düş, nereden düşersen düş, ama asla gönüllerden düşme.
Gönüllerden düşmek düşmelerin en berbatı oluyor. Dünyan da, ahiretin de
kararıyor. Sokağa çıktığında insanlar senden yüz çeviriyorlarsa, seni
gördüklerinde eski kötülüklerini hatırlıyorlarsa var valine.
Gönen
vekilini arıyormuş. Bu gün isimleri konuşulanlar veya isimlerinin
konuşulmasını sağlayanlar dikkatli olmalılar. Milletvekilliği de öyle ucuz
bir şey olmamalı bence. Aç tavuk kendini mısır ambarında görmemeli. Bir de
benden daha iyi vekil olur diye ortaya çıkanlar, kendi propagandasını ve
reklâmını yapanlara da çok dikkat etmeliyiz. Eğer gerçekten sen iyi isen,
sen çıkma ortaya, seni bulsunlar, çağırsınlar, konuşsunlar, ayağına teklife
gelsinler, yalvarsınlar. Övündüğümüz, gururlandığımız Osmanlıda böyle
değilmiy di. Padişah bir kişiye valilik teklif ediyor, o kişi de diyor ki
benden daha ehil olan şu kişi var, ona gidelim, ben bu göreve hazır ve layık
değilim diyor. Şimdi öylemi, ben her şeye layığım deyip ortaya çıkanlara ne
demeli. Nereden nereye. Ama iyi bir başbakanımız var, böyle ortaya
çıkanlara, birilerinin pazara çıkardığı kişilere prim vermeyecek kadar
deneyimli. Yanlış hesap Bağdattan da, başbakandan da döner.
Önceki
dönemde öyle olmadı mı? Gönen’den birisi kendi kendine aday olup, kendi
kendine listelerde öne çıkıp, kendini Ankara’ya yamamaya kalkmadı mı. Sonra
ne oldu. Allahın dediği oldu. Doğal tasfiye. Senin etin ne budun ne diye
sorarlar adama. Meşhur atasözü var. Herkes ayağını yorganına göre uzatmalı.
Vekil
olacak kişi halkın içinde, halk ile, kol kola, yan yana, gönül gönüle omuz
omuza olmalı. Halka selam vermeyeceksin, siyah camlı arabayla, siyah
gözlükle dolaşacaksın, sırça köşklerde oturacaksın, hiç bir sivil toplum
kuruluşunda yerin yurdun yardımın olmayacak, kendi işlerinden başka bir
marifetin olmayacak, Gönen’den başka bir yere ancak 3 günlüğüne gideceksin
sonra …..
Vekil
olacak kişide ben şu özellikleri ararım. Eğitimi ne, nerelerde çalışmış,
hangi işleri başarmış, eserleri ne, Türkiye’nin kaç ilinde, nerelerde görev
yapmış, gezmiş, dolaşmış kaç ülkeye gitmiş. Başardığı ve halkın hafızasında
yer eden eserleri, projeleri neler. Toplam kaç kişiyi tanıyordur veya
bulunduğu şehir, ülke ve dünya genelinde kendisini tanıyan kaç kişi vardır,
bin kişimi, on bin mi, yüz bin mi kaç kişi. Hitabeti, insanlarla sıcak
iletişim ve diyalogu nasıl, iş bitiriciliği nedir. Toplumda sevilen
yönlerimi, sevilmeyen yönlerimi baskın. Bu güne kadar en fazla kendi
çıkarları için mi, kamu çıkarları için mi emek göstermiş, başarılı olmuş.
Milli ve manevi değerlerimizle barışık mı, kavgalımı yoksa münafıkça bir
tavrımı var. Tabiî ki özellikleri daha da arttırabiliriz.
Vekilimizi, Biga’dan, Bandırmadan, çevre ilçelerden, Silivri’den, yurt
dışından yabancı dil eğitimi de almışlardan ararsak çook ararız.
Adamlara
baksanıza, “ ses kaydında “ önce liderleri toparlayalım, yangını kaynağından
halledelim” başka bir ses kaydında da “ tepelemek var acımak yok,
sorarlarsa adam ihtilal yapmayı düşünüyor dersin” diyen kanlı bir darbe
planlayan ve cezaevinde olan cuntacılara rozet takıp vekillik teklif
ediyorlar. İnanın duyduklarıma inanamıyorum. Bu partiler sanki seçimlere
giderken eceli gelmiş gibi bir harekete giriyorlar, seçimlere giderken
kamikaze dalışı yapıyorlar. Sonrada Ak Partinin oyları niye yüzde ellilere
tırmanıyor diye merak ediyorlar. Onlara soruyorum, niye merak ediyorsunuz,
hepiniz adeta Ak Partinin tek başına, hem de ezici bir çoğunlukla iktidara
gelmesi için Ak Partililerden daha fazla çaba gösteriyorsunuz. Siz böyle
yaptıkça, akıllı, sağduyulu ve demokrasi yanlısı bu millet kime gidecek,
belli değil mi adres. Valla ben çok açık fikirliyim, kızan kızar, darılan
darılır, şu anda R. T Erdoğan’ dan başka alternatif bir lider göremiyorum.
Keşke görebilseydim, bir tane görmüştüm onu da sanırım bu hainler suikastla
helikopterini düşürdüler.
Ama
ümitliyim, Allah hiçbir zaman yanlış kişileri iktidara getirmez, gelseler de
orada fazla tutmaz. Allah Müslümanlar aleyhine kimseye bir zafer nasip
etmez. Görüyorsunuz Ortadoğu da iş birlikçi diktatör hainler birer birer
fare deliklerine gönderiliyorlar. Az bir saltanattan sonra ebedi bir
zillete nasılda mahkûm oluverdiler. Onların sonları böğüre böğüre ölmektir.
Allah, halk ve insanlık düşmanlarının sonları hep aynı olacaktır.
Yine yazı konumuza dönmek gerekirse şöyle diyebilirim. Halk aslında kimin
vekil olacağını biliyor da, halka soran yok. Kim vekil olabilir, vekilliğe
layıktır o kişiler var ama onlara uğrayan yok. Ben biliyorum ama bana soran
yok. Ne mücevherler var, ne insanları tanıdım. Hepsi Gönenli, ama hepsi,
Gönen dışında yaşıyor. Ne demişler atalarımız, alçak yer yiğidi hor görür.
Yiğitler Gönen’de barındırılmaz, barınamazlar. İki ay önce bir konuğum
geldi GönTAM’a, orduda görevli üst düzey bir subay. Gönen’li, bilgi,
vizyon, enerji, heyecan, sosyal- kültürel yön süper. Şaşırdım kaldım,
nerede yetişmiş bu adam dedim, hayretler içinde kendime sordum, bu adamları
değerlendiren olur mu, hizmet fırsatı veren olur mu, seni biz şurada görmek
istiyoruz diyen olur mu. Olmaz dedim, dürüst, ilkeli, ahlaklı, halkla
barışık, halkın içinde olan, hizmet sevdasıyla yanıp tutuşan insanlar,
kuytuda kalmaya mahkûmlar bu ülkede dedim. Adam Gönen’e, annesini ziyarete
gelmiş, gelmişken bir de belediyeye uğrayayım yetkililerle tanışayım demiş.
Demiş demesine ama randevu alamamış, tanışma hevesi kursağında kalmış. Böyle
onlarca kişiyle tanıştım, dertleştik. Kapımız ve gönlümüz Allaha şükür
herkese açık. Kimseye ne randevu veriyorum, nede alıyorum. Bu gün randevu
vermeyenler, verdikleri randevuyu yerine getirmeyenler unutmasın ki bir gün
gelecek, çok bol vakitleri olmasına rağmen, randevu isteyen bir tek kişi
bile olmayacak.
İnşallah
vekilimizi buluruz. Devam edelim bakalım aramaya. Gönen’den gerçekten
yukarıda saydığım bütün kriterlere uygun birisi çıkarsa, hangi partiden
olursa olsun vallahi önce ben destek veririm. Parti, purtu ayrımı yapmam.
Kriterlere uygun birisi de, cuntacıları liste başına yerleştiren partilere
de herhalde itibar etmez.
İnşallah
hakkımızda hey şey hayırlı olur. Gönen’den hayırlı birisi çıkarda yine
hayırlı işler yaparak ilçemize, memleketimize, insanımıza hizmetler sunar.
Hanımlar Konferansta, Beyler Kahvede
Hayra ve İlme Hizmet
Vakfını Termik Ederim
Gönen’de
hanımlarımız Gönen’in gururu olmaya devam ediyor. Perşembe akşamı yatsı
namazından sonra sinema salonunda “Namazla Diriliş” adlı konferansta salon
doldu taştı.
Üçyüz
kişilik salonda altı yüz kişi nasıl konferans izlermiş herkes şahit oldu.
Ben oturmaya yer bulamadığım gibi fotoğraf çekmeye de fırsat bulamadım.
Adeta mahşer günü gibi bir kalabalıktı.
Namaz
Gönüllüleri Platformunun yaptığı konferansın Gönen’deki ev sahibi hiç
şüphesiz yine Gönen Hayra ve İlme Hizmet Vakfı idi. Gerçekten Hayra ve İlme
Hizmet eden bir vakıf. Adı ve hizmetleri ile müsemma bir kuruluş. Yirmi yıla
yakındır ilçemizde hizmet veriyor. Partiler, cemaatler, görüşler, inançlar,
kuruluşlar ve tabiî ki siyaset üstü bir kuruluş. Tam bir Osmanlı kuruluşu.
Koltuk, kanepe, makam, menfaat mücadelesinin yerine hizmet etme ve sevap
kazanma mücadelesi var. Herkes bu kuruluşu örnek almalı bence. Vakti ve
maddiyatı bulunduğu halde hiçbir derneğe, vakfa üye olmayanlar, bir kuruş,
zerre kadar bir desteği, ilgisi ve alakası bulunmayanlar bence kendinden ve
insanlığından utanmalı. Ben insan mıyım acaba diye kendini sorgulamalı.
Konferansı ayakta izleme imkânım oldu. İnanın salonun üçte ikisini
hanımlarımız oluşturmuşlar. Hani konferans salonlarında bir prensip olur,
hanımlar için de yer ayrılmıştır derler ya. Burada tam tersi olmuş.
Erkekler için de yer ayrılmış. Ayrılmış ayrılmasına ya, kendilerine ayrılan
yeri kahveden, okey masasının başından gelip te dolduramamışlar bile.
Konferans salonunu şöyle bir izledim, başı açık başı kapalı her kesimden ve
yaş gurubundan hanımlarımız inanın bilgiye, ilme susamışlar. Doldurmuşlar
salonu hınca hınç. Çoğu da ayakta ve merdivenler üzerinde, hiç konuşmacıyı
göremeden sadece sesini duyarak izliyorlar. Zaman zaman gözyaşlarının sel
olup aktığını ve büyük bir inanç atmosferinin içinde kendilerini
bulduklarını gözlemledim.
Gerçektende hanımlarımız Gönen’li Mehmet Efendi diyarına daha fazla
yakışıyorlar, Mehmet efendinin memleketini daha iyi temsil ediyorlar.
Mahalleden hanımlar birleşerek akın akın salona konferansa gelirlerken,
eşlerinin de onları konferansa bırakıp kahveye gittiklerini gördüm. Çok
üzücü bir nasipsizlik. Senin ayağına kadar bir ilim, bilim fırsatı gelmiş
onu tepiyorsun. Fırsatları değerlendiremiyorsun. Kahve ve okey masası
kaçıyor mu be adam. İnanın ilçemizde bir program olup ta gidemedim mi içimde
bir burukluk, eksiklik, huzursuzluk oluyor. Acaba kaçırdığım bir fırsat mı
oldu. Herkes fırsattan istifa de etti de, bir ben mi edemedim diye
düşünüyorum.
Bu şunun
gibi bir şey dir. Çarşıda, bir salonda, insanları toplamışlar, gelenlere
ikişer yüz TL para vermişler. Siz de gidememişsiniz ve iki yüz TL den
olmuşsunuz. Veyahut da şöyle de düşünebiliriz. Belediye hoparlörü bir
haftadır bu konferansın anonsunu yaptı. Belediye hoperlerinden denilseydi
ki, Perşembe günü akşamı saat 20.00 da Sinema salonunda Maliye bakanlığından
gelen bir ekip herkese 100 er TL para dağıtacak diye anons edilseydi ne
olurdu. Herhalde salon 300 kişiyle ancak mı dolardı, yoksa yer kapmak için
Perşembe günü güneş doğmadan sabahın altısında salonun önünde kuyruklar mı
oluşurdu. Kahvelerde okey oynayan adam mı kalırdı. Görüyoruz Sosyal
yardımlaşma Vakfının önündeki kuyrukları da oradan tahmin ediyoruz. Mesela o
kuyrukta olan insanlardan, Perşembe günkü konferansta kimse gözüme çarpmadı.
Bir
diğer husus halkın hınca hınç doldurduğu, gönüllerin coştuğu, büyük
buluşmaların yaşandığı önemli programlarda ne hikmetse ilçemizin yerel
basından kimseleri göremiyoruz, görmekte zorlanıyoruz veyahut çok az ve kısa
süreli görebiliyoruz.
Mesela
en son Mehmet Efendi camisinde yapılan anma programında Pazar günü caminin
içinin dışının dolup taştığı programda Gönen’deki basından kimseyi
göremedim. Vakıf yetkilerinden birisi, gelip sordu, hani basından kimse yok
mu dedi. Ben de dedim ki çağırmadınız mı dedim. Hepsini tek tek aradık
dedi: Meğer bey efendiler özel davetiye bekliyorlarmış. Bir yerde haber
olacaksa, gazeteci haber yerine davet edilecekmiş. Böyle bir şey varsa onu
ben bilmiyorum. Ben şahsen gazeteci değilim, basın da değilim. Müstakil,
bağımsız, bağlantısız araştırmacı yazar ve gözlemciyim. Davet edilen her
yere gidiyorum, bazen de davet edilmeyen yerlere de gidilir. Adam
unutmuştur, genele bir davet söz konusu ise duyan ve vakti olan gider.
Mesela
geçen Ticaret odasının ödül töreni vardı, Gönen’deki bütün basının tamamı
oradaydı. Bir odanın kongresinde bütün basın orada, zengin birinin
cenazesinde bütün basın orada. Ben istiyorum ki basın halkın bütün
katmanlarına ve inançlarına eşit mesafede olsun ve değer versin. 50 kişinin
katıldığı oda kongresini haber yapmaya geliyorsa, 300 kişilik bir salonu 600
kişinin doldurduğu bir konferansa da katılsın haber yapsın.
Belediye
başkanımızda konferansa en son gelenlerden oldu. Tabii biz yer bulamadık,
dışarıda kaldık, ona yer verdiler, oturup izledi. Halkın katıldığı ve büyük
ilgi gösterdiği birçok önemli toplantı ve etkinliklerde de başkanımızı,
kaymakamımızı, diğer idari birim amirleri ile oda başkanlarını ve sivil
toplum kuruluşu temsilcilerini de görememekteyiz. Bu makamlar, halk adına
düzenlenen, siyasi ve ticari olmayan, Türkiye vatandaşı olan kişi ve
kurumların düzenlediği ve katıldığı toplantı ve etkinliklerde niye
olmuyorlar anlayamıyorum. Başbakanımız daha yeni konuştu. Halkın içine
girin, gerekirse çizmelerinizi giyin ekibe dahil olup onlarla birlikte
çalışın. Evlerine, mekânlarına gidin ziyaret edin. Halkla iç içe olun demedi
mi. Valla ben belediye başkanını çarşının ortasında yanında hiçbir adamı
olmadan sıradan bir vatandaş gibi dolaşırken, dükkânlara girip bu kaç para
diye sorarken, parkta yalnız başına oturup çay içerken, bir eve ziyarete
gidip hal hatır sorurken, evinden iş yerine yayan gelirken, çalışan
personelin masasına yanına gidip karşısında oturup çay içerken, bisikletle
eve öğlen yemeğine giderken, makam arabasını kendisi sürerken, bankamatik
kuyruğunda maaşını almak için sıra beklerken görmeyi arzu ediyorum. Sanırım
herkes böyle arzu ediyordur. Sıradan biri, bizden, içimizden biri ancak bu
şekilde olunabilir diye düşünüyorum. Daha Cuma günü başbakanımız Ankara
Hacı bayramda Cuma namazını kıldıktan sonra halkın içine girip simitçiden
simit alıp yemedi mi. Ben ilçemin belediye başkanını ancak kongrelerde,
seçim zamanları esnaf ziyaretlerinde, televizyon programlarında, otel
koridorlarında görebiliyorsam o yönetimden ne bir beklentim ve nede bir
desteğim, katılımım olabilir. Ve o yönetimin de başarılı olma şansı çok
azdır.
Gönülleri coşturan, insanları buluşturan, hayır köprülerini oluşturan Gönen
Hayra ve İlme Hizmet Vakfının yönetiminden başta, 32 yıldır tanıdığım,
sevdiğim ve örnek aldığım ve 1978 den 1980 ihtilaline kadar MTTB de birlikte
olduğum Hüseyin Uyar ağabeyime, yine İmam Hatip Lisesinden 32 yıldır hocam
olan Kamil Çavuşoğlu’na, Abdurarhman Kural’a ve diğer vakıf görevlileri ve
hizmeti olanlara sonsuz teşekkür ediyorum. Ayrıca bu tür
organizasyonlarından dolayı kendilerinden biz razıyız, Alhah’da razı olsun.
Çalışmalarında ve hizmetlerinde Allah yardımcıları olsun.
Gönen’li
hanımlardan da Allah razı olsun. Gerçekten gönül köprülerinin atılmasında,
bu tür büyük organizasyonların gerçekleşmesinde onlar olmasa inanın işimiz
harap. Hanımlar olmasa dışarıdan getirdiğimiz konferansçı misafirlerimize
salonu dolduramadığımız için rezil olabiliriz.
İyi ki
hanımlarımız var. İnşallah bundan sonraki konferans ve etkinliklerde
erkekler şampiyon olurlar. Hani dinimize göre Mümin erkeklerle Mümin
kadınlar hayırda yarışırlar ve yardımlaşırlar ya.
Buradan
kurum ve kuruluşların, sivil toplum kurumlarının, idarecilerine ve
başkanlarına da seslenmek isterim. İşiniz gücünüz koltuklarınızı korumak
olmasın. Boş durmayın, kendiniz için, üyeleriniz için, toplum için, Gönen
için ve en tabiî ki ve hakikisi Allah rızası için bir şeyler yapın. Çalışın,
üretin, koşun, koşturun, terleyin, yorulun, sıkıntılar çekin. Bir atasözü
var, at ölür meydan kalır, yiğit ölür şanı kalır. Koltuklar, makamlar gelip
geçicidir. O koltukta ne kadar kaldığınız önemli değildir, neler yaptığınız
önemlidir. Bir çivi çakmadan, bir eser, bir anı bırakmaman, bir basamak
yükseltmeden, bir gönül almadan giderseniz koltuktan var halinize derim.
Biliyorsunuz Hüsnü Mübarek de Mısırın başında koltuğunu 32 yıldır korumayı
başarabilmişti. Sonra ne oldu hepiniz biliyorsunuz. Örnekleri
çoğaltabiliriz.
Sürçü
lisan eylediysek affınıza sığınırım. Haftaya aynı gün, aynı sayfada, eğer
sahibi değişmez ize aynı gazetede başka bir sohbet konusunda buluşmak üzere
Allah’a emanet olunuz.
Boş
Teneke Çok Gürültü Çıkarır
Hangi Partinin Arkasından Gitmeliyiz
Konuma girmeden önce
Mübarek firavununun gidişi tüm İslam alemine ve başta Mısır’lılara mübarek
olsun.
Merak ediyorum, Hüsnü Mübarek 32 yıldır 82 milyonluk Mısır halkına ve Yahudi
İsrail katillerine destek vererek Filistin halkına zulmetti. Kendisi 82
yaşında ve ülkeden kaçtı sanırım bundan sonra fare deliğinde yaşayacak. Ve
tabii 82 yılın sonunda bir gün ölecek. Ölecek te ölmesine, bu kadar insanla
nasıl helalleşecek. Helalleşmeden öbür dünyaya nasıl gidecek. Giderse orada
bu yaptıklarının hesabını nasıl verecek diye düşünmeden geçemedim. Darısı
diğer zalimlerin başına: Yaşasın diktatörler, zalimler, cuntacılar ve
ergenekoncular için cehennem diyerek bu haftaki yazıma geçiyorum.
Boş
teneke çok gürültü çıkarır veya tangırdar diye halk arasında çok meşhur bir
atasözü vardır. Geçen Gönen’e gelişinde Başbakanımızda çok tuttuğum bir
atasözünü söyleyiverdi. Horozu çok olan köyün sabahı geç olur dedi.
Atalarımız inanın hiçbir sözü boşuna söylememiş. Bu iki söz sizce hangi
partilere cuk diye oturuyor. Orduya selam çakanlar, darbe yapmıyor diye
bozuk atanlar, silivrideki azılı ve vatan haini Ergenekon terör örgütü
sanıkları ve bu milleti tepeleyelim, acımayalım, toplama merkezinde
toplayalım diyenlerle kol kola, sarmaş dolaş olanlar, nasıl nasıl meclise
sokalım da adaletin elinden kurtaralım diyenler, PKK lı bir partiyle ittifak
yapsak daha çok oy alır mıyız diyenleri, terörist başına sayın diyenleri,
terörün azalmasından ve bitmesinden içten içe hoşnut olmayanları gözünüz
var görüyorsunuz, kulaklarınız var duyuyorsunuz, kalbiniz var
hissediyorsunuz. Değil mi?
Gözleriniz var görmüyor sa, kulaklarınız var duymuyorsa, kalbiniz var
hissetmiyorsa, aklınız var akletmiyorsanız vay halinize derim.
Bize, yani ülkemize çok gürültü çıkaranlar lazım değil. Halka ve hakka
hizmet edenler, halkın değerleriyle barışık olanlar, insan haklarını ve
demokrasiyi, kişi hak ve özgürlüklerini damarlarına kadar içine sindirenler,
iki yüzlülük ve münafıklık yapmayanlar lazım.
Seçimler geliyor, Türkiye’de ve Mısırda sandık kapımızda. Gürültü
çıkaranlarla, demokrasi tiyatrosu oynayan sahtekârları, karanlık odaklarla,
ABD ve diğer sömürgeci ülke ve menfaat şebekeleri ile sarmaş dolaş olan
bozguncu işbirlikçileri, ırkçı, milliyetçi, bölücü şövenistleri karşımızda
ayan beyan izliyoruz, görüyoruz.
Şu işe
ve acayipliğe bakın, Türkiye’de bölücüleri, fitnecileri, cuntacıları, inanç
ve demokrasi düşmanlarını, terör örgütü sanıklarını, Mısırda Mübarek
firavununu destekleyen ve onlara alkış tutan insanları görüyoruz. Esfele
sefilin ayeti sanki bunlar için inmiş.
Bu
dünyada kimi destekliyorsak, öbür dünyada da onunla birlikte olacağımızı
unutmamalıyız. Ahiret gününde herkes sevdiğiyle haşrolunur ayeetini
unutmayalım.
Kıyamet gününde herkes Dünyadaki lideriyle, sevdiğiyle çağrılacak ve haşr
olunacaktır.
İsrâ 71:”Bir gün (kıyamet ve hesap gününde) bütün insanları
önderleriyle beraber çağıracağız. O gün kitabı sağından verilenler, işte
onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.”
İyi
insanlarla olmalıyız, iyi insanlara, iyi partilere, iyi ve güzel projelere
destek olmalıyız. İyi ile kötüyü idrak etmek için Allah bize göz ve akıl
vermiştir. Kötüler de iyiler de hallerinden, hareketlerinden ve tabiî ki
simalarından kendilerini belli ederler. İşte bu konuda bize ışık tutan
ayeti kerime..
Rahman 41: ”Mücrimler simalarından tanınırlar da ayaklarından
yakalanırlar...”
Fetih 29: ”...Onları (müminleri), rükû ve secde eder halde
(namaz kılarken) Allah’tan sevap ve rıza istediklerini görürsün. Secde
eserinden nişanları yüzlerindedir. “
Onlar, yüzlerindeki secde izleri, nurları ile karşıdan tanınırlar.
Yüzlerinde bir serinlik, hoşluk, tebessüm ve merhamet izleri, acizlik
belirtileri vardır. Konuşmaları, kılık kıyafetleri, her türlü hal ve
hareketleriyle müminler; kâfirlerden, münafıklardan, günahkârlardan
ayrılırlar, seçilirler. Ayrıca kâfirler konuşmalarından, giyim kuşam,
hareket ve davranışlarından da belli olurlar. Kendi aralarında da hep
kavgalıdırlar, barışık değillerdir.
İsrâ
72:”Bu dünyada kör olan Ahirette de kördür. Ve yolunu daha fazla
şaşırmıştır.”
Vatan
hainlerine ve bölücülere hiçbir anlamda ve platformda yardımcı olmamalıyız,
şeytanın, kötü kimselerin gönüllü avukatlığını yapma gafletine düşmemeliyiz.
Nisâ
109:”İşte siz (ey hainleri müdafaa edenler) öyle kimlersiniz ki, cahiliyet
gayreti ile Dünya hayatı uğrunda o hainlerden yana (lehinde) mücadeleye
atılmışsınız. Kıyamet gününde (cehennemde) onlara azap edilirken, kendileri
hesabına Allah’a karşı mücadele edecek kimdir? Yahut onlara kim vekil
olacak?”.
:”O
münafıklardan seni dinlemeye gelen de var. Hatta senin yanından çıktıkları
zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle derler. Demin ne söyledi?
Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini mühürlemiştir de hep havalarına
uymuşlardır”.
Tevbe
32:”Onlar, Allah’ın nurunu (şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek
istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu
tamamlayacaktır”.
Herkes
her ne yaparsa hep kendine yapar. Biz ne yapıyoruz ona bakmalıyız.
Yûnus 23:”...Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. O
kıymetsiz dünya hayatının biraz zevkini sürersiniz, sonra döner bize
gelirsiniz. Bizde bütün yaptıklarınızı size haber veririz.”
En’am 123:”Mekke’de olduğu gibi, her beldede de en büyük günahkârları
(Mücrimleri – yüksek), mevkide bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar.
Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında değillerdir”.
Biz boş kişilerden kesinlikle yüz çevirmeliyiz. Boş tenekeleri, boş sözleri
dinleyerek ne zamanımızı harcamalıyız ne de psikolojimizi bozmalıyız. Zaman
sermayemiz çok önemlidir.
Mü’mimün 3:”Onlar ki, boş sözden ve faydasız işten yüz çevirirler.”
Furkan 72:”Onlar ki, yalana şahitlik etmezler ve boş söz konuşanlara rast
geldikleri zaman, bulaşmadan iyi bir şekilde yüz çevirip geçerler...”
Görüyoruz ülkemizde ve dünyada Allah zalimlerin bir kısmını bir kısmına
musallat ediyor, bir kısım insanlarla yine bir kısım insanları def ediyor,
savıyor. Bunlara şahit oluyoruz.
En’âm
129:” Zalimlerin bir kısmını kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına
böylece musallat ederiz”
Bakara 251:”Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı
ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün kılmasaydı) yeryüzü fesat ve
küfür karanlığına bürünürdü. Fakat Allah, alemler üzerine ihsan ve rahmet
sahibidir.”
Hacc 40:”...Eğer Allah insanların bir kısmını (müşrikleri) bir
kısmı ile (müminler) defetmeseydi, içinde Allah’ın ismi çok anılan
manastırlar, kiliseler, havralar ve camiler elbette yıkılırdı. Muhakkak ki
Allah dinine yardım edene yardım edecek, zafer verecektir...”
Bakınız diktatörlere, zalimlere, cahillere, hainlere ve kâfirlere dost
olanlar ve dost olmak için yarışan nifakçıların durumlarını Kuran nasıl
açıklıyor..
Müntehine 9: “Allah, sizi, ancak din hususunda sizinle savaşan ve sizi
yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarmanıza yardım eden kimselerden, onlara
dostluk etmenizden men eder. Kim de onlarla dostluk ederse, işte onlar,
zalimlerdir”.
Mâide
52: “Onun için, kalplerinde nifak hastalığı olanları görürsün ki, kâfirlerle
dostluk yapmak hususunda yarışırlar. Korkarız bir zaman inkılâbı ile İslam
mağlup olur derler. Fakat yakındır ki; Allah Müslümanlara zaferi veya kendi
katından bir emri (münafıkların açığa vurulması emrini) getirir de
nefislerinde, gizlediklerine pişman olurlar”.
Türkiye
ve dünyadaki gelişmeler ve yaşananlar paralelindeki olaylar üzerinde şöyle
bir Kuran-i ve rahmani bakış açısı sunmaya çalıştık. Biliyoruz ki Kuran-ın
değinmediği hiçbir konu ve olay yoktur. Umarım bu ayetler ışığında olayları
doğru yorumlayabilir ve önemli dersler çıkarabiliriz. Şayet düşünmeyen,
akletmeyen bir güruh dan değil isek.
Ben
şahsen bu ayetleri günümüze çeviriyorum ve kendimce yorumlayarak önemli
dersler çıkarıyor, tavır belirliyor ve bakış açılarımı değiştiriyorum. Yani
olaylara farklı pencerelerden bakmaya çalışırken, en büyük pencere ve ana
pencereden de yani Kuran penceresinden de bakmayı asla ihmal etmiyorum. Ve
bunu da herkese tavsiye ediyorum. Fikirlerinizin, görüşlerinizin,
tartışmalarınızın, savunduğunuz tezlerin ana kaynağı Kuran değil ise veya
Kurana dayanmıyorsa onun içi boş dur, köksüzdür, bilimsellikten uzaktır,
sakattır, sizi her yerde mahcup eder
Mübarek
Firavunu ve Şeytan Amerika
İçimden
yaşasın firavunlar ve şeytanlar için cehennem demek geliyor. Adı mübarek,
durumu firavunluk ve diktatörlük. Görüyorsunuz, diktatörlerin dünyadaki
akıbetleri de cehemmem, ahiretteki sonları da cehennem. Hiçbir diktatör
sonuna kadar saltanat sürememiştir, süremeyecek de. Kimisi idam edilmiştir,
kimisi böğüre böğüre ölmüştür. Yaptıkları yanlarına kar kalmamıştır. İşte
Allah bir takım insanlarla bir takım insanları bertaraf eder. Bu konuda bir
ayet de var. Akletmeyen bir güruh topluluğu. Kuran-ı kerim onlar için hiç
düşünmezler mi, akıl etmezler mi buyuruyor. Dünya hayatının aslında bir oyun
ve eğlenceden ibaret olduğunu unutup, dünyaya kazık çakma, alçak dağları ben
yarattım edasına bürünme cehaletine nasıl da kaptırıyorlar kendilerini.
Şeytan vesvese veriyor, gözlerini saltanat sevdası bürüyor.
Televizyonlarımızdan Mısırdaki firavun iktidarının 32, hatta 40 yıllık
saltanatının, diktasının çatırdamalarını izliyoruz. Büyük şeytan Amerika’ya
bak. Sözde demokrat, sözde insan hakları savunucusu. Aslında Amerika’ya
firavunların reisi de diyebiliriz. Ortadoğu’daki bütün diktatörleri ve
kralları Amerika kendi emperyalizmine uşaklık ettikleri için besleyip
desteklemiyor mu. Katil ve terörist İsrail devletinin ve diktatör firavun
rejiminin temsilcisi Mübarek, ABD nin elemanları ve destekçileri değil mi.
ABD işine gelirse demokratları da firavunları da diktatörleri de destekler.
İşine gelmezse seçimle iş başına gelmiş demokrat iktidarları, yerli
işbirlikçiler ve cuntacılar aracılığıyla karışıklık çıkararak alaşağı
etmiyor mu. Türkiye’deki cuntacıların ve Ergenekoncuların ve hatta PKK nın
ABD ile içli dışlı olduğu görüntüleri ve belgelerini görmedik mi.
Firavun
rejimlerinin halkları Türkiye’yi örnek alarak ve başarılı bir yönetimi
görerek cesaretlenmeye başladılar. Türk İslam birliği sanki kendiliğinden
gerçekleşiyor gibime geliyor. Ve tabiî ki orta doğuda reformlar, demokratik
devrimler, halk iktidarlarına doğru yönelişler başladı. Artık diktatörleri
ve cuntacıları eskisi gibi halkın elinden ABD bile alamayacak,
kurtaramayacak. Hakkın ve halkın dediği olacak. Görüyorsunuz ülkemizdeki
cuntacıları, diktatörlük heveslilerini, ABD uşaklarını. Yolları Silivri de
birleşti, kesişti. En ufak bir ışık da görmüyorlar, başı boşta bulunan yerli
yandaşları da gördüğünüz gibi her gün bir farklı eylem ve fitne peşinde.
Tabiî ki siyasi uzantılarının da organize destekleri sayesinde bu işleri
yapıyorlar. Tek umutları ABD ve içerideki siyasi işbirlikçileri ve illegal
örgütlere kalmış. Bir karışıklık çıkarda darbe olur, bize de ışık gözükür
diye dört gözle bekliyorlar ama nafile bekleyiş bu. Onları kurtarmak için
uğraşanların da kendilerine bile mecali yok. Anketlere baksanıza % 48, %
23, % 11 çıkan oranlar korkulu rüyalara sebep oluyor. Halk karanlığı da
ışığı da gördü. Tuttuğunu bu şekilde tutar. Artık halka rağmen bir şey
olmuyor, olmayacakta. Şu muhalefet partisinin birisine neler oluyor bir
türlü anlayamıyorum. İllegal oluşumlarla nasıl hasbıhal içinde görünüyorlar.
İktidar olmaya pek niyetli görünmüyor veya iktidar olmaktan ümitlerini
kesmiş gibi bir halde görüyorum. Hizipler, entrikalar, kavgalar,
anlaşmazlıklar, iftiralar yok yok, hepsi var. Çok sesliliğin bu kadarına da
pes doğrusu. Muhalefetin arzı endam ettiği bir TV kanalı borcundan dolayı
kapanmış. Hayret edilecek bir durum. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Yani
bir Profesör Doktor Haydar Baş gibi bile olamıyorlar. Adamın tam 5 tane
televizyonu var hepsinde de tıkır tıkır sohbet programları ve menkıbeleri
yayınlanıyor. Televizyonu dahi işletemeyen bir parti iktidar olup da ülkeyi
nasıl işletecek siz düşünün.
Bazı
kişiler de orta doğuda diktatörlere kaştı başlatılan halk hareketlerinden
esinlenerek kendileri için Türkiyeye’de pay çıkarmaya çalışıyorlar.
Bilmiyorlar ki Mısırdaki halk hareketi buradaki malum parti zihniyetine kaşı
yapıldığını. Halka rağmen halkçıların elinden çok çekti bu millet.
Dünya
yeniden şekilleniyor. Öyle bir zamana geliyoruz ki ne diktatörlerin yanına
kar kalacak yaptıkları, ne de darbecilerin ve cuntacıların yanlarına kar
kalacak. Artık cuntacılara içeriden ve dışarıdan destek verme cesaretini
gösterebilme devirleri de kapanıyor.
Çetecilerin, darbecilerin, cuntacıların, bölücülerin, halk düşmanlarının,
yerli münafıkların cezaları dünyadayken verilmeye ve görülmeye başladı. Önce
ülke olarak bunlar yaşandı, şimdi de dünya ve uluslar olarak yaşanmaya ve
görülmeye başladı.
Irak
diktatörü belasını buldu, Ürdün tamam, şimdi Mısır firavununun son
çırpınışları, sıradakilere de sıra gelmeye ve telaşlanmaya başladılar.
Zalimler, halk düşmanları, diktatörler, insanlığın yüzkaraları birer birer,
ibretlik ve hüsran sonları ve gidişleriyle gitmeye başladılar.
Mazlumların ahı tutmaya ve zalimler titremeye başladı. Allah cezada acele
etmez, süre verir. Ama bazen insanlara yaptıklarının cezasını daha
dünyadayken de tattırır ki, belki diğerleri de ibret alırlar ve hatalarından
dönerler diye.
Bu
konuda Allahü teala bakın nasıl buyuruyor; Nâhl 61: ”Eğer Allah zulümleri
(günahları, sapıklıkları, küfürleri) yüzünden insanları (hemen) hesaba
çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan bir tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah,
onları takdir edilen bir mühlete kadar geciktirir.”
Yine
Kuran-ın bir tespiti, Allah zalimler topluluğunu asla huzura erdirmez. Biz
insan ve tabiî ki Müslümanlar olarak daima mazlumların safında ve arkasında
olacağız, zalimlerin de, hem ülkemiz içinde ve hem de dünya genelinde
karşısında olacağız. Unutmamalıyız ki zulme rıza zulümdür. Zerre kadar da
olsa zalimleri ve kötüleri savunmak, desteklemek o zalimliği ve kötülüğü
yapmış gibi olmaktır.
Bakınız
Allah-ü Teala bu hususta ne buyuruyor.
Şûra
39:”O
kimselerdir, kendi haklarına tecavüz vaki olduğu zaman, onlar
yardımlaşırlar”.
Nisâ
144:
”Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da Kâfirleri (dostlar) veli edinmeyin.
(Başınıza geçirmeyin) Azabınızı gerektiren açık bir hüccet Allah’a vermek
ister misiniz...”
Zalimleri başlarına getirenler, getirilmesine vesile olanlar da mutlaka o
zalimlerin zulümlerinden zarar göreceklerdir.
Bizim yolumuz, dostumuz, destekleyicilerimiz, savunacaklarımız bellidir.
Mâide
55: ”Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun Peygamberi, namazı kılan, zekâtı
veren ve Allah’ın (tüm) emirlerine boyun eğen Müminlerdir”.
Şu
işe bakın, soyadı Mübarek, kendisi zalim. Adı İslam Kerimov, Özbekistan
Cumhurbaşkanı, kendisi İslam la ilgisi alakası olmayan bir diktatör.
Destekçisi Amerika. Nerede bir zalim var, nasıl ayakta kalıyor diye bir
baksanız, ülkesinin bütün kaynaklarını Amerika’ya peşkeş çekmiş, bir kısmını
da kendine ayırmış, ailesi ve yerli uşaklarına da dağıtmış diktatörler ve
arkasında büyük şeytan Amerika ve diğer sömürgeci ülkeler.
Bu
diktatörlerin akıbetleri keşke diğerlerine ders ve ibret olabilse. Ama
nafile.
Bakara
18:
“ Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönmezler.”
Nisâ 56:
“ Şüphesiz ki ayetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın, ateşe atacağız.
Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine değiştirerek başka
deriler vereceğiz...”
Türkiyede’ki hilebazların oyunlarını, karıştırıcılık ve kışkırtıcılıklarını
görüyoruz her gün. Hiç boş durmuyorlar maşallah. Başbakan da ne diyor onlar
için, onlar da görevlerini yapıyorlar diyor. Neticede imtihan dünyasındayız.
Herkes şimdilik rolünü oynuyor. Biz hangi roldeyiz ona bakmalıyız.
Al-i
İmrân 120:”
Size ( Müslümanlara) bir iyilik dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir.
Başınıza bir felaket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz
sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.
Biz
gerçekten rolümüzü iyi oynamalıyız. Hangi roldeyiz ona iyi bakmalıyız.
Oturup seyir mi ediyoruz, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mı diyoruz,
dünyada ezilen, aç kalan, zulüm gören mazlumların çığlıklarını hissediyor
muyuz, etmiyor muyuz. Neyiz, ne yapıyoruz, rolümüz ne.
Al-i
İmrân 142:”Yoksa
Allah, içinizden mücadele (cihat) edenlerle (çile ve musibetlere)
sabredenleri belli etmeden (imanı telkinleri pratiğe geçirmeden) Cennet’e
gireceğinizi mi sanıyorsunuz”.
Bakara
214:”Sizden
önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi
sandınız. Peygamber ve onunla birlikte olan müminler; Allah’ın yardımı ne
zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa düşmüşler ve sarsılmışlardı. İyi
bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır”.
Yukarıdaki ayetlerde Rabbil alemin; Siz, sizden önceki Müminlerin Allah
yolunda yaptıkları mücadeleleri, çektikleri sıkıntı ve çileleri çekmeden
öylece Cennete gireceğinizi mi sandınız diyor ve diyor ki dimdik duran ve
kenetlenen halka Allahın yardımı mutlaka gelir buyuruyor.
Nûr
55:
Sizden
iman edip te Salih ameller işleyenlere Allah şöyle vaat buyurdu: Yemin olsun
ki, kendilerinden evvel gelen İsrail oğullarını nasıl kafirlerin yerine
getirdi ise, onları da kafirlerin arazisine getirecek (hakim kılacak) ve
onlara, kendileri için seçtiği dinlerini, (İslam’ı) kuvvetlendirip icra
imkanı verecek, onları korkularının arkasından muhakkak emniyete
kavuşturacaktır. (Allah Müslümanların düşmanlarını helak edecektir)...”
Tevbe
32:”Onlar,
Allah’ın nurunu (şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek istiyorlar.
Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu tamamlayacaktır”.
Muhammed
27: ”O
halde, melekler onların (kâfir, münafık ve diktatör zalimlerin) yüzlerine ve
arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl hareket edecekler”.
Nâhl
32:”Takva
sahipleri (müminler) o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat
oldukları halde alırlar. Selam size. Yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı
olarak girin cennete...derler”.
İnşallah Mısırda, Ürdün’de, Cezayir’de, Tunusta, Afganistan’da, Irakta ve
diğer bütün zulmün ve zalimin baskın olduğu coğrafyalarda Müslümanlar
birleşerek, Allahın yardımlarını da alarak, hainlere, zalimlere,
diktatörlere, yerli uşaklara galebe çalarlar.
Biz
dua edelim, bütün zalimler, hainler, diktatörler ıslah olsunlar, imana ve
insafa gelsinler. Yine dua edelim, eğer imana ve ıslaha gelmezlerse kahru
perişan olsunlar.
Allah
Müslümanları birlik ve beraberlikten, dirlikten ve zalimlere karşı dik
duruştan ayırmasın.
Gönen’in
Filmini Çekiyoruz
Önceki
yazılarımda Gönen için bir şeyler yapmalıyız demiştim. Kime ne demişim ki,
kim ne yapacak ki. Yapacak kimse varmı ki. Gönen’i, halkı düşünen, hizmet
sevdasıyla yanıp tutuşan, kişi varmı ki. Varsa da ben göremedim ve
göremiyorum herhalde. Türkiye’de ve dünyada güzel şeyler oluyor hep birlikte
görüyoruz. Büyük bir değişim yaşıyoruz. Halk bilinçleniyor ve devrimlere
öncülük ediyor. Reformlara, yeniliklere, bilinçlenmeye kendi çevremizden ve
etrafımızdan başlamak en isabetli olanıdır.
Önce
kendimize, kendi çevremize bakmalıyız ve önce kendimizi düzeltmeliyiz.
Bunun için de konumuz Gönen olmalı. Hep birlikte içinde yaşadığımız şehrin
sorunlarıyla ilgilenmeli ve çözümü için kişiler, kurumlar olarak harekete
geçmeliyiz. O yapsın, bu yapsın, birisi veya birileri yapsın, ben
yapmayayım da kim yaparsa yapsın anlayışını lanetliyorum. Biz yapmalıyız,
yapmayanları yapmaya teşvik etmeliyiz, yinede yaptıramıyorsak yapacaklarla
değiştirmeliyiz.
Şimdi
biz sivil toplum kuruluşu GönTAM olarak karar verdik. Gönen’in filmini
çekeceğiz. Bu güne kadar hep Gönen’in güzelliklerinin, özelliklerinin
filmini, fotoğrafını çektik yayınladık, tanıttık, paylaşıma sunduk. Çok da
güzel şeyler oldu. Bu güzel şeyler olurken, mevcut olan eksikliklerimizi,
aksaklıklarımızı gözden kaçırdık, gündeme alamadık, üzerinde durmadık. Şimdi
de bu alana bir el atalım istedik. Gönen Tanıtım Araştırma olarak, tanıtım
görevini tam olarak yapıyor ve yapmaya da devam ediyoruz kanaatindeyiz. Ama
araştırma olarak eksikliklerimizin farkına vardık, şimdi de araştırma
faaliyeti eksikliğimizi gidermek için çalışma başlatalım istedik. Nedir bu
çalışma, şudur. Gönen’in bütün yönleriyle, eksikliklerinin, aksaklıklarının,
olumsuzluklarının fotoğraf ve video görüntülerini çekeceğiz ve internet
üzerinden yayın yapan Gönen sitesi, video ve internet TV kanalında paylaşıma
sunacağız.
Peki
bütün bunların çekimini yapıp paylaşıma sunup ta ne olacak derseniz şu
olacak. Hani kendinizi hasta hissediyorsunuz, hastalandınız nereye
gidersiniz doktora. Doktora gidip muayene oldunuz, doktora şikâyetlerinizi
anlattınız. Doktor dinledi, ama net olarak bir belge istiyor. Gerçekten
hastalığınız varmı yok mu, varsa sorun nedir, derecesi nedir filminizi
gözüyle görmek istiyor. Ona göre çekilen filme bakacak, tedavi için reçete
yazacak. Reçetede belirtilen ilaçları kullanır, doktorun dediklerini yerine
getirirsen düzeleceksin. Sonra tekrar seni kontrole çağırıp filmini yeniden
çektiriyor ve tekrar düzelip düzelmediğine bakıyor.
Şimdi
biz de Gönen’i bir hasta olarak görelim, şikâyetler, eksiklikler var,
öyleyse halkımız yani içinde yaşayan bizler doktor olalım ve Gönen’in
filminin çekilmesini isteyelim.
Yine
hep birlikte teknisyen olalım, filmini çekelim ve bakalım filme. Sonra
reçetemizi yazalım ve tedaviye başlayalım. Tedavi olduktan sonra tekrar aynı
yerlerin ve konuların filmini bir daha çekelim ve eski hali-yeni hali diye
yayınlayalım.
Bunu
niye yapıyorsun derseniz, 25 yıl memurluk yaptım ve tabiî ki görevim kamera
ve fotoğraf ağırlıklı olup basın yayın işeriyle meşgul oluyordum. Ankara’da
görevi yeni devralan bir kurum müdürü, bana demişti ki git kadir bütün
odaların, binanın, bahçenin her yerin içinin dışının film ve fotoğrafını çek
bana getir. Sonra, bir yıl sonra da bir daha çekersin. Eski hali yeni hali
diye. Kıyaslama yaparız demişti. Bunu uyguladık. Adam eski halini görünce
var gücüyle yenilemek, değiştirmek, güzelleştirmek için çalıştı ve sonunda
her şey bittikten sonra, beni yine gönderdi
Yeniden
son halinin filmini çektik. Sonra ikisinin arasında kıyaslama yaptı.
Mükemmel bir uygulama ve projeydi bu. Aradaki fark çok açık ve seçik olarak
görülüyordu ve herkes bu iş den memnundu. Vay be diyorlardı.
Şimdi de
biz bunu bir şehir için uygulayalım istedik. Tabiî ki bunu uygulaması
gerekenler vardır ancak onlar uygulamayınca, beklemenin de bir gereği yok
diye düşündük. Zaten ne kaybediyorsak hep birilerinden beklediğimiz için
olmuyor mu bu kayıplarımız.
Proje
şu; kamerayı, fotoğraf makinasını devamlı gece gündüz yanımda taşıyacağım.
Gördüğüm her konuyu kamera ve fotoğraf görüntüsü olarak çekeceğim. Yani tüm
Gönen halkı ile paylaşacağız. Siz de etrafınızda gördüğünüz her türlü
konuyu, istek ve şikâyetlerinizi bize ulaştırın. Daha sonra düzelme ve
iyileştirme olan konuların son halini de çekip onu da yayınlayacağız. Eski
hali buydu yeni hali bu şekilde oldu ve filanca kişi veya kurumun
katkılarıyla yapıldı diye.
Bakalım
nasıl olacak. Belki iyi olur. Denemekte fayda var. En azından hiçbir kimseye
zararı yok.
Tabiî ki
burada kimseyi suçlamayacağız, suçlu biziz. Toplum olarak sorunlarımıza
sahip
çıkmadığız için, her şeyi başkalarından beklediğimiz için, neme lazımcı
olduğumuz için, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz için, cemiyetçi
değil ferdiyetçi olduğumuz için, çevremizi temizlemediğimiz için, yapmamız
gereken insani vazifelerimizi yapmadığımız için, sorunlarımıza duyarsız
kaldığımız için, hep kendi çıkar ve menfaatlerimiz peşinden koştuğumuz için,
benden çıkmasın da kimden çıkarsa çıksın dediğimiz için, her zaman her şeyi
karşıdan, başkalarından beklediğimiz için biz suçluyuz.
Herkes çevresinde gördüğü olumsuzlukları fotoğraf ve film olarak çekip
gonen_gontam@hotmail.com
mail adresinden bize gönderebilir. Bizi arayarak bildirebilir. Biz bütün
bunları bir format halinde
www.gonengontam.gen.tr
internet sitesinden yayın yapan Gönen TV de yayınlayacağız.
Şikâyet
konusu olan konular düzeldiğinde yeni görüntüsü de çekilip aynen
yayınlanacaktır.
Eğer
sivil toplumcu isek, demokrat isek, iyi şeylerin olmasını istiyor isek,
sorumlu bir vatandaş isek,
Güzel
bir Gönen ve çevre istiyorsak bu projeye katılmalıyız.
Bizim
sözümüz sözdür, söz namustur. Bu uygulamaya başladık ve uygulayacağız. Bize
katılanlar, destek olanlar sevaba, iyiliğe, hayra ortak olur.
Katılmayanlara ise bir şey olmaz. Engellemek isteyenlere de bir gün hesabı
sorulur mutlaka.
Bunu
yapmalıyız, yaparsak biz kazançlı çıkarız. Gönen kazanır, halkımız,
insanımız kazanır.
Şehrin
içinde, dışında köylerinde o kadar olumsuzluklar, eksiklikler var ki, çok
basit bir şekilde halledilebilecek o kadar iş var ki, kimse bir şey
yaymayınca, el sürmeyince olduğu gibi duruyor.
Bize
katkı vermek isteyenler, bu projemize katılmak isteyenler şunu da
yapabilirler. Yapılması gereken bir iş var, onun fotoğrafını çekin ve sonra
o işi yapın veya yapılmasını sağlayın, yaptıktan sonra da bir daha son
halini çekin ve eski hali buydu, yeni hali bu oldu diye bize gönderin onu da
yayınlayalım. Hayırda yarışalım projesi de diyebiliriz bu işe.
İnanın
bu projeye katılırsanız ve uygularsak çok şeylerin kendiliğinden, sivil
toplum hareketi ve gönüllülük ve katılımcılık çerçevesinde değişeceğine
inanıyorum. Yoksa herkes mangalda kül bırakmadan konuşur durur, her şeyi
başkalarından bekler durdur, hiçbir şey yapmazsa hiçbir şey de düzelmez.
Bir
anımı anlatayım, eski kurşunlu camisi avlusunda Cuma namazı öncesi
oturuyorduk. Adamın birisi dedi ki şu avlu bozulmuş mermerci biliyorsanız
söyleyin de gelip yapıversin parasını ben vereceğim dedi. Ben de hemen
mermerciyi aradım yaptırdım, mermerciye dedim ki kaç para dedim, boş ver
parasını dedi buda bizden olsun dedi. Adama dedim ki amca mermer için para
almadılar, caminin avlu boyası da bozuk, sen de onu yaptır dedim. Tamam
dedi boyasını yaptırdık ve parasını o adam ödedi. Burada üç kişinin hayrı
oldu. Yani adam hem avluyu ve hem de boyayı yaptırmaktan da sevap kazandı.
Mermerciye de sevap kazandırdı. İşte çok basit bir sorsun giderme yöntemi.
Tabiî ki o zaman aklımıza eski halinin ve yeni halinin fotoğrafını çekmek
gelmedi.
Biz
hizmete hazırız ve iyi işler yapmak istiyoruz. Kötü bir şehir görüntüsünün
muhatabı en fazla ben oluyorum. Niye derseniz, dışarıdan birisi Gönen’i
aramak istediğinde internet üzerinden önce bize yani GönTAM’a ulaşıyor. Ve
şehirle ilgili bütün görüş ve düşüncelerini, olumlu olumsuz ne varsa bizimle
paylaşıyor, sayıp döküyor. İlgililerden bir cevap alamayan derdini bize
anlatıyor. Bu inanın günde 9–10 kez tekrar ediyor. Maalesef ilgililerin de
bizimle ilgisi, alakası, hatta selamı sabahı da yok. Biz artık dışarıdan
arayanlara ve içeridekilere olumlu ve güzel cevaplar vermek ve bunları
paylaşmak istiyoruz.
Hayırlı
ve sağlıklı günler dileğiyle.
Haftaya inşallah başka önemli gündem konusu çıkmaz ise “Vekilimizi
Arıyormuşuz
“ başlıklı konumuzu
işleyeceğiz
Gönen’de
Turizm İçin Acilen Bir Şeyler Yapmalıyız
Gönen
İçin, halkımız için, içinde yaşadığımız toplum için, geleceğimiz için,
insanlık için, Allah rızası için ne olur bir şeyler yapmalıyız.
Gönen
belediye başkanına, belediye başkan yardımcılarına, Ak Parti İlçe
başkanına, ilçe teşkilatına, Diğer Parti teşkilatlarına, Gönen Kaymakamına,
Ticaret Odası Başkanına, Kent Konseyine, otel ve pansiyon sahiplerine, sivil
toplum kuruluşlarına, muhtarlara ve Gönen’i seven herkese açıkça
sesleniyorum. Lütfen bir şeyler yapın. Yapılmasına öncülük aracılık edin.
Taşın altına elinizi koyun. Bunu ister kendiniz için, ister Gönen için,
isterseniz en iyisi Allah rızası için yapın.
Gönen’in
her tarafını, şehrin içini dışını, köylerini, dağlarını, ovalarını karış
karış gezdim ve gezmeye de devam ediyorum. Gönen’i tanıtmak, yayınlamak,
övmek, reklâm etmek istiyorum ama nafile. Denizkent’e gidiyorum denizkent
dökülüyor, pınarkent’e gidiyorum pınarkent dökülüyor. Köylere gidiyorum köy
yolları dökülüyor. Şehre giriyorum şehir yolları dökülüyor.
Baksanıza şehir içi yolara, birçok yerde arabamın altı vuruyor kaldırım
taşına. Belediye ekipleri patlak su borularını değiştirmeye yetişemiyor,
sökülen kaldırım taşlarının yerine yerleştirilmesi unutulup kalıyor.
Denizkent’e gidiyorum, elimde fotogtraf makinesini gören vatandaşlar çek
kardeşim çek, haber yap sorunlarımızı yetkililer duysunlar diye etrafımızı
sarıyorlar.
İnanın
elimizde öyle güzel nimetler, güzellikler, kaynaklar var ki farkında
değiliz.
Şu
denizkenti bir adam etsek Türkiye’nin en güzide turizm beldesi olacak, Gönen
güney Marmara’nın incisi haline gelecek. Önceki dosyalarımızın birinde
denizkent raporunu yayınladık, kimseden tık yok. Denizkent yine 2011 yılını
ölü ve yine kayıp geçirecek, çok yazık. Kaplıcayla ilgili bir araştırma
yaptım, hemen hemen her yerde durum aynı. Şu kaplıca sıcak suyunu diğer otel
ve pansiyonlara niye vermezler, niye suyu özelleştirmezler bir türlü anlamış
değilim. Sıcak su verseler Gönen’e trilyonluk yatırımlar yapılır, daha çok
turist gelir ve daha çok turizm olur. Dışarıdan tur organizatörleri
arıyorlar, Gönen’de nereleri gezebiliriz diye soruyorlar. Dereköy Alabalık
çiftliği ile Güneşli Köy Konağını ve Dilmaç At çiftliğinden başka bir yer
söyleyemiyoruz. Adamlar Güneşli köy konağına tur düzenleyecekler
ulaşamıyorlar, beni arıyorlar, internet siteleri bile yok. En az beş defa
adamlara gelin bir şeyler yapalım, tanışalım, görüşelim, konuşalım, projeler
uygulayalım dedim bizi tınlayan olmadı. Gönen’de hiç kimse de iş birliği
anlayışı yok. Herkes kendi gölgesiyle dans ediyor. Dereköy Alabalık
çiftliğine giden ve selde yıkılan köprü bir buçuk yıl geçmesine rağmen hale
yapılamamış.
Düşünebiliryormusunuz, kaplıca turizmimiz, denizkent sahilimiz var ama bir
turizm müdürlüğümüz ya da bir büromuz bile yok. Kimse istemeyi akıl
etmemiş. Bir müzemiz bile yok. Gönen’deki antik tarihi eserleri toplayıp
Bandırmaya götürüp adeta saklamışlar kimse görmesin diye. Gönen Kent Konseyi
Turizm Komisyonu kimlerden oluşur, nereleri gezmişlerdir, nerelere
giderler, ne yaparlar ne düşünürler bilen yok.
Bir
film yönetmeni gelmişti, birkaç köyü gezdirdim görüntü çekti, rapor
hazırladı. Gönen film yapımları için çok güzel bir dokuya sahip, buralara
komple bir film stüdyosu bile kurulabilir demişti. Ben de demiştim ki güzel
söylüyorsunuz da, Gönen’den bir film ekibini kovdular, bir televizyonu
kapattırdılar. Mekânlarımız, dokularımız güzel de, zihniyet bozuk dedim.
Gönen’de
acilen turizm için bir şeyler yapılmalı. Sadece biz mi yaşıyoruz şu şehirde,
sadece GönTAM mı Gönen’i tanıtmakla görevli. Turizm Derneği diye bir sivil
toplum kuruluşu var, madem bir çalışma yapamıyorsunuz destekleyin bu tür
sivil toplum kurumlarını onlar yapsınlar. Denzikent’de bir emlak bürosu bile
yok. Valla çok açık söyleyeyim, halk görüyor, Allalh’da biliyor ki şu
GönTAM dan dan başka Gönen için endişelenen, düşünen, çalışan, Göneni
tanıtan, projeler üreten başka bir kişi ve kuruluş göremiyorum. Gören varsa
söylesin. Şu kişi, şu dernek, şu kurum Gönen’in tanıtımı için şunları
şunları yaptı desin ve ispatlasın.
Belediyenin veya kaplıcaların bir turizm ve danışmanlık bürosu ve ekibi
olmazmı hiç. Ama yok. Kaplıcadan günü birlik köy gezi turları düzenlenemez
mi. Eğer bunu yapamıyorsanız, sivil toplum kuruluşlarıyla oturun masara
ortak projeler üretin ve uygulanmasını sağlayın. Şayet Turizm Derneğine ve
GönTAM’a bir alerjiniz varsa, kurun yeni bir sivil toplum kuruluşu yapın
hizmetlerinizi. Avrupa’da durum böyle. Devlet her şeye el atmıyor.
Özelleştirerek, sivil toplum kuruluşlarını destekleyerek, ortak projeler
yaparak halka yönelik projelerini yürütüyor. Bizdeki yöneticiler ve
siyasiler de ne hikmetse sivil toplum kuruluşlarına proje konuşmak için
değil basına poz vermek için uğruyorlar.
Tek
başına olmuyor, çıktık bir TV programı yapalım, ilçemizi, zenginliklerimizi
tanıtalım diye, yaptık ama ilçemizi yönetenlerin biriside bir kez olsun
ilgilenmedi, izlemedi bile programı. Ne bileyim, biz GönTAM olarak, her
yıl teşvik olsun diye 100 kişiye üstün hizmet ve taktir sertifikası
veriyoruz. Niye güzel hizmetlerin yapılışını teşvik etmek için.
Memleket sevdalısı olmamız lazım. Bu şehirde yaşıyorsak, havasından
suyundan, doğasından istifade ediyorsak, bu toprakların bedelini ödemeliyiz.
Hizmet etmeliyiz, hizmet. Ferdiyetçi değil, cemiyetçi olmalıyız. Adam
Kars’dan gelmiş 30 yıldır Gönen’de yaşıyor, evini, dükkânını, pansiyonunu
kurmuş, lüks otosuna kurulmuş, boş ver Gönen’i diyor, ben Gönenli değilim
diyor. Cebini doldurmakla meşgul. Bu zihniyetle bir yere gidilmez.
Herkesin böyle düşünmesi ne kötü bir kabus olur. Bu toprakların her karışı
bizim için kutsaldır, bedel ödemeye değer. O duyguyu, yani hizmet etme
duygusunu yaşamalıyız. Hizmet de nasıl hizmet, hizmet gönüllü yapılan iş
dir. Bir işi yaptığından dolayı maaş alıyorsan o hizmet sayılmaz. Ekstra
olarak yapılan gönüllü işlere hizmet denir. Bu hizmet kelimesini de yanlış
kullanmayalım.
İnanın,
Ankara’da 16 sene yaşadım, sanki Ankara’da doğmuşum ve oradan ebediyen hiç
ayrılmayacakmış gibi, Ankara için çalıştım. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve
belediye yetkilileriyle Ankarayla ilgili projeler ürettik ve uyguladık. Tam
4 yıl, üst üste, 20 bin adet Ankara cep rehberi çıkardım. 1994 de Melih
Gökçek yönetimindeki Ankara Belediyesi yetkilileriyle çok meşhur bir proje
olan Belmek projesini uygulamaya koyduk. Belediye Meslek Edindirme Kursları
– Belmek hala devam ediyor. Hep gurur duyuyorum, bu benim bir projemdi.
Belediye meclisi uygulama kararı almış ve uygulamıştı. Gönen’de nerede öyle
proje uygulamak, kimsenin yanına bile yaklaşamıyorsun, herkes kendi
havasında. Olan halkımıza, Gönen’e oluyor. Gönen hak ettiği değere sahip
olamıyor. Biz hesap gününe inananlardanız. Bu dünyada yaptıklarımızın ve
yapmadıklarımızın hesabını vereceğimiz gibi, yapmamız gerekirken
yapmadıklarımızın da hesabını vereceğiz. Sorumluluk makamında olanlar bu
hesap işlerini daha fazla düşünmeli ve hesaba katmalı.
Ayrıca,
yanlışlara dur demediğimizin ve de güzel şeylere takoz olduğumuzun da
hesabını vereceğiz.
Ben
âcizane bir kul olarak elim kalem tuttuğu, dilim de döndüğünce uyarılarımı,
tavsiyelerimi yerine getirmeye çalışıyorum. En azından vebalden kurtulmak
için bunları yapıyorum. İsteyen bana kızar, küfreder, söver, saçmalamış der,
her şeye burnunu sokuyor der, sözlerimi kale almaz veyahut ta her zaman
olduğu gibi bu yazılardan hiç haberi bile olmaz.
Sorumluluk tabiî ki bizim, yani halkımızın. Her halk laik olduğu veçhile
yönetilir. Ben vatandaş olarak diyorum ki, ben böyle yönetilmeyi hak
etmiyorum. İlçemde, çevremde bir şeyler olmasını ve yapılmasını istiyorum.
Yaz
geliyor, 2011 yeni girdi. Yılın daha başındayız. Gönen için bir şeyler
yapmalıyız. Ölü toprağını üzerimizden atmalıyız. Herkesin mutlaka yapacağı
bir şeyler vardır. Birlikte, bir araya gelerek, görüşerek konuşarak,
tartışarak, işbirliği ve gönül birliği yaparak üstesinden gelemeyeceğimiz
bir tek sorun yoktur.
Gelin
ilçemizi güzelleştirelim. Gelin şehrimizi daha da zenginleştirelim. Mehmet
Efendi, Mahmut Bayram ve Ömer Seyfeddin diyarına da yakışan budur.
İş
adamlarını, yatırımcıları, sivil toplum kurumlarını, Gönen sevdalılarını, bu
toprakların havasını suyunu teneffüs edenleri Gönen’e hizmete davet
ediyorum. Herkesin mutlaka yapacağı bir şeyler vardır. bir şeyler yapmalı,
bir şeyler yapılmalı.
Belediye Hizmetleri ve Görevlerimiz
Belediyecilik hizmetleri günümüzde çok önem arz eden ve toplumun her
kesimini birinci derecede ilgilendiren ve etkileyen bir konu haline
gelmiştir. Avrupa’da ve batıda yerel hizmetler ve yerel yönetim çok büyük
önem arz etmektedir. Hükümetimiz de yakın dönemde yerel hizmetlerle ve
yönetimlerle ilgili bir dizi yeni kanun ve yasalar çıkarmış ve çıkarmaya da
devam etmektedir.
Biz de
halk olarak yerel yönetimlerin görev ve sorumluluklarını, vatandaş olarak
kendimizin de görev ve sorumluluklarını bilmek, bilmiyorsak öğrenmek
zorundayız. Bilgi sahibi olmalıyız ki fikir sahibi olabilelim. Bir söz
vardır, bilgi güçtür diye. Haklarımızı, hukukumuzu, vazifelerimizi bilirsek,
sorumlu vatandaş olabilmeyi becerebilirsek biz de rahat ederiz, yerel
yönetimler de rahat ederler ve başarılı hizmetler sunabilirler.
Bir
şehrin modernleşmesi, kalkınması, sosyal, kültürel, sanatsal, ekonomik
standartlarının artması bilinçli bir vatandaş olmakla, başarılı, dinamik ve
aktif bir belediyecilik hizmetiyle mümkündür.
Belediyecilik hizmetlerine bakış açım bu şekildedir. Başarılı bir
belediyecilik nasıl olur derseniz veya bu şehrin belediyesi nasıl, bu şehir
nasıl yönetiliyor, hizmetler nasıl diye sorarsanız şöyle bir şehir turu
atmanız size yeterli gelebilir. Vatandaşlarla konuşmanız, özellikle
dışarıdan misafir olarak gelen kişilerin fikirlerini almanız size daha net
ve objektif bir sonuç verebilir.
Vatandaşlar da her şeyi anlatıyorlar zaten. Bazı partizanların dışında
halkın ekseriyeti, hangi görüşten olursa olsun doğruyu, neyse onu
söylüyorlar, haklıya hakkını teslim ediyorlar..
Belediyecilik hizmeti nasıl olurmuş diye merak edenleri ve fikir sahibi
olmak isteyenlere; Ankara, Konya, Malatya, İstanbul, Kayseri şehirlerini
gezip görmelerini veyahut şurada en yakınımızda bulunan Biga ve Yenice
ilçelerini görmelerini ve her görüşten halkın neler söylediğini
dinlemelerini ve tabiî ki ancak o zaman kıyaslama yapmalarını tavsiye
edebilirim. Çünkü her konuda olaylara farklı pencerelerden bakmak lazımdır.
Allah
nasip etti yüzlerce il ve ilçeyi gezmek görmek nasip oldu. Tabii ki bu
şekilde olunca da çok rahat kıyaslama yapabiliyorum.
Gönen’de
yaşıyoruz, yaşadığımız şehir tabiî ki birinci derecede bizi ilgilendiriyor.
Gönende belediye hizmetleri nasıl diye bana sorarsanız, benden objektif,
tarafsız bir şekilde cevap vermemi isterseniz şunu söyleyebilirim.
Halkın
ekseriyeti ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa bende onu düşünüyorum ve
konuşuyorum. Halktan farklı bir düşüncem yok, olamazda.
Gönen’de
belediyecilik hizmetinin çok iyi düzeylerde olduğunu söylersem bu halk bana
söver.
Ekip
ruhu ve hizmet heyecanı, iş bitiricilik, halkla iç içe olabilme ve
bütünleşebilme de eksikliklerin göze çaptığını, bunların bir an önce
düzeltilmesinin hepimizin yararına olacağını söyleyebilirim.
Belki
hata bendedir, iyi işleri, yapılanları görememe problemim olabilir. Eğer çok
iyi hizmetler yapıldıysa, yapılıyorsa ben görememişsem peşinen özür de
dilerim.
Yeri
gelmişken çok sıcak bir anımı burada aktarmak isterim. Sabah saat 9 da park
yolundaki yeni taşınmış olduğumuz GönTAM bürosuna geldim, baktım sakaktaki
su borusu patlamış güldür güldür su yola akıyor. Hemen belediyeyi aradım,
sata 9.00 da bilgi verdim, müdahale edilmesi talebinde bulundum. Saat 10.15
oldu gelen giden yok, tekrar aradım ve niye gelmediniz diye sordum, tamam
söyledik, ekip gelecek dediler. Saat 10.45 da yani bir saat 15 dakika
sonra iki zabıta geldi baktı gitti. Saat 11.15 oldu, önde üç, arkada üç
toplam altı kişilik ekip geldi, durur gibi yaptılar, basıp gittiler. Su yola
akıyor, vatandaşlar ne oldu diye bakıyor, neden belediyeyi aramıyorsunuz
diye sormaya başladılar. Gün bitti bir daha gelen giden yok, ertesi gün
yani ikinci gün saat 11 oldu tekrar beşinci defa aradım, benden başka mal
sahibi, komşular en az 5 kişi daha, belediyede çeşitli kişileri aramış,
15’e yakın aramadan sonra, ikinci günün sonunda geldiler, kazdılar, özel
tesisatçı geldi yaptı, çukuru kapattılar gittiler. Arıza bitti, sıra
sökülen kaldırım taşlarının yerine dizilmesine geldi. Ama yine gelen giden,
arayan soran, bilgi veren yok. İnanın iki gün içinde aramaktan, beklemekten
bıktık usandık. Yola akan sudan neredeyse biz suçluyuz gibi olduk, gelip
geçen vatandaş bize bakıyor, niye haber vermiyorsunuz suya yazık değilmi
diye bizi suçluyor. İnanın şimdi kazılan ve üstü kapatılan çukur açık,
kaldırım taşları yolun kenarında dizili. Aradık yine tamam dediler, yine
gelen giden yok. Aramaktan, beklemekten yorulduk, usandık bıraktık kendi
haline. Sorumlu vatandaş olsan ne olacak ki.
Onlarında kendilerine göre haklı sebepleri ve gerekçeleri vardır tabiî ki, o
kadarda insafsız değiliz ama ben vatandaş olarak bu hizmetten memnun
kalmadım ve memnun kalmadığımı da açıkça söylüyorum arkadaş. Kızan kızar,
darılan darılır, söylemezsem, başıma gelenleri anlatmazsam rahat edemem.
Bir yerde su borusu patlamış denildiğinde oraya ekibin 5 dakika içinde
gelmesi, müdahale etmesi, vatandaşı bilgilendirmesi gerekmez mi diye
düşünüyorum.
Bilinçli
vatandaş olmak ve yerel hizmetlerle ilgili bilgilenmek için, tabiî ki
bilgilendikten sonrada fikir sahibi olabilmek için internete girdim ve arama
motoruna “Belediyenin Görevleri” ve “Belediye Yetkililerinin Görevleri ve
Özellikleri Nasıl Olmalıdır” diye yazdım. İnternetten elde ettiğim yazıları
sizlere de aktarıyorum.
Belediyenin görev ve sorumlulukları
—Belediye, kanunlarla münhasıran başka bir kamu kurum ve kuruluşuna
verilmeyen mahalli müşterek nitelikteki her türlü görev ve hizmeti yapar
veya yaptırır, gerekli kararları alır, uygular ve denetler.
Belediye öncelikle imar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı;
çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım,
kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma,
park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve
spor; sosyal hizmet ve yardım, evlendirme, meslek ve beceri kazandırma;
ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır.
Belediye, coğrafi ve kent bilgi sistemlerini kurar. Belediye, okul öncesi
eğitim kurumları açabilir; Devlete ait her derecedeki okul binalarının
inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir, her türlü araç,
gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir; sağlıkla ilgili her türlü
tesisi açabilir ve işletebilir; kültür ve tabiat varlıkları ile tarihi
dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekânların ve işlevlerinin
korunmasını sağlayabilir, bu amaçla bakım ve onarımını yapabilir, korunması
mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir.
Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin mali durumu ve
hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir.
Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle
sunulur. Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna
uygun yöntemler uygulanır.
Belediyenin görev, sorumluluk ve yetki alanı, belediye sınırlarını kapsar.
Belediye
meclisinin kararı ile mücavir alanlara da belediye hizmetleri götürülebilir.
Belediye başkanı dahil yönetimdeki kişilerde bulunması gerekli özelliklerden
bazıları şu şekilde sıralanmaktadır.
Öncelikle bu kişinin vizyonu ve bu vizyona ulaşmak için belirlediği bir
takım kuralları ve de prensipleri olmalıdır… Sağlam karakterli, kararlı ve
dürüst olmalıdır. Haktan ve adaletten yana olmalıdır
Eğitimli,
birikimli ve konulara olabildiğince hakim olmalıdır. İnsanlara karşı
saygılı, güler yüzlü ve nazik olmalıdır. Harekete geçirme ve de etkileme
gücüne sahip bir karizması olmalıdır.
Mücadele
ruhuna sahip olmalıdır ve yüreklendirici ve de cesaretlendirici bir kişiliği
olmalıdır.
Takım ruhuna
sahip olmalıdır ve kendi hırslarının ve isteklerinin esiri olmamalıdır.
Tüm fikirlere,
yeni düşüncelere, yeniliklere açık olmalıdır ve de gelişmeleri sürekli takip
etmelidir
Merhametli
olmalıdır. İyi işler yapmaya istekli olmalı ve işine tutkuyla sarılmalıdır.
İleri görüşlü,
daima iki adım önde koşma becerisi olmalıdır. Olayları doğru analiz
edebilecek analitik bir zekaya sahip olmalıdır. Çabuk ve etkilenmeden karar
alabilme yetisi olmalıdır
Mutlaka yurt
içi veya dışında benzer bir beldeyi görmüş veya bu konuda az da olsa fikri
olmalıdır
Kültürel
tarihimizi bilmeli ve buna önem vermelidir. Ayrımcılık ve kayırmacılık gibi
ucuz politikadan uzak, şeffaf ve de cesur olmalıdır. Halkını iyi tanıyan
sosyal bir insan olmalı, kültürel faaliyetlere ilgi göstermelidir ve bu
alanda şehri canlandırmalıdır.
Yaptığı veya
yapacağı işlerle övünmek yerine, gözü sürekli ileride olmalı ve de şehrin
ruhuna yakışır davranmalıdır. Kendinden emin, sorumluluğunu bilen, sinmeyen,
korkmayan, yürekli, başı dik, onurlu ve gururlu bir insan olmalıdır
Kendisiyle
barışık, sempatik ve iyi niyetli olmalıdır. Şehrini ve insanını sevmeli,
onlar için sürekli kafa yormalı, gerekirse uykusuz kalabilmelidir. Şehrin
fiziki, sosyal ve kültürel kaynaklarını iyi bilmelidir ve bunları harekete
geçirebilecek heyecanı ve azmi olmalıdır
Dil, din, ırk,
parti, görüş ayırımı yapmaksızın, gözü insana dönük olmalıdır.. önce insan
demelidir...
Bizim
vatandaş olarak sorumluluklarımız nelerdir.
Öncelikle her şeyi devletten ve belediyeden bekleme alışkanlığından
kurtulmalıyız.
Belediyeyi bir iş ve ekmek kapısı olarak görme ve torpille işe kapak atma
anlayışından kurtulmalıyız.
Önce
kendi evimizin önünü temizlemeliyiz ve kendi imkânlarımızla işlerimizi
halletme yoluna gitmeliyiz
Her
türlü konuda, şahsi istekler yerine, öncelikli olarak toplumsal istekler
için belediyeye müracaat etmeliyiz.
Belediyecilik hizmetlerinin geliştirilmesinde belediye ile işbirliği yapmalı
ve yardımcı olmalıyız
Yetkileri ve ilgilileri gereksiz ve lüzumsuz iş ve isteklerle oyalamaktan
vazgeçmeliyiz.
Yerel
belediyecilik hizmeti ve bilinçli bir vatandaş olabilmek için kısaca
özetlemeye ve hatırlamaya çalıştığım bilgiler ve konular şimdilik bu kadar
yeterli olur sanırım. Amacımız tabiî ki, bağcıyı dövmek değil üzüm yemek
olmalı. Hepimiz aynı geminin içinde olduğumuzu unutmamalıyız. Geminin
kaptanı da, tayfası da sorumluluklarını bilir ve birlikte hareket edebilirse
aşılmayacak ufuk, ulaşılamayacak hedef yoktur.
Yerli Sermaye mi, Ahlaksız Sermaye Sahibi mi?
Herkes insan olarak doğar, önemli olan insan olarak kalabilmektir. Dini
imanı para olanlardan hep nefret etmişimdir. Adam defalarca hacca gitmiş,
camiden hiç çıkmıyor, ayda 10 dükkân, 10 ev kirası ve çeşitli kanallardan
yirmi bin lirayı, yani yirmi kişinin maaşını tek başına cebe indiriyor,
bankalardaki birikimlerinin haddi hesabı da yok. Üzerindeki elbiseler de
pasaklı, dökük. Kimseye yardımı, hayrı, hasenatı, iyiliği yok. Kimse
tarafından da sevilmiyor. Cimci adam, menfaatçi, çıkarcı, insanlara
acımıyor, hiç insanlık yok, akrabalarına yüz çevirmiş, insanlara tepeden
bakıyor diye de herkesin dilinde. Bu mu insan, bu mu Müslüman.
Ticaretini iyi yapıyor, kendini iyi pazarlıyor. Para ve menfaat gelecek
kişilere karşı çok merhametli, şefkatli, iyi davranışlı. Mal üstüne mal
kazanıyor. Dükkânlarının çoğu da boş. Çünkü kira parasını az buluyor, gözü
az paraya doymuyor. Az para alacağıma boş dursun daha iyi diyor. Ne kötü
bir huy değil mi. Eşya insana hizmet etmesi gerekirken, insan eşyaya hizmet
ediyor. Aklınca camiden çıkmayarak kendine iyi adam dedirtmek ve işlerini
pazarlamak istiyor.Günlük hayatta içimizde ve çevremizde bu tip insanlara
çok rastlarız. Bunlar öldükten sonrada arkalarında hayır bırakmazlar. Hiç
harcamayıp bankalarda biriktirdikleri paralar olduğu gibi kalıvermiştir ve
aç gözlü mirasçıları akbabalar gibi mirasın başına üşüşmüşlerdir. Mirası bir
türlü paylaşamazlar, paylaşamadıkları mirasları yıllarca atıl vaziyette
kalır. Gönen de bu şekilde yüzlerce hatta binlerce bina, bağ, bahçe, tarla
vardır.
Günümüzde maalesef ticaret ahlakı bozulmuş, yok olmuş. Ticarette kendine iş
adamı dedirten öyle ahlaksızlar tanıyorum ki isyan etmemek, karamsar
olmamak, kızmamak elimizde değil. Para, saltanat ve lüks adeta insanlıktan
çıkarmış. Adeta alçak dağları ben yarattım edasına bürünmüşler. Hani
sonradan görmüş derler ya. Sanki her yer sonradan görmüşlerle dolu.
Yüzlerce örneğin içinden isim zikredip de üzerime sıçratmamak için bir tane
örnek sunmak isterim.
Adam doğru düzgün konuşmasını, telefona cevap vermesini dahi bilmiyor. Dün
köyden gelmiş, ama meşru ama gayri meşru yollarla bir iş ve servet elde
etmiş, patronculuk oynuyor. Çünkü Allah zenginlik isteyene zenginlik, ilim
isteyene ilim, ahlak isteyene ahlak verir. Hile, zulüm ve yaptığı
haksızlıkları en az 20 işçisinden, elemanından menkıbe dinler gibi dinledim.
Adam söz veriyor, işine gelmeyince sözünü tutmuyor. İşçisini ucuza
çalıştırıyor, zamanında sigorta yapmıyor, yapıyor eksik ödüyor, ayda 1 veya
2 gün tatil veriyor, günde çift mesai yaptırıyor ama ücret ödemiyor, fazla
mesai için saat başına koskocaman adama 2 -3 TL veriyor, kendinden büyük
insanlara kaba saba, insanlığa yakışmayan davranışlarda bulunuyor, tepeden
bakıyor, hor ve küçük görüyor. Akrabalarını birer birer kazıklamış,
küstürmüş. Darıltıp küstürdüğü, kalbini kırdığı, haksızlık ve hukuksuzluk
yaptığı yüzlerce insanla barışma, helâlaşma gibi bir derdi de yok, son
derece rahat. İşte insan olarak doğan ancak insan olarak kalamayan bir tip
size. Şöyle bir düşünün, çevrenizde bu tarife uygun kaç tane adam var. Yine
şöyle bir düşünün, bu tarife sizde girer misiniz acaba.
GönTAM olarak her gün en az 50 kişiyle görüşüyoruz. Yirmi yaşında başörtülü
bir kız dedi ki, abi hayatımda ilk defa bir insan beni aşağıladı, ilk defa
aşağılandığımı hissettim, gururum kırıldı, bu adamla bir daha karşılaşmak
istemem dedi. Yine 55 yaşındaki bir ağabeyimiz, dedi ki, ilk defa kendimden
küçük biri bana küçük görücü ve aşağılayıcı bir davranışta bulundu,
incindim, bu ne biçim insan, ne biçim Müslüman dedi. Yine bir genç kız,
ayrıldığı giyim mağazasının sahibi için dedi ki; abi adam psikopat, 5 ay
çalıştım hiç bir kere bizi insan olarak görmedi, insani bir yönünü
göremedim. Benimde psikolojim bozuldu. Bana değil herkese aynı. Giren en
fazla 5 ay dayanıyor ve köyü anılarla ayrılıyor. İşyerinin önünde de eleman
aranıyor tabelası hiç kalkmıyor. İşi bırakında sanki hapisten kurtulmuş,
özgürlüğüme kavuşmuş gibi oldum dedi. Bu adamı da tanıyorum, camiden de hiç
çıkmıyor. Böyle tipler var işte. Bu tip kişiler Islama ve Müslümanlara da
zarar veriyorlar, kötü örnek oluyorlar. Islama meyilli olan kişiler nu
kişileri tanısalar Allah muhafaza.
Bunları niye anlatıyorum, önce insan olmalıyız. İnsan olmayanlara, toplumda
kütü huy ve ahlaka sahip olanlara tepki göstermeliyiz ve tavır almalıyız.
Dinimiz de zaten bunu emrediyor. Kötülerden yüz çeviriniz diyor. Kötülükleri
elinizle, dilinizle veya kalbinizle buğuz ederek bertaraf ediniz buyuruyor.
Ben dinimizin emirlerine uymaya çalışan bir Müslümanım elhamdülillah. Bana
dokunmayan yılan bin yaşasın diyemiyorum. Bir adamdan toplum şikâyetçiyse,
bana zararı dokunsun dokunmasın hiç önemli değil, bende ondan yüz
çeviriyorum. Şu küçücük şehirde, onlarca yüz çevirdiğim insan var. Müslüman
herkesle barışık olacak diye bir kural yok ki. Sevdiğini Allah için
seveceksin, nefret ettiğinden Allah için nefret edeceksin. Çizgi bu.
Toplumun sevmediği, çirkin hal ve hareketleri olan birisiyle benim dostluk,
iş birliği ve hasbi hal içinde olmam mümkün mü. Kıyamet gününde herkes
dünyadaki sevdiği ile, beraber olduğu kişiyle hasrolunacaktır. Onun için bu
dünyada seveceğimiz ve sevmeyeceğimiz kişilere dikkat etmeliyiz.
Aksiyon
ve eylem adamı olmalıyız. İlçemizde yerli yabancı sermaye diye bir ayrım
yapmam. Sermaye sahibinin ahlaklı veya ahlaksız olduğuna, uygulamalarına,
insanlara yaklaşımına, insan oluşuna, topluma ve çevresine sunduğu pozitif
değerlerine bakarım.
Bilinçsiz bir şekilde alışveriş yaparsak, hak etmeyenleri desteklersek onlar
da kendilerini iyi yolda zannederler. Kötülere kötü yolda olduklarını
hissettirmeliyiz.
Nasıl ki Gazze ye yardım gemisine yapılan saldırı sonrasında Türkiye halkı
İsrail şirketlerine ve mallarına tavır koydu ve çoğunu iflas durumuna
getirdiyse, aynı tavrı içimizdekiler içinde koymalıyız.
Ünlü
Şair Cengiz Numanoğlu’nun, tam da bu konuyla tıpatıp örtüşen bir şiirini
sizlere sunmak istiyorum.
Ölüden
Yeni Mektup
Dostlarım!
Sizlere çoktan beri, mektup göndermemiştim,
''Sivrisinek saz gelir, anlayana'' demiştim.
Yıllarca bu ümitle, beklemiştim sürekli;
Anladım ki; sizlere, davul-zurna gerekli...
Ne yazık
ki; bizleri, yanlış tanıyorsunuz;
Bir mezara atılmış, ceset sanıyorsunuz.
Oysa bizler.. kaç bin yıl, geçse bile aradan;
Her saniye, dünyayı izliyoruz buradan...
Akın
akın geliyor, her gün yeni ölüler;
Nice koyun sürüsü, nice çoban sülüler.
Nice saddam, nice buş, nice zorba züppeler,
Adâleti katleden, nice kanlı cüppeler...
Nice
medya maymunu, nice ünlü hocalar,
Eşini pazarlayan, o sosyetik kocalar.
Nice holding cambazı, nice soysuz soylular,
Nice kurşun askerler, nice selvi boylular...
Krallar,
diktatörler, dalkavuklar, cellatlar,
Ruhsatlı eşkiyalar, siyasi piskopatlar,
Paraya secde etmiş, o tefeci zalimler,
Zalime fetvâ vermiş, iki yüzlü âlimler...
Kimi
“ilâhiyatçı”, saldırgan ve kibirli,
Kitapları çok satmış, amel defteri kirli.
Dünyada alkış için, takla atmış durmadan,
Bir tek günü geçmemiş, müslümana vurmadan
Hepsi
feryat içinde, îtiraf ediyorlar;
''Biz, ölümü bir yokluk sanıyorduk'' diyorlar.
İnfâzın korkusuyla, titreşen o bedenler,
Dünyaya dönmek için, rüşvet teklif edenler...
Gelenleri, röntgene sokuyoruz antrede;
Çoğunun beyinleri, sıfır kilometrede.
Akıl ambalajını, daha açmayanlar var;
Onların, buradaki statüsü hayvanlar...
Dostlarım! Bilmek için arkanızdan vuranı,
Ona buna bakmayın, okuyun şu Kur'ân'ı.
Neden kullanmazsınız, akıl denen cevheri,
Kur'ân bunu söylüyor, bindörtyüz yıldan beri.
Hayvansal içgüdünüz, size meydan okuyor,
Beyinler vıcık vıcık, her yer şehvet kokuyor...
İnsanı
insan yapan, değerlerden kaçmayın,
Şeytâni
davetlere, kalbinizi açmayın.
Birkaç
yobaz görüp de, küsmeyin dinînize,
Bütün bu fotoğraflar, birer tuzaktır size.
''Çağdaş'' yobazları da, dostlarınız sanmayın,
Dîne ''irticâ'' diyen, fitnelere kanmayın...
Ne
güvenin paraya, ne de köşke saraya,
Aklınızı kullanın.. Boş gelmeyin buraya.
Adâletin, hukukun, burada şakası yok;
Burada hiç kimsenin, kimseye bakası yok...
CENGİZ
NUMANOĞLU
Sözünde Durmak
Sözünde
Durmayanların Vay Haline... Söz namustur, sözünde durmayan namussuzdur
Ben
bir Müslüman ve insan olarak diyorum ki söz namustur, sözünde durmayan
namussuzdur...
Sözünde
Durmayanların Vay Haline....
Belki çok iddialı ve radikal bir cümle oldu ama daha radikalını bulamadım.
Bu sözümü de kimse için söylemiyorum, kendim için, kendime söylüyorum. Yani
ey kadir söz çok önlemlidir diyorum. Söz namustur, sözsünde durmayan
namussuzdur, yani çok ağır bir sorumluluktur. Ya hiç söz verme ya da
verdiysen, ölüm ve hastalık dışında sözünü ne pahasına olursa olsun mutlaka
tut. Sözünü tutamayacak çok önemli bir gelişme ve mazeretin olduysa şayet
ara karşı tarafı, söz verdiğin kişiyi, ondan izin iste, izin verirse ne ala.
Şayet vermezse sözünü yinede tutmak zorundasın, yoksa sözünden dönen,
sözlerini unutan, ahitlerini yerine getirmeyen bir adama adam demezler,
insan bile demezler, bu şekilde insanların arasında dolaşamazsın diye kendi
kendime nasihat ediyorum.
Çünkü günümüzde ne sıkıntılar ve zorluklar çekiyorsak hep insanların
sözlerine, yaptıkları anlaşmalara bağlı olmamalarından kaynaklanmıyor mu.
Sözünde durmayan insanların çok darbesini yedim. Hala da yemeye devam
ediyorum. Bir insan ya söz vermemeli, ya da verdiği sözü tutmalı. Kimseyi
kendine güvendirerek, bağlayarak zor duruma düşürmemeli. İnanın bir gün
özel olarak deneme ve araştırma yaptım. Tam 10 kişiyle sözleştik, hepsini
tek tek not aldım yazdım. Bakalım kaç tanesi sözünde duracak, sözünün eri
olacak diye
Allah Allah, ne olsa iyi gün bitti gitti, 10 kişiden bir tane sözünde duran,
yerine getiren yok. Artık, arkadaşlara dedim ki, yahu bi tanesi de yanılsa
da sözünde dursa bari dedim. O gün hiç yanılıp ta sözünde duran olmadı. Hiç
biri de arayıp, mazerette bildirmedi. Hepsi de adam gibi açık açık söz
vermişlerdi. Ama ne bileyim, hepside adama benziyordu, adam adam
konuşuyorlar, mangalda kül bırakmıyorlardı. Yahu söz müminin tutunacak
kulpudur. Müminin ağzından çıkan söz senettir, namustur. Onu yerine
getirmekle mükelleftir. Verdiği sözden cayan kıyamet günü sorumludur. Hem bu
dünyada, hem öbür dünyada kurtuluşu yoktur. Bu kişi eğer mazeret uydurarak
değil, mazeretsiz olarak olarak yerine getirmiyorsa yerin dibine girmelidir,
adamım diye ortalıkta dolaşmamalıdır. Ama ortalıkta dolaşan ne kadar adam
müsveddesi var değil mi.
Sözünde durmak, yapılan anlaşmaya sonuna kadar sadık kalmak müslümanın
özelliğidir. Münafığın özelliği ise bol bol söz verip sonra hiçbirine
uymamaktır.
Söz Müslüman için namustur, şahsiyettir, ahlâktır, söz çok
önemlidir. Söz Müslüman’ın kulpudur. Müslüman verdiği sözden asla caymaz,
sözünün eridir, söz senettir.
Bakınız
Kuranı Kerim Ne Emrediyor.
Maide 1: ”Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında
verdiğiniz söz ve yaptığınız bağlantıları yerine getirin”.
İsrâ 34: ”Bir de ahdi (yapılan sözleşmeyi) yerine getirin.
Çünkü verdiği sözden cayan (kıyamet günü) sorumludur”.
Sözünden dönmek, anlaşmayı bozmak (hainlik, ihanet ve nankörlük
etmek)
Nâhl 92: ”Bir ümmet diğer bir ümmetten daha ziyadedir, diye
(kâfirlerin çokluğuna bakıp) yeminlerinizi aranızda hile edinerek, o
ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın. Gerçekten Allah
sizi bununla (ahde vefa ile) imtihan eder; ve Dünyada ayrılığa düştüğünüz
şeyi, kıyamet gününde muhakkak size açıklayacaktır”.
“Ve
sözleşme yaptığınızda Allah’ın sözleşmesinin yerine getiriniz”
(Nahl: 16/91)
“Ey İman edenler! Bağlandığınız akitlerinizi titizlikle yerine getirin”
(Maide: 5/1)
“Ey İman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
şeyi söylemeniz, Allah katında en nefret edilen şeydir”
(Saff: 61/2-3)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler
Söz verince sözünde durmaz
Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder”[1]
Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır:
“Oruç tutsa, namaz kılsa, Müslüman olduğunu söylese de”[2]
* Münafık içinden kafir, dışından Müslüman görünen kimse demektir.
Bu hadis ikinci bölümüyle de açıklamaktadır ki, bugün camilerde namaz
kıldığı halde yalan söyleyen, verdiği sözde durmayan ve hainlik yapan
kimseler vardır
1400 sene önce Medine’de peygamber mescidinde de aynı şekilde
peygamberimizin ardında namaz kılıp Müslümanların kuyusunu kazan Abdullah
ibn-i Übey ve benzeri kimselerin olduğu gibi; münafık deyince bizlerin
dışında başka kimseleri algılamaktayız ve aramızdaki münafıkları
görmemekteyiz
“Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendisini Mü’min zannetse bile” yalan söyleyerek
sözünün bozuk oluşu, sözünden dönerek niyetinin bozuk oluşu, hıyanet ederek
de davranışın bozuk oluşu kişiyi münafık hükmüne sokar. Münafıklık ta
gerçekten kafirlikten beterdir ve ceza yönünden de Cehennemde daha berbattır
(Nisa: 4/145’de olduğu gibi) Bize yani Müslüman’a yaraşan odur ki sayılan bu
alametleri kendisinde bulundurmamak üzere bir gayretin içine girmek, hangi
iş ve konumda olursa olsun böyle muamelelere asla yanaşmamak ve inanç
yönünden en tehlikeli durum olan münafıklık durumuna düşmemektir.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur
Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda
münafığın özelliklerinden biri var demektir
O dört huya sahip olan kimse:
Kendisine bir şey emanet edilince hıyânet ederKonuşunca
yalan söylerBir
antlaşma yapınca sözünde durmazDüşmanlık
yapınca da aşırı gider”[4]
Bir sahabe anlatıyor. Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
bana:
“Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle şöyle doldurup
veririm” buyurdu
Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat edene kadar Bahreyn’den
mal gelmedi
Bahreyn’den mal geldiği zaman Ebû Bekir radıyallahu anh:
– Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in birine va’di veya borcu varsa
bize başvursun, diye ilân etti
Bunun üzerine onun huzuruna vararak:
– Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana böyle böyle demişti, dedim
Ebû Bekir elini ganimet malına daldırıp bir avuç aldı
Bunları sayınca 500 tane olduğunu gördüm
O zaman Ebû Bekir bana:
– Bunun iki mislini daha al, dedi[5]
* Verilen söz mutlaka tutulmalıdır
Söz veren va’dini yerine getirmeden vefat ederse vekili, yakını ve mirasçısı
onun va’dini yerine getirmelidir
[6]
Söz ile
ilgili mevzuumuz şimdilik bu kadar. Aslında söz ile ilgili söylenecek çok
şeyler var. Kitap ve ansiklobidiler bile yazılabilir. Ancak biz arif olan
anlar diyoruz ve bu kadarla yetiniyoruz.
Tepeleyecekler
di, Tepelendiler
Silivri’deki Plan Seminerleri
Bazı
atasözleri aklıma geliyor “ava giden avlanır”, “ alma mazlumun ahını çıkar
aheste aheste”, “ keser döner sap döner gün gelir hesap döner”. Evet, gün
geldi keserin sapı döndü ve hesaplar geriye tepti. Yani silah geriye
tepti. Halkın vergileriyle aldıkları silahı, halkın vergileriyle maaş
alanlar, halkın çocukları eliyle halka sıkacaklardı, yani halkı
tepeleyeceklerdi. Halka sıkmanın yasal gerekçesini hazırlamak için de cami
bombalayacaklar, kendi uçağımızı düşürecekler, ülkeyi kan revan içinde
bırakacaklardı. Hesap yapanlar bes belliki hiç düşünmemişler, Allah’ın
hesabının üzerinde hiçbir hesap yoktur. Allah hesap yapanların hesaplarını,
tuzak kuranların tuzaklarını başlarına kakıvericidir, yıkıvericidir,
geçirivericidir. Allah hesap yapanlara bir fırsat veriyor, süre tanıyor,
düşünürler, vazgeçerler diye. Ama belliki düşünmemişler, vazgeçmemişler.
1960, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 de yaptıkları plan seminerleri ve
tepelemeler yetmemişti, tepelemeye doymamışlar ve 2003 de de yapmaya
kalkmışlardı. Hiç hesap vermemişler, hep sormuşlar, asmışlar, kesmişler,
kırmışlar dökmüşler di. Çünkü İsrail ve Amerika diye saygın ağabeyleri, akıl
aldıkları mossad ve mason lobileri vardı.. Yani diğer bir tanımla onların
çocuklarıydılar.
Şu sözlere
bakın…”tepelemek var, toparlamak var, acımak yok.” Sokaklara tanklarla
gireceğiz diyor du, mikrofonik, gür ve kendinden emin bir ses. Sanki - haşa
- alçak dağları ben yarattım diyordu. Daha ne saçmalıklar duyduk tüylerimiz
diken diken oldu.
Şairin
dediği gibi, imansız paslı yürek sinede bir yüktür. İmansız yüreklerinde
tepeleme ve her şeye hükmetme egoları vardı. Çünkü imanlı bir yürekte
merhamet ve acıma duygusu vardır. Acıma ve merhamet duygusu olanlar ile
yüzlerinde secde izleri görülenleri de bir kurumdan temizleyecekler, sonra
halkın tepesine inecekler, kendilerine ve yandaşlarına makamlar, mevkiler,
menfaatler, saltanatlar dağıtacaklardı. Allah firavun zihniyetinin
hesaplarını ters yüz ediverdi.
Hadi şimdi
Silivri de yapın plan seminerlerinizi. Hiçe saydığınız anayasamız size söz
hakkı tanıyor, çıkın kürsüye, konuşun bakalım İstanbul’u bana bırakın,
sokaklara tankla gireceğiz, çökerim tepesine deyin.
Öyle derler
mi, yapmadık, etmedik, ben darbeci değilim, hukukun adamayım, uydurma,
tezgâh, iftira, fasa fiso diyorlar. Yani kelimelerin de anlamını yitirdiler,
içine ettiler. Yahu ne rezaletler görüyoruz. O malum… ların sesleri inanın
hala kulağımda çınlıyor. İzlemeyenler STV nin haber bültenlerini izlesinler.
Yahu koca koca adamlar, o kadar deliller, belgeler, ses kayıtları, 60-70
çuval evrak, görgü şahitleri, 19 tane ses kayıt CD si ve orijinal sesleri
ortadayken, tüm ülke ve dünya bile bunları duymuş ve dinlemişken, gözümüzün
içine baka baka yalan söylüyorlar, inkar ediyorlar.
Yahu insan
biraz dürüst olur, davası olan mert olur. Madem bir davanız vardı, söz de
ülkünüz ve ülkeniz adına böyle bir darbeyi yapmaya kalktınız, sonra
yapamadınız ve kıskıvrak yakalandınız, bari o davanız ve ülkünüzün de bir
onuru olmalı değil mi. Yaptık deyin, doğrudur deyin. Niye milletin gözünün
içine baka baka gerçekleri çarpıtıyorsunuz, yalan söylüyorsunuz. Örgüt
mensupları bile yakalanıp, suçundan dolayı 20 yıl hapis cezası alacağını
bile bile kameraları görünce zafer işareti yapmıyor mu. Madem siz de ihtilal
ile ülkenin zafere ulaşacağına inanıyorsunuz siz de 15-20 yıl ceza
alacağınızı bile bile zafer işareti yapın.
Geçen
yazımda demiştim ki büyük şeytan Amerika ve yerli işbirlikçileri veya yerli
vatan hainleri. Erbakan hocanın Başbakanlığında 28 Şubat posmodern darbesi
olmuştu. Geçen gün Erbakan açıkladı belgeyi. 28 Şubatın olmasını ABD ve
İsrail planlamış, mason mahfilleriyle birlikte bizim yerli, gönüllü uşaklar
da tatbik etmiş.
Koalisyon
hükümetleri hep iktidarsızlık ve huzursuzluk getirmiştir bu ülkeye. Her şey
açık ve net. Erbakan 1996 da yüzde 47 ve 370 vekil ile meclise ve iktidara
gelseydi 28 şubatı tezgahlamak biraz sıkardı. Belli oluyor ki, 2003 de de
sıkıyı görmüşler ve dümenleri ters dönmüş. Yahu hep Amerikanın ve İsrailin
dediği mi olacak bu ülkede. Artık dirilmeliyiz, silkinmeliyiz ve kendimize
gelmeliyiz. Türkiye’de son 4 yıl içinde yapılan operasyonlara fasa fiso deme
acizliğine düşeceğimize, bu toplu arınma, temizlenme ve demokrasiyi rayına
ve sağlam temeller üzerine oturtma harekâtını fırsat bilelim ve arkasında
sağlam duralım.
Ben bu
ülkede yamuk işlerin ve adamların olduğuna ve şu anda da doğru işler
yapıldığına inanıyorum.
Tabiî ki
inanırken sadece televizyonlardan ve gazetelerden gördüklerimle de amel
etmiyorum. Biz de bu devletin bir zamanlar anlı şanlı polisiydik. Birçok
görevlerde ve hizmetlerde bulunduk. Kenan Eren gibi darbe yapmış birisinin
Cumhurbaşkanı iken devlet büyüklerini koruma göreviyle işe başladık.
Ardından Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’ın yanında çalışmak nasip oldu.
Daha sonra Süleyman Demirel, başbakanlardan Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz
ve Tansu Çiller dönemlerinde de bu zatların teknik korumalığında görevler
aldık ve yakınlarında bulunduk. Bu fırsatlar dolayısıyla her şeyi
kaynağından anlama imkânına sahip olduk. Tabiî ki herkes aynı fırsatlara
sahip olacak diye bir şey yok. Anlamak, bilmek isteyen anlar ve bilir.
İşte
görüyorsunuz tek başına iktidarın güzeliklerini, bolluklarını ve
bereketini. Halk istemezse hiçbir şey olmaz. Biz önce kendimizi
düzeltmeliyiz. Bir toplum kendini düzeltmediği sürece Allah da o toplumu
düzeltmez, huzura erdirmez. İçimizde yamuklar ve yanlışlar olacaktır ve
çıkacaktır da. Belki de bu yazıyı okurken ne saçmalıyor bu adam deyip bana
diş bileyen bile olacaktır. Ak Parti hükümetini beğenmeyen, hatta nefret
eden, hatta ve hatta ülkeyi satıyor diyenler bile vardır. Ama aklın yolu
birdir, doğru tekdir. Yanlışlar ve eksikler vardır ama görünen köy kılavuz
istemez. Ben şu dönemde başka bir alternatif göremiyorum.
Tek başına
iktidar demek, darbelerin tarihe, darbecilerin Silivri plan seminerlerinde
toplanması demekmiş. Acımak yok, tepelemek var, toparlamak var diyenleri,
şu necip milletin iradesiyle tepelenip, toparlanması ve hesap sorulması
varmış.
Ben
ümitliyim, benim ülkemin üzerine bir güneş doğmaya başladı. Aydınlık günler,
karanlık bulutların dağılmasıyla geliyor, yaklaşıyor.
Dua edelim
ki karanlık bulutlar dağılsın ve yerini berrak bir gökyüzüne bıraksın. Dua
edelim ki Allah bir daha çetelere, darbecilere, Ergenekonculara, ergenakona
fasa fiso diyenlere, Ergenekoncuları milletin meclisine taşıyıp kurtarmaya
çalışılanlara fırsat vermesin.
Dua edelim
ki, içimizdeki yerli işbirlikçiler ve vatan hainlerinin kurdukları tuzakları
Allah başlarına yıkıversin. Hainlerin karanlık planlarını ve kirli
çamaşırlarını gün yüzüne çıkaran başta STV, Taraf ve Akit gazetelerine biraz
daha iş düşüyor. Demek ki halk isteyince ve destekleyince her şey
olabiliyormuş.
Hangi
Televizyonları İzlemeliyiz
STV ve Ülke
TV yi İzleyin Size Yeter
İyi bir
televizyon izleyicisi değilim. Televizyon izlemeye vaktim de yok. Ancak
ülkemde ve dünyada neler olup bitiyor onları bir vatandaş ve tabiî ki bir
Müslüman olarak takip etmem lazım. Yani habere ve bilgiye ihtiyacım var.
Bilgi bizim için yani insan için ekmek ve su kadar önemli bir araç ve
gerekliliktir.
İşte bu
bilgi ve haberleri elde edebilmek ve hem de vaktimi değerlendirebilmek içim
akşamları televizyonların haber kuşaklarını ve bazı programları izlemeye
çalışıyorum. Bazen de merak edip elime kumandayı alıp uydudan yayın yapan
bütün kanalları ne var ne yok diye tarıyorum.
Son
zamanlarda bu televizyon mevzusunu iyice kafama taktım. Hangi televizyonu
açsam bir partinin hizip ve kurultay kulisi haberleriyle, diğer bir parti
liderinin asık suratlı, kabadayı tavırları, sert yüz ifadesi ve nutuklarıyla
karşılaşıyorum. Siz de bıktınız mı bilemiyorum. Gazeteler aynı, televizyon
kanalları ve program içerikleri hep aynı kişiler, aynı konular. Ülkenin
bütün enerjisi bir partinin kurultayına, diğer bir partinin bölücülük
girişimi tartışmalarına mı harcanacak. İnanın televizyonlarda izleyecek bir
haber, program ve bir film bulamıyorum. Belgesel hiç yok desem yalan olmaz.
Hele hele şu şifalı bitki satış reklâmları yok mu iyice nefret ettirdi
insanları. Televizyonlardaki program akışını özetlemek gerekirse şunu
diyebilirim; bayat film, soytarı filmi, reklâm, tanıtıcı reklâm. İşte bütün
kuşakları aynen bu şekilde, başka kuşak yok. Bir de ticaret ve pazarlama
kanalları var ki sormayın. Gündüzleri insanların çalıştığı saatlerde reklâm,
tanıtıcı reklâm, geceleri, yani insanların uyuduğu, televizyon izlemediği
saatlerde de hatim yayınları. Yine aynı televizyonların bütün gün boyunca
kerameti kendinden meçhul demirbaş hocaları. Yeter dedim artık. Rütük mü,
meclis mi, hükümet mi, halk mı kim dur diyecekse bu televizyon yayınları
rezaletlerine bir dur demeli. İnanın saydım sonra bıktım da bıraktım.
Uydudan yayın yapan tam 150 civarında yerel ve ulusal televizyon kanalı var.
Neredeyse 150 kanalın içinde bir tane izleyecek bir şey bulamıyorum. Yirmi
tane televizyon var tamamı müzik ve reklâm. Köy ve tarım adına yayın yapan
bir kanal var, tamamı reklâm, tanıtıcı reklâm ve bir hoca efendinin
menkıbeleri, sohbetleri. Bir de meşhur bir hoca efendi var ki sormayın.
Bütün yerel televizyon kanallarını kiralayıp, canlı yayınla, iki üç tane
sunucuyla sohbet ediyor. Hep aynı sorular, aynı konular, aynı sohbet,
inşallah, maşallah. Varsa yoksa mehdilik, varsa yoksa evrim teorisi başka
bir şey göremiyorum. Bir cemaatin tam 5 tane, diğer bir cemaatin de 7 tane,
bazılarının da bir iki tane televizyon kanalları var.
Hep aynı
yüzler, aynı demirbaş kişiler ve özel tanıtıcı reklâm programları, kerameti
kendinden meçhul herbalistler, hocalar, uzmanlar. Yine şifalı bitki
reklâmları tam bir rezalet. Meğer ne büyük iş görüyormuş bu reklâmlar. Hangi
kanalı açsam tanıtıcı reklâm, şifalı bitki menkıbeleri, birbirinden değerli
doktorlar, uzmanlar, herbalistler ve daha beler neler. Adamım biri
İstanbul’dan yayın yapan x TV ye çıkmış, tanıtıcı program, yani gizli reklâm
yapıyor. Karşısına almış yarı açık bayan bir sunucuyu, koymuş önüne şifalı
bitki kutularını, ekranın altında da sipariş bilgi iletişim telefonları.
Bayan sunucu soruyor, efendim bu ne işe yarıyor diyor, adam anlatıyor, bu
erkeklik iksiridir, maksimum güç, mutlu son falan, şöyledir, böyledir diye
daha ne saçmalıklar. İnanın tam bir rezalet, ailenizle veya misafirlerinizin
yanında yüzünüz kızarmadan nasıl izleyebileceksiniz bu televizyonu. Ben
utandım da televizyonu kapattım, onlar anlatmaya devam ediyorlardı. Yani
bir nevi özgürlük ve şeffaflık rezaleti.
Tam bir
sömürü ve kandırmaca. Hep şifalı bitkinin fayda verdiği kişilerin
övgülerini yansıtıyorlar, faydasını görmedim diyenleri de çıkarsalar ya.
İşte yanıltıcı reklâm buna denir. Bütün televizyonların baş reklâmı o malum
mucize krem. Ne kremmiş be. Neredeyse yeryüzündeki bütün hastalıklara şifa,
dertlere deva sanki. Kargosunu da karşılıyorlarmış, 139 TL cik miş. Vay be
ne büyük lutuf kargo parası da vermiyorsun. Kargo parası nedir, anlaşmalı
oldukları için 3 TL.
Şunu anladım, televizyon kanallarının neredeyse tamamına yakını, özellikle
yerel kanallar bu televizyonculuk işinin cılkını çıkarmışlar. Tamamen
ticarete, pazarlama kanalına dönüştürmüşler.
İyi ki şifalı bitkiler varmış, iyi ki insanlar bunları kullanıyorlar. Yoksa
ülkemizde yayın yapan bir tek televizyon kanalı kalmayacakmış. Şifalı
bitkiler uzmanı Sadi Eroğlu anlatıyor ve isyan ediyor adam. Yahu diyor,
benim burada kendim hazırlayıp yaptığım ve 10 TL ye sattığım bir küçük şişe
ilacı, televizyon reklâmlarıyla 69 TL ye satıyorlar diyor. Evet, aynen öyle
10 TL ye veya en fazla 20 TL ye satılması gereken bir ilaç ambalajlayıp,
allayıp, pullayıp, süsleyip, sarmaladıktan sonra televizyonda da ballandıra
ballandıra anlatıldıktan sonra tam 5 – 6 katı fiyatına müşterilere
kakalanıyor. Bu gidişata bir dur denilmeli. Bu televizyonlardaki reklâm,
tanıtıcı reklâm, kepaze magazinler ve demirbaş hoca ve uzman kirliliğine bir
son verilmeli.
İnanın
keşif isimli bir belgesel haber bilim araştırma programı yapıyorum. Üç
yıldır 3-4 televizyon kanalında zorla da olsa yayınlanmasını sağladım. Yayın
parası yetiştiremedim sonra bırakmak zorunda kaldım. TV 58, Toprak TV ve
Rumeli TV inanın yayın için aylık 5.000 TL ve civarında paralar istediler.
Yani senin programının içeriğine, topluma faydasına, zararına bakmıyorlar.
Halka, ülkeye faydalıymış, değilmiş onu dikkate almıyorlar.. Neredeyse TRT
haricindeki bütün kanallar sadece paraya bakıyorlar. Ver parayı istediğin
programı ve soytarılığı yap. Yaptığım programları 20 tane video kanalı ile
17 tane internet televizyonunda yayınlıyorum. Tam 3.000 adet program yapmış
ve internet ortamında yayına, paylaşıma sunmuşum. Bir hesapladık inanın tam
18 milyon kişi tarafından programlarımız izlenmiş. Bu tabiî ki bir rekor.
Belki gelecek internet televizyonculuğunun olacak.
Bu
konuda yapmış olduğum araştırmanın sonucu olarak sizlere tavsiyelerim
şunlardır. Bu kanalları izlemeyelim, herkese de izlememelerini tavsiye
edelim. Yine bu kanallardaki rezillikleri Rütüğe, Meclise, tüketici
derneklerine, ilgili sivil toplum kuruluşlarına, tabii ki başta o televizyon
kanalına şikâyet edelim, tepki gösterelim. Yani sorumlu ve bilinçli bir
vatandaş olursak her şey kendiliğinden düzelir.
Farkındaysanız televizyon kanalları iletişim bilgilerini vermezler, internet
üzerinde de bulamazsınız. Yani halkın tepki göstereceğini bildikleri için
kendilerine ulaşmanın kanallarını zorlaştırmışlardır. Sadece reklâm almayı
bilirler ve satış ve pazarlama kanalları devamlı açıktır.
İzleyecekseniz Ülke TV, STV, Habertürk, Kanal 7 ve TRT size yeter diyorum.
Bunlar
inanın mükemmel televizyonlar. Özellikle Ülke TV ile STV tam bir bilim,
haber, belgesel ve demokrasi kanalı. Ben de zaten bu iki kanalı izliyorum
bana yetip artıyor. Özellikle Ülke TV de yok yok. Tam bir okul ve üniversite
gibi. Hani vücudun bütün vitaminleri alması gibi bir şey. Ülke TV yi
izlediğinizde almanız gereken bütün bilgi ve haberleri eksiksiz alıyorsunuz.
Zaman
sermayemiz çok kıymetli. Kesinlikle boşa harcamamalıyız. Özellikle bazı
kartel televizyonlarına bir bakın. Bağımlılık yapan, aile yapısını olumsuz
yönde etkileyen, insanları suça ve şidde de yöneltmede etkin rol oynayan
televizyonlar. Hanımlar izliyorlar, izlerken de kimseyi konuşturmuyorlar.
İzlemesini engelleyemiyorsun.
Bazı
kanallara göstermelik ceza uygulanmış. Kuralları uygulayan, takan sallayan
yok. Artık reklâm arası film ve haber vermeye başladılar. Eğlence, dedikodu
magazin ve toplum maneviyatına yabancı diziler. Arkadaşlık ve fuhuş
kanalları, müzik kanalları. Şimdi de şifalı bitki kanalları türedi. Hep
aynı adam, hep reklâm ve yine reklâm.
Bazı
televizyonlarda da eski bayat filmler. Kanalın birisi bir dizi yapmış, gece
gündüz bütün kuşaklarında hep aynı dizi. İnternet kanallarında bende öyle
yapıyorum. 20 tane filmi yükleyip, otomatik pilota yani yayına alıyorum
günlerce, hatta yıllarca dönüp duruyor. Şimdiki televizyonlar da aynı
olmuşlar. Haklı gerekçeleri var tabii. Aylık 25 bin dolar uydu kirası, 20
bin dolar da personel ve diğer masraflar 45.bin dolar en az maliyet oluyor.
Bunu çok çeşitli program ve reklâm yelpazesiyle yapabilirler ama nerede o
kişiler ve anlayış.
Adamlara diyorum ki ben size gezi belgesel haber ve bilim araştırma
konusunda öyle malzemeler, proje ve tespitlerim var ki mükemmel programlar
yapacağım. Bütün masraflarımı da kendim karşılayacağım, sizden de beş kuruş
talep etmiyorum. Benim programımı yayınlayın diyorum cevap veren yok.
Tekrar
arıyorum, yeni bir teklifte bulunuyorum bari aylık 1.000 TL de üste para
vereyim diyorum, yok diyorlar 5.000 den aşağı yönetim kabul etmiyor
diyorlar. Her yayına reklâm gözü ve anlayışıyla yaklaşıyorlar. Gönenli bir
müzisyen müzik klipini yayınlatmak istediğinde günde 5 yayın ile 3 aylığına
10 bin TL istemişler. Yine ben de program teklifi yapıyorum, aylık 3 bin TL
den fiyat açıyorlar. Sadece TRT para almadan program yayınlıyor, ona da
torpillilerden fırsat gelmiyor. TRT ye de 2 tane program teklifi verdim hala
sonuç yok.
Akşam
İnsanların evde olduğu ve yoğun televizyon izlediği saatlerde bir tek işe
yarar program yok. Hep eğlence ve reklâm. İnsanlar yattıktan sonra da
belgesel ve hatim koyuyorlar, kimse seyretmesin diye. Tam bir rezalet. Yasak
savma kabilinden. Televizyonların neredeyse % 90 ı pazarlama kanalı haline
gelmiş. Bakın Avrupa kanallarına bu rezaletleri göremezsiniz. Televizyonla
ilgili niye bu kadar ilgileniyorsun derseniz, benim işim, mesleğim bu.
Sinema ve televizyon ile ilgili bilmeyenler için söyleyeyim 3 tane kitabım
var. İki tanesi iletişim fakültelerinde ders ve ya yardımcı ders kitabı
olarak okutuluyor. Neredeyse bütün televizyon kanallarının çoğunda benim
kitaplarımdan var. Yani hem sıcak belgesel haber programcısıyım hem de bu
konuda yayınlanmış telif eserlerimiz var. Yani bu işi seviyoruz, gönüllü
yapıyoruz, işimiz bu. Kendimi aynı zamanda televizyon eleştirmeni olarak ta
kabul ediyorum. Beni yakından tanıyan değerli bir ağabeyim dedi ki, kadir
aslında seni bir televizyon kanalına program müdürü yapmak lazım.
Televizyonum olsa ben kesinlikle seni televizyonun en tepesine koyarım dedi.
Ben de ona dedim ki, televizyonun olursa benim fikirlerim ve çalışmalarım
senin işine gelmez ve kovarsın beni dedim. Şimdiki televizyonculuk o kadar
basit ki, aylık 25 bin dolar uydu kirasını ödeyecek reklâmı buldun mu
tamam. Toplumu, halkı, kültürü, sanatı düşünen yok. Dinleri imanları para
olmuş. Üç tane kanal sahibi ve yetkilisinin yüzüne bunları açıkça
söyledim, tık diyemediler. O zaman haklı olduğumu ve tespitlerimin doğru
olduğunu iyice anladım. Bu yazıyı yazdıktan sonra Hakan Eracar ve Nursen
Baykuş isimli iki arkadaşa da okudum. Onlar da bütün yazdıklarıma
katıldıklarını söyledikten sonra yazıyı yayına gönderdim. Televizyonun temel
amacı eğitmek ve eğlendirmek olmalıdır. Şimdi ki televizyonlardaki yayınlar
ise eğlendirmek ve reklâm. Rayından çıkmış bir televizyon yayıncılığının
yeniden gözden geçirilmesi şart. Ben buradan Rütük yetkililerine, meclise,
hükümete, muhalefete, sivil toplum kurumlarına ve halkımıza sesleniyorum.
Gelin bu televizyonları zararlı olmaktan çıkarıp faydalı olmaya yöneltelim.
Herkes televizyon kuramamalı. Bunun kuralları olmalı. Televizyon kuran kira
ödeme ve tabiî ki reklâm toplama derdine düşmemeli. Gerekirse devlet bu
konuda da nasıl tarıma, sanayiye, ticarete destek veriyorsa bu alandaki
girişimcilere de destek vermeli diyorum.
Sürçü
lisan eylediysek veya istemeyerek birilerini incittiysek af dileriz.
Amacımız üzüm yemek bağcıyı dövmek değil tabiî ki. Duyarlı ve sorumlu
vatandaş olmalıyız.
Wikiliaks’in Öğrettikleri..
Büyük
Şeytan Amerika ve İçimizdeki Münafıklar
Günlendir bir Wikiliaks dedikoduları almış başını gidiyor. Televizyonlar,
gazeteler, internet sitesindeki haberler ve ikili sohbetlerin tamamı bu konu
üzerine.
Bir
televizyon kanalı almış mikrofonu çıkmış sokağa, rasgele vatandaşa Wikiliaks
nedir diye soruyor ve cevap almaya çalışıyor. Vatandaş tabiî ki olaydan
haberi yok, ilk defa duyduğu bir kelime. Dolayısıyla yorumu da yok.
Bilmediği bir konu hakkında ne konuşsun.
Yazarları, çizerleri ve siyasetçileri okuyorum, izliyorum onlarda da bir şey
yok. Hep havanda su dövme.
Yahu
birisi şu gerçekleri çıkar açıklar diye bekliyorum. Çıkan da, açıklayan da,
açıklayacak da yok ortada. Vakit gazetesinden Hasan Karakaya ile Star
Gazetesinden Şamil Tayyar’ın dışında kimse bir şey söyleyemedi.
Ben
yazarlığın yanında aynı zamanda tam 33 yıllık bir fotoğrafçıyım.
Fotoğrafçılıkta çekim ölçekleri ve açılar vardır. Genel çekim, yarı genel
çekim, boy çekim, bel çekim, baş çekim diye. Eğer bir adamı baş çekimle
çekerseniz adamı tanıyamazsınız. Bel çekim yaparsanız biraz tanırsınız. Boy
çekerseniz daha fazla, yarı genel çekerseniz biraz daha fazla, genel çekim
ölçeğiyle çekerseniz etrafındakilerle, bulunduğu yeri, mekânı, arkasını,
önünü, yukarısını, aşağısını yani bütün yönleriyle görüntüleyebilirsiniz.
Tıpkı bir insan gibi, olay yeri görüntüleri de böyledir. Bu ölçeği olaylar
için de uygularsanız olayların tamamını görebilir ve tabiî ki ancak o zaman
yorumlayabilirsiniz.
Şimdi bu
ölçekle, yani genel çekimle, diğer bir ifadeyle olaya uzaktan, farklı
pencerelerden, açılardan ve boyutlardan bakarak yorumlayalım.
Olayı
uzatmayacağım, çektiğim fotoğrafı paylaşacağım. Olay şu: Wikiliaks bize
büyük şeytan Amerika ile Küçük şeytan İsrail ve ülkemiz içindeki yerli
münafıkların, yani işbirlikçilerin maskesini düşürmeye ve bizim de bu
fotoğrafı görmemize yaradı.
Nasıl ki
Türkiye’de 2002 yılında işbaşına gelen ve 8 yıldır tek başına iktidar olan;
ekonomi, siyaset, insan hakları, özgürlükler ve demokrasi alanında önemli
adımlar atan bir siyasi partiyi, yerel, bölgesel ve küresel işbirlikçilerle,
çeşitli entrikalarla devirmeye çalışan şebekeler var ise, Amerikada’da
demokrat bir iktidarı çeşitli entrika ve oyunlarla yıkmaya, uzaklaştırmaya
çalışan şeytan şebekeleri var.
Nasıl ki
ülkemizdeki iktidarın toplumsal dönüşüm reformlarından rahatsızlık duyan
yerli ve yabancı güçler ve işbirlikçiler var ise, Amerikada da dedesi İslam
ve kendisi Hıristiyan olan, İslam’a ve Müslümanlara sempatiyle bakan, insan
hak ve özgürlüklerine önem veren Obama iktidarından rahatsızlık duyan
mahfiller var.
Terör
devleti dediğimiz İsrail’i kim destekliyordu, Amerika. Büyük şeytan, küçük
şeytan veya çıbanbaşı dediğimiz ülke İsrail. Şimdi ise İsrail Amerika’dan
eskisi kadar yüz bulamıyor. Türkiye ile de arası bozuk. Obama da İsrail
başbakanına randevu vermedi. İsrail çıldırmasında kim çıldırsın. Amerikanın
içinde yerleşik İsrail uşağı dolu. Lobiler le ve eylemleriyle Amerikan
politikalarına yön veriyorlar ve aynı zamanda İsrail’i besliyorlar. Besleme
kanalları kesilen İsrail, bölgesinde yaptığı terörist eylemleri Amerika ya,
Arrupaya taşıdı. Mossad vasıtasıyla bu eylemi planladı ve gerçekleştirdi.
Wikiliaks eylemi bal gibi bir İsrail projesi ve korsanlığından başka bir şey
değildir.
Sızan
belgelerde, bizim yerli işbirlikçiler ve münafıklar da suçüstü
yakalanıverdiler. Hani o ortalarda naralar atan, ulusalcılık nutukları veren
sözde vatanseverler var ya, şimdi çoğu Ergenekon davalarında arzı endam
edenler. Vay be ne vatanpervermiş adamlar. Meydanlarda bas bas
bağırıyorlardı, Amerikan uşaklarısınız, ülkeyi sattınız diye. Meğer tam
tersiymiş te, kendilerini belli etmemek için öyle bağırıyorlarmış.
Kendilerini belli etmemek için Atatürk ve bayrağı kendilerine maske
yapmışlar. Saman altından su yürütmüşler.
Her şey
iyi gidiyor. Hiç merak etmeyin. Ben ümitliyim. Allah tuzak kuranların
tuzaklarını başlarına kakıveriyor. Allah Müslümanlar aleyhine zalimlere asla
zafer nasip etmez. Tabiî ki bizim de içimizde, birbirimizle zillete
düşmememiz kaydıyla.
Bak
görüyorsunuz, Allah bir takım insanların eliyle, bir takım insanları
bertaraf ediyor. Allah zalimler topluluğunu asla huzura ve zafere
eriştirmez. Görüyorsunuz Amerika’da fitne ateşini tutuşturduktan sonra,
ellerini ovuşturan ve zevkle izleyen İsrail devletinin, kundaklama şüphesi
güçlü bir yangınla cayır cayır yanıyor olması, kimsenin yaptığının yanına
kar kalmayacağının en net anlaşılması için önemli bir belge sayılmalıdır.
Allah bir takım günahların cezasını daha dünyada iken insanlara tattırdığını
belirtiyor. Hani çalma kapını, çalarlar kapını derler ya. Veya bu dünya etme
bulma dünyasıdır diye ata sözü de var. Bunlardan ders ve ibret almalıyız
değil mi.
Bu
Wikiliaks olayının ben tüm dünyaya hayır ve iyilik getireceğine inanıyorum.
Hani bir ayeti kerime var. Sizin hayır bildiğiniz şey hakkınızda şer, şer
bildiğiniz bir şey de hakkınızda hayır olabilir. Allah bilir, siz
bilemezsiniz. Buyrulmaktadır. Ben de diyorum ki bu bizim için şer gibi
gözükmüştür, bu anlamda çok yorumlar yapılmıştır ama, ben bunun hayır
olduğuna inanıyorum. Bakınız şimdi anlayamayanlar ileride anlayacaklar ve
iyi ki Wikiliaks ortaya çıkmış diyeceklerdir. Şimdi kırmızı bültenle
aradıkları bu adamı belki ileride dünyanın barış ve demokrasi elçisi kabul
ederek ödül bile vereceklerdir.
Ne kadar
kötü bir şey değil mi. Bu vatanda doğup, yaşayıp, Amerikan ve İsrail
uşaklığı ve tabiî ki vatan hainliği yapmak. Savaşta idam suçudur vatan
hainliği. Başarılı bir iktidarı yıkacaklar, kendi menfaat ve egolarını
tatmin için dış güçlerin işbirlikçiliğini yapacaklar. İnsanlığın düştüğü
seviyeye bak. Kuran’da bunlar için esfele sefilin deniyor. Yani aşağıların
da aşağısı, hayvanlardan da çok aşağılarda olanlar anlamında. Yaşasın vatan
hainleri ve yerli işbirlikçileri için Cehennem veya Allah bunları ıslah
etsin, hidayete erdirsin demekten başka aklıma bir şey gelmiyor.
Allah
her şeyin hayırlısını verdin.
Gönen
Sohbetlerinde Revizyon / Gönen Bozulmamalı
Yaklaşık
altı aydır Gönen Sohbetlerini yazıyorum. Tabiî ki arzumuz günlük olarak
yazmak, ancak buna zaman bulamıyoruz. Zaman -çok önemli bir sermaye. Tabiî
ki yazmak için de içten gelmeli, toplumla paylaşacağın duyguların enerjin,
heyecanın ve haykırışların olmalı. Yani cemiyetçi olmalısın.
Gönen
Sohbetlerindeki diğer bir arzum da, Gönen’deki başarılı işleri, projeleri,
hedefleri, hayalleri olan sivil toplum kuruluşu temsilcilerini tanıtmak,
onlara destek olmak için röportajlar yapmak ve yayınlamaktı. Bazı
arkadaşlarla bu sohbetleri yaptık ve çok iyi sonuçlar da aldık. Ancak ne
hikmetse ileriki sohbetlerimizde konu ve konuk edineceğimiz kişi bulmakta
zorlanmaya başladık. Venüs FM de de Keşif diye bir program yapıyordum. Orada
da konuk bulmakta sıkıntı çekiyorduk. Sebebine gelince, insanlar nedense
toplum önüne çıkmak istemiyorlar. İşlerini, hedeflerini, hayelelrini açıkça
halk ile paylaşmaktan kaçınıyorlar. Gel konuk alalım sizi denildiğinde boş
ver, ne konuşacağız deyip geçiştiriyorlar. Tabiî ki projesi, hedefi, hayali
olan ve işlerinde başarılı insan bulmakta da zorlanıyorsun. Sorumlusu ve
temsilcisi olduğu kurumda hiçbir başarılı icraatı yoksa adam ne konuşşun ki.
Maalesef küçük şehirlerde insanlar ortaya çıkmıyorlar, çıkmak istemiyorlar.
Bir arkadaşım, 2001 yılında Ankara’dan Gönen’e geldiğimde koluma girdi ve
dedi ki bak kardeşim Gönen’de ne ileride olacaksın ve ne de geride
kalacaksın. İkisinin arasında olacaksın. Yani varla yokun arasında biri
olacaksın. İleri gidersen burnunu kırarlar, geride kalırsan aşağılayıp resil
ederler, alaya alırlar. Dört dörtlük bir adam bile olsan, her gün herkese
iyilik bile yapsan, ertesi gün bana az verdi diye yine aleyhinde konuşmaya,
dedikodunu yapmaya başlarlar. Yaranamazsın bu insanlara dedi. Uzun süre
belediyede görevli bir arkadaş da dedi ki, bu Gönen halkının ekseriyeti
hep senin yüzüne güler, arkanı döndüğünde de dedikoduna başlar, aleyhinde
konuşur demişti. Emekli bir başkomiser arkadaşı da cami bahçesinde
düşünürken gördüm. Ne oldu diye sorduğumda, İstanbul’dan memleketim diye
Gönene taşındım. Bir buçuk yıldır burada yaşıyorum. İnanın bir tek Allah
rızası için sohbet edecek bir arkadaş bulamadım. Herkes bireysel yaşıyor,
menfaatçi, çıkarcı olmuş. Kimse kimseye menfaati olmadan selam bile vermiyor
demişti.
Yine
birçok sohbetimde bende bahsederdim hep buradaki yanlışlıklardan. İnsan
sabrediyor ama bir yere kadar. Kaçıp bu diyarları terk edesi geliyor.
Komşular komşu gibi davranmıyorlar, arkadaşlar arkadaş gibi davranmıyorlar.
Akrabalar akrabalık bağlarını kesmişler. İnanın geçen bu bayramda kendimden
büyük bütün akrabalarımı gidip ziyaret ettim, bayramlaştım. Bayramlaşmadık
ne komşu ne akraba bıraktım. Tabiî ki her şeyde bir kural vardır. Küçükler
büyükleri ziyaret ederler. Şu hale bakın, benim alt komşum daha kapımı
çalmış değil, iki tane kardeşim evime, bayrama, bayramlaşmaya gelmiş değil.
İşyerindeki komşularımı benden küçük olmalarına rağmen her bayram ben gider
bayramlaşırdım. Bu bayram gitmeyeyim bakalım, akılarına gelip te
bayramlaşırlar mı diye. Nerede bayramlaşma, akıllarına gelme.
İnanın
evinizde bile duramıyorsunuz. Gece saat 22.00 da bir gürültü, matkapla yan
komşu duvar deliyormuş Duvara vurup ikaz ediyorsun, seni tınlayan yok. Çık
karşısına kavga hazır. Gece duvar delinmeyeceğini, komşuların rahatsız
edilmeyeceğini hiç aklına getirmiyor.
İş
yerine geliyorum, çalışmaya başlıyorum, dışarıdan yabancı misafirim de
gelmiş konuşuyoruz. İş merkezinin koridorunda bir ıslık sesi. Adamın biri
güpe gündüz, işyerlerinin tamamı açık olan bir iş merkezinde, işyerlerinin
önünden yüksek sesle ıslık çala çala geçiyor. Birisi de bağıra bağıra türkü
söylüyor, diğer biri de arkadaşıyla bağıra bağıra şakalaşıyor, sövgülü,
küfürlü konuşmalar yapıyor. Ailen ile sokakta yürüyorsun kocaman kocaman
şapkalı adamların ağzında küfür ve sövgü etrafa saçılıyor. Çocukların çoğu
zaten küfürden başka bir şey öğrenememiş. Etrafındakilere hiç saygıları yok,
insan yerine koymuyorlar adeta seni. Adeta etrafındakileri havyan yerine
koyuyor. Ben inanın, dağ başında bile birisi duyar diye ıslık çalamıyorum.
Utanıyorum. Benim inancıma göre haya imandandır. Yani imanı olanlar utanma
duygusuna sahiptirler. Misafirlerim adeta şok oluyorlar burası neresi diye.
Mahcup oluyorum, izah edemiyorum. Hem de bu kişiler üç dört kişi, kocaman
kocaman adamlar, ikaz ediyorsun seni düşman belliyorlar ve aleyhinde
konuşmaya başlıyorlar. Yani düşünebiliyor musunuz, ne evde, ne iş yerinde ve
nede bu şehirde insana saygı, sevgi ve huzur kalmamış. İnsan hakları ve
hukuku ayaklar altına alınmış.
Günümüz
toplumunda insanlar arasında insanlık kalmamış, her şey çıkar ilişkilerine
dönüştürülmüş. Söz verip sözünü tutan yok. Bir esnafa parasıyla bile iş
yaptıramıyorsun. Gönen sokaklarında dolaşamıyorum, neden adım başına yaramaz
bir adam görmekten, ona lanet şerrine selam vermekten bıkıyorsun.
Artık
görmeyeyim, duymayayım, üzülmeyeyim diyorum. İnanın, insanın kendisini
dağlara, insandan uzak yerlere atası geliyor. Son zamanlarda sık sık da bunu
yapmaya başladım. Bozulmuş bir toplumda yaşamak ne kadar zorlaşmış. Camiye
gidiyorum, camiler de dolup taşıyor. Adamın birisi camide kazıkladı bedi. O
zamandan beri de camiye gelen adamlara da şüpheyle bakmaya başladım.
İşte
bunları niye anlatıyorum, kendi kendimle sohbet ediyorum. Yani Gönen
Sohbetleri köşesinde sohbet edecek adam bulamayınca, ne yapıyorsun, kendi
kendine sohbet ediyorsun. İşte bende bunu yapıyorum.
Bu
yüzden, artık bundan sonra Gönen Sohbetleri ile Keşif isimli makale
köşelerimi birleştirme kararı aldım. Ve bu birleştirme kararından sonra
artık, yerel anlamda değil, genel, ulusal anlamda yazılar yazacağım. Bundan
sonraki yazılarımdaki tarz şu olacak. Çok güncel meselelere değineceğim.
İçtihad-i, İslami, siyasi, toplumsal ahlak, eğitim, tanıtım, kalkınma ve öz
eleştiri ağırlıklı yazılara yer vereceğim. Tabiî ki bilmeyenler için
söylüyorum, yazarlık hayatına 1991 yılında başladık ve şu ana kadar, 20 nin
üzerindeki dergi ve gazetede 2500 civarında makalemiz yer aldı, yayınlandı.
Şu anki başbakanımız ve dünya mazlum milletlerinin gururu olan Recep Tayip
Erdoğan ile de Gençlik dergisinde 1994 yılında aynı dönemde köşe yazarlığı
yapıyorduk. Yazarlık ve şairlik bir Allah vergisi tabiî ki.
Sohbetlerimize konuk edeceğimiz kimse bulunmadığı gibi, makale yazacak kimse
de bulamıyoruz maalesef. GönTAM sitesinde, amatör yazarlar bölümü açtık, 10
kişi bulduk, bir defa yazdılar bir daha arkası gelmedi. Buradan
sesleniyorum, içinde yazma azmi ve isteği olanlar varsa gelsinler yer
verelim, yayınlayalım.
Vakit TV
Mutlaka Lazım
Cumartesi günü Vakit Gazetesi okuyucu mektupları köşesinde bir yazı gördüm.
Yazıda Vakit TV İstiyoruz diyordu bir okuyucumuz. Birden heyecanlandım,
irkildim ve düşündüm. Bu yazıyı yazmayı önce ben niye akıl etmedim dedim
kendi kendime. Evet bu yazıyı önce ben yazmalıydım ve Vakit TV mutlaka
kurulmalı demeliydim. Olsun zararı yok, geç kalmış değilim şimdi diyorum.
Sanırım Vakit gazetesi 1993 lü yıllarda yayın hayatına başladı. O zamana
kadar Zaman abonesiydim, Vakit kurulduktan sonra Vakite abone oldum, o gün
bu gündür aboneyim, alıyorum, okuyorum. Yahu bir gazete bu kadar mı
istikrarlı, düzgün, dürüst, ilkeli olur. 16 yıldır vakiti okuyorum, her
sayısında acaba bu gün hangi putları devirdiler, nereyi salladılar, nereye
dokundular diye heyecan, merak ve büyük bir zevkle okuyorum. Hele son
dönemde Haber Vaktim diye bir site kurdular, ne hizmetler yapıldı o site ile
de. Türkiye demokrasi ve insan haklarındaki büyük kabuk değiştirme
rotasını ve son zamanlardaki devam eden kimsenin dahi hayal edemeyeceği
reformları ve değişim sürecini Vakit ve Taraf gazeteleriyle yakalamadı mı.
İşte Vakit gazetesine bu ülke çok şey borçlu. Şimdi düşünüyorum da Vakit TV
olsa nasıl olur acaba diye. Kanal 7, STV ve Haber Türk televizyonlarını
izliyorum ama artık onlarda kesmiyor beni. Vakitten aldığım haber tadını
hiçbir gazeteden alamadığım gibi, sanki Vakit TV kurulsa çook zevk alacağım,
artık beni de kesen bir televizyon olacak.
Şu yerel kanallardan bıktım nefret ettim artık. Rütük bunlara bir şekilde
bir çare bulmalı. Hangi kanalı hangi saatte açarsam açayım reklâm, tanıtıcı
reklâm, reklâm programı. Adamlar şifalı bitkilerden ne karışımlar yapmışlar,
erkeklere ayrı, kadınlara ayrı ilaçlar, gereçler, şifalı bitki fetvaları
gırla gidiyor. Yahu bu reklâmlara bir bakın bakalım, ailenizle, çoluk
çocuğunuzla, eşiniz dostunuzla, misafirlerinizle yüzünüz kızarmadan,
utanmadan izleyebilecek misiniz. Ben izleyemiyorum. Şifalı bitki reklâmları
ve fetvaları başlayınca kanal değiştiriyorum. Bundan sonrada yanlışlıkla
çoluk çocuk izlemesin diye, televizyoncuya götürüp bu kanalları müstehcen
kanallar listesine dahil ettirip kaldırtacağım. Rezaletin böylesi görülmedi.
Bir de
şüphelenmeye başladım artık. Bu reklâmı yapılan ve çok satıldığı anlaşılan
mutlululuk bitkilerini kimler ve hangi gayri meşru amaçları için kullanıyor
acaba. Gerçekten aileler mi kullanıyor, yoksa başka işlerde ve yerlerde demi
mi kullanılıyor. Bir araştırma yapılması lazım diye düşünüyorum.
Keşif isminde Belgesel Haber Bilim Araştırma diye bir program yapıyorum ve
2500 tane programı 16 internet televizyonu ile 20 tane video kanalında
paylaşıma sundum. İnanın 20 tane televizyona teklifte bulundum, şu
programları size yapayım. Her şeyi benden, para pul, masraf istemiyorum
dedim. Hiç birinden cevap bile alamadım. Şu rezalete bak. Televizyonlarda
doğru düzgün hiçbir program yok, buna rağmen program da kabul etmiyorlar.
Kimisi cevap bile vermezken, kimisi de aylık olarak 3 -4-5 milyar üste para
vermemi istediler. Bir iki televizyonda 3-4 ay 1.000 TL ye yayınlattım,
sonra aylık 5.000 lira istediler veremeyince de bırakmak zorunda kaldım.
Sonra öğnendim ki, o televizyona şifalı bitki pazarlayan bir şirket aylık 8
bin TL ye reklâm vermiş. Tabiî ki ayda 8 bin TL reklâmı görünce, benim bilim
araştırma programını gözleri görmedi, bendende program için beş bin TL
istediler.
Anladımki mevcut kanallarda doğru düzgün bir program çıkmayacak. Çoğu
kanalların da zaten birer de hocaları var, onlardan sıra gelmiyor. Tek
ümidim, Vakit TV kurulur da bu hasretim sona erer. Ülkemiz hizmet görür.
Daha fazla put devrilir, daha hızlı değişim yaşanır. Elhamdülillah Vakit
Gazetesine verdiğimiz destek gibi bu televizyona da destek veririz. Böyle
bir televizyon kurulursa, zaten 44 yaşında yeni emekliyim maddi sıkıntım
yok, buradan söz veriyorum Vakit TV de Bedava çalışmaya ve Keşif
Programını da artı olarak yapmaya hazırım. Şunu da söylemek isterim, iyi bir
televizyoncu sayılırım. 3 tane sineme televizyonla ilgili kitabım, 2500 tane
yaptığım ve yayınladığım programım var. Buna rağmen beni kabul eden bir
televizyon bulamadım. Merak edenler
http://livestream.com/kesiftv
adresinden programlarımı izleyebilirler.
Vakit TV nin kurulması için her şeyin var olduğuna, yani un, şeker,
yağ var sadece helva yapılacak. Helva yapılması ümidiyle.
A. Kadir
Demircan Gönen Balıkesir 05366062730
Fahir Arma Sordu. Demircan Cevapladı
Hizmetten Olanlar, Hizmetten Olmayanlar
Nail Köstek:
Kadir bey, cemaatlere
bakış açınız nedir. Sizce cemaatler faydalımıdır, zararlımı?
A.Kadir Demircan:
Dinimizde Cemaat
demek; birleşmek, cem olmak, birlikte olmak ve hareket etmek, toplanmak,
güçlenmek demek.
Ama günümüzde
her şeyin yozlaştığı, ters yüz olduğu bir cahiliyet çağını yaşadığımız için
bu anlamı oturtamıyoruz bir türlü.
Peygamberimizin
meşhur bir hadisi var. Benim ümmetimin bozulduğu bir dönemde, sünnetlerimi
ikame edene bir şehit sevabı vardır buyuruyor. Yani bu bozuk dönemde doğru
kalabilmek, İslamı yaşayabilmek, cemaat ruhunu koruyabilmek çok büyük bir
marifet.
Ama görüyoruz ki
günümüzde cemaat ruhu, menfaat ve çıkar guruplarına dönüşmüş. Cemaatler
adeta holding cemaati olmuş. Gazeteleri, televizyonları, vakıfları,
okulları, yurtları, dershaneleri, spor tesisleri, tatil kampları son model
arabaları, uçakları, helikopterleri her şeyleri var. Cemaatte işsiz, aç ve
açıkta kimse yok. Saadet asrını yaşıyorlar.
Devlet gibi
olmuşlar. Memur ve işçi gibi atamayla geliyorlar, atamayla gidiyorlar.
Aralarındaki cemaatçilik parolaları da hizmet. Hizmetten olanlar, hizmetten
olmayanlar diye insanları ikiye ayırmışlar.
Ben hizmetten
olmayanlardanım, ıslahı ve kazanılması mümkün olmayanlardanım elhamdülillah.
Temizlikçileri bile hizmetten olanlardan tercih ediyorlarmış. Hizmetten
olmayanları çok mecburi kalmadıkça hiçbir yere sokmuyorlar.
Hizmetten
olmayanlarla hiç alış veriş yapmıyorlar. Pardon, alış yapıyorlar da veriş
yapmıyorlar. Yani hep alacaklar, sen hep onlara vereceksin, herkes onlara
verecek, hayrı, iyiliği hep onlar yapıyorlar. Köylerden arpaları ve
buğdayları onlar topluyorlar. Türk hava kurumunun deri toplama yetki tekeli
olduğu gibi. Onlarında hep alma tekelleri var. Onlar Allah’ın sevgili
kulları. Hizmetten değilim diye bu güne onlardan en az 20 defa kazık
yemişimdir. Hizmetten olmayanları dolandırmak, kazıklamak, aldatmak, hakkını
vermemek helal sanki. Hizmetten olmayanların malları ganimet sanki. Her
alışveriş işlerinde caymışlardır, yarı yolda bırakmışlardır, kıvırmışlardır,
kandırmışlardır, mutlaka bir bahane bulmuşlardır. Her alışverişimde hep
pişman olmuşumdur. Yalan falan söylemiyorum, yaşadığım gerçek olaylar
bunlar. Hem de defalarca tecrübe ettim ve yeniden yeniden yaşadım.
Onları Allah’a
havale ediyorum. Elhamdülillah, hizmetten değilim. İmam Hatip Mezunuyum.
Kendimi bildim bileli beş vakit namazımı kılmaya, iyi ve doğru olmaya gayret
ediyorum. İslam cemaatindenim. Çok tehlikeliyse, radikalse, kışkırtıcıysa
bilemem ama işte o gazeteyi yani Vakit gazetesini okuyorum. Belki Vakit
okuduğum için cahil birsiyim, kazanılması, kurtarılması gereken birisiyim,
ama ne yapalım Elhamdülillah cahilim. Kimseyi kandırmadım, hiçbir sözümden
caymadım. Hiç kimseye ayrımcılık, farklı muamele yapmadım. Herkesle alış
veriş yaptım, oturdum, kalktım, güldüm, ağladım, diyalog kurdum. Benim dinim
böyle emrettiği için böyle yaptım ve ben böyle yapacağım, böyle olacağım.
Maalesef yeryüzünde
Müslümanlar bu yüzden bölük pörçük olmuşlar. Herkes kendi cemaati,
tarikatı, gurubuyla övünür, diğerlerini karalar, küçümser, aşağılar hale
gelmişler. Ne olacak bu Müslümanların hali bilemiyorum.
Müşriklerde böyle
yapıyorlar. İşte Kuran’ın tespiti.
Rûm 32:
”Dinlerinde ayrılığa (ihtilaf ve farklı yorumlara) düşüp fırka fırka olan,
her fırkasının da kendisinde bulunanla öğündüğü müşrikler gibi olmayınız.”
Hizmetten olanlar,
hizmetten olmayanlar ayrımına işte Kuranın tokat gibi cevabı.
Al’i İmrân 103:”El
birlik Allah’ın dinine sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın...”
Hucûrat 10:
”müminler (dinde) ancak kardeştirler.....
Enfâl 1:”Siz
gerçekten mümin iseniz Allah’tan korkun ve birbirinizle aranızı
düzeltin(geçimsizlik yapmayın) Allah’a ve Resulüne itaat edin”.
İşte gerçek
Müslüman kardeşliği, işte gerçek kardeşlik. Ben böyle cemaate, böyle
kardeşliğe talibim, bu şekildeki bir cemaatleşmeyi özlüyorum. Cemaatten
değil diye beni işe almayan, benimle alışveriş yapmayan, beni dışlayan, beni
kandıran anlayışı nefretle ve şiddetle kınıyorum.
İşte Kuran’ın gerçek
cemaat yorumu.
Mâide 55:
”Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun Peygamberi, namazı kılan, zekâtı veren ve
Allah’ın emirlerine boyun eğen Müminlerdir”.
İşte ben, bu
tarife uygun olarak Allah’ın tüm emirlerine boyun eğen bir cemaatin
mensubuyum. Allah’ın tüm emirlerine boyun eğen herkesle alışverişimi
yaparım, yola giderim, onları dost bilirim.
Ayrımcılık sonucunda,
güçlerini kaybettiklerinden bütün dünya Müslümanları en büyük sıkıntılara
muzdarip olmuyorlarmı.
Enfâl 46: ”Allah’a
ve O’ nun Resulüne itaat edin birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku
düşer ve kuvvetiniz elden gider. Birde sabırlı olun. Çünkü Allah
sabredenlerle beraberdir”.
Üstünlük ne
kabile, ne ırk ne de cemaat iledir. Üstünlük takva iledir. Farklılıklar
bizim için rahmet, nimet, kültür ve zenginliktir.
Hucûrat 13:”Ey
insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Hem de sizi soylara ve
kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Biliniz ki, Allah katında en
iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır. Şüphe yok ki Allah Alimdir. Her şeyi
bilendir, her şeyden haberdardır”.
Buyrulmaktadır.
Nail Köstek:
Evet, çok çarpıcı
tespitlerde bulundunuz. Ve çok açık yüreklilikle fikrinizi belittiniz.
Teşekkür ederim.
A.Kadir Demircan:
Benim tespitim
değil ki bunlar. Kuran böyle buyuruyor, böyle emrediyor. Bizim yolumuzu
Kuran ve sünnet aydınlatıyor. Kuran ve sünnet dururken başka yorumlara ne
gerek var.
Bundan
Böyle Artık Gönen Postasındayım
Nail Köstek
Sordu. Demircan Cevapladı
Nail Köstek:
Efendim Gönen
Postasında Yazmaya Nasıl Karar Verdiniz?
A.Kadir Demircan:
Ben yaklaşık 30
yıldır şu ya da bu şekilde yazan birisiyim. Daha çok kitap yazarlığı
üzerinde yoğunlaştım. Zaman zamanda dergi ve yerel gazetelerde ve daha
sonraları da internet sitelerinden yazılarımı yayınlamaya başladım. Tabiî ki
yazı yazmak için dolu olacaksınız, derdiniz, endişeniz, düşünceleriniz,
heyecanınız, enerjiniz, ülke ve insan sevdanız olacak. Dolu olacaksınız ki
boşalasınız. Yazmak boşalmaktır, paylaşmaktır. En önemlisi de zamanınız
olacak. Şükürler olsun, emekli olduktan sonra oldukça boş zamanım olmaya
başladı. Kendimi daha özgür ve cesur hissetmeye başladım. İnşallah bundan
sonra Keşif isimli bir Televizyon ve radyo programım olacak. Keşif
programlarım Kaçkar ve Yıldız TV de iki aydır başladı. Her pazartesi 22.00
da evinde çanak anteni olan televizyondan izleyebilir. Bende bu anlamda
yakında TV program çekimleri için ülke turuna çıkıyorum. Cuma günleri de
14.00 da Gönen Venüs FM de Keşif programım canlı olacak.
Bunlara ilave olarak da GönTAM’ın
internet sitesinde Yazarlarımız bölümünde yeni dönem yazılarıma başlama
kararı aldım. Tabiî ki, bu yazılarımın daha fazla kitlelere ulaşması için
yerel bir gazetede de yazmayı düşündüm. Bu gazete de Gönen Postasından
başkası olamazdı.
Çünkü Gönen Postası Gazetesi,
eğrisiyle doğrusuyla, eksiğiyle gediğiyle, Gönen ile özdeşleşmiş, hiçbir
olumsuz mazisi olmayan bir gazete olarak göze çarpmaktadır.
Hereksin ortak isteği, Gönen’de
bağımsız, bağlantısız, güvenilir, objektif bir gazetenin olması. Gönen
Postası bu anlamda da diğerlerinden oldukça önde gelmektedir. Kolay kolay
yönlendirmelere girmeyen, halkın nabzına göre hareket eden, doğru ve
güvenilir haberler sunmaya çalışan bir gazete. Zaten, İlhan Şenel ağabeyle,
hayır ve iyilikler üzerinde kolay anlaşabilen birisiyim. 2003-2005 yılları
arasında bu gazetenin özel sayısını çıkardık, 2.000 adet baskıyla hem de
renkli olarak. Gönenliler bunu bilir.
Şimdi de yeniden yazılarımla birlikte,
çeşitli haberlerle de destekleme kararı aldım.
Bir de abone kampanyası başlatmak
istiyorum. Abone sayımızı, en az 1.000 ‘e çıkarmalıyız.
Nail Köstek:
Kadir bey
Gönen halkı niçin
kendi yerel gazetesine bu kadar cimridir, abone çalışması nasıl olabilir?
A.Kadir Demircan:
Maalesef
Gönen halkı, Gönen adına dışarıdan gelen gazetelere destek veriyor.
Versinler bir sözüm yok, ama kendi yerel, orijinal, güvenilir gazetelerine
daha çok destek olmalı diye düşünüyorum.
İnşallah, yazılarımız ve haberlerimizle
birlikte, çok okunan, elden düşürülmeyen bir gazete haline geleceğiz. Bu
desteği vereceğim, hem şahıs olarak ve hem de GönTAM olarak. GönTAM’ın iki
bin’in üzerinde üyesi var. Üyelerimize yönetim kurulu kararıyla tavsiye
yazısı yazacağız. Abone olmalarını sağlayacağız. Bu gazeteyi, günlük, 1.000
aboneye gönderirsek, Gönen’de çok şey değişecek, bilgi devrimi olacaktır.
Ben buradan bir çağrıda bulunuyorum,
her kişi, kurum ve işletme bu gazeteye abone olsun. Tek başına gücü
yetmiyorsa, iki kişi bir araya gelsinler ortak abone olsunlar.
Bandırmada 4 tane yerel günlük gazete var,
Biga’da 2 tane. Her iki ilçe de basında çok ileri. Gönen’i dörde beşe
katlıyorlar. Gönen’i geri bırakmayalım. İş adamlarımız, esnafımız, halkımız
olarak bilinçli hareket etmek ve birbirimizi ikaz etmek durumundayız. Gazete
sayısı artarsa, reklâmlarınızı da verirsiniz, hem gazete kazanır hem de siz
ve Gönen kazanmış olur.
Selam ve dua ile.
Diğer yazılarımda görüşmek ümidiyle. Okuduğunuz için teşekkürler. Sürçü
lisan eyledi isek affediniz, cehaletimize sayınız.
Gönen’de
Yeni Bir Dönem Başlıyor
Nail Köstek:Efendim
Gönen Notlarım başlığı ile neyi anlatmak istiyorsunuz ?
A.Kadir Demircan:
Gönen Notlarım köşe
başlığı ile Gönen’de gördüklerimi, gezdiklerimi, duyduklarımı, yaşadıklarımı
anlatacağım. Güzel bir şehirde yaşamak herkesin hakkı. Güzel yaşamak için;
güzel düşünmek, güzel konuşmak, güzel insan olmak ve çok çalışmak,
memleketimize ve insanımıza faydalı bir insan olmak lazımdır. İşte bütün
bunlar için Gönen’den elde ettiğim notlarımı, izlenimlerimi, düşüncelerimi
halkımla paylaşayım dedim.
Malum yazar demek
çile adamı demektir. Düşünürse vardır, var sa düşünür. Hep toplumun
iyiliğini, hayrını ister. Şayet düşünüyorsa ve de varsa, bazı kişilerin
hedef tahtasında olur. İnşallah, güzel ilçemiz Gönen’de yaşıyorsak, hayır
için, iyilik için, dilimizin döndüğünce bir şeyler yapmaya kararlıyız.
Nail Köstek:Sizce
Gönen nasıl bir yer ve şehir. Anlatırmısınız kısaca.?
A.Kadir Demircan:
Ben Gönen’i çok sevdim.
2001 yılında Ankara gibi bir metropolden, Başbakanlıktaki basın danışmanlığı
görevimden sıyrıldım, Gönen’e yerleştim. Sekiz yıldır Gönen’de yaşıyorum ve
inanın Gönen’e doyamadım. Gönen’in her şeyi güzel, Allah öyle güzel bir
memleket vermiş ki bize, nasıl anlatsam bilemiyorum. Güneşi, suyu,
kaplıcası, çeltiği, dağları, ovaları, meraları, ormanları, şifalı
bitkileri, muhteşem bir çevre güzelliği, piknik ve mesire alanları ve daha
neler neler. Boşuna dememişler şifa diyarı diye.
Ama aynı
güzellikleri insanları için söylemek isterim. Keşke insanları da doğası,
havası, suyu gibi aynı standartta olabilseydi. Büyük ve güzel
düşünebilseydi. Toplum olarak bize de büyük görevler düşüyor tabiî ki.
İnşallah şehrimiz
insan ahlakı ve misafirperverliği ile de güzel olacak. Şuurlu, bilinçli bir
halk anlayışı başlatmalıyız. Herkes Gönen için, içinde yaşadığı toplum için
çalışmak zorunda olmalı. Tek kendisi için mücadele edenler, bu toplumu bu
şekilde geri götürürler, zarar verirler..
Nail Köstek:Bundan
sonraki notlarınız, yazılarınız, üslubunuz nasıl olacak?
A.Kadir Demircan:
Bundan sonra,
inşallah düzenli olarak yazılarımı yazacağım. Gördüğüm, duyduğum, bildiğim
her şeyi açık seçik, eğmeden, bükmeden, kim ne der demeden, objektif,
tarafsız ve bilimsel olarak, özgür irade ve düşüncelerimle buradan dile
getireceğim. Bu güne kadar özgürdüm, her şeyi yazıp çiziyor, faaliyetlerde
bulunuyordum. Bundan sonra daha özgür olacağım. Çünkü memuriyetten emekli
oldum, hatta emekli olmayı unutmuşum da üzerinden 8 ay bile geçmiş, fark
eder etmez gereğini yaptım.
Üslubumuz, belli
bizim. Kimseyi kırmadan, incitmeden, hakaret etmeden, tecahül arif sanatını
kullanarak, zülfiyallerine dokunarak, ikaz, tavsiye, yapıcı muhalefet ve
öneri görevlerimizi yerine getireceğiz.
Kalemimizi hiç bir zaman
için satmadık, eğmedik ve bükmedik. Allah doğrularla beraberdir, Merhum
Muhsin Yazıcıoğlunun dediği gibi düz duracağız, dik duracağız ve hep kazanan
olacağız. Bize sahte taht ve makamlar değil, gönül makamları lazım. Benim
her zaman söylediğim bir sözüm vardır. Attan düş, eşekten düş, minareden
düş, koltuktan düş, makamlardan düş ama asla gönüllerden düşme. Gönül tahtı
başka bir şeydir. Gönüllerden düştün mü, bu dünyada da öbür dünyada da işin
harap demektir. Allah muhafaza. Muhsin Yazıcıoğlunu gördük hepimiz, Yüz bin
kişi katıldı cenazesine. Ülkede hangi koltuk sahibi, başbakan, cumhurbaşkanı
bu kadar insanı gönül tahtında toplayabilmiş. Bundan dersler çıkarmalıyız.
Selam ve dua ile. Diğer
yazılarımda görüşmek ümidiyle. Okuduğunuz için teşekkürler. Sürçü lisan
eyledi isek affediniz, cehaletimize sayınız.
A.
Kadir Demircan
a.kadirdemircan@hotmail.com
05366062730
Filistinli
Kardeşlerimize Yapılan Zulüm
S. Kıyıboyu:
Son günlerde İsrail’in Filistinli Müslüman kardeşlerimize yapmış olduğu
insanlık dışı zulüm ve katliamları nasıl değerlendiriyorsunuz. Biz yeterince
onlara karşı görevlerimizi yerine getirebiliyor muyuz.
A.K Demircan:
Bizim dinimiz haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı
öldürmüş gibidir demektedir. Yahudiler yeryüzünün lanetlenmiş tek kavmidir.
Kuranı Kerimin birçok ayetinde Yahudilerin azgınlıklarından, peygamberlerine
itaat etmediklerinden, söz dinlemediklerinden, yeryüzünde fitne, fesat ve
bozgunculuk çıkarmada önder olduklarından bahseder.
Yine Yahudiler tahrif edilmiş – değiştirilmiş Tevrat
ayetlerinden yola çıkarak, zaul meat- diğer bir adıyla vaat edilmiş
toprakları geri almak için hazırlamış oldukları plan çerçevesinde hareket
etmektedirler.
Kuranı kerimde Yahudilerin bazı özellikleri şu
şekildedir: Allahın emirlerine uymazlar, (Bakara 83-85), Allahın
ayetlerini tanımazlar (Bakara 61), İkiyüzlüdürler (Bakara 76),
Ahiretten umut kesmişlerdir ( Müntehine 13) Bozguncudurlar (
Bakara 59-60, Maide 64), Zalimdirler ( Bakara 61), Müminleri
aldatmaya çalışırlar ( Ali-imran 73) Birbirlerine düşüp kan akıtırlar
( Maide 43), Azgındırlar ( Maide 32), İslama ve Müslümanlara kin ve hınç
beslerler ( Nisa 45), Faizle insanları sömürürler ( Nisa 161), Müminlerden
çok korkarlar ( Ali İmran 111), Müminler arasında casusluk yapmaya
çalışırlar ( Maide 41), Müminlere tuzak kurarlar ve müminlerin en şiddetli
düşmanıdırlar ( Aliimran 54), Bozgunculuk için çaba harcarlar (
Maide 64) , Cennetin yalnızca kendileri için olduğunu söylerler ( Bakara
94), Nankördürler ( Bakara 61) .
Yahudilerle ilgili bu tanımlamaların sayısı çok daha
fazladır ve Kuran-ı Kerimde çok açık seçik olarak izah edilmektedir. Yine
bir ayeti kerimede aynen şu ifade geçmektedir “ Kitapta İsrail oğullarına şu
hükmü verdik: Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve
oldukça kibirli bir yükselişle muhakkak kibirlenip yükseleceksiniz. İsra 4”
denilmektedir. Öncelikle Yahudilerle ilgili Kuran-i gerçekleri bilmeliyiz ki
ona göre yorum çıkarabilelim
Yahudilerin lanetli, zalim ve münafık bir kavim
olduğunu 1988 de Adnan Oktar Hocamın “ Harun Yahya” müstear ismiyle yazmış
olduğu “ Yahudilik ve Masonluk” isimli kitaptan öğrenmiştim.
Adnan Oktar hoca, Yahudilerin tuzaklarını, oyunlarını,
hilelerini delilleriyle birer birer anlatıyor, açıklıyor, Müslüman kamuoyunu
bilgilendiriyordu. Yakılmış, başı kesilmiş insanları, öldürülmüş bebeklerin
fotoğraflarını ilk kez o kitapta görmüş ve dehşete kapılmıştım. Masonların
ve onların alt kolları olan roteryanlar ve lions kulüplerinin kökü dışarıda
münafık ve yahudi uşağı olduklarını o kitap sayesinde öğrenmiş, masonlardan
nefret etmiş ve onları hep hain olarak görmüştüm.
Bütün bunlardan sonra Adnan Oktar hocaya yapmadıkları
düşmanlık, kurmadıkları tezgâh kalmadı. İçimizdeki zavallı Müslümanlar da
maalesef hep yahudi ve yahudi güdümlü basın yayın organlarından elde
ettikleri bilgilerle, okudukları maksatlı haberlerle Adnan Oktar hocayı kötü
bildiler.
Maalesef biz bu güne kadar hep yahudilerin oyununa geldik,
onlar bizi güttüler, yönettiler, yönlendirdiler, bize mallarını sattılar
zengin oldular. Savaş uçaklarımızı İsrail’den aldık, onları ekomik olarak
güçlendirdik. O ekonomiyle yaptıkları silahları Filistinli Müslümanların
üzerlerine bomba olarak yağdırdılar. İşte son olarak ortaya çıkarılan
Ergenekon terör örgütünü de kuranlar yahudiler. İçimizdeki adı Ahmet,
İbrahim, Mustafa olan Ergenekon terör örgütü üyelerinin de her biri birer
mason, roteryen, İslam ve Müslüman düşmanı veya onların işbirlikçileri.
İçlerinde alnı secdeye giden bir tek kişi gösteremezsiniz bana.
Hani Müslümanlar kardeşti, hani Müslümanlar bir vücudun
azaları gibiydi. Birinin başına gelen zerre kadar bir acı bütün Müslümanları
yakar, huzursuz ederdi.
Hani Müslüman kötülüklere, zulme ve zalimlere karşı
dilsiz şeydan durumunda olmazdı. Hani Müslümanlar bir kötülüğü “Eliyle,
diliyle bertaraf ederdi veya kalbiyle buğuz ederdi. Biz bu Müslüman tipinin
neresindeyiz.
Ben orada ölen Filistinli Müslüman kardeşlerimize
inanın acımıyorum, üzülmüyorum. Ben kötü imtihan verdiğimiz, bu imtihandan
kötü not aldığımız, hiç bir şey yapamadığımız ve hesap gününde nasıl bir
savunma yaparız, ne deriz diye düşünerek kendimize acıyorum, üzülüyorum,
kahroluyorum.
Onlar vatanlarının uğrunda ve Allah yolunda şehit olup
gittiler, kurtuluşa erdiler. Ya biz, ne yaptık, ne olduk ve ne olacağız.
Hani bu dünyaya imtihan için gelmiştik. İmtihandan geçtik mi kaldık mı?
İslami Direniş Harekâtı olan Hamas ile ihtilaflı oldukları
için İsrail’in zulümlerine ses çıkarmayan, zımnen İsraile destek veren,
Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün kıralları ve yönetimlerine ne dersin.
Allah onları ve bizi ıslah etsin, bizlere diriliş, silkiniş
ve kendimize gelmek nasip etsin.
Ben büyük bir imtihan sürecinden geçtiğimizi
düşünüyorum. Allah kullarını çeşitli fitne ateşleriyle imtihan ediyor,
deniyor.
Benim bu konudaki tavsiyem şudur: Öncelikle bilgili,
şuurlu ve sorumlu bir Müslüman olabilmeye çalışmak. Bilgi sahibi olmadan
fikir sahibi olmamak ve bilgimizle, ilmimizle amel etmek. Müminler
kardeştir, Müminler birbirlerinin yardımcılarıdır, destekçileridir,
münafıklara ve zalimlere karşı teyakkuz halinde olurlar ilahi buyrukları
doğrultusunda amel etmektir. Gerisi kendiliğinden olur.
Allah hepimize hidayet nasip etsin, bizleri zalimlerin
zulmünden ve içimizdeki münafıkların şerrinden emin eylesin.
Ergenekon Operasyonları
ve
Yerli Münafıklar
S.
Kıyıboyu:
Kadir bey, bir yıldır ülkemizin gündemini meşgul eden Ergenekon Terör Örgütü
operasyonları ile bu örgütün durumu hakkındaki düşüncelerinizi
öğrenebilirmiyim?
A.K Demircan:
Öncelikle baştan şunu iyi tespit etmemiz lazımdır.
Ergenekon Terör örgütü denilen şey bir yahudi oyunudur, kuruluşudur.
Yahudilerin ve onlara uşaklık eden masonlar tarafından kurulan ve yönetilen
bir ahtapottur, çetedir, derin devlettir, galadyodur, faili meçhul
cinayetler yumağıdır Ergenekon.
Ergenekon Türkiye’de Yahudinin kurduğu bir
teşkilattır, projedir. Yahudiler ve İsrail terör devleti aleyhine olan her
türlü teşekkürleri ve hükümetleri bu organizasyon ile bertaraf etmek için
kurulmuştur, desteklenmektedir. .
Açıkça görüyorsunuz işte, yakalananların hiç
birinin yüzünde meymenet var mı, nur varmı, yüzlerinde secde izleri varmı.
Ben hep dikkat ederim. Kuranı kerimde bir ayet vardır, onların yani
Müslümanların yüzlerinde secde ve merhamet izleri vardır buyrulmaktadır.
Dikkatlice baktım hiç birinin yüzünde zerre kadar nur, secde izi, merhamet
göstergesi göremedim.
Merhamet ve secde izi olsa, o kadar insanları faili
meçhul olarak acımadan nasıl katledebilirler, katledilmesine sessiz
kalabilirler, böyle bir katil örgütün içerisinde nasıl barınabilirler,
vicdanları buna nasıl müsaade edebilir.
Yahudinin tuzağı bozuluyor, çıkarcı, menfaatçi,
bozguncu çeteler ile işbirlikçi münafıkların kurduğu bir yapı dağıtılıyor.
Ergenekon sanıkları ve onların avukatlığını yapanların İmam Hatip
Mezunlarına bütün kapıları kapatma girişimlerini ve İmam Hatiplilerin önemli
yerlere gelmelerinden korkmalarını şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum
şükürler olsun.
Çünkü içlerinde bir tek İmam Hatip kökenli birisi
çıkmadı. Ve operasyonları yürüten cesur, delikanlı, yiğit, vatanperver
savcıların arkalarında İmam Hatit Mezunu bir Başbakan ile İmam Hatip Mezunu
bir Adalet Bakanı var. İşte onlar İmam Hatip Kökenlileri içlerine
alamayacaklarından, kandıramayacaklarından, İmam Hatiplilerin bir gün
başlarına bela olacağından korkuyorlarmış, bunları önceden seziyorlarmış.
Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir
sözünü biz düstur edinmişiz. Ülkemizde her kesimden ne değerli insanlar,
yiğitler bu şerefsiz, vicdansız, imansız, ahlaksız çetenin kurbanı oldular,
birer birer toprak olup gittiler.
Nice fitne ateşleri yaktılar, bozgunculuk çıkardılar,
ocakları söndürdüler, çocukları öksüz ve yetim, kadınları dul bıraktılar.
Yahudi, içimizde kendine hizmet edecek uşaklarını bularak
Ergenekonu kurmuş, PKK yı kurmuş, diğer uyduruk terör örgütlerini de
kurdurmuştur...
Şunlara bakın PKK yı da yönetiyorlar, el ele kol kola.
Yıllarca dillendirilen, varlığı ve faaliyetleri bilinen ve bir türlü üzerine
gidilemeyen Ergenekon terör örgütünün şimdi niçin zamanında üzerine
gidilemediğini daha iyi anlıyorum.
Örgütün içinde, bizzat bu ülkenin güvenliği ve
adaletinden sorumlu, bu ülkenin hazinesinden maaş alan kişiler bulunursa,
nasıl üzerine gidilebilir ki.
Elhamdülillah. Cesur ve vatansever savcılar ve İmam
Hatip mezunu Başbakan ve Bakanlar olunca demek ki yahudilerin ve terör
örgütlerinin işleri bozuluyor, planları tepe taklak oluyormuş.
Ey halkım sana minnettarım, iyi ki İmam Hatip Mezunu,
alnında secde izi olan birini ve birilerini destekleyerek tek başına
iktidara getirdin, yetmedi, yetişemedi yeniden getirdin ki işte meyvelerini
toplamaya başladın.
Desteklediğin, başına getirdiğin kişi ve kişilere
dualarda bulun, yoldan şaşmasınlar, gaflet ve delalete düşmesinler,
yahudilerin ve İslam düşmanlarının kurdukları tuzaklara yakalanmasınlar.
Ergenekon terör örgütünün kökünüm kazınmasında gevşeklik göstermesinler.
Başları dik, alınları açık olarak kalsınlar, çetecilerin, bozguncuların,
teröristlerin ve vatan hainlerinin de her daim korkulu rüyası olmaya devam
etsinler.
Aydınlık ve yahudi tuzaklarından arındırılmış,
güçlendirilmiş, bilinçlendirilmiş bir Türkiye ve yarınlar için hepimiz
elimizden geleni yerine getirelim ve dua edelim.
Demircan’la Düşünce Sohbetleri
S. Kıyıboyu:
Sordu… Demircan Cevapladı
Türk
Haberler internet haber sitesinde inşallah bundan sonra haftalık köşe
yazılarıma başlıyorum. Cemal Bilge beye mesaj iletmiş, yazma teklifinde
bulunmuştum. Kendisi de sağ olsun kısa sürede olumlu cevap verdi. Türk
Haberler’in yayınlarını uzun süredir Ayla Umay’ın sebep olması vesilesi ile
izliyor ve çok başarılı buluyordum. Haberleri, yorumları, yazarları ilgimi
çekmeye başlamıştı. İnşallah bundan sonra hem yazılarımı yazacağım,
paylaşacağım hem de bu sitenin haber bandını başta günlük 3.000 ziyaretçi
trafiği bulunan GönTAM internet sitesi ile 200 ün üzerinde yapım ve
güncellemesini sürdürdüğüm internet sitesi ve televizyonlarında da yer
vereceğim.
Buradan
tüm Türk Haberler sitesi mensuplarına, okuyucularına teşekkür ediyorum,
selamlarımı sunuyorum.
İnternet
Cahilleriyle Mücadele
S. Kıyıboyu:
Kadir
bey, çağımız internet çağı, bilim, bilgi ve teknoloji çağı. İnternette msn
yi açtığımızda birçok internet cahili ve sapığıyla karşılaşıyoruz. Adeta
interneti açtığımıza, kullandığımıza bizi pişman ediyorlar. Bu konuda bize
neler önerebilirsiniz?
A.K.Demircan:
Teşekkür ederim, çok güzel ve güncel bir soru. Ben bu konuda bir kampanya
başlatalım istiyorum. İnternet Cahilleriyle Mücadele ve İnterneti Kullanalım
Kampanyası.
Ben buradan İnternet kullanıcılarına ve interneti kullanmayanlara
sesleniyorum.
Allah’ın
insanoğluna bahşettiği bu internet sizce ne işe yarar. Bütün sapıklar,
psikopatlar, ahlaksızlar, hırsızlar, işi gücü olmayan cahiller,
dolandırıcılar, internet fareleri ve bütün lüzumsuz adamların hepsi
interneti kullanıyor. Sanki Allah’ın insanoğluna sunduğu bir nimeti olan
internet teknolojisi bu kişilerin işine yaramış.
Bana ne kadar mail gelmişse hepsini konusuna bakarak okumadan
silip atıyorum. İslam kisvesi altında 25 kişiye gönder diye hurafe mailleri
gönderen cahiller (bunların içerisinde üniversite mezunları da var
maalesef) kontur ve arkadaşlık teklifi tuzakları, çıplak kadın fotoğrafları
ve şeytani bir sürü şeyler.
Allah sonumuzu hayır etsin. Ne olur şu interneti iyi insanlar, çalışkan,
üretken, topluma faydalı insanlar da kullansın artık. Meydan sapıklara,
cahillere bırakılmasın.
Biz GönTAM, yani Gönen Tanıtım Araştırma İletişim Bilim ve Proje ve
Rehberlik Merkezi olarak Onbir ayrı msn adresinden Allah hakkı için 11 ayrı
hizmet projesi yürütüyoruz. Adreslere faydalı, hayırlı, eğitim, tanıtım,
bilgi ve kültür amaçlı mesajlar yolluyoruz, teklifler, öneriler, formlar,
önemli bilgiler, davetler atıyoruz. Kimseden geri hiçbir dönüş yok, yorum
yok, tık yok. Yazıklar olsun bu topluma. Biz bitmişiz de haberimiz yok. Bu
kadar boş, bu kadar duyarsız kişiliksiz bir toplum nasıl olur
anlayamıyorum. Ben şahsen bana gelen her önemli maili mutlaka
cevaplandırıyorum. Bunu insana saygı için yapıyorum. Benim de zamanım yok,
günde tam 17 saat çalışıyorum. Sabah 06.30- gece 11.30 a kadar
çalışıyorum, ama bu bahane değil, buluyorum zaman.
Buradan çağrım şudur. Ne olur iyi insanlara, çalışkan, üretken insanlara,
amirlere, memurlara, başkanlara, patronlara, yazanlara, çizenlere
sesleniyorum. Zamanınız yok biliyorum, çok önemli insanlarsınız, önemli
işler yapıyorsunuz onu da biliyorum ama ne olur şu internet teknolojisinden
yararlanalım da bu teknolojiyi, tamamen cahil cühela ve sapıkların eline,
tekeline bırakmayalım.
Her interneti açışımda, karşıma bir cahil çıkıyor, tek
kelimeyle, selam, kelam yok “ kimsin” “kimsin lan” “ beni neden ekledin”
gibi argo türünde sapıkça, cahilce sözler yazıyor, sorular soruyor. Ne tür
cevap vereceğimi bilemiyorum. Kimsin diye soruyorlar, internet sapıkları
gibi, gizli ve sahte isim kullanmadık ve kullanmıyoruz. Maillerimizde isim,
resim hatta telefonumuz bile var. Bütün bunların olmasına rağmen hala bazı
cahiller kimsin diye soruyorlar. Niçin ekledin diye soruyorlar. Yahu birisi
beni kişisel msn sine eklemiş ise ben ondan gurur duyar teşekkür ederim,
beni onurlandırır, öyle değil mi.
İşte sizden, hepinizden, duyarlı insanlardan ricam, önerim,
tavsiyem şudur ki; bu sapıklara dur diyelim, hadlerini bildirelim. İnterneti
iyi işler ve amaçlar doğrultusunda kullanalım. Sapıklık veya cahillik
yapanların msn lerini iptal edelim, silip atalım. O sapıklar ve cahiller
bizim zamanımızı almasınlar, çalmasınlar. Dünyaya bir kere geldik, bizim
için zaman çok önemli bir sermaye. Cahillere ve sapıklara ayıracak bir
saniyelik bile vaktimiz yok, olmamalı.
Buradan internet sapıkları ve cahillerine dur diyelim,
internetten mutlaka yararlanalım kampanyası başlatalım.
Lütfen siz de; hayır, iyilik ve eğitim amaçlı bu kampanyamıza
katılarak bu yazıyı, msn adresleri olan çevrenize iletin, mail atın.
İşte bu yazı mailini atın, bu maili atmanızda toplum ve kamu
menfaati vardır. Hayır, iyilik ve sevap vardır. Atmaz iseniz de hiçbir şey
yoktur. Sadece bu hayır ve iyilikten, kamu sorumluluğundan mahrum olmuş
olursunuz. Yani atmamanın günahı yoktur.
Bu maili atanlardan, okuyanlardan, bu düşüncemizi paylaşanlardan ve bu
kampanyamıza destek verenlerden Allah razı olsun diyorum.
Makamlar, tahtlar ve koltuk sevdalıları
S. Kıyıboyu:
Efendim;
insanların makam ve mevki kapma yarışında kıyasıya mücadele yapmalarını
nasıl değerlendirirsiniz. Günümüzün insan karakterleri üzerinde görüşleriniz
nelerdir.
A.K.Demircan:
Bu soru ve konu çok güzel seçilmiş bir konu.
Özellikle eğitim ve insan amaçlı bir konu ve soru seçimi için tebrik ederim.
Bir türkü var çok meşhur, “ Eğri olsam yay gibi elde
tutarlar beni, doğru olsam ok gibi tefe koyarlar beni “ diye. Bu türküyü
çok tutarım ve hep söylerim. Sanki benim için yazılmış ve söylenmiş.
Mükemmel bir türkü. Hayatım boyunca hep ok gibi olmak ve tefe koyulmak
istedim. Ok gibi olanlar, tefe koymazlar insanı, ya kimler koyarlar, yay
gibi olanlar, yani eğri, büğrü, yamuk ve yanlış olanlar tefe koyarlar.
Hayatımda tecrübe edinmişimdir, doğru adamlarla
hiçbir problemim ve sıkıntım olmamıştır. Hep yamuklarla, yanlışlarla, yay
gibi eğri olanlarla sıkıntım olmuştur.
Ben çok açık sözlüyüm. Fikrimle zikrim, suretimle
siretim birdir. Müslüman olmanın gereği budur. Hiçbir ince hesap yapmam,
çıkar ve menfaat takibim asla söz konusu olmaz. Hiçbir makam mevki
beklentimde yoktur. Bu güne kadar belediye başkanlığı dahil onlarca
idarecilik, yöneticilik ve çeşitli üst düzey görevler teklif edilmesine
rağmen hiç birini kabul etmeme başarısını göstermiş birisi olarak
söylüyorum. Ben sadece özgür, müstakil, bağımsız, bağlantısız, serbest
hareket, fikir ve düşünce insanı olmayı tercih etmişim. Böyle daha mutluyum.
Çıkar çevrelerinden fikirlerime fazla itibar eden olmasa da, benden
hoşlanmasalar da ben görüşlerimi açıklamaya devam ediyorum. Bana baskı
yapamıyorlar, çünkü yapanları yedi düvele şikâyet ve ilan ediyorum, böylece
rezil kepaze oluyorlar ve belli zaman sonra bulundukları mevkilerden inişe
geçmeye başlıyorlar.
Yani kendi güçleriyle değil de, başkalarının
getirmesiyle zirveye gelenler, belli zaman sonra kendilerini Saddam gibi
görmeye başlıyorlar, alçak dağları ben yarattım demeye başlıyorlar. Tabiî ki
sağa sola talimat vermeye, hizaya getirmeye, herkese kendini dinletmeye
çalışıyorlar. Sonra bir bakıyorsun tepetaklak gitmişler, selam verecek sinek
bile bulamıyorlar etrafında.
Ben her zaman şunu söylerim, koltuktan, attan,
eşekten, minareden, daldan düş amaaa, asla gönülerden düşme.
Gönüllerden düşmek, koltuktan düşmeye benzemez. Ben
diyorum ki benim makamım, saltanatım, övüncüm, kıvancım, gönüller fethetmek,
gönüller kazanmak, gönüller tahtında kalmak. Hep iyilik yapmak, ve yine hep
iyilik yapmak. Doğruyu söylemek, doğrularla beraber olmak, eğilmemek,
bükülmemek, kıvırmamak.
Şimdilik Gönen’de yaşadığım için, Gönen’den örnek
vereyim. Zamanında, Gönen’de, alçak dağları ben yarattım diyenler, eğer
Gönen’e iyilik yapılacaksa biz yaparız, kötülük yapılacak sa da onu da biz
yaparız diyen kimseler vardı. Astıkları astık, kestikleri kestik, sürdükleri
sürdüktü. İnsanları dudaklarının ucuyla alıyorlar, sürüyorlar, atıyorlar, iş
veriyorlar, işten kovuyorlar, fırçalıyorlar, tehdit ediyorlar, çok kolayca
insanların iş, ekmek ve onurlarıyla oynayabilen güya makam ve güç sahibi
insan müsveddeleri ve yandaşları görüldü.
Allah onları tepetaklak ediverdi, koltuklarından da,
gönüllerden de düşürüverdi. İşte Allah’u teala öyle güç ve kudret sahibi ki,
onların cezalarını daha dünyada iken, sıcağı sıcağına veriverdi. Tabiî ki,
hesap gününde ise yakasına yapışacaklar sıraya geçecekler.
Allah hepimize, dünyada iken, makam, mevki, güç, kudret
ve imkân sahibiyken, herkese iyilik yapmayı, güzel ameller işlemeyi nasip
etsin.
Kendi beceri, başarı ve emekleriyle değil de
birileri tarafından bir makama getirilenler yine birileri tarafından zamanı
gelince indirilir ve kâğıt mendir gibi atılırlar. Herkes hak ettiği yere
gelmeli, getirilmeli. Hak etmediği ve layık olmadığı yere ve göreve gelmek
için gayret etmemeli.
Ünlü düşünür Licon’un bir sözü vardır; “ Bir
adamı denemek istiyorsanız onu bir makama getirin” der. Bir insan gerçek
karakterini, alttayken değil zirvedeyken belli eder.
Bir işi de layık ve ehli olmayana vermek, halka
zulüm demektir. Dolayısıyla hepimiz, kendimizden ve birbirimizden
sorumluyuz. Göreve getirdiklerimizden, yetki ve rıza verdiklerimizden hesaba
çekileceğiz ve hesap vereceğiz.
Bir toplum, layık olduğu şekilde yönetilir.
Hepimiz, duyarlı, ilgili, bilgili ve sorumlu olmalıyız. Ferdiyetçi değil
cemiyetçi olmalıyız. Kendi şahsi çıkarlarımız için değil, toplum çıkarları
için gayret göstermeliyiz. Birbirimizin hakkına ve hukukuna azami riayet
etmeliyiz ki, cemiyetimiz güçlensin.
Ben diyorum ki; koltuklarında değil, gönüllerde
taht kuracak insanları bulmalıyız, olmalıyız, desteklemeliyiz. Ben olacağım
diye ortaya atılanları, insanları kandırmaya çalışanları, makam ve mevkileri
ele geçirmek için her yola başvuranları değil, o işi en iyi şekilde yapacak,
ehil ve layık olanları aramalıyız, bulmalıyız ve desteklemeliyiz. Her şey
için ve her yerde bunu yapmalıyız.
Eğilmeden, bükülmeden, korkmadan, kaçmadan kalabilir
ve dik durabilirsek, doğruları söyleyebilirsek, karşılıksız ve gönüllü
olarak bir şeyler yapmayı becerebilirsek, birbirimizi sevebilirsek biliniz
ki, bu günümüz ve yarınlarımız daha aydınlık ve huzurlu olacaktır.
Gönen’e
Çimento Fabrikası mı Lazım?
S. Kıyıboyu:
Son
günlerde Şifa diyarı olarak ünlenen Gönen’e çimento fabrikası girişimleri
oldu. İsteyenler, istemeyenler, bir tartışmadır gidiyor. Konuyu nasıl
değerlendirmeliyiz, bu konudaki görüşleriniz nedir?
A.K.Demircan:
Allah’dan başka hiçbir güç ve kuvvet de tanımıyorum,
korkmuyorum ve düşüncelerimi de eğmeden, bükmeden, kıvırmadan açıkça ifade
edebiliyorum. İfade özgürlüğünün olduğu bir vatanda yaşıyoruz ne de olsa.
Birisi arayıp, niye böyle düşünüyorsun ve düşünceni açıklıyorsun diye tepki
gösterecek, tehdit edecek ve aba altından sopa gösterecek değil ya . Onun
için ben açıkça diyorum ki “ alın çimento fabrikasını başınıza çalın” .
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan nefret ederim.
Gönen’e çimento fabrikası olacak denildikten, Babayaka daki toplantı ile
Ziraat Odasında sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirdiği toplantılara
katılmama ve çeşitli duyumlara ulaşmama rağmen bu konuda yazmaktan ve haber
yapmaktan hep tereddüt ve imtina etmiştim. Taki Gülez sinema salonunda
İzmirden gelen iki profesör ve bir uzmanın sinevizyon eşliğinde, Türkiye’den
ve dünya genelinden elde ettikleri belgeleri ve bilimsel gerçekleri çok
çarpıcı ve ciddi bir uslupla açıklamalarına kadar durabildim. 2.5 saat
süren konferans ta bilgilendim, duydum, gördüm, anladım, etkilendim ve
konferans sonunda eve gelene kadar düşünmeye başladım.
Ya Gönen’i, içinde yaşadığım bu güzel şehri terk
etmeliyim, başka bir il, ilçe, mekan aramalıyım, ya da sonuna kadar bu
geliyorum diyen belanın def’i için elimden gelen her çabayı göstermeliyim.
Bunu adeta bir vatan savunması gibi görmeye başladım ve bu sıcak
duygularla, konferansın hemen sonrasında bu yazımı kaleme aldım.
Farikayı kurmak isteyen aracı kişiler, işletme
sahipleri resmen bizi kandırıyorlar. Allayıp, pullayıp, süsleyip
yerleşecekler sonra onların cebi para dolacak, pasası da bize kalacak. İki
buçuk saat süren konferansı buraya nasıl aktarayım, anons oldu, her yere
duyuruldu gelip dinleseydiniz diyorum.
Konferanstan çıkardığım sonuç şu ki; topraklarını
iyi paraya sattık diye sevinen köylüler ve bunlar alınıp satılırken ne
oluyor, nedir bu diyemeyen köy muhtarları gidip mermerin en
kalitelisinden aile mezarlıkları siparişi versinler. Gönen’de Çimento
fabrikası kurmadan önce mevcut devlet hastanesi ve acil servisinin
kapasitesini 4-5 katına çıkarsınlar, sigorta kurumu ilaç ödeneklerini 7-8
katına çıkarsın, insanlar uzun vadeli dünyalık işler tutmasınlar, hayaller
kurmasınlar, çocuklar ve yaşlıların korumaları ve bakımları 3-4 kat
arttırılsın. Bütün tarım ürünleri etkileneceği için, Gönen patentli her
ürünün tercih sıralaması gerilere doğru değişsin, alım ve satışlar azalsın,
fabrikalardan işçiler çıkarılsın, işsizlik oranı hızla yukarılara tırmansın,
kaplıcalara gelen turist sayısında yıllara göre oranlar gerilesin….daha
neler neler.
Fabrika sahipleri yeşillikler içinde süslü fabrika
fotoğrafları ve yaldızlı yalanlarla beni artık asla kandıramayacaklar.
Gönen’in ne 6 kilometre yakını olan Babayaka köyüne, ne de 36 kilometre en
uzak yerine çimento fabrikasına hayır, bin kere, yüzbin kere hayır. 300
kişiye iş verilecekmiş, istihtam mış, böyle istihtama yüzbinkere hayır.
Fabrika olsun diyen yerli arkadaşlar, işin kolaycılığına
kaçıyorlar. Yahu Gönen birinci sınıf tarım alanı. Marmara ve Ege iklim
kuşağında kalan, her türlü meyve, sebze ve polikültür tarım ürünü
yetişebilen çok önemli bir bölge.
Bir dekar salatalık serasından 10.000 YTL, bir dekar meyve
bahçesinden 3 ila 6.000 YTL net gelir elde ediliyor. Çimento fabrikası
kurulsun diye harcıyacağınız emek ve beyin gücünü, meyve, sebze ve tarım
ürünü, üretim projeleri hazırlamak ve uygulamak için hazırlasanız daha iyi
olmaz mı.
Ne kadar tehlikeli bir oyun oynanıyor. Kaplıca turizmi
tehlikede, tarım alanları tehlikede, insan ve çevre sağlığı zaten çeltikte
kullanılan ilaçlar yüzünden tehlikede iken, tombaladan bir de çimento
çıkıyor.
Bursa Onkoloji hastanesi çevrelerinden elde edilen bilgilere
göre son yıllarda Gönen’de kanserli hasta sayısında hissedilir oranlarda
yükselme görülmeye başlamış. Son 3 yıl içinde, sadece benim çok yakınım
olan 4 kişi kanserden öldü. Birisi öz amcam, birisi kardeşimin hanımı,
birisi arkadaşım diğeri de çok sevdiğim 50 yaşlarında bir aide dostumuz.
Çimento fabrikasının kurulması için koşturan Gönenli
vatandaşlardan, herhalde yakınlarında kanserden ölen sevdikleri kişiler yok.
Olsaydı o zaman göreceklerdi, anlayacaklardı. Ama canları yanmayanlar,
görmeyenler, anlayamıyor, sadece istiyor ve istemeyenlere, karşı çıkanlara
saldırıyor, sindirmeye, aba altından sopa göstermeye, tehdit etmeye
çalışıyorlar.
Biz kobay değiliz, zaten iyi bir şey olsa gelip
buralara kurmak isterlermi hiç. Karacabey liler, Bandırmalılar niye
istemediler. Bilgi sahibi oldular, ondan sonra fikir sahibi olup karşı
koydular ve başardılar. Şimdi sıra Gönen’de. İnşallah Gönen halkı tek
yumruk olacak, bu zararlı girişimleri bertaraf edecek. Yeşil Gönen, Şifa
Diyarı Gönen, Kaplıcalar diyarı Gönen. Adamların memleketi değil tabiiki
burası. Diyar miyar dinlemezler. Onların dinleyecekleri tek duygu cepleri
yani napolyon… Senin memleketine sen acımayıp, sahip çıkmadıktan sonra,
onlar mı acıyacak..
Gönen’e yazık etmeyelim ve yazık olmayalım. Hep
birlikte, çok duyarlı ve güçlü bir şekilde bu tür girişimleri daha
yeşermeden, başından bertaraf edelim. Sonra iş işten geçmiş olabilir.
Bu sivil toplum hareketine öncülük ve rehberlik eden
başta Ünsal Acar, Ayla Umay, Tuncay Görgün, Nurtan Şenyıldız, Sezai Çiçek,
İsmail Çakır, Tuncay Salı, İsmet Yavaş ve diğer duyarlı arkadaşları
kutluyorum, tebrik ediyorum. Bu güne kadar sesi soluğu çıkmayan sözde sivil
toplum kuruluşları ile etkili ve yetkili olabilecek kişi ve kurumları bu
konularda daha duyarlı ve aksiyoner olmaya davet ediyorum.
Temiz bir Gönen, Yeşil bir Gönen, Şifa diyarı bir
Gönen, Tarım ve Hayvancılık sektörüne dayalı bir Gönen için hep birlikte el
ele olmaya davet ediyorum.
Rabbim bizi kötülerin şerrinden korusun, birlik,
beraberlik, güç ve kuvvet versin..
İyiliklere Takoz Olanlar
S. Kıyıboyu:
Günümüzde birçok
insan, iş ve hizmet sunmaktan, bir çivi çakmaktan çok, laf üretmek, yapılan
iş ve hizmetlere çomak sokmak ve takoz olmakla meşgul oluyor. İnsanların
bazıları neden anlamıyor, görmüyor, duymuyor ve iyi şeyler yapmak için çaba
harcamıyorlar.
A.K.Demircan:
Sevgili
dostlarım, yakın zaman içinde bir kitap yazmaya başlıyorum. Kitap roman
türünde, araştırma, inceleme, yorum bir edebi eser olacak. Son 8 yılın
anatomisi ve değerlendirmesi tarzında bir yazı kaleme almaya hazırlanıyorum.
Herkes heyecanla, merakla, ilgiyle okuyacak. Bir toplumda iyi insanlar,
vakıf şahsiyetler vardır, mücadele ve dava insanları vardır. Yiğit ölür şan
kalır, at ölür meydan kalır deyişinde olduğu gibi. Bir şair de ' İyi
insanlar iyi atlara binip gittiler' demiştir. Bazı insanlar vardır halkı
küçük ve hor görürler, tepeden bakarlar. Haşa- alçak dağları ben yarattım
edasına bürünerek topluma çeşitli şekil ve şiddetlerde kötülükleri dokunur.
Bunların güne ve zamana göre yar ve yardakçıları da bulunur. Bunlar
sayesinde toplum gelişemez, güçlenemez, sıçrama yapamaz. Hak ettiği yeri ve
değerleri elde edemez. Yani topluma, teknolojiye, gelişmeye, huzur ve refaha
takoz olurlar. Toplumun, insanların enerjilerini boşa harcamasına sebep
olurlar. Aslında Allah'ın, meleklerin, insanların ve lanet edebilenlerin
lanetleri bunların üzerinedir. Ancak imtihan sırrı gereği, Allah bu kötüleri
birden cezalandırmaz. İnsanlar tepki koymadıkları için de, tepkisizliğin
cezası olarak bu kişileri geçici zamanlarda insanlara musallat eder. İşte
biz bu romanda, günümüzde, ülkemizde ve küçük bir şehirde yaşananları
topluma ışık tutması ve toplumun karanlık kişileri tanımasını, görmesini
sağlamak ve bu ahtapotlardan sıyrılma refleksini gösterebilmesini temin
amacıyla yazacağız inşallah. Kendilerini toplumun karanlık kişileri
görenler, bu romanda kendilerinden bahsedileceğini düşünenler biraz uykusuz
kalsınlar. Çünkü onlar bu güne kadar hep insanları uykusuz bıraktılar, iki
yüzlülükleriyle, entrikalarıyla, mal ve koltuk hırslarıyla, alçak dağları
ben yarattım tavırlarıyla insanlara ızdıraplar verdiler, toplumun ve şehrin
gelişmesine, modernleşmesine, huzur ve refahına çeşitli şekil ve içeriklerde
dinamit koydular, takoz oldular. Onlar aslında korkaktırlar, biz korkmayız,
kaçmayız. Bizim koruyucumuz ve kolalayıcımız C.C Allah'ü tealadır. Allah'ın
izni, bilgisi ve dilemesi olmadıkça kimse kimseye iyilik edici veya kötülük
edici değildir. Evet, bu ülkede ve şehirde çok kişiler, çok şeylere engel
oldular, yanlış ve kötü işler yaptılar. Toplumun heyecanını aktivesini
kırdılar. Zaman zaman korundular, kollandılar, alkışlandılar,
ödüllendirildiler bile. Hiç kimse korkmasın, biz insan haklarına ve hukuka
saygılıyız. Kimseye kötülük etmeyiz, teşhir etmeyiz. Tecahül arif sanatıyla,
kimseyi incitmeden ve deşifre etmeyen bir roman yazacağız. Romanı ve
romandaki olayları ve kahramanlarını okuyanlar, yaşayanlar anlayabilecekler.
Çünkü biz Müslümanız, bizim inancımıza göre, Müslüman Müslüman'ın
kusurlarına karşı gece gibidir. İyiliklerine karşı da gündüz gibidir. Ancak
birde Müslüman etrafında gördüğü bir kötülüğü eliyle, diliyle bunu da
yapamaz ise kalbiyle buğuz ederek önlemek, engellemek, bertaraf etmek
zorundadır. Bu imanın gereğidir. İşte biz bunu yapıyoruz. Dilimizle,
yazımızla önlemeye çalışıyoruz. Hainler, zalimler, diktatörler, hırsızlar,
huysuzlar, ahlaksızlar, kirli işler çevirenler yani kısaca Allah'tan
korkmayanlar, belki bizden korkarlar.