A.Kadir Demircan
İnsanlara ve Toplumlara İyi Haller – Kötü Haller
Hastalıklar
ve
Musibetlerin
Veriliş Sebepleri
1 Baskı. 2007 Balıkesir
A Kadir Demircan
Araştırmacı Yazar
2008 Gönen Balıkesir Türkiye
Aktif Yayınları
İ l e t i
ş i m
Hayat
Hikâyesi Video Filmini İzlemek İçin Tıklayın
Telefonlar 0266.7726603 /
0266.7626793 / 05366062730
Mail
Adresleri a.kadirdemircan@hotmail.com
Site
Adresleri www.gonengontam.gen.tr www.gonen-akadirdemircan-kesiftv-haber.org
Posta Çeki Hesabı Kadir Demircan 101197
Merkez
Adres: Reşadiye Mah 317 Sk Çiçekkent Sitesi
Kanarya Apt C-8 Blok No:19 Gönen Balıkesir Türkiye
Hizmet
Bürosu. Akçaali Mah. 20
Sk. Karatan iş Merkezi No:3 Gönen Balıkesir Türkiye
Demircan’ın
Kurduğu ve Editörlüğünü Yaptığı İnternet Televizyonları
Kırsal TV http://www.mogulus.com/kirsaltv Komedi TV www.mogulus.com/komikfilm
İslamTV http://www.mogulus.com/islamitv Keşif TV
www.mogulus.com/kesiftv
Türkiye
İşTV http://www.mogulus.com/turkiyeistv Gönen TV www.mogulus.com/gonentv
Tarım TV http://www.mogulus.com/tarim_tv Köy TV http://www.mogulus.com/koytv
Oya TV http://www.mogulus.com/oyatv10 GönTAM TV http://www.mogulus.com/oyatv
Gönen Haber TV http://www.mogulus.com/kesiftv10 Alaşar TV http://www.mogulus.com/tarimtv
A Kadir Demircan’ın Hayat Hikâyesi
Video Filmini İzlemek İçin Tıklayın
Editör A Kadir Demircan
05366062730 0266.7726603 a.kadirdemircan@hotmail.com
İ Ç İ N D E K İ L E R
Hastalıklar
Musibetler
Mal Ve Can Kayıpları İle
İmtihan
Mal, Can ve Mülkümüzün Gerçek Sahibi
Allah’tır
Güçlüklerle İmtihan
Hastalıklarla İmtihan - Hastalıkların Geliş
Sebebi ve Tedavisi.
a) Hastalıklarla
Sınava Tabi Tutuluyorsunuz.
b) Hastalıkların Tedavi Yolları
Musibetlerle İmtihan
Musibetlerin Geliş Sebepleri
ve Müslümanların Sorumlulukları. Helâk Olmayı Hak Eden Belde.
Sabır ve Tahammül. İnsan Sabır
Ve Tahammül Bakımından Zayıf Yaratılmıştır.
Musibetlerle İmtihan Edilmenin
Anlamı Ve Hikmeti.
Musibetlerin Çeşitleri
1.Cana Gelen Musibetler
2.Mala Gelen Musibetler
3.Dine Gelen Musibetler
Musibetler Ve Hastalıklara
Karşı İnsanların Gösterdiği Tavırlar.
Musibetlerin
Gelişi Allah’ın İzni ve Takdiri İledir.
Hayır
ve Şerri Allah verir ve Müminin Lehinedir.
İnsanlara
Musibet Ve Hastalıkların Veriliş Sebepleri.
Musibetler
Ve Hastalıkların Mümine Kazandırdıkları.
İnsan
İradesini İyi Ya Da Kötü Yönde Kullanmaya Kabiliyetli Kılınmıştır.
Bir Millet Kendini
Düzeltmediği Sürece Allah’da O Milleti Felaha Kavuşturmayacaktır.
Kader ve Tefekkür
Doğrultusunda Musibetler Ve Hastalıklar..
Musibetlerden Ve
Hastalıklardan Kurtulmanın Yolları.
Musibetlerle Helâk Edilen
(Cezalandırılan) Toplumlar.
Günümüzdeki Musibetler,
Musibet Ve Helâk Edilmeyi Gerektiren Durumlar.
Bazı Günahların Cezası Bütün
Topluma Gelir.
Mal Mülk, Makam Mevki ve
Nimetlerle İmtihan Olunma.
Gerçek Müminler Zorluk Ve
Güçlüklere Karşı Sabırlı Ve Dayanıklıdırlar, Ümitsizliğe Düşmezler.
İnsana Kötü Şeyleri Şeytan
Telkin Eder. Allah’tan Korkanlara Şeytan Tesir Edemez.
İnsanlar, İşledikleri Bazı
Günahlardan Dolayı Zaman Zaman Çeşitli Şekillerde Allah Tarafından İkaz
Edilirler.
Güzellikler ve Fenalıklar
Karşısında Müslüman İtidalli ve Sabırlıdır.
Korku, Ümitsizlik ve
Karamsarlık
Stres ve Sıkıntı Hallerinde
Müslüman
Her Zorluğun Ardından Bir
Kolaylık Gelir
Günahlardan Dönmek Ve Tövbe
Etmek İçin Allah Sıkıntı ve Hastalık Verir
Kur'an ve Namaz Müminler İçin
Şifadır.
Allah Günah İşleyenlere Cezada
Acele Etmez.
Allah’ın Azabı ve Nimeti
Boşuna Değildir.
Önsöz
İnsanoğlu
niçin Rabbi tarafından yaratıldığını bilecek ve yaratılış gerekçesine uygun
amellerle kendini teçhiz edecektir. İnsanlık tarihi boyunca, yaratılış gayesinin
bilincinden ve kendisine tebliğ edilen dinin hükümlerini hayatına tatbikten
uzaklaşan toplulukların mutlulukları hiç görülmemiş veya kısa sürmüştür.
İnsanlık alemi kötü gidişatlarını düzeltmeleri için yer yer çeşitli şekillerde
nimetlerle ikazlara maruz kalmışlar, bu ikazlar fayda sağlamayınca da zaman
zaman bazı kavimler helak edilerek yeryüzünden toptan silinmişlerdir. Örnek
olsun, unutulmasın, dersler ve ibretler alınsın, aynı hatalara ve yanlışlara
düşülmesin diye de Kuran-ı Kerimde bu hususlar yaratan tarafından çeşitli
kıssalarla, ayetlerle bizlere açıklanmıştır, bildirilmiştir.
Yeryüzünde
gerçeklesen hiçbir hâdise boşuna ve
sebepsiz değildir, tesadüfî de olamaz.
Her bir hadise karşımıza ya sebep ya da sebebin birer sonucu olarak
çıkmaktadır. Allah (c.c.) her şeyi, nimeti ve cezayı insan için yaratmış,
insanı da kendisine ibadet ve itaat etmek için yaratmıştır.
Öyle ise, bu
dünya bir imtihan dünyasıdır, ahiretin tarlasıdır, azık kazanma, bir müddet
dinlenme, ahirete hazırlanma yeridir. İnsan yaratıldıktan sonra başıboş
bırakılmamıştır, görevli melekler vasıtasıyla iyi ve kötü bütün amelleri
kaydedilmekte, hesap gününün defteri tutulmaktadır.
İmtihan
dünyasının sırrı gereği, insanlar çeşitli şekillerde imtihana tabi
tutulmaktadır. İnsanın dünyada başına duçar olan musibetler, can ve mal
kayıpları gibi, hastalıklar ve kazalar gibi acı veren, kıvrandıran bütün tabiat
olaylarının insanın imanı gereği anlaşılabilen iki sebebi vardır. Birincisi
denenmektir. Musibetler ve acılar karşısında insan bunun Allah’tan geldiğini,
kaderinde var olduğunu bilip tevekkülle, ağır başlılıkla, dua ve niyazla,
Allah’a tam teslimiyetle karşılayacak, ya da, isyan ve feryadı-u figan edip tevekkülden, ibadetten
uzaklaşacaktır.
İkinci sebebi de;
günahlarından dolayı, Allah’ın emir ve yasaklarından, kanunlarına itaatten
uzaklaşması sebebiyle, fert olarak ya da bütün topluma verilen ikaz
mahiyetindeki, kötü gidişatlarından vazgeçmeleri, Allah’ın dinine bağlanmaları
yönündeki musibetlerdir.
Allah’ın
dininden uzaklaşan insanlar, kavimler, milletler tarihin hiçbir döneminde
gerçek huzura, dünya ve ahiret saadetine ulaşamayacaklardır. Bir toplum kendini
düzeltmediği, ıslah etmediği sürece, Allah’da o toplumu düzeltmeyecektir,
huzura erdirmeyecektir. İnsanların başına gelen felâketler, yine kendi
elleriyle İşledikleri günahlar yüzünden olmaktadır. Günümüzde, yaşadığımız
birçok olaylara ibret gözüyle bakmadığımızdan, dersler çıkarmadığımızdan,
olayların sebeplerini ve sonuçlarını düşünmediğimizden bir türlü gerçek huzura
ve sûkuna kavuşamamaktayız.
Her gün
televizyonlardan izlediğimiz; bir bayram tatili boyunca trafik kazalarında 400
kişinin öldüğünü, otuz bin kişinin teröre kurban gittiğini, deprem, çığ ve sel
gibi felaketlerde trilyonlarca paranın ve yüzlerce can kaybının olduğu haberlerini,
işsizlikten, yoksulluktan bunalan insanların intihar haberlerini, eşkıyanın ve
teröristlerin köyleri, yolları ve kasabaları basıp insanları katlettiğini,
hırsızlığın, soygunların, vurgunların, mafyanın, kaosların, baskı ve
dayatmaların, özgürlüklerin kısıtlanmasının, insanlara yapılan soykırımın,
İslam ülkelerindeki işgallerin ve katliamların Afganistan’da ve birçok
ülkelerdeki kardeş kardeşi vuran iç savaşın ve tüm dünyada Müslümanların
çektikleri sıkıntı ve zulümlerin sebebini, sonucunu hiç tefekkür ettik mi, hiç
bunları yorumlamaya çalıştık mı? Bu olaylar bir tesadüf müdür, bilinen bir
sebebin mukadder sonuçları mıdır, sorumluları bizler miyiz, yoksa başkaları mı,
kimler? Evet Kuran’ın belirttiği sebepler ve sonuçları günümüzde de aynen devam
ediyor. Allah’ın dininden uzaklaşan fitne ve fesada bulaşan bir topluluk, bir
millet nasıl muhtelif dönemlerde musibetlerle, hastalıklarla ikaz edilmişler,
cezalandırılmışlar, huzura erememişler ise bugün de aynı hadiseler cereyan
ediyor. Bunlardan kurtuluşu da, bunlara
müptela olmayı da Allah bize bildiriyor.
İşte bu
kitapta bu konuları detaylı bir şekilde ele alıp incelemeye çalıştık. Bu eseri
dikkatlice, düşünerek okuduğunuzda, daha önceleri hiç dikkatinizi çekmeyen,
farkında olmadığınız birçok konunun, olayın farkına varacaksınız, şuuruna
ereceksiniz. Yaşamın gayesini, var oluşunuzun gerekçelerini ve gereken
icaplarını yeniden, daha kuvvetli bir şekilde kavrayacaksınız. Hayatınızın akış
istikametini, olayların sebeplerini ve sonuçlarını değiştirmede farklı bir
frekans yakalayacaksınız.
Bakış
açılarınızı ve istikametinizi değiştirmesi dileği ve duasıyla.
A. Kadir DEMİRCAN
Hastalıklar
Hastalıkları
genel olarak iki ana başlık halinde incelemek mümkündür.
1.Maddi
hastalıklar, 2. Manevi hastalıklar
Maddi
hastalıklar bilindiği üzere; insan vücudu üzerinde çeşitli sebeplerden dolayı meydana
gelebilen ve yine ihtisas sahibi insanlar tarafından deneyim ve formüllerle
ortaya konulmuş çeşitli ilaçlar ve bu ilaçları hastanın hastalığına uyarlayarak
teşhisi ve tedaviyi sağlayan, doktorlar tarafından iyileştirilebilen bir
özelliğe sahiptir.
Manevi
hastalıklar ise; insanın vücuduyla, hayvan-i benliğiyle ilgili olmayıp, ruha
niyetle, insanın ruhî benliği, inanç ve imanın tezahürü uhrevi ve fiziki
amelleriyle terennüm eden hastalıklar sınıfından sayılmaktadır. Maddi ve manevi
hastalıklar bir kişiye olabileceği gibi, birçok kişiye, bir topluma, bir
millete topyekun sirayet edebilme, etkileyebilme özelliklerine de sahip
bulunmaktadır.
Her iki
hastalığı veren de, onların tedavisini, çaresini bulan, insana öğreten ve
tedavisini emreden de Allah’tır. Her şey Allah’ın bilgisi, ilmi dahilindedir.
Her iki
hastalığı da insana Allah verir, verdiği hastalığın ilmini, tedavi yöntemini de
öğretir, emreder. Verdiğini sebepsiz olarak vermez ve almaz. Bu hastalıklardan
korunma metotlarını ve tedbirlerini nasıl bildirdiyse, tedbir almayıp bu
hastalığa duçar olanların kurtulmaları için de akıl verdiği insana, ilmide
vererek, aklını ilim üzerinde kullanıp hastalıktan kurtulmasını sağlar.
Hayvanlara akıl vermediği için ilimde vermemiştir, mükellefiyet de yüklememiştir.
Onun için hayvanlar hastalanırlar, tedavi olamazlar, hastalıktan korunamazlar.
Allah hayvanları insanlar için yaratıp, insanların hizmetine nimet olarak
sunduysa, onların hastalıklardan ve musibetlerden korunma ve tedavi edilme
sorumluluklarını da insanoğluna yüklemiştir.
Allah
insanı iki benlik halinde yaratmıştır. Birincisi ruhani-i benliktir ve insan
ana rahminde üç aylık iken Allah tarafından bu kendisine giydirilmiştir.
İkincisi ise hayvan-i benliktir. Her iki benliğinde gıdaya ihtiyaçları vardır.
Hayvan-i benliğin gıdası, ekmek, su, havadır. Ruhani, yani ilahi benliğin
gıdası da Allah’a, yaratıcısına ibadet, itaat, tefekkür ve zikirdir. Nasıl ki,
hayvani benliğin gıdasını almayan, yani bir müddet yemek yemekten, su içmekten,
hava almaktan mahrum kalan beden zayıflar, hastalanır, bitkin düşer, erir ve
nihayet ileriki aşamalarda ölüp yok olur ise, ruhani-i benliğin gıdasını
almayan yani namaz kılmayan, Allah’ı anmayan, iyi ameller işlemeyen,
zikretmeyen insanoğlunun da ruhani benliği hastalanır, zayıflar, uzun vadede
ölür, yok olur, kalp katılaşır, cehennemde yanacak yakıt haline, odun haline
gelir, fakat insanoğlu bunun farkında olamaz. Bilindiği üzere cehennemin yakıtı
insanlar ve taşlardan oluşmaktadır.
Hastalıklar,
musibet, ve felaketler insanlar içindir, insan için bir meşgale, bir imtihan,
ebedi ahiren yurdunu kazanabilme uğrunda meşakkatli bir sebep, imtihanın sırrı
belki de vesilesidir. Sebepsiz yere hastalık verilmez, bazı hastalıklar ve
musibetler yapılması yada yapılmaması gereken, sebeplerden ve amellerden dolayı
insanoğluna dûçar eylenir. Bazıları da direk olarak, asli bir sebep ve sınav
karşılığında insana verilir. Netice itibariyle sebepsiz hiçbir şey yoktur.
Hastalıkların ve musibetlerin tedavisinden önce, sebeplerinin araştırılması ve
sebeplerin tedavi edilmesi elzemdir. Sebeplerin ortadan kaldırılması, dûçar
olunan hastalık ve musibetlere karşı sabır ve tıbbi tedavinin tüm icaplarının
zerresine kadar ümit ve sebatla yerine getirilmesi ihlaslı bir mümin için
mutlak bir şarttır.
Manevi
hastalıklara gelince; bu hastalıklar iki boyutludur. Yaratılış gayesini unutan,
Allah’a ibadet ve itaatten, Kuran’a bağlılıktan uzaklaşan, Allah’ın emir ve
yasaklarını hiçe sayan, her türlü günahı işleyen ve daha da ileri giderek
Allah’ın kanunlarına, peygamberlerine muhalefet edip, yeryüzünde fitne ve fesat
çıkararak kâfirleşen ve bu halleriyle aşağılarında aşağısına inen bir mahluk
haline dönüşen insan tam manasıyla bir hastadır. Bu hastalıktan kurtulmayan,
kurtulma mücadelesi içerisinde dahi olmayan kişi, ruhani benliğini de öldürmüş
bir insan konumundadır ve bu insan ebediyetini mahvetmiş, kaybetmiş, cehennemin
yakıtı olan bir cisim niteliğine bürünmüştür.
Manevi
hastalıklara yakalanan insan maddi hastalıklarla da mücadele edemez,
hastalıklar üst üste gelir, altından kalkılamaz bir durum haline dönüşür. Böyle
olunca da, her ikisine de yenik düşme, netice itibariyle de hem içinde
bulunduğu fani dünyasını, hem gitmek üzere olduğu ezeli dünyasını
mahvedenlerden, kaybedenlerden olmuş olur. Maddi hastalıkların tedavisi ve
reçetesi, manevi hastalıkların reçetesinde mevcut bulunmaktadır. Çünkü bütün
bunlardan korunmanın yol ve yöntemleriyle, uygulama ve tedavi metotları tüm
dünyanın anayasası ve kılavuzu olan Kur'an-ı Kerimde mevcut bulunmaktadır.
Musibetler,
felaketler ve insanoğlunun aleyhine dûçar olan her türlü olaylar, bahsetmiş
olduğumuz manevi hastalıkların bir tezahürü, beşeri ve ilahi bir neticesi
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Musibetlerin
çoğu insanın kendisindendir, işledikleri ameller yüzündendir. Allah sebepsiz
yere insanları cezalandırmaz, felaketler ve musibetlerle ikaz etmez. Musibetler
şahsi-hususi olduğu gibi umumidir de, bir kişiye ve beldeye, bir topluma, bir
millete ve kıtaya çeşitli özellik ve niteliklerde olabilir. Manevi hastalıkların
baş gösterdiği, bir çığ gibi büyüyüp yayıldığı ve insanların çare dahi
aramadığı toplumlar yeryüzünden silinip yok edilmiş ve yerine yeni milletler
getirilmiştir. Aynı hastalıkların tekerrür etmemesi ve aynı musibetlere dûçar
olunmaması ve bunun hak edilmemesi için Kur'an-ı Kerimde bu husus sık sık
bahsedilerek, kıssalar halinde önceki milletlerin durumları, hak ettikleri
musibetler ve üzerlerine gerçekleştirilen felaketlerin ceza olarak kendilerine
uygulandığından bahsedilmekte ve böylece insanlara öğüt verilerek musibetlere
karşı tedbirli olunması, yaratan tarafından ikaz edilmektedir.
Musibetlerin
Allah tarafından olanlar, vakti ve şiddeti belirlenir, insanlar tarafından hak
edilir. Allah sebepsiz yere hiçbir kimseye ve topluma musibet dilemez, musibet
insanın kendindendir, sebep amellerin neticesidir.
Allah Günahkar Bir Kavmi; Akıllarını Başlarına Alıp Düşünsünler Ve Doğru Yolu Bulsunlar Diye
Nimetlerini Kısarak, Musibetlere Ve Felaketlere Dûçar Eder.
A’ raf: 130. “Biz firavun ve
cemaatini belki akıllarını başlarına alırlar diye kuraklıkla ve mahsullerin
kıtlığı ile tutup sıktık.”
A’ raf 131 “Onlara bu iyilik gelince,
bu bizim hakkımızdır derler. Bir fenalık isabet etse Musa ve onunla beraber
olanlara uğursuzluk yüklenirdi. Gözünüzü açın ki, onların uğursuzlukları Allah
katındandır. Fakat çoğu bunu bilmez.”
Evet
insanlar büyük günahlar ve sapkınlıklar, işlerler, Allah’ın emirlerine
muhalefet eder ve isyan ederler, bunun farkında olmazlar, ne anlama geldiğini
bilmezler. Allah’ın Bunlar kendilerini düzeltmeleri, sapıklıklarından
vazgeçmeleri için ikaz niteliğinde çeşitli şekilde ve zamanlarda gönderdiği
musibetlerden de haberdar olmazlar, üzerlerine alınmazlar, farkında bile
olmazlar, bağlantı kurup yorum bile yapmazlar, tam bir gaflet, dalalet ve hıyanet
içerisindedirler.
Allah’a Ve Peygamberlerine Muhalefet Edenler
Hüsrana Uğrayacaklar Ve Helak Olacaklardır:
Mücadele; “Size,
Allah’a ve peygamberlerine muhalefet edenler kendilerinden evvelkilerin dökülüp
helak oldukları gibi helak olmuşlardır. Halbuki biz apaçık âyetler de
indirmiştik. Kâfirlere zelil edici bir azap vardır.” buyurulmaktadır. Görüldüğü
gibi Kur'an-ı Kerim daha dün, bugün inmiş gibi taptaze ayetlerle, açık kıssalar ve öğütlerle dopdolu bir kitap
olarak bulunmaktadır. Sanki asırlar öncesi yaşanan olaylar, o günkü kâfirler
ile firavun zihniyeti aynen bugünde mevcut bulunmaktadır. Öyle ise ilahi
ikazları güncelleştirerek gereken tedbirleri derhal yerine getirmeliyiz.
Görülüyor
ki, o günkü firavunların yerini bugün çağdaş kâfirler almışlar, her halleri ve
hareketleriyle, tüm yaşamları ve güçleriyle İslâm’a ve Müslümanlara karşı savaş
açmışlar, küffarlıklarını pekiştirmek ve yaymak için her yolu ve metodu
denemektedirler. Sanki musibetlerden, Allah’ın adaletinden, cehennemin yakıtı
olmamaktan emin olmuşlar, bir yerden iyi haber almışlar gibi davranmaktadırlar.
Nahl. 45-46
“Kötülükleri düşünüp hile yapanlar Allah’ın kendilerini yere batırmasından
veyahut bilmedikleri ve idrak etmedikleri yerden azabın gelmesinden emin mi
oldular? Yahut onları bir yandan bir yana döndükleri sırada azabın helak
etmesinden emin mi oldular? Onlar Allah’ı aciz bırakacak değillerdir.”
Mal Ve Can Kayıpları İle İmtihan
(Kazalar,
yangın, yaralanma ve ölümler, malların zarar görmesi ile imtihan olunma)
Allah’a
Teali; üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olarak yarattığı insanoğluna,
“mallarının ve canlarının ziyanıyla, eksilmesi, zarar görmesi yahut yok
olmasıyla imtihana tabi tutulacaksınız” buyurarak, bunun hikmetini de açıkça
insanoğluna ferman buyuruyor. Tabii ki bu açıklamadan, açıkça ferman buyurmadan
sonra insanoğlu ne yapacak, bu can ve mallarının eksilmesi karşısında.İşte buna
bakıyor Allah’u Teâla. Ne yapacak insanoğlu, feryadı-ı figan mı eyleyecek,
isyan mı edecek, küfre mi düşecek Allah’tan bilip O’na teslim mi olacak.
Bakara: 155.
“Ant olsun ki, sizi biraz korku, açlık, canlardan, mallardan ve mahsullerden
yana eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Bunları sabredenlere müjdele.”
Bakara: 156. “Ki,
onlar, kendilerine bir belâ geldiğinde, Biz, Allah’ın (teslim olmuş)
kullarıyız. Ve biz ancak O’na dönücüleriz derler.”
Bakara:
157. “İşte onlara Rablerinden bir mağfiret ve rahmet vardır, ve onlar hidayete
erenlerdir” buyurulmaktadır.
Fertleri
terbiye etmek için elbette can yakıcı bela lâzımdır. Hak ile batıl savaşında
samimi olanlarla olmayanları birbirinden ayırmak için, korku, açlık, canların
yanması, malın zararı veya yok oluşu gibi imtihanlar lüzumludur. Zahmet
çekilmeden, kolaylıklar içerisinde kabul edilen inançlar ve yaşanan imani
ameller bir mühlet sonra pörsüyüp kaybolabilirler. Ne zaman iman uğrunda canlar
verilirse imanın gönüllere yerleştiği, pekiştiği en iyi derece de anlaşılır.
Yani müminler, önceki müminlerin karşılaştıkları musibetlere dûçar olup sabırla
mukabele edebildikten sonra, ancak o seviyeye yükselebilirler, imtihanın
sırrını kavrayabilirler.
Müminlerin
imanının kuvvetlenmesi için elbette belâ lâzımdır. Şiddetler; gizlenmiş
kuvvetleri, saklı enerjileri coşturup meydana
çıkarır. Müminin imanı şiddet darbeleri altında daha da kuvvetlenir.
Gerçek
ölçü ve değer, zorluklara karşı tahammüldür. Şiddette çekingenlik, tarafsızlık
kalmaz. Şiddet esnasında bütün perdeler kalkar, basiret tecelli eder, göz
alabildiğine ufukları seyre dalar ve kainatta mümin yalnız Allah’ı görür.
Hiçbir şey yok; yalnız O var, hiçbir güç yok, yalnız O’nun gücü var. Hiçbir
irade yok; yalnız O’nun iradesi var. Yegane sığınak O... Kur'an bu mertebeyi ne
güzel ifade ediyor.
“Sabredenlere
müjdele ki, onlar, bir musibete dûçar olduklarında “biz Allah içiniz ve yine
O’na döneceğiz” derler... (Bakara, 156)
Biz
yalnız Allah içiniz... Her şeyimiz, bütün varlığımız, canımız Allah için.
Tekrar dönüş yine O’na. Yalnız O’na teslim oluyoruz.
İşte
sabredenler bunlardır. Kerem sahibi Resulullah’ın tatlı nimetler müjdelediği,
vaat ettiği kimseler onlardır.
“İşte
onlar için Rableri tarafından mağfiret ve rahmet vardır, hidayete erenler de
onlardır.” (Bakara. 157)
Rableri
tarafından salavat vardır onlara, melekler de onlar için salavat getirir.
Açlık,
korku, malların, nefislerin, meyvelerin azlığı... Şahadet ve ölüm. Meşakkat ve
çırpınma. Nihayet yorgunluk, bitkinlik. Ağır mükellefiyetler ve uzun
meşakkatlerin bitmeyen tükenmeyen mücadelenin yorgunluğu.
Hak teâla
hazretleri, bütün bunları terazinin bir kefesine koyuyor ve karşı göze de tek
şey yerleştiriyor. Rableri tarafından mağfiret ve rahmet.
Hak
teâlanın kendilerine ihsan etmiş olduğu rahmet, mağfiret ve şahadet
mükafatların en büyüğüdür. Mallar, canlar ve nefis sıkıntıları, ve meyvelerle
fedakarlığın mükâfatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin mükâfatı. Ölümün ve
şahadetin mükâfatı. Terazinin bu gözü verilen ihsanlarla daha da ağır basıyor,
zira bu ihsanlar, bütün vergilerden çok ağırdır.
İşte
Allah’u Teâlanın, Müslümanları o akıl almaz fedakarlıklara hazırlamak için
tatbik ettiği terbiye metodu.Allah’a, Allah davasına, Allah’ın dinine kendini
adayanlara Hak Teâlanın koyduğu terbiye metodu.
Âl-i
İmran: 186. “Mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız.
Sizden evvel kitap verilenlerden ve müşriklerden bir çok ağır sözler
işiteceksiniz. Eğer bunlara sabreder, Allah’tan sakınırsanız muhakkak bu azme
değer işlerdendir.”
Musibet,
imanın ve hak davetin bir kanunudur. Ondan kurtulan yoktur. Mallarda ve
canlarda eziyet zarûridir. Fakat sabır, mukavemet ve azim de gerekir.
Eziyet;
Cennet’e giden bir yoldur. Cehennem nasıl şehvetlerle örtülmüş, kuşatılmışsa,
cennet de zorluklarla örtülmüş ve kuşatılmıştır. Bu daveti yüklenen ve onun
sırtına yüklediği mükellefiyetlerle kendine gelen bir cemaatin meydana gelmesi
için bu yoldan başka bir yol yoktur.
Bu yol,
bu cemaati terbiye ve onun hayır, kuvvet ve tahammül gibi, gizli kalmış
kıymetlerini meydana çıkarma yoludur. Bu yol mükellefiyetleri yerine getirmek
için fiilen çalışma, insanın ve hayatın hakikatini gerçek olarak bilme yoludur.
Bu şekildeki hareket bu davetin gerçek sahiplerini tespit etmek içindir.
Bu
davetin ve davetçilerin kuvvetli olması içindir. Mukavemet, gizli kalmış
kuvvetleri meydana çıkarır, çoğaltır, toplar ve bir noktaya yöneltir.
“Kula bela gelmez
Allah
yazmayınca
Allah
bela yazmaz
Kul
azmayınca”
Arzu KARAPINAR
Mal, Can Ve
Mülkünüzün Gerçek Sahibi Allah’tır.
Herkes
canının, malı ve mülkünün Allah indinde bir emanetçisidir, sahibi değildir, gerçek
sahibi Allah’tır. Ancak herkes, can, mal ve mülkünün gerçek sahibinin Allah olduğunu ve kendisinin
bunların emanetçisi olduğunu bilecek, ancak emaneti kendi malıymış gibi
koruyacak, korumakla kendini mükellef
kılacaktır.
Yunus:
55. “Biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.
Mülk
Allah’ındır, insanoğlu doğar ve bir parça bezle kefenlenerek kabre girer. İki
metre bezin dışında kabre hiçbir şey götüremez. Her şey emanetçilere yani
varislerine kalır. Bu ilahi kanun dünya durdukça devam eder gider.
İnsan bu
mallarının emanetçisi olacağına göre bu emanetten öbür tarafa yani ahrete
götürme hakkı yoktur, ancak hayır hasenat yolunda tasadduk etme hakkı vardır,
ancak bu hayırlı işlere sarfları kendisiyle gidecektir. Onun için bu malları
kazandığına sevinip, kaybettiğine üzüleceğinin yerine sarf etmesiyle sevinmeli,
huzur bulmalı ve imtihanının sırrına mahzar olmalıdır.
Bakara: 274.
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikar hayra harcayan kimseler var ya; işte
onların, Rableri katında ecirleri (mükafatları) vardır. Onlara hiçbir korku
yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”
Hûd: 6.
“Yerde yürüyen ne kadar canlı var ise hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir.”
Bakara: 268.
“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur cimrilik ve sadaka vermemekle
emreder.”
Allah’u
Teâla insanoğluna: sadece imanî telkin ve esasları eda edip yahut da dilden
“ben Müslüman oldum, ben ölmekten, hesap vermekten korkmam” deyip cenneti
beklemesinin bir hata olacağını telkin ediyor.
Ve
insana; siz sizden önceki ümmetlerin İslâm yolunda çektikleri çileleri, sıkıntı
ve meşakkatleri, bu yoldaki can ve mal kayıplarını, yaptıkları mücadeleleri
yapmadan öylece cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz diye soruyor.
Bakara:
214. “Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
gireceğinizi mi sandınız. Peygamber ve onunla beraber müminler; Allah’ın
yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve
sarsılmışlardır. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.”Buyurarak;
Malları ve canlarıyla cihat eden, belâ ve meşakkatlere katlanan, Allah’a olan
vaatlerini yerine getiren, tüm mücadele ve musibetlere göğüs geren kimseler
için hazırlanmıştır cennet diyor.
İşte
Allah ilk Müslüman cemaatine böyle hitap etti ve her Müslüman cemaate de aynı
hitabı yöneltiyor. Allah bu ikazla daha önce geçen imanlı toplulukların
tecrübelerine bizim dikkatlerimizi çekiyor.
Kendi
sancağını ellerine verdiği, yeryüzünde emanetlerini, şeriatını, nizamını onlara
teslim ettiği seçilmiş kullarını Allah bu kanunu ile terbiye etti. Aynı kanun
ile bizleri de terbiye edecek.
Sıkıntı
ve zaruret halinde sebat edenler, sarsıntı halinde dayananlar başlarını
kasırgaya çevirmeyenler, Allah’ın yardımından başka yardım olmayacağına
inananlar, Allah dilediği zaman
yardımının geleceğine inananlar müstahak olurlar. Mihnet ta zirvesine çıktığı
zaman bile, onlar başka yollara değil, sadece Allah’ın yardımına güvenirler.
Âl-i
İmran: 142. “Yoksa Allah, içinizden mücadele (cihat)
edenlerle (çile ve musibetlere) sabredenleri belli etmeden (iman-i telkinleri
pratiğe geçirmeden) Cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz.
Evet,
sonu olmayan, her gün karşılaşılan meşakkatler vardır bu yolda, iman ufkuna
doğru yol alma meşakkati. Düşünce ve gidişatla imanın icaplarını tamamen yerine
getirme meşakkati.
Bâtılın
su yüzüne çıkıp yükseldiği ve muzaffer bir kumandan edasına büründüğü
devrelerde sabır. Yolun uzaklığına, engellerin çokluğuna, meşakkatlerin
fazlalığına karşı sabır. İnsan nefsinin zorluklardan, darlıklardan,
çarpışmalardan, zindanlardan, zahmetlerden kaçıp rahat etmeyi arzulamasına
karşı sabır. Daha bir çok şeylere karşı sabır. Cennet yolunda. Hayallerle ve
laflarla ulaşılamayacak olan cennet yolunda sabır.
Hastalıkların
Geliş Sebebi Ve Tedavisi
İlk
insandan beri, bütün insanlık tıp sahasını ihmal etmemiş, hasta olmama ve
hastalıktan kurtulma yollarını aramıştır. Sevgili Peygamberimiz de bu hususta
buyurdukları bir çok hadis-i şeriflerde, tıp ilminin önemini belirtmişler ve
insan sağlığı üzerinde durmuşlardır.
Aslında hastalıkları
iki gurupta ele alıp inceleyebiliriz. Nedir bunlar; maddi hastalıklar, manevi
hastalıklar. Biz burada maddi hastalıkların üzerinde duracağız. Yani maddi
hastalıkları hem manevi hem de maddi metotla iyileştirme yöntemlerini tespit
edeceğiz.
Bilindiği
gibi ilim ikidir, bunlar beden ve din bilgisidir. Gerçekten ilimler içinde en
lüzumlu olanı, bedeni koruyan sıhhat bilgisi ile, ruhu koruyan din bilgisidir.
Dinimiz, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emretmektedir. Çünkü
insan bütün vazifelerini vücut sağlamlığı ile yerine getirebilir.
Sağlık
bilgisi de iki kısımdır: Biri hijyen, yani sıhhati korumaktır. İkincisi ise,
terapatik olup, hastaları iyi etmektir.
Bugün tıp
ilminin sahası yalnız hasta insanları şifaya kavuşturmak zannedilerek
daraltılmakta ve tıbbın asıl gayesi bir tarafa bırakılmaktadır. Çünkü tıpta
aslolan, insanlara hastalığa yakalanmama yollarını göstermektir.
Tıp
ilminin ikinci kısmı hastaların şifaya kavuşturulmasına çalışmaktır. Peygamber
efendimiz Ey Allah’ın kulları, hasta olunca hastalığınızı tedavi ettiriniz!
Çünkü Allah’u Teâla, hastalık gönderince ilacını da gönderir ve Allah’u Teâla
her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız ölüme çare yoktur” buyurarak,
terapatik sahada çalışıp araştırma yapmayı, ilerlemeyi, yeni tedavi metotları keşfederek hastaların
iyileştirilmesini emretmiştir. Önce bunları bu şekilde bilmek ve inanmak gerek.
Muhakkak
ki¸ iman sahibi müminler bilmeli ve inanmalıdırlar ki, hastalıklar da, onların
çeşitleri, dereceleri de, tedavileri de Allah’tandır.
Sıhhatlik
hali de hastalık hali de, Allah’ın dilemesiyledir, bir imtihan vesilesiyledir.
İnsanoğlu
devamlı mücadele içindedir. Hayatın bir esprisiyle karşı karşıyadır. Hasta
olmamak için mücadele edecek, hastalandığında bunun Allah’tan geldiğini bilerek
hastalıktan kurtulmak için mücadele edecek. Şifa bulduğunda şükür edecek,
sağlığının kıymetini bilip ona göre amellerini yeniden düzenleyecek.
Başkalarını, başka hastalıkları göz önüne alarak haline şükredip, tefekkür
edecek.
İnsan
mahluktur, zayıftır, kusurlu yaratılmıştır. Rabbi’nin himayesine muhtaçtır. Ne
zaman dara düşse, sıkıntı çekse, bir hastalığa uğrasa, hele maddi gücünün
tükendiği zamanlarda, hemen Rabbi’ni hatırlar, O’ndan yardım umar. Sesini O’na
duyurmak ister, en içten şekilde O’na yönelir, halini arzeder. Bunun adı
duadır. Yani kul, zaman zaman kendini
yaratana, Allah’ına dua etmek ihtiyacını duyar. Allah’da onun duasını, içten ve
ihlasla yalvardı ise kabul eder, onun ihtiyacına cevap verir.
Allah,
dua edilmesini, kendisine yalvarılarak istenmesini sever. Dua edilmemesine,
kendine yalvarılmamasına gazap eder. Bu bakımdan kul gerek sağlığında gerekse
hastalandığında dualardan gafil olmamalı, duadan acizlik göstermemelidir. Zira
dua eden Hakka yalvaran, O’ndan isteyen hiçbir kimse helak olmamıştır.
Duasız
kimseler, Hakka yalvarmasını akıl edemeyen zavallılar, helaka, mahva, yok
olmaya mahkum kimselerdir.
Onun için
her akıllı mümin, her zaman sık sık Cenab-ı Hakka iltica edip, hem O’na
sığınmak, hem de dünya ve ahret saadetleri için muhtaç olduğu her şeyi
istemekten geri kalmamalıdır. Çünkü dua aynı zamanda bir ibadettir, ibadetin
özüdür, müminin silahıdır.
Dua,
gelecek olan belalara da faydalıdır. Onların define sebep olur. Her şey Allah’u
Tealanın ilminde ve emrindedir. Olmuşu-olacağı bilir. Kulunun duasını kabul
etti mi, duasından hoşlandı mı, onun zararına olacak her şeyi def eder.
Nitekim
hadis-i şeriflerde şu şekilde buyurulmaktadır.
“Şüphesiz
ki, dua hem başa gelen ve hem de henüz gelmemiş olan şeylere faydalıdır. Ey
Allah’ın kulları duaya devam ediniz.” (Tirmizi) Dua ettim de kabul olunmadı
demek doğru değildir. Dualar mutlaka kabul olur. Fakat bazen çok çabuk netice
alınır, bazen geç netice alınır, badende ahrete bırakılır. Bazen de onun başına
gelecek başka hastalık ve musibetlerin define vesile olur. Hatta yarın kıyamet
gününde Cenabı-ı Hak kuluna sorar:
“Falan
zaman şöyle bir dua etmiştin. Ben de sana istediklerini vermemiştim değil mi”
der.
Kul da;
“Evet Ya Rabbi” diye cevap verir. Sonra Cenabı-ı Hak tekrar kuluna;
“İşte,
onu cennette şöyle şöyle nimetler verilmek için sakladım” deyince kul;
“Ah keşke
hep istediklerim bugüne kalsaydı” diye temennide bulunacaktır..
Duanın
kabûlü için gerekli şartlar şunlardır.
1-Tam bir
iç ve dış temizliği
2-Niyet
ve kabûl edileceğine inanmak
3-Tövbe
-i istiğfarda bulunmak, pişmanlık duymak
4-Sadaka
ve hayır işlerinde bulunmak
5-Duanın
evvelinde, Allah’a hamdı sena, Peygambere salata selam etmek
6-Duanın
sonunda Fatiha okuyup bütün müminlerin ruhlarına bağışlamak.
İnsanın
yaratılışında muhakkak hikmetler vardır. Allah, erkeğe karşı kadını güçsüz
yarattığı gibi, bütün insanoğlunu da sabır ve tahammül bakımından zayıf
yaratmıştır. İnsan bir hastalık ve musibet karşısında olumsuz, tepki göstermeye
ve hemen isyana başlamaya meyilli bir varlıktır. Bu meylini ancak akılla,
idrakle ilimle, sabırla, tahammülle, tefekkürle, Allah'a bağlanmaya ve yardımı
yalnızca Ondan istemeye yönelerek önleyebilir.
Nisa: 28. “Allah
sizden ağır tekliflerini hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak
yaratılmıştır.”
Fussilet:
49. “İnsan kendine hayır istemekten usanmaz. Eğer ona bir zarar
dokunursa, derhal yese düşer ve ümidini keser.”
Allah
yukarıdaki sözleriyle, kullarına lütufta bulunup vaaz ettiği dinin hikmetlerini
açıkça izah ediyor ve bir fiil bunları yaşamaları için de dinde mevcut olan
hayırdan ve kolaylıklardan haberdar ediyor. Tabii insanında bu hikmetleri
görmesini, gözlerini, gönüllerini açarak araştırmasını ve bulmasını istiyor.
Hastalıklarla
Sınava Tabi Tutuluyorsunuz
Allah,
insanları açıkça, kötü hallerinden vaaz geçip tövbe etmeleri, hak olan davayı
benimseyip sarılmaları, takvaya yönelmeleri ve cennetine hak kazanabilmeleri
için hastalıklar ve musibetlerle, bir takım sıkıntılarla ceza vererek imtihan ediyor.
Çünkü cenneti kazanmak kolay olmuyor, olmadığını bu şekilde deklare ediyor.
Hastalıkların tövbe için birer fırsat olduğunu Mevla aşağıdaki âyet-i
kerimelerle ifade buyuruyor.
En’am:
42. “Ant olsun ki, biz senden önce bir takım ümmetlere peygamberler
gönderdik. Dinlemediler de onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık... olur
ki yalvarırlar.”
Encam:43. “Hiç
olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman, bari yalvarsaydılar! Fakat
kalpleri katılaşmış, şeytan da bütün yaptıklarını, kendilerine süslü göstermişti.”
Şiddetlerin Allah’a döndüremediği gönüller
taşlaşmıştır. Artık ona şiddetin sıkıntısından doğan yumuşaklıklar tesir etmez.
Artık bu gafletten uyaran uyarıcıları almaz ve gönlünü uyanık tutarak bu canlı
emirlere bağlanıp icabet etmez. Aslında şiddet Allah tarafından kullara imtihan
için verilir. Kalplerinin kapıları açılır ve Rabbi zülcelallarına döndürür
onları bu şiddet.
Hastalıklara
sabır gösterenler takva sahibi kimselerdir. Hastalıklara sabrın Allah’a bir
itaat, ibadet olduğunu ve imanın tezahürü ve pekişmiş bir inanç pratiğinin
simgeleşmiş halidir diyebiliriz, hastalıklar karşısında sabır için.
Bakara: 177. “Yüzlerinizi “namazda” doğu ve
batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir, fakat hayır ve ibadet,
Allah’a, ahirete, meleklere, Allah’ın indirdiği kitaplara ve peygamberlere iman
edenin ibadetleridir ve Allah sevgisi üzere yahut mala olan sevgisine rağmen,
malı “fakir” akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle
ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekâtı veren kimsenin,
ahitleştikleri zaman sözlerine sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntıda,
HASTALIKTA ve şiddetli savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları
taşıyanlar, hakka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahibidirler.”
Hastalıkların geliş sebeplerini bu ilahi ikazlarla
öğrendikten sonra tedavi metotlarını da tespit etmeye çalışalım. Zaten asıl
tedavi, bu hastalığın Allah tarafından, bir sınama vesilesi ve imanın
pekişmesine sebep olarak gönderilmiş olduğunun bilincinde olunmasıdır. Bundan
sonra diğer basit tedaviler diyebileceğimiz metotlar birbirini izler. İnsanın
kendi kendine imanıyla, ilmiyle, kısaca aklıyla bulabileceği en pratik tedavi
yöntemleri vardır. Bunlar, duadır, namazdır, hayır-hasenattır, Allah’a
teslimiyettir, şifalı bitkiler, meyvelerdir ve tıp ilmidir, tıbbın yazdığı
reçetelerdir.
Kur'an başlı başına, bütün maddi ve manevi
hastalıklar için bir şifadır, rahmet kaynağıdır, gönüllere su serper,
katılaşmış kalpleri yumuşatır.
İsra: 82. “Biz Kuran’dan öyle ayetler
indirmekteyiz ki, müminler için şifa ve rahmettir. Zalimlerinde ancak
sapıklığını artırır” buyuruyor Cenabı-ı Mevla.
Evet Kur'an bir şifa, namaz bir şifa, tedavinin en
zirvedeki tatbikatı. Bir bilim adamına göre iki binli yıllarda, doktorlar
kendilerine müracaat eden hastaların reçetelerine “NAMAZ KIL” yazacaklar.
Yine Kur'an, inananlara işaret buyurarak tedavi
olmanın kaynağını, ilacını, şifasını gösteriyor açık-seçik olarak.
Nail:
Arının bal yapmasını ve bal nimetinin niteliklerini
ve inceliklerini insan aklının çözmesi mümkün değildir. Balda şifa bulunduğuna
dair varit olan ilahi emri tıp otoriteleri çeşitli şekillerde izah
etmektedirler.
Namaz olduğu gibi balda şüphesiz her derde deva
olabilmektedir.
Bir hadisi şerifte “Her ay üç sabah bal yalayan
kimseye büyük bir bela (hastalık) gelmez”... buyurulmaktdır.(Hz. Ebu
Hüreyre’den rivayet edilmiştir.)
Peygamberimize: Ey Allah’ın Resûlü! Hastalandığımız
zaman tedavi yollarını aramazsak, bu günah mıdır diye sorulunca; Aleyhisselatü
vesselam:
“Tedaviyi arayın ey Allah’ın kulları! Zira Allah
Teâla hazretleri koyduğu her hastalığa şifa koymuştur, bundan sadece ihtiyarlık
hariçtir” buyurdular.
Hastalıklarla imtihan meselesini daha pratik ve
anlaşılır bir şekilde özetlemek gerekirse;
İnsan sıhhatli halinin kıymetini hastalanınca yani
ufak bir dişinin ağrımasıyla daha iyi anlıyor. Fakat sağlığına kavuştuğunda da
aynı eski haline dönüveriyor, yani sağlığının kıymetini, sağlığın Allah
tarafından bir nimet olduğunu unutup nankör kesiliyor. Elemli bir hastalığa
yakalanınca herşeyden evvel Allah’a sığınıyor ve O’ndan yardım istiyor O’na
yalvarıyor. Kendi kendisine, hastalığının geçip eski sağlığına kavuştuğunda,
çok güzel ameller işleyeceğine söz veriyor, kararlaştırıyor, sağlığına kavuşur
kavuşmaz da bütün bu olup bitenleri, verdiği sözü unutup dalıyor önceki dünya
hallerine.
İnsanoğlu şöyle bir düşünse, bin bir çeşit hastalık
var, hepsi de birbirinden farklı, hepsi de insanlar için verilmiş. Kimi
hastalıklar var bir ömür boyu sürüp gidiyor, kimi hastalıklar var insanı
kıvrandırıyor, malını, mülkünü ve tüm servetini bu yolda harcayıp bitiriyor ve
halâ iyileşme olmuyor. Kimi hastalıklar da var insanın doğmasıyla birlikte
geliyor ve bir ömür boyu devam ediyor. Kimi hastalıklar da var insanı ölüme
götürüyor, çaresini halâ insanlar keşfedememiş bulunuyor.
Gerçekte insanın; sağlıklı olduğu için devamlı
şükür ve Allah’a dua etmesi gerekir, hastalandığı zaman ise, diğer hastalıklara
ve hastalara bakarak kendisinden daha kötü durumda olanları görerek mevcut
haline şükretmeli Allah’a daha fazla dua etmelidir.
Ölümcül bir hastalığa yakalanan kişiyle, geçici
basit bir hastalığa yakalanan kişilerin ortak bir yönleri vardır, bu da tabii
ki imtihan olunmalarıdır. Burada imtihan sırrı olarak, basit bir soruya
verilebilecek cevap ile zor soruya verilebilecek cevap önemlidir. Basit soruya
verilemeyen cevap ile ağır soruya verilebilen cevap imtihanın sırrını
keşfetmesi açısından mümin için son derece önemlidir. Allah bir kulunu burada
kolay bir soruyla sınıyor, diğer bir kulunu da zor bir soruyla sınıyor. Her şey
Allah’ın ilminde, dilemesinde değil mi, öyle ise Allah istediği şekilde diler,
dilediği şekilde ister, istediği şekilde kullarını imtihana çeker.
Resulullah şöyle buyurmuştur.
“Mümin kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık
bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle müminin
günahından bir kısmını mağfiret buyurur...(Kütübüssitte, c.14, s.287)
Yine bir rivayete göre; Resulullah aleyhisselatü
vesselam, Ümmü’s -Saib, (r.a.)’in yanına girdi ve;
“Niye zangırdıyorsun, neyin var?” diye sordu.
Kadın da; Sıtma var, Allah belasını versin! Dedi.
Aleyhisselatü vesselam da:
“Sakın sıtmaya sövme! Çünkü o, insanların
hatalarını temizlemektedir, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlediği
gibi” buyurdular.
Buradan açıkça anlaşılıyor ki; Allah’u Teala
insanlara günahlarından dolayı ikaz mahiyetinde, musibet verebildiği gibi
hastalık da verebiliyor. Yine anlayabiliriz ki, ileri de günah işlemesi mümkün
olan kişilere bir hastalık önceden verilince Allah’a sığınıyor, bağlanıyor,
kötü hallerini iyi hallere dönüştürerek işleyeceği günahlardan da bu şekilde
uzaklaşmış oluyor. Yahut da; sevdiği mümine verdiği bir hastalık onun kabir
azabını azaltıp, ahiret nimeti olarak yarın karşısına çıkarıyor.
Bu hususları
destekleyen Peygamber efendimiz (S.A.V.)’e ait iki hadisi Hz. Ebu Hüreyse
(r.a.) anlatıyor.
Resulullah (S.A.V) sıtmalı bir hastayı ziyaret edip
demiştir ki;
“Müjde! Zira Allah Teâla hazretleri diyor ki, Humma
benim ateşimdir, ben onu mümin kuluma musallat ederim, ta ki, ateşten tadacağı
nasibini (dünyada) tatmış olsun” buyurdular. (Tilmizi, Züht, 57, 2348)
“Mükâfatın büyüklüğü belanın büyüklüğü ile
orantılıdır. Allah bir cemaati sevdi mi onları musibete müptela eder. Kim
bundan razı olursa Allah da ondan razı olur. Kim de razı olmazsa Allah da ondan
razı olmaz” buyurdular. (Kütübüssitte, c.13, 289)
Her hastalığın insanı ağır şekilde kıvrandıran
cinsleri ve bu hastalığa dûçar olan imanlı ve salih amelli mümininde bunun
Allah’dan geldiğini bilip gerekli çareleriyle birlikte dua ve niyazla Allah’a
yönelişi karşılığında Allah’u Teâlanın da bu vaziyete karşılık onu günahlarından
temizlediği bir gerçektir.
Bu hususu Peygamberimiz (S.A.V.) şu şekilde ifade
buyurmaktadır.
“Allah Teâla hazretleri ferman etti: “İzzetim ve
celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir
hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden
dünyadan çıkarmayacağım” (Kütübissitte, c. 17, s. 290)
“Bir kul, salih amel işlerken araya bir hastalık
veya sefer girerek ameline mani olsa, Allah ona, sıhhati yerinde ve mukim iken
yapmakta olduğu salih amelin sevabını aynen yazar.” (Kütübissitte, c.13,
s.291.)
Hastalıkların Tedavi Yolları
İslâm’a göre hastalık bakara suresi 155 ayeti
kerimesinde haber verildiği üzere imtihan şartlarından biridir. Yani insanoğlu
diğer bir çok musibetler gibi hastalıklarla da imtihan olunacaktır.
Müslümanın hastalık anlayışını tanımlamak üzere
Cenabı-ı Hak bir ayeti kerimede “Kişiye her belâ ve musibet kendi eliyle
yetişir.” (Şura: 30) buyurmaktadır. Bu ilahi beyan, tıbbi-i nebevi açısından
ehemmiyet taşır. Zira kişi bu inançla hasta olmamasının kendisi açısından ve
kendi eliyle ön tedbirlerini alacaktır. Bazı hadis-i şeriflerde bu tedbirlerden
birisi de günah işlemekten, Allah’ın emirlerine kaçınmaktır şeklinde
belirtilmektedir.
Zira musibetlerin bir çoğu kişiye, işlediği
günahlar ve yanlış yolda ve istikamette olduğundan dolayı Allah tarafından bir
ikaz ve ceza olarak verilmektedir. Bu ifade daha açık olarak Müslüman şu inancı
vermektedir. Musibete uğramamak ve bu arada da hasta olmamak isteyen kişi günah
işlemekten kaçınmalı, güzel ameller işlemeye yönelmelidir.
Peygamber efendimiz (S.A.V) “Hastalığınızı ve
ilacınızı size açıklıyorum, haberiniz osun hastalığınız günahlardır, ilacınızda
istiğfardır” buyurarak, böylece hastalıkların günahla, tedavinin de tövbe-i
istiğfar ve güzel ameller işlemekle irtibatına dikkat çekmişlerdir.
tıbbi-i nebevi tedavi konusunda şu hususları
benimsemektedir.
1-Hastalığı da şifayı da veren Allah’tır.
2- Allah her hastalığın şifasını yaratmıştır.
3-Hastalanınca mutlaka şifa yolları aranmalıdır.
4. Şifa için başvurulabilecek çeşitli tedavi
yolları mevcuttur.
Hastalığı da, şifayı da veren Allah’tır gerçeğinden
hareketle, yani ister hastalık olsun, ister şifa olsun Allah’ın iradesi,
bilgisi, meşieti dışında cereyan eden tesadüfi bir şey değildir. İmtihan, ikaz,
ceza, mükafat gibi pek çok gaye hikmetler üzerine Allah hastalığı ve şifayı
yaratmıştır. Bir yaprağın düşmesinden dahi haberdar olan Allah’ın bir kulunun,
hatta binlerce, on binlercesinin hastalığından ve şifa bulmasından haberdar
olmaması mümkün müdür.
İslâm her hususta ümitsizlik ve yeisi reddediyor.
Tövbesi kabul edilmeyen günah olmadığı gibi, tedavisi olmayan hastalık ta
yoktur. Mümin şifa verici ilacı
noktalayıncaya kadar tedaviye devam etmelidir. Her hastalığa şifa yaratıldığına
göre, boşa giden gayretleri “bu hastalık tedavisizdir” diyerek yeisle
noktalamamak, belki şifayı bilen birine daha rastlamadık diyerek, hayatın son anına kadar deva aramaya
devam etmek müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.
Tedavi yolunda muska yaptırmak, taşımak, âyet yazıp
ve okuyup suyunu içmek gibi ameliyelerin cevazında ihtilaf vardır, büyücülük
ise haram sayılmıştır.
Kader inancı ve tedaviye gelirsek, Peygamberimiz
(S.A.V) “tedavi de kaderdendir” buyurmuştur. Kaderimizde ne olduğunu ise sadece
Yaratan bilmektedir, biz bilemeyiz. Bizce meçhul olan şeyi dinimiz, oturarak
karşılamayı emretmiyor, arayarak karşılamayı emrettiğine ve esas olan dine
uymak olduğuna göre, kaderimizin Allah tarafından bilindiğine inanırken,
hastalığımıza karşı şifayı da arayacağız, zira emir böyle buyurmaktadır.
—Başlıca
tedavi yollarını şu şekilde sıralayabiliriz.
Perhiz, kan aldırma, dağlama, ilaç, hava
değişikliği, rukye, dua ve sabır.
Perhiz:
Hastalığın tedavisinde faydalı olacak gıdaların alınması, ya da zararlı gıdalardan
ve miktarlardan kaçınılması şeklinde özetlenebilir.
Kan
aldırma:
Cahiliyye devrinden gelme ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından da
benimsenen bir tedavi metodudur.
Dağ
Vurdurma: İslâm
öncesi bir tedavi metodudur. Hastanın durumuna göre Peygamberimiz tarafından
tavsiye edildiği ve yasaklandığı da görülmüştür. Ehil kişiler tarafından el ve
çeşitli aletler ile yapılan tedavi metodudur. Tehlikeli ve özel bir maharet
isteyen bir metot olduğundan alimlerce pek tavsiye edilmemiştir. (akupunktur,
kültür, fizik, iğne, buğulama, masaj, vs.)
Ameliyat: Günümüz
tıbbının en gözde ve geçerli sayılan tedavi metotlarından biridir. İslâm öncesi
ve saadet asrı çağındaki milletler arasında bu metoda başvurulmadığından, Hz.
Peygamberimizin hadisi şeriflerinde bu
hususla ilgili ne lehte nede aleyhte bir görüş bulunmamaktadır.
İlaç: Bir çok
hastalıkların tedavisinde daha kullanışlı ve pratik bir metot olan ilaç
tedavisine her dönemde rastlamak mümkündür. Ağızdan alınanlar, kulak, burun,
göz, deri ve boğaza damlatılanları mevcuttur. İlaçların hammaddesi esas
itibariyle şifalı bitkiler ve otlardır.
Bugün tıbbın ürettiği ve eczanelerde satılan
ilaçlar ile birlikte, lokman hekimlerin verdiği ve baharatçılarda satılan tabii
otların karıştırılıp kaynatılmasından da bir çok hastalığa ciddi şifalar
üretilmektedir.
Diğer ilaçlara oranla bunların yan tesirleri de
bulunmamaktadır. Bal, süt, çörek otu, zeytin yağı, mantar, kına, arpa,
böğürtlen kökü vs. gibi bitkiler en belirgin örneklerdendir. Haram bir maddeden
ilaç yapılmasını ve hastalık için şifa aranmasını Peygamber efendimiz (S.A.V)
men etmişlerdir.
Su
tatbiki: Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) çeşitli
hastalıkların hararetini düşürmek için vücuda soğuk su tatbikini tavsiye eder.
Yer altından çıkan çeşitli sıcak, soğuk, kükürtlü, çamurlu vs. sularında bazı
önemli hastalıklara ciddi şekilde şifa olduğu mutlak bir gerçektir.
Mekan
Değişikliği:
Bulundukları evden, bölgeden başka bir eve ya da
bölgeye taşınmak da bazı hastalıklara şifa olmaktadır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) yeni girdikleri
evden hastalık ve uğursuzluk bulduklarını söyleyenlere de orayı terketmelerini
tavsiye etmiştir.
Bulunduğu bir ortamdan, tamamen değişik bir ortama
ve yaşam tarzına geçiş bazı hastalıkların hemen tedavisinde etkin bir rol almaktadır.
Hava
Değişikliği: Sıcak bir ortamdan nemli bir ortama ya da nemli
bir ortamdan nemsiz bir ortama, farklı bir havadan daha değişik bir hava
ortamına girişin de bir tedavi metodu olduğu sünnette yer almaktadır.
Rukye:
Cahiliyye devrinden kalma bir metottur. Dinimizde buna okumak veya nefes etmek
denilmektedir. Bir kısım hadisler bunu tevekküle aykırı bularak
yasaklamalarıyla birlikte, Peygamberimiz (S.A.V.)’in göz değmesi, zehirli
hayvan ısırması gibi hususlarda rukyeye
başvurduğu da bilinmektedir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Medine’de hastalara okumayı
meslek edinenleri dinleyerek, dualarında-okuyuşlarında İslâm dinine mugayyir
küfür içeren sözler olmadığını kontrol eder, küfrü çağrıştıran söz olmayanlara
izin verdiği rivayet edilmiştir.
İslâm’a göre Şer’an yasak olan nefes “efsuncuların
ve cinleri teshir iddia eden cincilerin nefesidir."
Dua: Dua
bütün hastalıklar için en önemli bir tedavi metodudur. Hastalıklardan korunma
safhasında başvurulduğu gibi, hastalanan kimsenin tedavi sürecinde de
başvurulan bir metoddur, çaredir. Bir hadisin son kısmında “Belâya dua ile
karşı koyun” buyrularak, kişi bizzat kendi kendine dua edebileceği gibi başkası
için de dua edilmektedir.
Müminin mümine duası müstecaptır diyen
Resulullah’ın hastaları ziyaret ettiğinde şöyle dua ettiği belirtilir.
“Ey inananların Rabbi! Şu hastalığı gider, şifa
ver, şifa veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir hastalık
bırakmayan şifa ile şifa ver” buyrulmaktadır.
Tedavi
Edicilerin durumları:
Peygamberimiz tedavi ediciler yani doktorlar
üzerinde de bizzat durmuşlardır. Liyakatli olmayan tedavici sebep olacağı
kazadan sorumlu tutulacaktır.
Tedavide liyakat olunca kadın ve erkek ayrımı
yapılmamakla birlikte yabancı bile olsa kadının erkeği, erkeğinde kadını
muayene ve tedavi edebileceği, muayene için gerekli olan bakmak, elle dokunmak
gibi ameliyelere yer verilebileceği hususunda hadislerden yola çıkan İslâm
alimleri buna cevaz vermişlerdir.
Burada tedavi edicinin gayri müslim olması, ilacın
da bunlar tarafından imal edilmiş olmasında dinen hiçbir mahzur yoktur.
Sabır: En
büyük ve en geçerli tedavi metotlarından biri de muhakkak ki, sabırdır. Sabır,
hastalığı hafifletmekte, hastayı rahatlatacak hatta tamamen bertaraf edip yok
edecek vasıtalardan biridir.
İnsanların mala, cana gelecek çeşitli musibetler ve
hastalıklarla imtihan edileceğini bildiren âyeti kerime bu musibetlerin
çaresini de göstermektedir. Zira ayetin sonunda “sabredenleri müjdele” denir.
Âyetten anlaşılan o ki, gelen musibeti ve hastalığı, asgari zararla atlatmanın
yolu metaneti kaybetmemek, insanlara şikayet etmemek, isyan etmemek, dengesiz
hal ve hareketler içinde olmamak, bağırıp çağırmamak ve kısaca bütün bunlar
için sabırlı olmak, sabretmektir. Peygamberimiz (S.A.V.) de hastalığa karşı
sabretmeye teşvikte bulunmuştur.
Kendisine hastalığına karşı, Allah’tan şifa talep
edivermesi için başvuran bir kadına “Dilersen dua edeyim, Allah şifa versin,
dilersen sabret cennet senin olsun” demiştir. Tedaviye başvurulsa da hastalığın
elemlerine karşı sabır esastır, çükü tedavi hiçbir zaman kesin netice vermez.
Diğer bir tedavi metodu da Namaz’dır. Namaz
şifadır. Hz. Muhammed (S.A.V.) mescidde Hz. Ebe Hureyre (r.a) yi, namazını
kılmış otururken rahatsız bir vaziyette
görünce “Karnın mı ağrıyor? diye sorar. Ebu Hureyre (r.a) de; Evet Ey Allah’ın
Resulü der.
Resulullah (S.A.V.) “Öyleyse kalk! Namaz kıl! Çünkü
namazda şifa var” buyururlar.
Namaz da gerçekten maddi ve manevi hastalıkların
birçoğuna şifa vardır.
Namaz bedenen birçok hareketleri ihtiva etmektedir.
Bunların sağlığa tesiri bütün tıp otoritelerince ve herkesçe bilinen bir
husustur. Namaz mukaddes bir ibadettir, feyzle doludur. Kişinin onun feyzinden
feyzlenmesi, maddi manevi hastalıklarına şifa bulması Rahmet-i ilahiyeden
beklenir. Namaz bir meşguliyettir. Zihnin, fikrin, hayalin,dikkatin dünyevi
umurdan koparılıp mealiyete, ruhaniyete, maneviyete çekilmesidir. Hele huşû,
hudu ve huzur ile kılınan namaz, insanı, dünyevi olan ihsaslardan fevkalade
uzaklaştıracak, acılarını, ızdıraplarını, duymaz hale getirecek, en azından
onları asgari seviyede algılar, hisseder durumda tadacaktır.
Tedavinin çeşitli usullerinden olan; telkin, dua,
ümit, sevinç, heyecan vermek, unutturmak, ferahlatmak, efkarı ve üzüntüsünü
gidermek, mahçup etmek vs. gibi yöntemlerden bir kısmı namazda mevcuttur.
Ashab’ın namaz esnasında gürültü duymadıkları, yaralarındaki acıyı
hissetmedikleri rivayetlerle sabittir. Tabii ki hastalığın tedavisi sadece
namazda aranmamalı, diğer usul ve yöntemlere de başvurulmalıdır.
Evet, hastalıklarla ilgili her açıdan önemli
hususların penceresini bu şekilde aralamaya çalıştık. Hakiki iman sahibi bir
insan, bütün bunları okuduktan ve ibretle düşünüp tefekkür ettikten sonra
kendinde bir hafifleme, rahatlama, cesaret, umut ve güven hissedecektir. Görüş
ve düşünceleri ile bakış açısı tamamen olumlu yönde değişecektir. Ruhen,
psikolojikmen ve moralmen rahatladığını hatta hastalığın tamamını yada büyük
bir bölümünü üzerinden attığını hissedecektir. Bu çok önemli bir gelişmedir.
İsterseniz bu konuyu bir daha okuyun. Biraz iyileştiyseniz daha da
iyileşeceksiniz. İnsan bilmediğine düşman kesilir, bilmediği konular karşısında
sıkışıp kalır, bilmediğini de bilmez, ümitsizliğe düşer. Şimdi siz bu meselenin
hallini öğrendiniz, tedbirli, kararlı ve azimlisiniz ve şifaya kavuştunuz yada
kavuşmak üzeresiniz.
Kendinizi bir dinleyin. Lütfen.
Musibet: Ansızın geliveren
felâket, sıkıntı veren insanı derinden etkileyen kıvrandıran, çaresiz bırakan
hadise, olay. Büyük zarar, üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay, belâ halleri,
kötü ve aleyhte gelişen olaylar, hayrete düşüren acı verici gelişmeler
demektir. Musibetin anlamı sözlüklerde bu şekilde tanımlanmaktadır.
Musibetlerin
maddi ve manevi sebepleri ile birlikte sonuçları da vardır. Hiçbir şey sebepsiz
olmadığına göre bu da sebepsiz değildir. Ölümden başka insanoğlu her şeyin
devasını, çaresini bulabildiğine göre musibetlerinde önlenebilmesi insan
iradesiyle bir derece mümkündür.
İslâm’ın
bu husustaki genel prensibi “İnsanın karşılaştığı iyilikler, güzellikler
Allah’tandır, kötülükler ise kendi işledikleri yüzündendir.” Prensibidir. Allah
hiçbir kuluna kötülük, musibet dilemez. Kader olayında, insanın akli
melekelerinin fonksiyonel hale getirilmesi ve müspet bir iradi tasarrufla Allah
tarafından değiştirilmesi hususu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.
Peygamberimizin
(S.A.V.) bu husustaki beyanı. “Ömrü sadece yapılan iyilik artırır. Kaderi de
sadece dua geri çevirir. Şurası muhakkak ki, kişi işlediği günah sebebiyle
rızkından mahrum edilir” buyrulmaktadır.
Ebu
Sâidi’l -Hudrî (R.a) anlatıyor; “Resulullah (S.A.V.) hasta yatmakta iken yanına
girdim. Elimi üzerine koydum. Ey Allah’ın Resûl’ü! Hararetiniz çok fazla dedim.
Biz
(Peygamberler) böyleyiz. Belalar bize katmerli gelir, buna mukabil de katmerli
verilir” buyurdular.
Ey
Allah’ın Resûlü! Hangi insanlar en çok bela çekerler? Dedim.
“Peygamberler”
buyurdular. “Sonra Salihler” buyurdular ve açıkladılar. Onlardan biri fakirliğe
öylesine mübtela olur ki, kendini örten abadan başka bir şey bulamaz. Onlar,
sizin bollukla sevindiğiniz gibi fakirlikle de sevinirler” buyurdular.
Peygamberimizin
(S.A.V) Uhut savaşında bir dişi kırılıyor ve başından da yaralanıyordu.
Yüzündeki kanları, siliyor, bir taraftan da “Kendilerini Allah’a çağıran
peygamberlerin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl iflâh olur?” diyordu.
Bunun
üzerine, Allah’u Teâla hazretleri bu sözleri sanki tevekküle uygun bulmayarak,
ikaz mahiyetindeki şu âyeti kerimeyi okumayı inzal buyuruyorlardı:
Al-i İmrân: 128
“Kullarımın tedbir ve idaresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların
inkarlarından mes’ul değilsin. Allah dilerse onlara tövbe nasip eder, dilerse
zalim oldukları için onlara azap verir” ilâhi ikazında bulunmaktadır.
Bu
olaydan, hadis ve ayeti kerimenin ışığında anlıyoruz ki, Allah sevdiği
kullarına imtihan sebebiyle bir musibet gönderiyor. Salih amel işleyen salih
kullarına gönderdiği bu musibet sayesinde onları sınıyor, sabırlarını deniyor,
bu imtihanı tevekkül ve sabırla geçiren yani kazanan kuluna da, musibetin
etkisi anında katmerli bir sevap vadediyor, mükafat veriyor. Musibetin
şiddetiyle çarpılmış ve katlanarak çoğaltılmış bir sevap işleniyor amel
defterinin sağ kısmına.
Musibetlere
karşı tedbirli olmanın yolu güzel amel, musibetler karşısındaki müslümanın
birinci görevi ve hareket tarzı ise sabırdır. Hadislere göre sabır üç türlüdür.
Musibete karşı sabır, itaatta sabır, günah işlememekte sabır.
Resulullah
(S.A.V.) “Kim, kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç
yüz derece yazar” buyurmaktadır.
Muhakkak
ki sabır imanın yarısıdır, sabır imandan gelir. Sabırla iman arasındaki ilgi,
bedenle baş arasındaki ilgi gibidir. Peygamberimiz, efendimiz (S.A.V.) diğer
bir sözünde de sabrı çok net bir şekilde ifade etmektedir.
“Makbul
sabır, musibetle karşılaştığın ilk andaki sabırdır” buyurmuşlardır.
(Kütübisitte.) Cilt.9, sh. 539)
Bu
hadisten anlaşılan; kalbe hücum eden ilk duygular sırasında, onun gereklerine
uymayıp sebat edilirse işte bu makbul sabırdır. Allah’ın mükafat vadettiği
sabırdır.
Hattabî,
biraz farkla şöyle açıklar;
Sâhibi, şeriatça
övülen sabır, musibet aniden geldiği anda ortaya konan sabırdır, bundan sonraki
sabır değildir. Çünkü zamanla musibetin şiddeti biter, azalır, alışılır ve
unutulur. Kişi musibet sebebiyle sevaba mazhar olmaz, zira musibet kendi elinde
değildir, kişi musibet karşısındaki metanet ve güzel sabrı sebebiyle sevap
kazanır.
Diğer bir
anlam da, hadis-i şerif ve ayeti kerimelerden çıkarılan anlamlı bir mesaj da
şudur:
Fazla
üzüntü tevekkülü azaltır, isyanı yoğunlaştırır, bu bakımdan yasaklardan biri
olarak ifade edilebilir.
Ümmü
Seleme (R.a) rivayetine göre: Resulullah (S.A.V.) “Kendisine bir musibet gelen
müslüman Allah’ın emrettiği “Biz Allah’ınız ve ancak O’na döneceğiz. Bana bu
musibetim için ücret ver. Ve bana bunun arkasından daha hayırlısını ver” derse
Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir” buyurur. Bu duayı
yapmayı her müslümana tavsiye etmektedir.
Musibet,
hadislerde mü’mine eziyet veren her şey diye tarif edilmiştir. Musibet
sırasında inne lillâhi ve inne ileyhi Raciûn denmesi, Kur'anı Kerîm’in emridir.
Bu ayeti
kerime Bakara suresi, 156’da geçmektedir.
“Öyle
sabredenler ki, kendilerine bir bela geldiğinde biz Allah’ın teslim olmuş
kullarıyız ve biz ahiret’te de ancak O’na dönücüleriz” derler işte onlara
Rablerinden bir mağfiret vardır. Ve onlar, hidayete erenlerdir.” (Bakara, 156-157)
Bunu
söylemeye (okumaya) istirca denir. Bunu söylemek kaza ve kadere teslimiyete
rızanın ifadesidir. Zira “Biz Allah’ınız ve Allah’a dönücüyüz” manasının
içinde, mal ve can her şeyimizin Allah’a ait olduğunu, mülk sahibinin mülkünde
dilediği gibi tasarruf yetkisine sahip olduğunu itiraf etmemiz, kabûl etmemiz
mevzu bahistir. Resulullah (S.A.V.) küçükte olsa her musibet karşısında ıştırca
okumamızı tavsiye etmektedir.
En büyük
musibet:
“Ey insanlar!
İnsanlardan veya müminlerden her kim bir musibete dûçar olursa, başına gelen
musibetin şiddetini benim (ölümüm) sebebiyle maruz kaldığı musibetle
hafifletsin. Çünkü, benden sonra ümmetimden hiç kimse, benim musibetimden daha
şiddetli bir musibetle karşılaşmayacaktır.”
Resulullah
(S.A.V.) burada: bir mümin için en büyük musibetin, kendisinin vefatı olduğunu
belirtiyor. Bu böyledir. Çünkü her mümin Peygamberimiz (S.A.V.)’i, malından,
canından, annesinden, babasından, kesata uğramasından korktuğu ticaretinden
daha çok sevmekle mükelleftir. Musibet eğer kişinin malına, canına veya diğer
sevdiklerine bir zararın gelmesi veya onlardan birinin helak olması ise,
bunların hepsinden çok sevdiği Resulünün ölmüş olması onun en büyük musibeti
olmaktadır. Böyle düşünebilen mümin nazarında diğer musibetler büyük bir oranda
da küçülür, sabrı, itidali kolaylaşır. O’na tekrar kavuşmaya, birlikte olmaya
inandığımıza göre, o musibet bir ölçüde manasını değiştirir. Böyle düşününce
diğer musibetler üzülmeye değmeyen şeyler olabilir.
Ünlü
düşünür Şakik Beshi de: “Belâya feryat eden, Allah’a kafa tutmuş olur. Feryat
etmek belâyı geri çevirmez ama, sabretmenin ecir ve sevabını yok eder” diyerek
sabır hususunu dikkatlere sunuyor.
Musibetler
insanın yada insanların, bir toplumun, milletin işlediği günahlar, sapıklıkları
yüzündendir. İnsana veya bir millete ve onları takip eden, onların yerine
getirilen diğer milletlere ders ve ibret olsun diye verilir. Ceza ve ikaz
unsurları birinci plandandır. Yani hem şahsi musibetler hem de genele ait
musibetler mevcuttur. Kötü bir toplumun işledikleri karşılığında verilen
musibetlerde tabii ki bazı iyi kişilerin, musibeti hak etmeyenlerin de zarar
görmesi mümkündür. Bunun da çeşitli hikmetleri vardır.
Kur'an-ı
Kerim bu hususu şu şekilde ikaz eder;
Şura: 30-31
“Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah
ise, kullarının günahlarının çoğunu affeder.. buyrulmaktadır.
Burada
Allah, musibeti insanların bizzat kendilerinin hak ettiğini belirtiyor. Yani
musibet insanın kendisindendir.
Bazı
musibetlerden iyi kişilerde etkilenir demiştik. O toplumun içinde bulunan, o
toplumla aynı şartları paylaşan, aynı havayı teneffüs eden, iç içe kalmış
kişiler. Dolayısıyla bu kişilere de bir ikaz var bu musibetle. Çünkü
umuluyordur ki, o iyi kişiler, bu kötü gidişat karşısında hiçbir gayret
göstermemiş, düzeltilmesi hususunda katkısı olmamış ve bu suçundan dolayı da
aynı musibetle kendiside cezaya uğratılmış oluyor. Diğer bir husus da; önceden
ikaz olunma hususu, Allah ikaz ediyor kötü gidişata dur demezseniz, bu gidişat
karşısında hiç bir planınız, projeniz, gayretiniz, tepkiniz olmazsa cezada
ayrım yapmam diyor.
Enfal: 25: “Bir de
öyle bir musibetten korkun ki; o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez.
Bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
Böyle bir
cezanın başkalarına da geçeceğini yani diğer bir deyimle kurunun yanında
yaşında yanacağını, musibetin umumi olacağını belirtiyor.
Şahıslara
ve toplumlara has, hatta belirli asırlarda yaşayan diğer dünya toplumlarına ait
bir cezalandırma durumu var.
Allah’ı
peygamberi tanımayıp, yeryüzüne fesadı yayan, azgın toplulukların dünyadaki
cezalarının ahirete bırakılmayışı. Ya da ahrette çarptırılması gereken
cezaların, diğer toplumlara ikaz olur, onların ıslahında faydalı olur
düşüncesiyle bu dünyada tatbik edilmesi.
En’am. 42-43 “And
olsun ki biz, senden önce bir takım ümmetlere peygamberler gönderdik.
Dinlemediler de onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık... olur ki
yalvarırlar.
Hiç
olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman, bari yalvarsınlar! Fakat
kalpleri katılaşmış, şeytanda bütün yaptıklarını, kendilerine süslü
göstermişti.”
Allah’ın
kitabına ve peygamberine itaatten uzaklaşan kavimler yeryüzünde hiçbir zaman
mutlu ve huzurlu olamamışlardır ve hiçbir zamanda olamayacaklardır. Şiddetli
zaruret ve musibetler de bu hallerinin düzeltilmesine, pişmanlık duyup normale
dönmelerine etkili olmayınca geriye o toplumun yerle bir edilmesi kalıyor.
Allah’ta bu yerle bir olmayı yani helak edilişi tatbikata koyuyor. Bizden önce
nice kavimler yok edilmiş, bunların en büyük delili yine Kur'an-ı Kerim’de
geçen kıssalar oluyor. Yine yer yüzünü gezdiğimizde o helak edilen şehirlerden
kalıntılarla, bir çok tarihi eser ve yapılarla karşılaşıyoruz, bunlara şahit
oluyoruz.
Musibetlerin
Geliş Sebepleri Ve Müslümanların Sorumlulukları
Helak
Olmayı Hak Eden Belde:
İsraf.16:
“Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, o memleketin zevke düşkün
öncülerine peygamberlerinin diliyle, itaat emrederiz. Onlar, orada boyun eğmezler,
itaat etmezler. Artık o memleket üzerine hüküm gerçekleşmiştir. İşte o
memleketi helak eder de ederiz.”
Yukarıdaki
ayeti kerime çok açık ve dehşetli bir ayeti kerimedir.
Burada
zevke düşkün öncüleri tabiriyle; toplumun elebaşıları, liderleri, aydınları,
zenginleri, idarecileri ve belli bir üst tabaka insan veya sınıf kastediliyor.
İdare
mekanizması bunların elindedir, güç bunlardadır, servet ve konfor bunların
ayaklarına kadar gitmiştir. Ancak içlerinde bulundukları bu nimetler onları
şımartmış, servete dalıp gevşemelerine sebep olmuştur.
Nimetlerin
ve bolluğun karşılığında Allah’a şükredecekleri yerde azgınlığa, sapıklığa,
isyana doğru yol almışlar artık halka karşı dayatma ve zulümlerden zevk
duymaya, tatmin olmaya başlamışlardır. Heva ve heveslerini yerine getirirken
kimseyi gözleri görmez olur. Artık memleketin başına bela olmuşlardır. O
milletin mukadderatını ve manevi değerlerini çiğnemeye, onlarla alay etmeye,
hakaret edip aşağılamaya başlamışlardır. Şeref, ırz ve namus mefhumu ayaklar
altına düşmüştür. Kendilerine karşı çıkıp hesap soran yoksa o memleketi tamamen
ifsat ederler, sömürmeye başlarlar.
Milleti
dejenere edip aralarında fuhuş, içki, putperestlik ve taşkınlığı yayarlar.
Milletleri
millet yapıp yaşatan ve her milletin ulaşabilmek için can attığı manevi
değerleri hiçe sayarlar. Böylece o millet izmihlale uğrar, çöker, hayatiyet
beka ve kuvvet unsurlarını yitirir. Ve nihayet mahvolup, hayat sayfası kapanır.
İsraf
sûresinin bu 16 numaralı âyeti kerimesi Allah’ın bu sünnetini dile getiriyor.
Bir memleketin, milletin batmasını gerektiren ahval tahakkuk edince Allah o
memleketi batırmak yani cezalandırmak ister. Zira o memleket batmaya, helak
olmaya mustehak hale gelmiştir. Memleket de bozgunun elebaşıları çoğalmıştır.
Halk, yani Müslümanlar bunlarla mücadele etmemekte, yaptıklarına engel
olmamaktadır, korkup çekinmekte ve kaçmaktadırlar. Halkın bu davranışına
karşılık Allah o elebaşıları kendilerine iyice musallat kılar. Artık her şey
çığırından çıkmış ve Allah’ın düsturunun tahakkuk etme günü gelmiştir.
Böylece o
memleket batar, helak olur insanları da tarihten yok olup, silinip gider. Olup
bitenlerden mesul olan o memleketin milletidir, halkıdır yani her bir Müslüman
veya bütün Müslümanlardır, her biri tek tek ve hep birlikte sorumludurlar.
Çünkü bozguncu elebaşıların ve idarecilerin kötü hareketlerine karşı
çıkmamışlar, yaptıklarına göz yummuşlardır. Başlarına gelenler onların yüzünden
gelmiştir. Onların mevcudiyeti ve davranışları bir milletin toptan ifsat
edilmesine sebep olmuş, Allah da bu yüzden memleketlerini yok etmiştir.
Eğer
onların önlerini kesip maddi ve manevi değerlerinin çiğnenmesine,
kötülüklerinin yayılmasına şu ya da bu şekilde müsaade etmeselerdi, engel olmuş
olabilselerdi Allah’ta onları sebep kılıp böyle bir felaketi verecek değildi.
Allah
iradesi, beşer hayatı için değişmez sırlar ve nizamlar koymuştur. Bir şeyin
sebepleri vücut bulunca netice de derhal zuhur eder ve Allah’ın iradesi tahakkuk etmiş olur. Allah fışkı emretmez.
Çünkü o kötü şeyleri emretmekten münezzehtir. Ancak bir milletin içinde azgın
elebaşıların mevcut ve üstelik hükümran oluşu o milletin izmihlale doğru
gittiğinin ve yıkılmaya mahkûm olduğunun delilidir. İşte o zaman layık olduğu
cezayı vermek üzere Allah’ın iradesi tecelli eder. Bu cezanın verilmesine asıl
sebep olanlar ise, içlerinde azgın elebaşıları barındırıp onlara hayat hakkı
tanıyan halktır.
Zuhur
eden netice, sebeplere dayanarak zuhur etmiştir. Allah’ın sünneti kaçınılmaz
bir sonuçtur. Allah onları fısk işlemeye sevk etmemiş, fakat onlar, içlerindeki
elebaşılarının bu yoldaki faaliyetlerine müsamaha göstererek kötülüklerin
yayılmasına sebep olmuşlardır.
Ortaya şu
netice çıkmaktadır ki, bir memlekette
Allah’ın emrine muhalif, Allah’ın hükümlerine, Müslümanların her türlü
yaşam ve faaliyetlerine düşmanca yaklaşan bozuk bir düzen hüküm sürdüğü zaman o
memleketin halkı bu düzeni yürütenlere karşı çıkmaz, neme lazımcılık yolunu
tutarsa o memleket batmaya, musibete uğramaya, helak olmaya mustehak olur ve
helak edilir.
Allah’ın
bu nizamı, Hz. Nuh (A.s)’dan sonra her asırda zaman zaman tecelli etmiştir.
Hangi ümmette günahlar, çoğalıp yayılmışsa o ümmet bu akıbete dûçar olmuştur.
Kullarının günahını en iyi gören ve haberdar olan Allah’u Teâla’dır.
Evet
Allah’u Teâla Nuh tufanından sonra daha bir çok günahkar toplumların cezasını
musibetlerle helak ederek verdiğini açıkça beyan ediyor.
İsraf. 17: “Nuh’san sonra nice nesilleri
yok ettik. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören Rabbin yeter.”
İşte
böyle bir fitne neticesinde o zalimlerle birlikte, toplumun içindeki o fitneye
karşı mücadele eden iyi insanlar ile mücadeleden geri duran insanlar da
topyekün birlikte, ayırt edilmeksizin helak ediliyorlar.
“Bir de öyle bir fitneden (Musibet) sakının ki, o
fitne içinizden yalnız zulmedenlere isabet etmez...En fal.
İçlerinden
bir kitlenin her ne çeşitte ve surette
olursa olsun zulmetmesine, sapkınlık etmesine müsamaha gösteren, onları
şu ya da bu şekilde destekleyen, zalimlerin yüzüne hakikatleri haykırmayan,
müfsitlerin yolunu kesmeyen, onlara engel olmayan toplum ve kişiler elbette
zâlim ve müfsitlerin akıbetine uğrayıp, cezaya mustehak olurlar.
Zulmün en
büyüğü ve azgını Allah’ın hayat nizamını terletmek ve onun hükümleriyle alay
etmektir.
Mü’min,
Allah’ın emirlerine uyulmadığını, kulların putlaştırılıp Allah’ın
unutturulduğunu görüp de susmaları bir yana, zulmün, fesadın, münkerin yayılıp
da Müslümanların da ona bigane durmalarına asla müsaade etmez.
Kur'an-ı
Kerim’in işaret buyurduğu şekilde, yeryüzü gezilip görüldüğünde, itaatten
çıkmış nice kavimlerin, toplumların yaşadığı şehir kalıntılarıyla karşılaşmak
mümkündür.
İnsanın
yapması gerekenlerden biri de, yeryüzünü gezip görmesi, ziyaret edip inceleme
ve araştırmalarda bulunması, bilgiler, dersler ve ibretler almasıdır.
Nitekim
bu hususu Allah’u Teâla şu şekilde beyan buyuruyor. Nahl.
Bu husus
aynen Rum suresi, 4’üncü âyeti kerimede de geçiyor.
Çok net,
çok detaylı ve şiddetli bir ikaz.
Rum 41: “İnsanların kendi ellerinin yaptıkları
yüzünden karada ve denizde fesat meydana çıkar, Allah bu halkından vazgeçer
diye onlara yaptıklarının bir kısmının cezasını tattırır” buyruluyor.
Yaptıkları kötülüğün ve bozgunculuğun ateşine
yansınlar ve başlarına gelenlerden acı duysunlar ki “Belki dönerler”
bozgunculuğa karşı koyarlar, Allah’a dönerler, iyi hareketler yapıp Allah’ın
şaşmaz ölçülerine baş vururlar diye.”
İnsanların
facialara sebep olan hatalarından birisi de kötü idarecileri başlarına
getirmeleridir. İdareciler, yöneticiler, aydınlar, bir toplumun aynasıdır,
zevahire yansımasıdır. İtaatten çıkmış, ahlaksızlığı, hayasızlığı
yaygınlaştırmış, dinin emir ve yasaklarını ayaklar altına almış, kendilerini
sadece dünyanın heba ve heveslerine dayamış bir topluluğun içerisinden doğal
olarak aynı özelliklere sahip idareciler çıkacaktır. Bunlar da doğal olarak
çirkin işler yapacaklar, çirkin heba ve heveslerine paralel icraatlar
yapacaklardır.
Ehliyetsiz,
liyakatsiz, bilgisiz, inançsız, ahlaksız kişilerin yönetim görevleri ve
sorumlulukları aldığı, idari makamlara getirildiği bir toplumda, devlette tabii
ki doğal olarak her şey çığırından çıkacak, tersine gidecek felaket ve musibet
kapıları sonuna kadar açılmış olacaktır. Kötü kişiler tabii ki kötü idare
edecekler, kötü, fena işler, icraatlar yapacaklardır.
Allah’a
hesap vermeyi düşünmeyenler, dünyadaki hesaplarını da kılıfına uyduracaklardır.
Müminlerin
kötü ve kendilerinden olmayan idarecileri göreve getirmeleri, yetki ve
sorumluluk vermelerinin ardından huzur bulmaları, iflah olmaları mümkün
olmayacaktır ve geçmiş tarihlerimizde de olmamıştır.
Allah’ın
indirdiği Kur'an hükümlerine uygun icraat yapmayan idarecilerin, Allah’ın
dinine, emir ve yasaklarına muhalif bir zihniyetin, bir hukukun, adaletin,
sistemin hüküm sürdüğü bir yerde insanların başından hiçbir şekilde felaketler,
musibetler, hastalık ve sıkıntılar, huzursuzluklar eksik olmamıştır. Bir türlü
o toplum, o halk, o insanlar felâh bulamamışlardır ve hiçbir zamanda
bulamayacaklardır.
Allah
(c.c) açıkça bu hususu dile getiriyor ve inananları ikaz ediyor.
Nisa 144. “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da
kafirleri (dostlar) veli edinmeyin. (başınıza geçirmeyin). Azabınızı gerektiren
açık bir hüccet Allah’a vermek ister misiniz?”
Müminlerden başkasını, kötü ahlaklı kişileri, kâfir, münafık karakterine ve
özelliğine sahip kişileri ve Fasçıkları yönetime getirmeyin, yetkili kılmayın,
görev vermeyin deniyor.
Allah’a
Teali hazretleri, yukarıdaki ayeti kerimede bizlere, inananların ancak ve ancak
kendilerinden olanları yani namazı kılan, zekatı veren ve Allah’ın tüm
emirlerine harfiyken itaat eden, işin ehli, erbabı, Allah’tan korkan ve Onu
seven kişileri seçmemizi, desteklememizi, veli edinmemizi, idareci yapmamızı
emrediyor. Aksini yaptığımız takdirde de bir takım felaket ve musibetleri,
faciaları bu dünyada beklememizi, öbür dünyada mutlaka bunun hesabının
sorulacağını, faturanın kendileri açısından çok ağır olacağını açık ve net bir
şekilde beyan buyurmaktadır.
Ve yine:
Kimleri dost edinip idareci seçeceklerini de insanoğluna hatırlatıyor.
Maide 55: “Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun
peygamberi, namaz kılan, zekat veren ve Allah'ın tüm emirlerine harfiyen boyun
eğen müminleridir.” Buyurarak bizden olan, bizim dostlarımız ve
idarecimizdeki bulunabilecek vasıfları ve bu kişileri net olarak ifade ediyor.
Diğer bir
ikazla, ayeti kerimeyle de ; bu dünyada kimi seçmiş, kimin yanında ve arkasında
yer almış, kimi desteklemiş, lider ve dost seçmiş, kiminle olmuş, idareci
seçmiş iseniz kıyamet gününde de onunla birlikte çağrılacağınızı bildiriyor,
açıkça ikaz ediyor.
Herkesin
yaptıkları ve yapmadıklarını, kimin arkasından gittiklerini, kimi destekleyip
kimi desteklemediklerini çok iyi düşünüp, hesap etmeleri gerektiğini
vurguluyor.
İsra. 71: “Bir gün (hesap gününde) bütün insanları
(Dünyadaki) önderleriyle beraber çağıracağız. O gün kitabı sağından verilenler,
işte onlar kitaplarımı okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez... buyruluyor.
Yaptıklarınızdan dolayı dünyadayken bir takım
musibet, sıkıntı ve hastalıklarla ikaz olunacaksınız, cezalandırılabileceksiniz
veyahut bu cezanız tecil edilecek, ahrette hesabı sorulmak üzere bırakılacaktır
buyuruluyor.
Tabii ki,
bir toplum düzelmediği sürece, idarecileri de, yönetim de, idareci ve
uygulamaları da düzelmeyecektir.
Bu ülkede
yaşayan herkes hafızalarını birazcık yoklamalıdır ki, bir çok ikaz örneklerini
canlı olarak hatırlayıp göreceklerdir.
Ne zaman
bu ülkenin başına, idaresine bazı kişiler, guruplar, partiler gelmişlerdir ki,
o dönemde ülke felaket haberleriyle sarsılmıştır. Daha yönetime gelir gelmez
İslâm’la ve müslümanlarla savaşa başlamışlar, halkın inanç ve değerlerine
aykırı icraatlar ve örgütlenmeye başlamışlar halkta hiç huzur ve güven
kalmamıştır.
Ülkenin
bir çok yerinde çığ felaketleri görülmüş, büyük orman yangınları başlamış,
büyük depremler ve patlamalar olmuş, her gün yüzlerce trafik kazalarıyla günde
toplu ölümler, yaralanmalar neticesinde televizyonlarda kan-revan, feryat
görüntüleri insanların içini karartmış, karanlık bir bulut sanki ülkeyi çepeçevre kuşatmıştır.
Ne zaman
bu kişiler yönetime gelmişler, hukuk ve toplum nizamı, huzuru, bozulmuş her şey
rayından çıkmıştır. Ne zaman bu kişiler idareye gelmişler, büyük felaketlerin
belirleyicisi ve habercisi olmuşlar, felaket yerinden felaket yerlerine koşup
incelemeler, basın açıklamaları, baş sağlığı mesajlarıyla ekranları işgal
etmişlerdir.
Bu
insanları seçenlerin beldelerinde Allah büyük depremler ve sel felaketleri ile
toplu ölümler vererek açıkça o beldenin insanlarını ikaz etmiştir. Allah (cc.)
tüm toplumu, insanları, önceden âyetlerin de belirttiği şekilde açık seçik olarak bir takım musibetleri, acıları
tattırarak ikaz etmiştir. Bu ikazlar sık sık yapılmıştır, insanların dikkatleri
çekilmiş, gidişatlarının iyi olmadığı, yaptıklarının gözden geçirilip
düzeltilmesi gerektiği hususu açıkça dikkatlere sunulmuştur.
Gaflet,
dalalet ve cehalet içerisinde bulunan bu idareciler ile, cehalet içerisinde
bulunan bu insanoğulları ne yazık ki bu ikazların farkına varamamışlardır ve
varamamaktadırlar.
Bu ilahi
ikazların farkına varmayanlar, aynı hataları tekrar edip durmuşlardır.
Bütün bu
felaketlerin nereden kaynaklandığını, neden-niçin meydana geldiğini, sebebinin
ne olabileceğini düşünmek, tefekkür etmek gerekmez miydi? Evet, bütün bunlar,
insanların işledikleri yüzündendir. Allah’ın açıkça bir ikazıydı.
Uyanmayanlara, ikaza hiç aldırış etmeyenlere tekrar ikaz ediliyor yahut da bu
cezaları belli bir zamana kadar tehir ediliyor ya da ahiret gününe bırakılıyordu.
Yine
insanlara hatalarından dolayı, belâ, felaket, hastalık gibi şahıs ve toplumları
ilgilendiren cezalar ve imtihan sebepleri veriliyordu. Hiçbir şey Allah
tarafından sebepsiz verilmeyeceğine göre iyi ve kötü hallerin her birinin
sebebini araştırıp ona göre amel etmek her müminin yapması gereken bir
görevdir.
Unutulmamalıdır
ki, musibetler umumi olur, iyi kimselere, sorumluluğu olmayan kişilere de
sirayet eder. Gerçek anlamda anlaşılmaktadır ki, kötü gidişattan ve bu
gidişatın oluşmasından, engellenememesinden herkes eşit derecede sorumludur.
Herkes sorumluluk alanında yapılması gerekenleri yaparak, sorumluluk alanı
dışında da, sorumlularına yaptırım ve ikazda bulunacak, genel anlamda ne
yapılması gerekiyorsa katkıda bulunacak, tarafsız kalmayacak, bir kenarda
nemelazım olarak durmayacaktır. Üzerine gelen musibetin, cezanın sebebi o
gidişatın düzeltilmesi mesabesinde bir kenarda durmak veya yapması gerekeni,
tam anlamıyla yapmamış, eksik yapmış, hatalı yapmış olmasıdır diyebiliriz.
İnsan
Sabır Ve Tahammül Bakımından Zayıf Yaratılmıştır.
Sabrın
lügat manası hapsetmek tutmak, şer’i manası ise kişinin nefsini kötü şeylerden
koruması, uzak tutması, sebat göstermek, bağlanmak, şikayette bulunmamaktır.
Zıt
görünüşlü iki kuvvetin karşılaşması anında bir tarafın metanet gösterip
dayanmasıdır.
Sabır,
Kur'an ve sünnetin ahkamına bağlı kalmak, şikayeti terkedip, Allah’tan yardım
ummaktır.
Şehvete
zorlayan bir kuvvet karşısında dinin icaplarını yerine getirmekte gösterilen
metanettir.
Sabır
insan için zor bir sınavdır, sabır bir nimettir. Sabreden insan daima huzur
içinde olur, her şeyden daima kârlı çıkar.
İnsanoğlu
nankördür, sabır ve tahammül bakımından da aslında zayıf yaratılmıştır.
Bu hususu
Allahu Teâla şu şekilde beyan buyurmaktadır;
Nisâ 28 “Allah sizden ağır tekliflerini
hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaratılmıştır.
Kendisine
dokunan bir musibet karşısında insan tahammül de zorlanır.
Fussilet. 49: “İnsan kendine hayır istemekten usanmaz.
Eğer ona bir zarar dokunursa, derhal yeise düşer ve ümidini keser” buyrulmaktadır.
Sabır iki türlüdür. 1. Bedenin Sabrı 2.
Nefsin Sabrı.
Bedenin
sabrı vücudun muzdarip olduğu zorluklara, güçlüklere karşı sabırdır. Yorucu
ibadetler yapmak, ağır işlerde çalışmak, vücudun bir organının aşırı derecede
ağrıması gibi. Dövülmek, hastalanmak, ağır yaralanmak, musibete uğramak gibi.
Bütün bunlara sabredilmesi icab eder. Sabır musibetten ve güçlükten kurtulmak
için tedbir almaya mani değildir.
Nefsin
Sabrı ise mide ve şehvetin isteklerine karşı sebat etmektir. Buna iffet denir,
gerçek sabır da budur.
Bir
felaket anında bu felakete karşı sabır ise, buna doğrudan sabır denir. Bunun
zıddı ise “feryad-ü figan”dır.
Bu kişi
kendi kendine bağırıp, çağırır, yırtınır ve benzeri kontrolsüz hareketlerde
bulunur. Bu tür davranışlar sabrın tam zıddı halidir, isyan halidir. Müslüman’a
hiçbir faydası yoktur, sadece zararı vardır ve Müslüman’a yakışmaz.
Sabır,
savaş alanında gösterilen metanetle olursa buna “şecaat”, zıddına ise “cebanet”
korkaklık denir. Sabır, hiddeti yenmekte olursa buna “hilm yumuşaklık, vakar ve
teennii, zıddına ise “tezemmür” yani saldırganlık denir. Sabır, zamanın musibet
ve felaketlerinden birine olursa buna “sır tutma” denir. Sabır, geçim
sıkıntılarına olursa buna “züht”, zıddına ise “hırs” denir. Sabır, azalarda
olursa buna “kanaat”, zıddına ise “şereh” yani aşırı istek denir.
Musibete karşı sabır:
Mümin
başına bir musibet ve bela geldiği anda sabretmeli ve ilahi hükme razı
olmalıdır. Sabretmeyen insan huzursuz olur, tahammül ve dayanma gücü zayıflar,
günah işler ve fayda getirmeyecek şeylerle vaktini harcar, tâkâtını tüketir.
Sabırsız
insan; uğradığı hastalık ve musibetlere dayanamaz, çok ızdırap duyar,
bağırıp-çağırır feryat eder, ağlar, isyan eder ve haşa imandan bile çıkabilir.
Böylece birkaç musibete birden uğramış olur, çok zararlı çıkar. Bu birkaç
musibet ise; birisi başına gelen felaketin bizzat daha da ağırlaşması, diğeri
isyan ile günaha girmesi, diğer kaybı da sabır sevabından mahrum kalmasıdır.
Musibet ve hastalığa ağlama, sızlama, şikayet etme insana hiçbir fayda
sağlamaz. Feryat etmekle musibet baştan gitmez, hafiflemez, aksine daha da
ağırlaşır. Elden çıkan artık geri gelmez, ama musibetlere olgun bir mümin
olarak sabrederse sevap kazanır. Kendisi gerekli tedbirleri alır, Allah’a dua eder,
bunun Allah’tan geldiğini bilir ve sabrederse Allah bu halini iyi hale çevirir,
daha güzeline dönüştürür, mükafatlandırır.
Hz. Ali
(R.a) “Mukadder olan şeyler başa gelir. Başa gelene sabredersen sevabını
görürsün. Sabretmezsen takdir olunan şey yine başa gelir. Fakat sen günah
kazanırsın” buyurmuştur.
Her işte
bir hayır olduğu gibi, her musibette de insanların bilemeyeceği nice hayırlar
olabilir.
İbni
Abbas (R.A)’ ın ifadesine göre; “Kur'an-ı Kerim’de sabır üç şekilde
anlatılmıştır.
1.Farzların
ifasındaki meşakkatlere sabır. Bunun 300 derece sevabı vardır.
2. Haram
ve yasaklara sabır. Bunun 600 derece sevabı vardır.
3.
Karşılaştığı ilk anda musibetlere karşı sabır. Bunun 400 derece sevabı vardır.
Musibetlere
sabrın sevabının daha çok olmasının sebebi, bunun çok zor olmasındandır.
Haramlara veya ibadetlere karşı sabrı her mümin fevkalâde yapabilir.
Felaketler, can ve mal kayıpları karşısında sabır ise kolay değildir, her
kişinin işi değildir. Zira musibetler insan nefsine çok ağır gelen bir hadise
ve imtihandır. Böyle imtihanları en iyi başarabilenler ise peygamberler ve daha
sonra itaatkar teslim olmuş gerçek Müslümanlardır.
Musibetlere
ancak itaatkar müminler sabredebilirler. Yüce Allah bu hususu şu şekilde beyana
buyurmaktadır.
Hacc. 34: “O temiz yürekli, itaatkar ve
mütevazı insanları müjdele; onlar Allah anıldığı zaman kalpleri titrer,
kendilerine isabet eden musibetlere sabrederler, namazlarını dosdoğru kılarlar
ve kendilerine verdiğimiz rızktan Allah yolunda harcarlar.”
Gerçek
Sabır; bir musibete uğrayan kimsenin, o musibete uğramayanlar gibi
davranmasıdır. Bununla beraber o kişinin içinden düşünüp acınması gözünden yaş akıtması sabrına mani değildir.
Önemli olan şikayet edip sızlanmaması feryat-ı figan eylememesidir. Ağlamak
merhametin eseridir. Peygamberimiz (S.A.V) dahi, oğlu İbrahim öldüğü zaman
ağlamıştır.
Peygamberimiz
bu hususu şu şekilde açıklamıştır.
“Kim
sabrederse Allah ona sabır ihsan eder. Kimseye sabırdan hayırlı ve sabırdan
daha geniş hiçbir ihsan verilmemiştir.”
Cenab -ı
Allah’ta bu hususu Bakara Sûresinin 155’nci âyeti kerimesinde şu şekilde beyan
buyurmaktadır.
Bakara
Bir
musibete uğranıldığı zaman “İnna lillahi ve inna ileyhi râci’ûn” denir.
Yine
Bakara sûresinin 157. ayeti kerimesinde de;
Bakara 157:
“Musibetler karşısında teslimiyet gösterip Rabblerine sığınanlar üzerine,
Rableri tarafından (günahlarından) bağışlanma ve rahmet (cennet) vardır. İşte
onlar hidayete ermiş olanlardır” buyrulmaktadır.
Şurası
iyi bilinmelidir ki, dinine bağlı, ihlaslı bir mümin olmak, dünyada insanı belâ
ve kederlerden koruyucu ve kurtarıcı bir siper değildir, böyle
düşünülmemelidir. Aksine mümin; Allah’a bağlılığı hususunda denenmek ve imanı
kökleştirmek için musibetlere müptelâ edilir. Böylece hem farkında olduğu ve
olmadığı halde işlemiş olduğu günahları silinir, hem de Allah katındaki manevi
derecesi artar.
Dünya
hayatı, cennet nimetlerine nispetle müminlere zindan gibidir. Kafirin ise
dünyadaki rahatlığı sadece dünyalık olup, ahrette ise ebedi olarak azapta
kalacaktır.
Mümin,
başına gelen her musibette Allah’ın bunda nice gizli nimetlerinin olduğunu
düşünür. Başına gelen iyi ve kötü her şeyin, yaratıcısı Allah’tan geldiğini
bilerek bunları hoşnutlukla, sabırla karşılar.
Müslüman,
her şeyin Allah’tan geldiğine tam anlamıyla inanmak mecburiyetindedir. Kendi
hatasından kaynaklanmıştır ya da değildir, hepsini Allah’ın takdir ettiğinin şuurundadır.
Musibet ve felaket halinde feryadı figan etmez, taşkınlık ve isyan yapmaz.
Allah’a sığınır ve O’na yönelir, O’na dua eder, O’na yalvarır. Sevabını
Rabbinden diler.
Zümer. 10: “Ancak sabredenlere, mükafatları hesapsız
olarak ödenecektir” burularak sabrın ne derece önemli bir ibadet olduğu
üzerinde durulmaktadır.
Sabır, bir çok musibetleri, belaları, bunların
maddi ve manevi açıdan genişlemesine de bir settir, ateşi söndürüveren bir su
konumundadır. Rahatlıktır, serinleme ve bir şifadır.
Sabredenlere
Allah bir çok mükafatlar ve ödüller vadetmektedir.
Furkan. 75: “İşte
onlar sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve orada bir
sağlık dileği ve selam ile karşılanacaklardır” müjdesi yapılmaktadır.
Musibetlere karşı sabrı, ilk anda, sıcağı sıcağına,
ilk geldiği anda hemen yapmak gerekir. feryadı figan edip teskin olduktan sonra
artık sabrın gerçek anlamı söz konusu değildir. Peygamberimiz (S.A.V.) bu
hususta, “Asıl sabır musibetin isabet ettiği ilk anda yapılan sabırdır”
buyurmuştur.
Günümüzden bir örnek vermek gerekirse;
İki araba birbiriyle hızla çarpıştığında, şoförler
ve arabadakiler hemen yere inerek tartışmaya, kavga yapmaya, feryat edip
bağırmaya başlıyorlar. Böylece bir kargaşadır, suçlu suçsuz kimdir belli
olmadan ortalık karışıyor. Herkes kendine göre haklı karşı taraf suçlu ilan
edilir, ne dense itidal, aklı selim ve sabırla hareket edilmez.
Furkan.
73.76: “İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en
yüksek odalarıyla mükafatlandırılacaklar ve orada bir sağlık dileği ve selam
ile karşılanacaklardır. Onlar onda ebedi kalacaklardır. Orası ne güzel karargah
ve ne güzel makamdır” buyrularak sabrın büyüklüğünün dereceleri
zikredilmektedir.
Kutsî bir hadis-i şerifte, musibetlere sabreden
kimseler için kıyamette Allah’ın mizan kurmayacağı beyan buyrulmaktadır.
“Allah'ü Teâla buyuruyor ki: Kullarımdan her hangi
birine; bedeninde, malında veya evladında bir musibet verdiğim vakit, o bu
musibeti güzel bir sabır ile karşılarsa, kıyamet günü onun için mizan kurmak
veya defter açmaktan haya ederim...”
Adamın biri Peygamberimiz (S.A.V.)’e
-Hem servetim gitti, hem de vücudum hastalandı,
dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.):
“Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda
hayır yoktur. Allah'u Teali bir kulu sevdiği zaman onu iptila eder, iptila
ettiği zaman da ona sabretmesini öğretir” buyurdular.
Enes İbni Malik (R.A)’in; Kulumun iki gözünü
aldığım zaman şikayet etmeyip sabrederse iki gözüne bedel olarak ona Cenneti
veririm..” buyurmuşlardır.
Evlat acısı, ana, baba, kardeş acısı insan için
büyük musibetlerdendir. Bunlardan birisinin yaralanması ya da ölmesi insana
büyük üzüntü, acı, sızı vermesi açısından bir musibettir. Çünkü evlat ve ana
baba sevgisinin gönüllerde maldan, candan ve her türlü kıymetli şeylerden daha
yüksek bir yeri vardır. Bu sebeple her insan her şeyden önce bunları düşünür.
Bu yalnız insana has bir haleti rûhiye değil, bütün canlılarda da bu his
aynıdır.
Evet bu takdir Allah’ındır, bu musibetin karşısında
gerçek sabrı, Allah’a bağlılığı Allah sınayacaktır. Böyle bir hâl karşısında
gösterilebilecek sabrın karşılığı katmerli olacaktır, sevabı dokuz yüzle
çarpılacaktır.
Ebu Hureyre (R.A)’dan:
Peygamber (S.A.V.) Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu
söylemiştir.
“Mümin kuluma bir musibet verdiğim zaman beni
ziyaretçilerine şikayet etmez (Onların yanında sızlanmazsa) onu , dûçar olduğu
musibetinden kurtarır sonra, etini daha hayırlı bir ete, kanını daha hayırlı
bir kana çeviririm. Sonra o ameline yeniden daha dinç olarak başlar”
Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur;
“Mükafatın büyüklüğü musibetin büyüklüğüne
bağlıdır. Allah bir kavmi severse onları musibetlerle imtihan eder. Musibetlere
razı olan rıza bulur. Kırgınlık gösteren de kırgınlık bulur.”
-Hayat boyu-sürekli-kesintisiz- her daim sabır.
Sabırla ilgili âyet mevcuttur, konunun çok önemli
olmasına binaen Allah’u Teali birçok âyette özel olarak sabrı işlemiş, bir çok
ayetinde de çeşitli sebeplerden dolayı da değinmiştir.
Kur'an-ı Kerim, insanların ahreti kazanabilmeleri
için, hayat boyu imtihan edileceği şeylerden birinin sabır olduğunu ifade eder.
Bakara
.155: “Behemehal sizi biraz korku,
biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan edeceğiz.
Sabredenleri müjdele” buyrulmaktadır.
Muhammet
31: “İçinizden mücadele edenler,
sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan edeceğiz.”
Sabır imanın yarısıdır, sabır mükafatını ümit etmek
köle azat etmekten daha hayırlıdır, sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş
arasındaki ilgi gibidir. (S.A.V.) buyrulmuştur.
Bir diğer hadisi şerifte ise, “Bir kimse sabretmek
isterse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha
geniş bir nimet verilmemiştir.”
Musibetler çoğu kişiyi gafletten uyandırır,
hatadan, dalaletten çevirir. Bu sebepledir ki bir nevi nimet olmaktadır ve
hatta ayeti kerime sabretmek kaydıyla musibete düşenlere müjdeler vermektedir.
Bakara
155: “Kendilerine musibet geldiği
zaman sabreden ve biz Allah’ınız ve O’na döneceğiz diyenleri (Allah’ın büyük
mükâfatı ile) müjdele” buyrulmaktadır.
Musibetlerle İmtihan Edilmenin
Anlamı Ve Hikmeti
Allah (c.c.) müminleri, münafık ve kâfirleri
musibetlerle, çeşitli zaman ve şekillerde imtihana tâbi tutar. Allah’ın her
işinde bir hikmeti mutlak sûrette vardır. Bu hikmet; müminlere sabırları
sebebiyle mükafat vermek, münafıkların tövbe, kafirlerin iman etmelerini
sağlamak ve hakikati idrak ettirmektir. Kaza- yı ilahiyyeye razı olup
sabredenlerle razı olmayanları, itaatkar olanlarla asi olanları ortaya
çıkarmak, belirlemek için imtihan eder.
Kur'an-ı Kerim’de çoğunlukla imtihanı ifade etmek
için belâ kelimesi kullanılmıştır. “Bela” külfet ve zahmetle tecrübe etmektir.
İmtihan ise bilmediği şeyi tecrübe ile öğrenmektir. Bu şekilde tüm insanlar
durumları ve bilgileri ölçülmek üzere imtihan edilirler. Gerçekte Allah’ın
insanları imtihan ederek onları öğrenmeye ihtiyacı yoktur, her şey O’nun
bilgisindedir, Onun ilmi herzeyi kuşatmıştır.
Allah’ın bu imtihan edişinin sebebi; kullarını
imtihan ederek onların hallerini diğer kullarına bildirmesi içindir. Zira
insanlar bir şeyi vukuundan evvel bilmedikleri için imtihanla, tecrübe ile
bilmek, öğrenmek onlara mahsustur. Allah kulunun ne yapacağını bilir, ancak
onlara imtihan muamelesi yapar. Bu muamele sebepsiz ve hikmetsiz olmaz. Allah
kuluna bir hastalık veya musibet verir, kul da bundan ibret alır, düşünür,
hatasını anlar, böylece halini düzeltir, hizaya gelir. Bu musibete sabrederse,
günahlarının bağışlanmasına vesile olur ve sabretmenin sevabını alır. Çünkü
Allah sabredenlere hesapsız mükafat vermektedir. İmtihanla insanların iyisi
kötüsü ortaya çıkar. Aynı şekilde meşakkat ve çile insanların ihlaslı
olanlarını âsi olanlarından ayırır.
Müminlere ahrette hiç korku yoktur. Onlar, orada,
mahsul da olmayacaklardır. (Bakara 277) Bu hikmetli sırra erişebilmek için
dünyada bu mihnetlere katlanmak gerekir. Düşmanın saldırı korkusu, açlık,
kıtlık, mallara ve canlara isabet eden âfetler, harp, zelzele, salgın
hastalıklar gibi sebeplerle canlara arız olan noksanlık ve zarar, bağ, bahçe ve
mahsulâtın zarar görmesi, iflas, işlerin bozulması, işten atılma, sürgün gibi
şeylerle insan imtihana tabi tutulur.
Bütün bu musibetler karşısında sabredenlere rahmet
ve mağfiret, lütûf ve ihsan müjdelenmektedir.
Toplumların, fertlerin terbiye edilip, hizaya getirilmesi
için elbette bir takım musibetlere maruz kalmasına ihtiyaç vardır. İman
davasında ve deryasında samimi olanlarla olmayanların ayırt edilmesi için
imtihan gereklidir. Uğrunda eziyetlere ve sıkıntılara katlanıldığı sürece iman da kuvvet kazanır. Zahmet çekilmeden
kolaylık ve nimetler içinde kabul edilen iman, ilk sınamada (sadmede) yok
olabilir. İman uğrunda eziyetlere katlanılır, canlar verilir, servetler
harcanırsa o zaman kalplere iman daha fazla yerleşir. Müminin imanı şiddet
darbeleri altında daha da güç kazanır, pekişir, kuvvetlenir. Gerçek ölçü ve
değer, zorluklara karşı tahammül göstermektir. Kul musibet esnasında Allah’a
yönelir, Ona dayanır ve güvenir. Musibet esnasında insan; Allah’ın güç ve
kudreti, kuvvet ve azameti karşısında aczini, kul olduğunu idrak eder. Böylece
Allah’a sığınır, sabreder, muttaki olur.
Ankebut .
2 - 34: “İnsanlar,
yalnız “İman ettik” demekle hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And
Olsun ki biz, onlardan öncekilerini denedik. Elbette Allah (deneyerek) doğruları
bilecek, yalancıları bilecektir. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçeceklerini
(bizim kendilerine yetişip onları cezalandıramayacağımızı) mı sandılar. Ne kötü
hüküm veriyorlar” buyrulmaktadır.
İnsanın bir takım musibetlere maruz kalması ilahi
bir imtihandır. Allah, imanda sadık olanları da yalancı olanları da bilir.
Kullarına imtihan muamelesi yaparak sadık ve kaziplerin (doğru ve yalancıların)
hallerini herkese ibretler içerisinde ilan eder.
Allah (c.c) kulunu imtihan etmeden evvel bildiği
halde bu âyeti kerimede “imtihanla bilecek” denerek, imtihan ve ibtila ile
sadık ve kazibin hallerini halka bildirecek demektir. Çünkü sadık olan; zarar
ve surur zamanlarının her ikisinde de sabreder ve şükreder. Kazip olan da ferah
halinde şükrederse de kader halinde sızlanır, acınır, feryat eder, herzeyi
inkara kalkışıp isyan eder.Bu halde imtihanın hikmeti, Allah’ın kulunun halini
izhar etmesi, iyi ile kötü olanı bildirmesidir.
Diğer bir ayeti kerimede ise;
Enbiya
35: “Her nefis ölümü tadacaktır.
Biz sizi denenmek için şerre de hayra müptela kılıyoruz. Ve sonunda bize
döndürüleceksiniz.”
Bu âyeti kerimeye göre; imtihan altında olmayan
hiçbir insan yoktur. İnsanlar ya nimet, afiyet veya belâ ve sıkıntı
içerisindedir. Bundan gayri bir insan düşünülemez. Bundan dolayı her insan
ömrünün mükellef çağından itibaren sonuna kadar imtihan devresi geçirmektedir.
Musibetlerin
Çeşitleri
1- Cana
gelen musibetler
Bu musibetler; ölüm, hastalık, yaralanma,
sakatlanma, kırık-çıkık, zulüm, işkence, açlık, susuzluk, yoksulluk gibi
insanın canına taallûk eden acılardır. İnsana zarar veren, acı içinde
kıvrandıran, sıkıntıya ve telâşa maruz bırakan, maddi ve manevi acılar insanın
nefsine isabet eden musibetlerdir.
Musibetler insanlara yeryüzünden, gökyüzünden ve
birbirlerinin ellerinden gelmektedir.
Gökyüzünden gelen musibetler; gök gürültüsü,
yıldırım düşmesi, dolu ve yağmur yağması gibi afetlerdir. Nitekim Lut, Semud,
Ad ve Nuh kavimleri bu tür göklerden gelen musibetlere dûçar olarak
cezalandırılmışlar, helâk edilmişlerdir.
Yeryüzünden gelen musibetler ise; toprak çökmesi,
zelzele olması, yerden su ve ateş fışkırması gibi afetlerdir. Şuayb (a.s.)’ın
kavmi ve Kârûn bu musibetlere uğratılmışlardır.
Bu gelen her üç musibet türü de Kur’an-ı Kerim’de
bizzat zikredilmektedir.
En’am.
65: “De ki:
O, sizin üzerinize üstünüzden yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye,
ya da sizi grup gurup birbirinize düşürüp kimin kiminizin hıncını aldırmaya
kadirdir. Bak anlasınlar diye ayetleri nasıl açıklıyoruz”
burulmaktadır.
İnsanlara birbirlerinden gelen musibetler; bölünüp
birbirlerine düşmeleri, çeşitli grup ve ordulara ayrılıp birbirlerine karşı
savaşmaları, birbirlerine tuzak kurup öldürmeleri, zulmetmeleri, türlü
kötülükler ve işkenceler yapmaları, birbirlerine düşmanlık ve kin beslemeleri,
aralarında fitne ve fesadın, fikir ve siyasi ayrılığın zuhur etmesi, partilere,
tarikatlara, grup ve cemiyetlere ayrılarak birbirlerine hile ve haksızlık
etmeleri gibi şeylerdir.
Hz. Osman (R.A)’ın şehit edilmesiyle başlayan fitne
ve tefrika hareketleri günümüz toplumlarında da aynen devam etmektedir.
Afganistan’da, Filistin, Somali, Cezayir ve Türkiye’de bunun örneklerine her
gün rastlamak mümkündür.
Bu fitne hareketleri istenmeyen bir şekilde,
müminlerin kendi aralarında cereyan etmektedir. Bu tam bir cezalandırmadır,
musibettir. Müminler bunu hak etmişlerdir ve ıslah oluncaya, kötü hallerinden
kendi kendilerine vazgeçinceye kadar bu devam edecektir.
Ancak Allah zalimleri de kendi aralarında,
sapıklıkları yüzünden birbirlerine musallat ederek cezalandırmaktadır. Bu belki
müminler açısından doğal bir olay olarak görülebilir.
Allah (C.C) bu hususu şu şekilde açıklıyor:
En’am.
129:
“Zalimlerin bir kısmını kazandıklarından ötürü diğer kısmına böylece musallat
ederiz.”
Yine Allah (c.c) bir çok musibeti, fitne ve fesadı
Müslümanlar eliyle önlemektedir.
Yani Müslümanlarla kâfirleri bertaraf ediyor,
yapacakları fitne ve fesatları bu
şekilde bir metotla önlüyor.
Bakara
251: “Eğer Allah, insanların bir
kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün kılmasaydı)
yeryüzü fesat ve küfür karanlığına bürünürdü...” burulmaktadır. Bu belki
insanlık için bir musibet değil, rahmettir, Müslümanlar eliyle kâfirleri
defediyor, yeryüzünde huzuru sağlıyor. Ancak müslümanın müslümanla savaşmaları,
birbirlerini yok etmeye çalışmaları tam bir fitne, felaket ateşi, tam bir
musibet oluyor.
2- Mala
gelen musibetler
İnsanın malına gelen musibetler canına göre biraz
daha hafiftir, bir şükür sebebidir.
Bu musibetler; insanın malına, mülküne, bağına,
bahçesine, evine, iş yerine, dükkanına, arabasına, hayvanlarına gelen her türlü
zayiat, noksanlık, hasar, ziyan, yangın, deprem, sel felaketi, yıldırım
çarpması, trafik kazası, düşman saldırısı, dolu düşmesi, şiddetli yağmur,
yırtıcı hayvanın musallat olması, kaybolma, kırılma, bozulma gibi çeşitli
sebeplerle insanın canlı ve cansız mallarına gelen zararlar ile, işlerin kesata
girmesi, iflas, alacaklarını alamama, borçlarını ödeyememe, ürünlerini
satamama, mahsullerinin yetişmemesi, çalınması gibi zararlar insanın malına
gelen musibetlerdir. Bütün bunlar Allah’ın bilgisi ve ilmi dahilinde,
insanoğlunun kendi eliyle işledikleri günahlar yüzünden ya da takvasının
sınanması sebebiyledir.
Bakara
155: “Ey müminler, (itaatkârı asî olandan ayırt etmek için) sizi biraz
korku, biraz açlık biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme
ile and olsun imtihan edeceğiz” buyrularak bu husus açık seçik beyan
edilmektedir.
3- Dine
gelen Musibetler
En ağır kabûl edilmesi gereken musibet insanın
dinine gelen musibettir.
Bir hadis-i şerifte; “Bir kul Allah’a şirk (ortak)
koşmaktan daha şiddetli bir musibete müptela olmamıştır. Allah’a şirk koşmaktan
sonra en şiddetli musibeti de gözlerini kaybetmesi (kör olması) der”
burulmaktadır.
Hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere, insana isabet
eden musibetlerin en büyüğü ve şiddetlisi, dinine, inancına gelen musibettir.
Dinsizlik, ateistlik, İslâm’la alay etmek, hükümlerini hiçe saymak, emirlerini
hafife almak, küfre ve nifaka düşmek, Allah’tan gayrı putlar edinmek, helalleri
terk edip haramlara sarılmak, en büyük musibettir.
Dinsizlik insanın iki gözünü de kaybetmesinden daha
şiddetli bir musibettir. Gözünü kaybeden dünya güzelliklerinden mahrum kalır,
dünyası zindan olur. Dinini, imanını kaybeden ise iki alemde de kör olur.
Dünyada da ahrette de hüsrana uğrayanlardan olur. Ebedi saadetten mahrum kalır, cehenneme gider, azap içerisinde
ebediyen orada kalır. Dinsizlik bu sebeple en büyük musibettir.
Musibetlere Ve Hastalıklara Karşı İnsanların Gösterdiği Tavırlar
1. Kâfir
ve münafık insanların gösterdiği tavırlar.
Kâfir ve münafıklar, musibetlere sabredip rıza
gösterecekleri yerde, isyana dalıp feryadı figan ederler. Allah’tan gelene
itirazda bulundukları için, müşrik, münafık ve kafirlerin müptela olduğu
musibetler kendilerine acıklı bir ceza olur. Bundan ibret almazlar, uslanıp
hizaya gelmezler.
2. Asi
müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar.
Mümin: Bir hata ve günah işlediğinde musibet ve
hastalıkla ikaz edilir, cezalandırılır. Uğradığı musibete “Allah’tan geldi”
diyerek sabrettiği zaman müptela olduğu musibetler sebebiyle dünyada iken
bağışlanmış olur.
3- Takva
sahibi müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar.
Takva sahibi mümin; Allah’ın emir ve yasaklarından
gerektiği şekilde sakınan ve İslâm’ı yaşayan salih bir kul demektir. Allah’ın
takva sahibi, salih kulları hastalık ve musibetlere maruz kaldıklarında,
Allah’tan geldiğini bilip, Allah’a hamt ve şükrettikleri, sabrettikleri için,
kendilerine sirayet eden musibetler Allah katındaki manevi derecelerinin
yükselmesine sebep olur.
Musibetlerin Gelişi Allah’ın İzni
Ve Takdiri İledir.
Allah’ın izni ve iradesinden murat; Allah’ın
kazası, kaderi dilemesi ve hikmetinin gereğidir.
Bu hususta yüce Allah (c.c.) şu şekilde buyurur:
Teğabûn.
11: “Allah’ın izni olmadan hiçbir
musibet isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse Allah onun kalbine hidayet verir.
Allah, her şeyi noksansız bilendir” burulmaktadır.
Bu âyeti kerimeden anlaşılmaktadır ki; Yeryüzüne ve
insanlara gelen musibetlerden, meydana gelen hadiselerden, zuhur eden hayır ve
şerden hiç bir şey kendiliğinden meydana gelmez. Ancak Allah’ın izni ve
dilemesi ile meydana gelir. Çünkü her şeyi yaratan, ilmi ile kuşatan yüce
Allah’tır. Onun izni ve iradesi dışında hiçbir şeyin vücut bulması mümkün
değildir. O dilemeden ve izin vermeden hiçbir şey olmaz. Hiçbir kimseye ve
hiçbir şeye musibet gelmez.
Şurası iyi bilinmelidir ki: gerek kâfir ve münafık,
gerekse mümin her kim olursa olsun, malına, canına, evladına, maddi ve manevi,
sözlü veya fiili hoşa gitmeyecek acı bir hadise, belâ, felaket, musibet
çarparsa o ancak Allah’ın izni iledir.
Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse ve gücün
istemesi ile, çalışma ve gayreti ile kimseye bir musibet, belâ, eza, ceza gibi
hiçbir şey inemez. Allah’ın izni olmadıkça bir yaprak bile kımıldayamaz.
Allah’ın izni olmadıkça kimse iman bile edemez, kimse şefaat edemez, kimse
zafer kazanamaz. Hiçbir şey mümine bir zarar veremez. Kimseye büyü ve sihir
dokunamaz, bitkiler, meyveler bitemez, kainatın nizamı, düzeni devam edemez.
Kısaca Onun izni olmadıkça kimse can bile veremez.
Âl-i
İmran. 145: “Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse ölmez. Bu vadesiyle
yazılmış bir yazıdır...”
İnsan kendisini öldürmek istese, kurşun sıkılsa,
kazaya uğrasa Allah izin vermedikçe ölemez.
Her şeyi Allah’a havale ettiren, iyi ve kötü, hayır
ve şer ne gelirse Allah’ın izni ile geldiğine inandıran tek gerçek “iman”dır.
Ölüm, hastalık, mal zevali gibi musibetlerin ancak
Allah’ın kaderi, kazası ve ilmi ile olduğunu tasdik eden kimsenin kalbine Allah
musibet anında sabretmesini, rahatlık anında ise şükretmesini hidayet eder.
Peygamberimiz (S.A.V.) bu hususta şu şekilde
buyurmuştur.
“Ne acayiptir
müminin işi! Gerçekten onun her işi hayırdır. Bu hâl, müminden başka
hiçbir kimse için böyle değildir.
Eğer ona sevinç verici bir şey isabet ederse
şükreder. Bu da kendisi için bir hayır olur. Eğer ona zarar ve ziyan verecek
bir şey isabet ederse sabreder, bu da kendisi için hayır olur” burulmaktadır.
İnsanoğluna bu hasleti sağlayan imandır. Bir kimse,
Allah’a iman ederse belalara karşı sabretmeye, nimetler karşısında şükretmeye
Allah onu muvaffak kılar. Allah herkesin imanını, nifakını, küfrünü, itaat ve
isyanını en iyi bilendir. Her şey Allah’ın izni ile olur. Allah’ın izin verdiği
her şeyde bir hikmeti vardır.
Müslümanlar, Uhud savaşında musibetle
karşılaşmışlardı. Şehit vermişler, yaralananlar olmuştu. Bunun Allah’ın izni
ile olduğu ve bunda bir hikmetin bulunduğu şöyle beyan edilmektedir.
Âl-i
İmran. 166-167: “İki
ordunun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, Allah’ın izniyle olmuştur ki,
(O) müminleri bilsin ve münafıkları bilsin. (deneyip ortaya çıkarsın)”
Başa gelen Allah’ın izni ile olduğuna göre, musibet
karşısında feryat edip sızlanmaya, üzülmeye gerek yoktur. Çünkü Allah’ın izni
ile olmuştur, burada Allah’ın mutlak sûrette bir hikmeti vardır, böyle
bilinmelidir.
Yasin 82: “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman
ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.”
01-Teşrii
irade de Allah’ın izni-
Bu irade, sebep ve şarta bağlı olup kulun iradesi
ile birlikte cereyan eder. Kulun işine izin verme, onun işini yürütme, fiili
yapması için kula güç verme anlamındadır. Bu fiilin içerisindeki sorumluluk
kula aittir. Çünkü kul, bir işi yapmayı isteyince Allah da o işi yapmasına izin
ve güç verir. Burada istek kuldan olduğu için sorumluluk da kula aittir. Bu
irade rızayı gerektirmez. Kulun istediği şeye Allah izin verir, fakat kulun da
yaptığı şeye razı olmayabilir.
Bu irade, kulun işleriyle ilgili olan iradedir.
Allah (c.c) insanların laikiyle sorumlu olabilmeleri için kullarına hürriyeti
vermiştir.
-Allah’ın
Takdiri-
Allah (c.c) musibetleri meydana getirmeden önce,
levh -i mahfuzda yazmış, takdir etmiştir. Ne zaman, nerede ve nasıl bir musibet
meydana gelecek önceden tespit edilmiştir. Bu Allah’a göre çok kolaydır. Allah
zamandan ve mekandan münezzehtir. Musibetleri vukuundan evvel bir kitapta
yazmasının hikmeti, insanın dünya nimetlerinden elde edemediği şeylere, başa
gelen musibetlere üzülmemesi, elde edilen nimetler karşısında şımarmaması
içindir.
Çünkü veren de alan da Allah’tır. Ağlatanda,
güldürende Allah’tır. Allah verdiğini de, aldığını da önceden takdir etmiştir.
Kur'an-ı Kerim’de bu husus şu âyeti kerimeyle beyan
burulmaktadır.
Hadid.
22-23: “Ne yerde,
ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta
yazılmış olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır (başınıza gelen musibetleri
önceden bir kitapta yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size
verdiği ile de sevinip şaşırmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip övünen
kimseleri sevmez” burulmaktadır.
İmanlı insanın hayatında kaybedilene üzülmek, elde
edilene karşıda şımarmak yoktur. Çünkü yok olması mukadder olan şeyin elbette
yok olacağı, gelmesi, elde edilmesi mukadder olan şeyin de elbette geleceğini,
elde edileceğini bilen veya inanan bir insanın üzülmesi ve aşırı derecede
sevinip şımarması mümkün değildir.
Mümin, başına gelenlere “Allah’ın hakkımdaki hükmü,
takdiri böyle imiş diyerek teselli olur, metanetini korur. Verilen nimetlere de
mağrur olmaz. Bu Rabbımın fazlıdır, imtihan içindir, şükür mü edeceğim, yoksa
nankörlük mü edeceğim diye sonunu düşünür.
Zira hepsinin mukadder ve Kitab -ı Mübin’de yazılı
olduğuna iman eden, kalpleri Allah’ın zikrine ve Hakk’a huşu duygusunu besleyen
kimse, Allah’ın takdiri ile meydana çıkan acı tatlı, kazası kaderi ve
tecelliyatı karşısında insanlık gereği etkilenip duygulansa da kendinden
geçmez, şaşırıp bocalamaz. Hepsinin Hak’tan indiğini ve nice gizli hikmetlerin
bulunduğunu bilerek her iki halde de gönlünü Allah’ın mağfiret ve rızasına
bağlar. Huşû ve rıza duyguları ile görevine bakar. Musibetten kurtulmak için
çalışır, maddi ve manevi tedbirlerini alır.
Hayır Ve Şerri Allah Verir Ve
Müminin Lehinedir.
Hayır ve şerri veren muhakkak ki Allah’tır. Hayır
ve şer olarak işlenen her şeyin, zerresinin karşılığı vardır. İnsanoğlunun
başına dûçar edilen hayırlı ve şerli her şey Allah tarafından imtihan vesilesi
olarak indirilmektedir.
Hayır yani hasene (iyilik) selâmet, emniyet,
sıhhat, mal, servet, nimet, zenginlik, bolluk, fetih, zafer, ganimet, taat,
makam, mevki insanın hoşlandığı her türlü iyiliktir, güzelliktir.
Şer yani seyyie (kötülük) ise; hastalık, korku,
yoksulluk, işkence ve zulüm, bela, şiddet, sıkıntı, kıtlık, yokluk, pahalılık,
öldürülme, yaralanma, kaza, hezimete uğrama, ağrı, üzüntü, mal zaiyatı gibi
insanın hoşlanmadığı, insanın zararına, aleyhine olan her türlü kötülüklerdir.
İyilik de, kötülük de yani hayır ve şer insanın
başına Allah’ın takdiri ile gelir. Allah murat edip izin vermeyince insanın
başına ne iyilik gelir, ne de kötülük. Hayır ve şer, iyilik ve kötülük Allah
katındandır.
Hayrın ve şerrin Allah tarafından olduğuna inanmak,
iman etmenin esaslarından biridir.
tövbe
50-51: “Ey Rabbim, Sana bir iyilik ulaşsa bu onların
(münafıkların) hoşuna gitmez ve eğer sana musibet isabet etse, biz önceden
tedbirimizi almıştık” derler. Sevinerek döner giderler. De ki; Allah bizim için
ne takdir etmişse ancak bize o ulaşır. Bizim mevlamız (sahibimiz) O’dur. Onun
için müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler, (dayanıp güvensinler)
burulmaktadır.
Acı-tatlı başa ne gelirse hepsi Allah’ın takdiri
iledir. Allah’ın her işinde bir hikmeti mevcuttur. İyilik de, kötülükte
neticede müminin lehinedir. Dünyevi veya uhrevi bir maslahat, bir menfaat, bir hayır
içindir. O nasıl dilerse öyle yapar, ne yaparsa hayırlısını yapar, yerinde ve
zamanında yapar. Allah’ın iradesinden hiçbir şey hariç olmadığından bütün
musibetlere razı olmak gerekir. Çünkü her şey Allah’ın iradesi, hükmü ve kazası
ile olmuştur, razı olmaktan başka bir çare yoktur.
Nisa 78: “İyiliğin de, kötülüğün de Allah katından
olduğunu”
tövbe 31: “İnsana ancak Allah’ın takdir ettiği şeyin
isabet edeceğini...”
Hayrı ve şerri imtihan için veren Allah’ın olduğunu
beyan eden âyeti kerimeler şunlardır.
Hûd. 9:
“İnsanoğluna tarafımızdan bir rahmet (sıhhat ve zenginlik) tattırıp da sonra
bunu çekip alıversek, şüphesiz ki, o, Allah’ın ihsanından tamamen ümidini
kesen, evvelki nimeti unutan, nankör bir kimse olur.
Hûd. 10: “Fakat
ona dokunan bu dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu benden
bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.”
Hûd. 11:“Ancak
her iki halde de sabredip, salih amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar
için bir mağfiret ve büyük bir sevap vardır” burulmaktadır.
İnsanlara Musibet Ve Hastalıkların
Veriliş Sebepleri
Kötü
Ameller
Allah (c.c) sebepsiz yere hiçbir kimseye musibet
veya hastalık vermez. Allah kullarına acır, merhametlidir, zulmetmez.
İnsanların hayra yönelip, şerden uzaklaşmalarını istemiş, iyiliklerin de,
kötülüklerinde zerre kadar karşılıksız kalmayacağını açıkça beyan etmiştir.
Zilzal.
7- 8: “Kim zerre kadar bir hayır işlerse onu görecek, kim de zerre kadar bir
şer işlerse onu görecektir” buyrulmuştur. Kısacası karşılığı verilmeyecek olan
zerre miktarı da olsa hiçbir şey yok. Elbette musibet ve hastalıklar da bir
karşılık sebebi olarak insana verilmektedir.
Kur'an-ı Kerim’in bir çok yerinde insanların başına
gelen musibetlerin “Kendi ellerinin yaptıkları yüzünden” olduğu beyan
edilmektedir. İnsanın başına gelen musibette, insanın hatası vardır. İnsanın
hatası ve günahları yüzünden başına musibet gelir.
Şura 30:
“Başınıza gelen her hangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler,
günahlar) yüzündendir. Allah ise bir çoğunu bağışlıyor (da bunlardan dolayı
musibet vermiyor)”
Ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki; hastalık ve
musibetler insanların işledikleri hatalar, isyanlar, günahlar yüzündendir.
Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V.) bu âyetin nazil
olmasından sonra şöyle buyurmuştur:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim
ki, kişinin ayağının sürçmesi, ayağını bir ağaç parçasının yırtması, damarının
seyrimesi hep kendi günahı yüzündendir. Allah ise günahlarının bir çoğunu
bağışlıyor.”
(İbn -i Kesir, a.g.e. IV)
Mümin, işlediği günahın cezasını dünyada iken bir
musibete dûçar olmak suretiyle çekerse artık o günahın cezasından kurtulmuş
sayılır, ahrete kalmaz .
İnsan, hayatı süresince bir takım hatalar, kusurlar
işliyor, isyan ediyor, günaha giriyor. Allah (c.c) bunlardan bir kısmını
affediyor, bir kısmının cezasını erteliyor, ahrete bırakıyor, bir kısmı için de
cezasını hemen veriyor, bunun için de; hastalık, üzüntü, keder ve benzeri
musibet ve hastalıklara maruz bırakıyor.
Tabii ki, bunda da Allah’ın bir hikmeti vardır.
Eğer Allah (c.c) insanların işledikleri günahların cezalarını hemen vermiş
olsaydı yeryüzünde canlı kalmazdı. Bu hususu Allah (c.c) şu âyeti kerimeyle
açıklamaktadır.
Fatır.
45: “Eğer Allah, yaptıkları
yüzünden, insanları cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık
bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor.
Süreleri geldiği zaman, Allah kullarını görmektedir. (Onları yaptıkları
işlere göre cezalandırmaktadır) burulmaktadır.
Gerçektende, çevremizde, etrafımızda gördüğümüz
kötü kişilerin, zalimlerin, fasıkların, Allah’a asi olan her günahkârın
yaptıkları fiiller büyük cezaları gerektirmektedir. Biz hemen onların
cezalandırılmasını arzulamaktayız. Allah ise onların bazı günahlarının cezasını
veriyor, çoğunu da tehir ediyor. Yoksa her günahkâr cezalandırılıp helak
edilseydi yeryüzünde kimse kalmayabilirdi, dengeler bozulabilir, iyilerle
kötülerin, güzelliklerle çirkinliklerin, zalimlerle mazlumların bir anlamı
kalmazdı. Mücadele etmenin bir manası kalmazdı. Diyebiliriz ki güzel Allah,
yüceler yücesi Allah ne eylerse güzel eyler. Onun hikmetlerine akıl, sır
erdirilemez, sual olunamaz.
Günahlar yüzünden gelen musibetler, o günahlara
kefaret olur. Hata, kusur ve günahı olmadan gelen musibetler ise kulun manevi
derecesinin artmasına vesile olur.
Kâfir, münafık, müşrik ve fasıklara gelen
musibetler genellikle imtihan içindir. Onlar eğer bu musibetlerden ibret alıp,
kendilerini düzeltirler, kötülük ve isyanlarından vazgeçip iyi hallere
dönerlerse bu musibet onlar için hayır ve bir nimet olur, hidayete erme sebebi
olur. Şayet bu musibetlerden bu kişiler ibret almayıp, hallerini düzeltmeyip
devam ederlerse bu musibetler bu dünyada onlar için bir ceza olacağı gibi,
ahrette de bu günahları sebebiyle tekrar cezaya çarptırılacaklardır. Böylece
hem dünyada, hem ahrette rezil olup cezalandırılmış olacaklardır. Bazı kötü
kişilere, müşrik ve kâfirlere dünyada bela gelmez, günahlarının, cezalarının
tamamı ahrete bırakılır. Aslında insanın işlediği günahların cezasının dünyada
verilmesi insan için bir nimettir. ahrette cezaya çarptırılmak, cehennemde bu
sebeple yanmak çok zordur.
Hz. Ebubekir (r.a) ile Peygamberimiz Hz. Muhammet
(S.A.V.) arasında geçen bir konuşma şu şekildedir.
Ebubekir (r.a)
“Ya Resulullah! İş, ne sizin kuruntunuza, ne ehl -i
kitabın kuruntusuna göre olmaz. Kötülük yapan cezasını çeker, (Nisa, 123) âyeti
olduktan sonra nasıl kurtuluşa ereriz? Yaptığımız her amel ile cezalanacak
mıyız? dedi. Bunun üzerine Z. Muhammet (S.A.V.) de Hz. Ebubekir’e (r.a)
-Allah seni bağışlasın ya Ebu Bekir! Sen hasta
olmadın mı? Üzülmedin mi? Sana şiddetli darlık isabet etmedi mi? dedi.
Hz. Ebubekir (r.a) –Evet ya Resulullah, dedim
diyor. Peygamberimiz (S.A.V.) “İşte bu hastalanma, üzülme, şiddetli darlığa
maruz kalma cezalandığın şeylerdir” buyurdu. (El-Munziri, a.g.e, ıv. 294,
Ravahu İbn Hıbban)
Bu sözlerden anlaşılacağı üzere; insanın maruz
kaldığı küçük bir musibet bile günahının affedilmesine vesile olmaktadır.
Yeryüzünde felaketler, kıtlık, yokluk, afetler,
kuraklık, savaş, zulüm, fitne-fesat, anarşi gibi nice bela ve musibetler zuhur
olmaktadır. Bütün bunların meydana gelmesi insanların Allah’a olan
itaatsızlıkları, isyanları, sapıklıkları ve günahları yüzündendir. Bu hususta
yüce Allah şu şekilde buyurmaktadır. Rum 41: “İnsanların elleriyle kazandıkları
günahlar yüzünden, karada ve denizde fesat çıkar. Belki dönerler diye (Allah bu
yola) onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor” burulmaktadır.
Âyet-i Kerimede geçen “fesat” dan kasıt, kıtlık,
yokluk, pahalılık, kuraklık, trafik kazaları, muhtelif cinayetler ve ölümler,
ot ve ekinlerin bitmemesi, yangın ve sel felaketleri, meyvelerin afete
uğraması, hayvanların telef olması, şiddetli sıcak ve dolu yağışı ya da
kuraklık, insanların hastalıklara yakalanması, savaş çıkması, zulüm ve
baskıların artması, hastalıkların çoğalması, taşkınlık ve sapıklığın,
tecavüzlerin, hırsızlıkların artması, çevre kirliliği ve yağmacılık gibi
şeylerdir. Bütün bunlar insanların işledikleri günahlar yüzündendir. Tabii ki,
bir toplum içerisindeki kötü gidişattan herkes sorumludur, kötü gidişat
sebebiyle bir musibet gelirse bu herkese eşit oranda dokunacaktır. Kötü
gidişatı önlemek, iyiye, güzele dönüştürmek için herkes gücü nispetinde bir
şeyler yapmak mecburiyetindedir.
Şurası bilinmelidir ki, Allah insana zerre kadar
zulüm etmez. İyiliklerin karşılığını kat kat verir. Kötülüklerin ise hepsine
ceza vermez, bir kısmını affeder, verirse de misli ile verir.
Nisa 40: “Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre
miktarı bir iyilik olsa, onu kat kat yapar ve kendi katından büyük mükafat
verir” burulmaktadır.
Allah insana zulmetmez, insanlar kendi kendilerine
zulmederler. Yüce Allah, Yunus 44 “Allah
insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler” burulmaktadır.
Zalimlerin
musibete uğratılmaması müslümanları aldatmamalıdır.
Nice insanlar vardır ki, bunlar, zalimdirler,
facir, fasık, münafık, asi, kâfir, müşriktirler. Fakat bunlar hiç bela ve
musibetlere maruz kalmıyor, lüks bir hayat, nimet ve bolluk içerisinde bir
hayat sürüyor diye insan sorabilir; bunlara isyanları, günahları sebebiyle
musibet verilmiyor mu?
Bilindiği üzere bu insanların günahlarına karşılık
bir musibet yani ceza verilse bu bir nimet olurdu. Kendilerini düzeltebilirler,
doğru yolu da bulabilirlerdi. Bu musibete dûçar kılınmaması için hadiseler
onlar için bir kâr değil zarardır. Allah asi, mücrim ve zalim kimseye elbette
cezasını verir. Allah mühlet verir, belli bir vakte kadar bekler ama ihmal
etmez. İsyan içinde, günahlar deryası içerisinde sefa süren insanlar, yavaş
yavaş bilmeyecekleri bir yerden helaka götürülür. Yüce Allah (c.c) bu hususu şu
şekilde beyan etmektedir.
A’raf.
182-183: “Âyetlerimizi yalanlayanları hiç bilmeyecekleri
bir yerden yavaş yavaş helaka yaklaştıracağız. Onlara muhlet veriyorum, çünkü benim
tuzağım çetindir” buyrulmakadır.
Halkla savaşanlar, kendini halktan üstün görenler,
her türlü fitne ve zulüm tuzaklarını kuranlar, İslâm’a ve müslümanlara karşı
harbe ve baskıya kalkışanlar, kâfirler, zalimler, münafıklar, fasıklar,
kendilerini güçlü sanan ihanet şebekeleri sanmasınlar ki bu devam edecek,
zulümleri, saltanatları payidar olacaktır. Bu yaptıkları kesinlikle kendilerine
kâr olarak kalmayacak, kurdukları tuzaklara kendileri düşecekler ve bütün bu
yaptıklarının hesabını Allah’a vereceklerdir.
Allah (c.c) bunlara bakınız nasıl ferman buyuruyor.
Nahl.
45-47: “Kötü tuzak
kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçiremeyeceğinden, yahut hiç
ummadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Yahut
(işlerinde-güçlerinde) dönüp dolaşırlarken (azabın) kendilerini
yakalamayacağından emin midirler? Kendileri buna engel olacak değillerdir.
Yahut azabın kendilerini bir korku üzerinde yakalamayacağından emin midirler?
Doğrusu Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir” burulmaktadır.
Hainler, zalimler, âsi putperestler, fasık ve
münafıklar yaptıklarının cezalarını, elbette çekeceklerdir. Hiçbir yaptıkları
kendilerine kâr olmayacaktır. Her şeylerinin hesabı muhakkak sorulacaktır.
Allah âdildir, âsiye de itaatkara da amellerinin karşılığını verir.
Allah (c.c) insanları uyanık olmaya, imana, İslâm’a
davet etmektedir. Allah’ın azabından emin olunmaz. O, güçlü ve kuvvetlidir.
İnsan ise güçsüz, cılız ve aciz bir varlıktır. Allah insana isyanının cezasını,
evinde, yurdunda, işinde, gurbette, geceleyin, gündüzleyin, uyurken, uyanıkken,
her mekanda verir, vermeye kâdirdir. O acele etmez, musibeti, cezayı, ne zaman,
nerede, ne şekilde vereceğini gayet iyi bilir.
Allah’ın yok olmasını, yıkılmasını istediği
milletlerde ilahi adalet çoğunlukla böyle tecelli etmiştir. Önce onları bir
takım musibetlerle insafa, imana, itaate, hallerini düzeltmeye davet etmiştir.
Bu davete icabet etmedikleri, zaman onlara düşmanlarını musallat kılmış, bunun
sonunda yurtları ellerinden çıkmış, düşmanlarına yenik ve esir düşmüşlerdir
böylece altlarından kalkamayacakları bir hale gelmişlerdir. Bütün bunların
sonrasında da kendilerini düzeltmedikleri, itaate gelmedikleri zaman da onları
bütünüyle helak etmiş ve yerlerine başka kavimler, milletler getirilmiştir.
-Nimetlere
nankörlük -
Allah insanlara arzu ettikleri rızkı, nimeti,
güzellikleri verir. İnsanlar, her türlü bolluğa ve nimetlere kavuşurlar,
ticaretleri düzgündür, ellerinin altında her türlü imkanları vardır, karadan ve
denizden bol bol rızık verilir, sağlıkları, sıhhatleri, huzurları yerindedir.
Bütün bunlar karşısında bu nimetlere dalarak, Allah’tan geldiğini unutarak
kıymetini bilmezler, zekatı, fakir fukaranın hakkını vermeyip gasbederler,
putlara tapmaya başlarlar, tevhidi bırakıp şirke, eğlenceye, sapıklığa
atılırlar, şımarırlar. Cemiyeti bütün kötülükler kuşatmıştır. Allah da bunun
üzerine ikaz ve irşad olmaları için bir takım musibetlerle hatırlatmalar yapar.
Bu hatırlatmalara hiç aldırış etmeden aynı hallerine devam ederlerse Allah
artık o toplumu başka türlü cezalandırır ve diğer milletlere de örnek olsun,
aynı hataya düşmesinler diye de beyan eder açıklar. Yüce Allah bu hususu şu
şekilde beyan buyurmaktadır.
Nahl.
112-113: “Allah
şöyle bir kenti misal olarak anlattı. Güven içinde, huzur içinde idi, her yerden
rızkı bol bol kendisine geliyordu. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük etti,
bunun üzerine halkının yaptıklarından ötürü Allah ona açlık ve korku elbisesini
tattırdı. An dolsun, onlara kendilerinden bir Peygamber geldi, onu
yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken azap onları
yakalayıverdi” burulmaktadır.
Misali
verilen kent, Mekke şehridir. Allah (c.c) nimetlerine nankörlük eden, nimetleri
karşısında şımarıp aşırılığa kaçan, halka zulmeden, asi olan, peygamberi
yalanlayan, hafife alan her kentin akıbetinin de aynı olacağını bu misalle
beyan etmekte, açıklamaktadır. Nimetler karşısında sapkınlıklarından dolayı
Allah bu kenti yedi sene açlık ve kıtlığa müptela ederek musibetle
cezalandırmıştır. Kent halkı öyle aç kalmışlardır ki; açlıklarını gidermek için
kan ve leş yemeğe dahi başvurmuşlardı. Ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını
şaşırmışlar, panik haline düşmüşlerdi.
En büyük azaplardan biriside açlık ve kıtlıktır.
Açlık ve kıtlıkla terbiye belki helâk edilmekten daha ağır bir musibettir insan
için.
-İnsanlara
Zulüm-
Allah (c.c) zulmü haram kılmıştır. Zalimleri mutlak
surette cezaya çarptıracak ve mazlumun hakkını zalimden alacaktır.
İnsanlara çeşitli şekil ve içeriklerde işkence ve
zulüm uygulayan, insanlara eziyetler veren, sömüren, hor gören, aşağılayan
kişiler musibetsiz-cezasız bırakılmayacaklardır. Allah hile kuranların
hilelerini, tuzak kuranların tuzaklarını onların başına geçirecektir, kendi
tuzaklarına kendilerini düşürüverecektir.
Bu hususu Allah (c.c) şu şekilde beyan
etmektedir.
Nahl. 45: “Artık fenalık tuzaklarını kuranlar,
Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden, yahut bilemeyecekleri taraftan
kendilerine azap inmesinden emin mi oldular.”
Rad. 42: “Onlardan önceki kafirlerde peygamberlerine
karşı hile ve tuzaklar kurdular. Fakat bütün hilelerin cezası ancak Allah’a
mahsustur. Her nefsin ne yapacağını o bilir. Kâfirlerde, yakında bu dünyanın
sonu kimindir bilecektir” burulmaktadır.
-Kur'an’ın
Hükümlerine Uymamak-
İnsanlar
Allah’ın her türlü emir ve yasaklarına, Kuran’ın koyduğu hükümlere uymadıkları
takdirde musibeti hak etmiş olurlar.
Bunun cezasını dünyada ve yahut ahrette göreceklerdir.
Mesela düşmanla savaşmak bir emirdir. Kim bu emre
uymayıp düşmanla savaştan, cihattan kaçar ve geri kalırsa musibeti, Allah’ın
gazabını haketmiş olur.
Tövbe.
39: “Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, Allah size acı (bir şekilde) azap
eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir, O’na hiçbir zarar
veremezsiniz. Allah her şeye kâdirdir” burulmaktadır.
Başka bir ayeti kerimede de Allah’ın ayetlerini
yalanlayanlar ve onları hafife alanlara azabın dokunacağı belirtilmektedir.
En’am.
49: “Ayetlerimizi yalanlayanlara yaptıkları fenalık (fısk) yüzünden azap
dokunacaktır” burulmaktadır.
Ayeti kerimede azabın geliş sebebi olarak
“fasıklık” üzerinde durulmaktadır. Fasık, Allah’a itaat etmeyen, açıktan günah
işleyen, helale ve harama riayet etmeyen, asi mücrim kişilerdir. Her kâfir,
fasıktır, fakat her fasık kâfir değildir. Mümin olduğu halde fasık olan
kişiler, ibadetlerinde, itaatında büyük kusur ve günahlar işlemektedirler.
İnandığı dini esasları yaşamayan kişi fasıktır. Fasık olan insanlara da bu
dünyada bir takım musibetler verilecek, ahrette de cezadan
kurtulamayacaklardır.
Allah kimseye zulmetmez. Herkes yaptığının
karşılığını görür. İnsanın çektiği ceza kendi günahının, kendi hatasının
neticesidir. Bu ahrette böyle olduğu gibi dünyada da böyledir ve hatasının
neticesidir.
Mesela: bir insan teşebbüs ettiği bir işte
umursamazlık, ihmal ve yanlış hareket gibi hatalar yapar ve iş kötü
sonuçlanırsa bunun vebali kendisine aittir. İşinin kesata girmesi, başarısız
duruma düşmesinin sebebi kendi hatasıdır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle
buyurmaktadır.
Şuara.
42: “Başınıza her ne musibet gelirse kendi ellerinizle yaptıklarınız
yüzündendir” burulmaktadır.
Bu kusur ve hatalar maddi ve manevi olabilir. İnsan
alması gereken tedbiri almaz, kurallara uymazsa bunun neticesinde kendini üzen
şeylerle karşılaşır veya dini vecibelerini yapmaz, Allah’a ve peygamberine
isyan eder, haramları işler, ibadetleri ter kederse bu yüzden musibetlere maruz
kalır.
Musibetler Ve Hastalıkların Mümine
Kazandırdıkları-
1-
İşlemiş olduğu Günahlarına kefaret olur:
Kefaret; silmek, bağışlamak anlamındadır. Allah
(c.c) kullarına vermiş olduğu bazı musibetlerle işlemiş oldukları bir takım
küçük günahlarını silmekte, ahrete bırakmamaktadır. Tabii ki burada kefaret
olabilmesi için müminin gelen musibet karşısında sabır ve itidalli olması icap
etmektedir. Şayet musibet karşısında ağlanır sızlanır Allah’a isyan ederse
kefaret olmayabilir.
Peygamberimiz (S.A.V.) bir çok hadis-i şeriflerinde
insanın başına gelen musibetlerin, o insanın işlemiş olduğu günahlarının,
hatalarının silinmesine sebep olduğunu beyan etmektedir.
Az veya çok, küçük yada büyük, hatta bir dikenin
batması, insanın ayağının sürçmesi ve can sıkıntısına varıncaya kadar bütün
musibetler kulun günahlarına kefaret olmaktadır.
Bir hadis-i şerifte Hz. Muhammet (S.A.V.) şöyle
buyurmaktadır.
“Sonbaharda rüzgarın, ağacın yapraklarını döktüğü
gibi musibet de kulun günahını aynı şekilde döker” Ateşin; altın ve gümüşün
kirini, pasını giderdiği gibi musibet de kulun hatasını, günahını giderir”
buyurulmaktadır.
Diğer bir hadis-i şerif ise;
“Müslüman’a, fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza,
can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz ki, Allah bu
musibetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olsun.”
Allah’ın kullarına lütfu ve merhameti o derece
büyük ki; bir çok günah ve hata işliyor, Allah bunlardan bir kısmını
bağışlıyor, bir kısmının sebebiyle de ona musibetler veriyor, bu musibetler
vesilesiyle de onun günahlarını affediyor. Üstelik üzerine gelen çeşitli
musibetlere metânetle sabredenlere de “hesapsız derecede” misli misline sevap
veriyor ve o kulun kendi katındaki manevi derecesini de yükseltiyor.
Bu konuyla ilgili diğer hadis-i şeriflerde
şunlardır:
“Mümin erkek ve kadının canına, çocuklarına ve
malına musibetler ölünceye kadar gelmeye devam eder, tâ ki Allah’ın huzuruna
hatasız olarak gitsin”
Diğer bir hadis-i şerifte ise;
“Kimin malına veya canına bir musibet isabet ederse
onu gizleyip insanlara şikayet etmezse Allah onun günahlarını bağışlar”
buyurmaktadır.
(Tirmizi, Zuhd, 57. E l - Münziri a.g.e., ıv 286)
2. Kulun Allah
katında manevi derecesinin artmasına vesile olur.
Allah (c.c) asi ve günahkar insanlara musibetler ve
hastalıklar verdiği gibi takva sahibi, salih ameller işleyen müminlere de bir
takım musibetler ve hastalıklar vermektedir. Nitekim Allah (c.c) gelmiş geçmiş
Peygamberlerine de bir çok musibetler ve hastalıklar vermiştir.
Sabır Allah’a karşı
bir görevdir. Allah salih, yani sevdiği kullarına da musibetler vererek
onların sabrını, samimiyetini, kendine olan bağlılığını ölçmekle imtihan
etmektedir. Salih insanlar Allah’ın gönderdiği musibetler karşısında sabrederek
Allah’a bu sabır görevini yerine getirmektedir.
Bu sebeple Allah da onların manevi derecelerini
katında yükseltmekte, misli ile sevaplar yazmaktadır.
İnsanlar, dindarlığı derecesinde musibetlere maruz
kalırlar. Peygamber efendimiz (S.A.V.) “İnsanlardan hangisine şiddetli belalar
isabet eder” diye sorulduğunda, Peygamberimiz (S.A.V.) şu cevabı vermiştir;
“Peygamberler, sonra emsaline, sonra bunların
benzerlerine (takva sahibi müminlere). İnsanlar dinlerine göre musibetlere
müptela olurlar. Kimin dini kuvvetli ve sağlam ise belâ isabet etmeye devam
eder” burulmaktadır. (el-Münziri, a.g.e., ıv. 281)
3-
Musibetlere dûçar olan müminlerin bazılarına sevap verilir ve manevi dereceleri
yükseltilir.
Yüce Allah takva sahibi müminlerin musibetler
karşısındaki sabır ve tevekküllerini bazen günahlarına kefaret sayıp affediyor
bazende ibadet yapmış olduğu mesabesinde sevap yazıp kulun katındaki manevi
derecesini yükseltiyor.
Bu hususta Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V) şöyle
buyurmuşlardır;
“Bir kul, hastalandığı veya yolculuğa çıktığı zaman
ona sıhhatli ve mukim iken yaptığı ameli gibi sevap yazılır.
“İnsanlardan birisinin cesedine bir belâ isabet
etse, Allah (c.c) o kişiyi koruyan meleklere; Bana güvendiği sürece kulumun her
gece ve gündüz de hayırdan ne yapıyorsa aynısını yazın” der.
Diğer bir hadis-i şerifte ise;
“İnsanın Allah katında bir yeri vardır, o yere
ameli ile ulaşamazsa oraya ulaşıncaya
kadar Allah o insanı hoşlanmadığı şeylerle müptela ılar”
“Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye
ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet
verir, o da bunlara sabrederse böylece Allah’ın kendisi için takdir ettiği
mertebeye ulaşır” burulmaktadır.
Allah, musibetleri insanların işledikleri günahları
yüzünden bir ceza olarak verdiği gibi, onların günahlarını bağışlamak, manevi
derecelerini yükseltmek ve insanın ameli ile ulaşamayacağı mertebeye ulaştırmak
için de verir.
İnsan İradesini İyi Yada Kötü Yönde
Kullanmaya Kabiliyetli Kılınmıştır.
Allah insanı yeryüzünün halifesi olarak çok üstün,
diğer bütün varlıklardan farklı özelliklerle yaratmıştır. Bu üstün yaratılışın
bir unsuru da akıl ve irade gücünün olmasıdır. Allah bir de göklerde ve
yerlerde ve denizlerde canlı ve cansız ne varsa hepsini insan için yaratmış ve
insanın hizmetine sunmuştur.
Kendine verilen bunca nimetler ve değerler
karşısında insanın vazifesi yaratılış gayesine uygun şekilde Allah’a kulluk ve
ibadet görevini lâyıkiyle yerine getirmek olacaktır.
Allah, ölümü ve hayatı insanların hangisi daha
güzel, hangisi en güzel ameller işleyerek bana gelecek diye yaratmıştır. Bu
sebeple insanoğlu bu dünyada sürekli olarak imtihan halindedir, yaptığı her
şey, tüm hareketleri yakından izlenmekte, kaydedilmektedir. İşte bu imtihanda
başarılı olabilmesi için kendisine Allah tarafından; akıl, fikir, irade ve güç
verilmiş, hayra ve şerre, hakka ve batıla, iyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa,
imana ve küfre, itaat ve isyana , şükre ve nankörlüğe kabiliyetli kılınmıştır.
Allah ona, fücurunu ve takvasını ilham etmiş, yani
itaat ve isyanı öğretmiş, hayrı ve şerri beyan etmiştir. Nefsini iman ve itaat
ile temizleyenin kurtuluşa ereceğini, onu küfür ve isyan ile kirletenin hüsrana
uğrayacağını bildirmiş, ona hidayet ve dalalet yolarını da açıkça göstermiştir.
İnsan imtihan içerisinde olduğu için, imtihanın bir sırrı olarak hidayet ve
dalalete, takva ve fücura, şükre ve nankörlüğe zorlanmamıştır. Çünkü İslâm
dininde zorlama yoktur. Allah insana iyi ve kötü olan yolu göstermiş fakat onu
iki yolun arasında aklıyla baş başa bırakmış, her hangi birisine zorlamamıştır.
Bu sebeple insanlardan kimisi şükredici, kimisi de kendi aklı ve iradesiyle
nankör olmuştur. Çünkü Allah herkesi iyi yola yönlendirseydi imtihanın, cennet
ve cehennemin bir sırrı, kıymeti, özelliği kalmazdı.
Bu hususu Allah (c.c) şu âyeti kerimeyle
açıklamaktadır.
İnsan 3: “Biz ona (insana) yolunu gösterdik. Ya
şükredici, ya nankör olur” buyurmaktadır.
Kehf. 29: “(Ey Peygamberim) De ki: Hak (Kur'an)
Rabcinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin ve dileyen inkar etsin”
İnsanlar, iman veya inkâr etmekte serbest
bırakılmakla birlikte, kâfirlere cehennem hazırlandığı, iman edip Salih amel
işleyenlere ise cennetin varolduğu belirtilerek iman teşvik edilmiş, inkardan
ise sakındırılmıştır.
İnsan, Allah’a iman edip etmemekte serbesttir,
ancak kendi iradesi ve Allah’ın lutru ve hidayeti ile iman ettikten sonra,
fiil, söz ve davranışlarında tamamen hür ve serbest değildir. Allah’ın emir ve
yasaklarına, İslâm’ın koyduğu kurallara uymak, sınırları çiğnememek, İslâm’ın
çizdiği çerçeve içerisinden dışarı çıkmamak mecburiyetindedir. Kişi şayet hür
iradesiyle İslâm’ı seçmiş ise bunlara uymaya zorunludur, uymayanlara da
gerekirse zor kullanılabilmektedir. İnsan nasıl ki, misafirliğe gittiği bir
evde, evin kurallarına uyuyor, kendince istediği gibi hareket edemiyorsa, İslâm
çemberi içerisinde bulunduğu sürece de İslâm’ın koyduğu kurallara uymak
mecburiyetindedir. Uymayanlar uyarılır, gerekirse cezalandırılır. Burada bir
zorlama vardır.
Yüce Allah bu hususu şu âyeti kerimeyle
açıklamaktadır.
Ahzab.
36: “Allah ve Resûlü, bir işte bir
hüküm verdiği zaman artık, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işi kendi
isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse
apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”
İman ettik demekle iş bitmiyor. İmanın
gerektirdiği pratikleri yerine
getirmeden, Allah yolunda hiç çile ve sıkıntı çekmeden kimseye cennet yok.
Ankebut.
2-3: “İnsanlar yalnız iman ettik
demekle hiç denenmeden bırakılacağını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan
öncekileri denedik ki, Allah doğru olanları bilsin ve yalancıları bilsin” burulmaktadır.
Bir Millet Kendini Düzeltmediği
Sürece Allah Da O Milleti Felaha Kavuşturmayacaktır.
Bir millet, bir toplum üzerlerindeki iyi ve güzel
hallerini bozmadıkça, kötü hallere dönüştürmedikçe, Allah da o topluma bir
musibet kötülük ve ceza vermeyecektir.
Yine bir millet üzerinde bulundukları kötü
hallerini, çirkinlikleri, itaatsızlık ve ahlâksızlıklarını düzeltip, kötü
hallerinden vazgeçip iyi hallere dönmedikçe, pişmanlık duyup, tövbe ederek
Allah’ın emirlerine boyun eğip itaate yönelmedikçe, Allah da o toplum
üzerindeki musibetlerden, cezalardan, felaketlerden, facialardan
vazgeçmeyecektir, o felaketleri üzerlerinden eksik etmeyecek, felaha
kavuşturmayacaktır. Bir toplum ne şekilde bir istikamette yönelişe meylederse Allah da onlara aynı
istikamette bir tasarrufta bulunacaktır. Bu kaçınılmaz, dikkatlerden asla uzak
tutulmaz ilahi bir gerçektir. Bu Kuran’la, sünnetle, mucizelerle ve yaşanmış
tatbikatlarla ispatlanmış, tecrübe edilmiş bir gerçektir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim bu hususu Rad suresinde şu
şekilde açıklıyor.
Rad. 11: “Ardından ve önünden onu takip edenler
vardır. Allah’ın emriyle onu gözetirler. Muhakkak ki Allah bir topluma verdiği
nimeti, onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz. Bir topluma
da Allah bir kötülük diledi mi, artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare
yoktur. O toplum için (kendilerine yardım edecek) Allah’tan başka bir yardımcı
da yoktur.”
Gizli ve açık, söylenen ve söylenmeyen, düşünülen
ve düşünülmeyen, fısıldanan ve bağırılarak söylenen her şeyi takip ettirdiği
görevliler, vazifesi bu olan melekler var. Kulların niyet ve düşüncelerini
sayan muhafızlar onları adım adım, nefes nefes, çok dikkatli bir şekilde takip
ederler. İyiliğin ve kötülüğün zerresinin zerresini dahi kaydetmekten asla
imtina etmezler, usanmazlar, hepsini kaydederler. Bu kayıt işi yine Kur'an-ı
Kerim’de şu şekilde açıklanıyor.
Zilzal.
7- 8: “Zira kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükafatını görecek,
kim de zerre miktarı kadar bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.”
Evet, hiçbir kimse zerre kadar haksızlığa
uğratılmayacaktır. Adalet Allah’ın adaletidir hiç şüphe yoktur iman edenler
için.
“... Onlar (gerek iyilik, gerekse kötülük yapanlar)
haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am: 160) buyrulmuştur.
İnsanı takip eden, koruyan ve amellerini tek tek
not alan, kaydeden melekler vardır.
Her insanı gözetleyen melekler. Giden, gelen,
kaçan, koşan, iyi amelini kötüye, kötü amelini iyiye dönüştüren, hatıra-hayale
gelen her şeyi kontrol eden-Allah’ın emri ve müsaadesiyle bu görevi yürütenler
vardır.
Bu yolla Allah insanların, kullarının, kendilerini
ve hallerini değiştirip değiştirmediklerini izleyerek bu konudaki hallerine
göre üzerlerine düşmesi icap eden şeyleri yapar.
Şüphesiz ki, Allah bir nimeti veya azabı, bir
izzeti veya zilleti, bir yüceliği veya aşağılığı insanlar amellerini,
düşüncelerini ve pratik hayat yaşamlarını değiştirmedikçe O’da asla değiştirmez.
Onların yaptıklarına uygun düşecek ve takdir ettiği mükafatı ya da cezayı
(ikazı) verir, değiştirir.
Her ne kadar Allah’u Teali daha önceden, olmazdan
evvel onların ne yapacaklarını bilmekte ise de, üzerlerine tereddüp edecek ceza
veya mükafat o günkü yaptıklarına göre
olacaktır.
Doğrusu bu gerçek insanlığın üzerine çok ağır bir
mesuliyet yüklemektedir. Allah’ın meşiyeti ve kanunu, insanlara yaptıklarına
göre muamele etmeyi gerektirmiştir.
Onların bu kanunlara uyup uymamalarına göre de bu
kanun cereyan edecektir. Bu husustaki hüküm gayet kesin ve açıktır. Asla tevile
mahal yoktur. Bu âyeti kerime insana mesuliyet yüklemekle beraber insanoğluna
yapılan saygının ve verilen değerin de bir ifadesidir.
Bu prensip belirtildikten sonra âyeti kerime de
Allah’ın bir kavmin durumunu nasıl değiştirdiğini açıklamaktadır. Çünkü onlar
önce kendi hallerini kötüye doğru değiştirmişler Allah da onları kötüye
çevirmiştir.
İnsana, yanlış gidişatından dolayı verilen
musibetin, belânın hiçbir kimse, kurum ve güç tarafından giderilmesi,
hafifletilmesi mümkün değildir. Bu musibetin giderilmesi, hafifletilmesi yine
insanoğlunun kendini düzeltmesi, pişmanlık duyup tövbe etmesi, Allah’a
yalvarması neticesinde yüce Allah tarafından mümkün olacaktır. Bu kural
Kur'an-ı Kerim’in Enfal suresinde bir kez daha vurgulanıyor.
Enfal.
53: “... Allah bir kavme ihsan
ettiği nimetini, o kavim nefislerinde olanı değiştirinceye kadar, değiştirici
değildir” burulmaktadır.
Bir toplum içerisindeki kötü gidişattan her fert,
her müslüman sorumludur. Allah’ın dininin alaya alındığı, inananlara savaş
açıldığı, inananların aşağılandığı, Allah’ın kitabına karşı muhalif icraatların
yoğunlaştığı, emir ve yasaklarının çiğnendiği bir ülkede, gidişata paralel bir
şekilde, ikaz mahiyetinde bir takım musibetler, felaketler ve facialar baş
gösterecektir. Fitne ve fücurlar yoğunlaşacak, yoğunlaşmaya denk düşecek
şekilde huzur ve saadet kaçacak, bir takım nimetlerden eksilme görülecek, iman
sahipleri tarafından hissedilebilir bir takım ikazların olduğu anlaşılabilecektir.
Gidişatın her aşamasından, her mümin sorumlu
olacaktır. Düzeltilmesi mesabesinde bir çaba içerisinde bulunulmadığı takdirde
bu gidişat, bu hastalık ilerleyecek ve bunlara mukabil Allah’ın vereceği
musibetler bir gün olacak herkese dokunacak, tüm toplumu topyekün olarak
kuşatacak, helak ediverecektir. Bugünkü gidişatın pek hayırlı bir gidişat
olmadığı bir aşikârdır. Kim ne yapıyor, biz ne yapıyoruz, ne yapmalıyız,
sonumuz ne olacak bunlar çok iyi hesap edilmelidir. Sebepleri ve sonuçları düşünülmeli
ve Kuran’ın belirttiği gerekenler derhal fiiliyata geçirilmelidir.
Rad suresinin 11.nci âyeti kerimesi, her millet
hatta her şahıs için bir düsturdur. Çünkü âyette, insanlar iyi hallerini devam
ettirdikleri sürece nail oldukları nimetlerin nasıl devam edeceğine delalet
vardır. Bu nedenle her milletin nimet ve huzur halinin devam etmesi için iyi
halini devam ettirmesi gerekir.
Bu âyetten üç hususu öğreniyoruz;
1- İnsanlar hallerini değiştirmedikçe Allah da
onlara verdiği nimetleri değiştirmez.
2- Allah, bir kavme musibet vermek isterse o
kavimden o musibeti giderebilecek bir güç, bir kimse bulunmaz
3- Allah’tan başka kulların hakiki dostu yoktur.
Diğer bir âyeti kerimede ise “Bu azabın sebebi
şudur. Bir millet kendilerinde bulunan (güzel ahlak ve meziyetleri)
değiştirinceye kadar Allah onlara verdiği nimeti değiştirecek değildir” Enfal.
53 burulmaktadır.
Allah, bir memleket halkına, zulümden uzak olduğu
müddetçe o memlekete azap vermez ve o memleketi helâk etmez. Bu memleketin
gerek idare edenleri gerekse idare edilen halkı zulüm ve fesada meydan vermez,
birbirlerinin hak ve hukuklarına tecavüz etmez, insanların haklarını zayi
etmez, barış ve salah üzere geçinirler ve ıslah edici olurlarsa Allah onları
azaba ve helake dûçar etmez.
Hadid.
11: “Rabcin, halkı ıslah edici
kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edici değildir.”
Halkın her türlü ilişkilerinde dosdoğru olması,
birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeleri, herkesin kendi hakkına razı olması
ve kâfir dahi olsalar davranış ve huy yönünden iyi ve dürüst olmaları esastır.
Ahlâk yok olur, haram ve helal ortadan kalkar,
herkes hayvan-i içgüdüsüyle istediği şeyleri yapmaya koyulur ve birbirlerinin
haklarına tecavüze devam ederlerse Allah imtihan için bazı belalar verir onları
uyarmaya, ıslaha davet eder.
Kader Ve Tefekkür Doğrultusunda
Musibetler Ve Hastalıklar.
Kadere, tevilli veya açık itirazlar aslen dünyevi
hayatla sınırlı bir adalet duygusundan kaynaklanıyor.
Mesela deniliyor ki; hastalıklar var, çeşitli
musibetler var, bunlar neden oluyor? Bu soruya iki türlü cevap veriliyor:
1) Bunların, yaptıklarımızdan dolayı başımıza
geldiği düşünülüyor. Böyle bir esas var fakat aslî şümulle kavranamıyor,
“fazileti müsellem (vasfen ve şahsen müsellem) kişilerin başına gelenlerin
sebebi nedir?” sorusu açıkta kalıyor. Ayrıca, orada iradesini kullanmasıyla
ilgisi bulunmayan durumları izah edilemiyor.
Doğrusu şudur: Allah zulmetmez, biz zulmederiz. Ama
herkesin maruz kaldığı zulüm veya musibet, kendi cüz’i iradesiyle ilgili
olmayabilir; başkasının iradi davranışlarıyla ilgili olabilir... “Resulullah
Efendimiz (s.a.s.)’e de zulmettiler, ashaba da, alimlere de zulmettiler... Bu
zulümde Allah’ın rızası yok, müstahak görmesi de yok, kâfirlerin iradesi var.
Allah zulmetmez, insanlar zulmeder. Zulmette olan zalimler zulmeder. Böyle
yapmakla, aslen, kendi kendilerine de zulmetmiş olurlar. Yukarıda belirtilen
esas, bu genişlik içinde kavranılmalıdır.
Senetü’l-Hüznü düşünün... Muhasara olayını...
Müslümanlar açlıktan inliyor haldeydiler, Peygamberimiz aynı sene, hem Ebu Talib’i,
hem Hz. Hatice’yi kaybetti. “Hüzün senesi” denilmesinin sebebi buydu... En
büyük beşeri acı, evlat acısı. Peygamberimiz, bütün evladını, Hz. Fatıma hariç,
kendisi hayattayken kaybetmiştir... Zindanlarda kırbaçlanan, inletilen İslâm
âlimleri var... Ömrünü hastalıklarla geçirmiş, “cumaya gidememesinin sebebini”
son döneminde açıklayan mezhep imamı var... Misaller saymakla bitmez. Burada
“herkes ettiğini bulur” olur mu? Hitap umumidir: insanlar yine de, farklı
iradelerle de olsa, kendi kendine zulmetmiş oluyor... Bu birinci husus.
İkinci husus, hiç elimizde olmayan ve başkalarının
da iradesiyle ilgili bulunmayan musibetlerin varlığıdır. Ahiret hayatıyla
bütünleştirmezseniz, bunu elbette izah edemezsiniz. Dünya, bir imtihan
sahnesidir. Biz sıhhat ve afiyet niyaz edeceğiz, musibetlerden korunmayı
dileyeceğiz. Tedbir alacağız. Fakat başımıza gelene de sabrederek karşılığında
vadedilene ermeyi düşüneceğiz... Her halin, İslâmî bir karşılığı ve manası var.
Bir zerre boşluk yok.
Dünya sınırları içinde “mutlak adalet” aranmaz.
Aransaydı dünya “müminin zindanı” olur muydu? Dünyada rahatlık olmayacağı
bildirilir miydi? Şunu ihmal ediyor değilim: Dünyada elbette ki, mutlak
adaletin tecellileri var... Fakat bu tecelliler de “dünyacıların” arzu
ettikleri cinsten bir objektif genelleme darlığına irca edilemez.
2) İyice zora düşen, bu defa kader mefhumunu
farklılaştırıyor: “Tabiat kanunları var, fiziki-kimyevi kanunlar var, topyekün
maddenin kanunları var; bunlar Allah’ın yarattığı kanunlardır, kader de
budur... Bunlar ayrıca açıklanmıştır. Her şey denge ve ahenk içindedir,
mihverindedir, özellikleriyle mütenasip yerdedir, ölçüye tabidir... Lakin kader
bununla tarif edilemez, bu ancak kaderin bir şubesi olabilir. Kaderi oraya
inhisar ettirdiğiniz zaman, bir çeşit İslâm maddeciliğine (!) (pozitivizmine)
varırsınız. Deizm’e ve onun determinizmine kayarsınız.
İfadenin mahzurunu (özünün hatırına) göze alarak
söylüyorum: İslâm’da anlatılan kader, maddenin kaderi değil, insanın kaderidir.
Bazılarının arzusu şöyle: Çok öğrenirsek, çok
çalışırsak güçlü oluruz, üstün oluruz. Her zaman böyle olmayabilir efendim!
Nice âlim ve çalışkan insanlar fakr u zaruret içinde yaşamışlardır... İçtimai
planda da öyledir. Batı medeniyetini, siz, ilmin ve çalışkanlığın faziletiyle
özdeş mi mütalaa ediyorsunuz? Maddeten üstün olana, hemen “faziletçe de
üstündür” rütbesini mi vereceğiz? O zaman düşünce bile abesleşir! Batı
medeniyeti, sömürü vampirliğiyle dünyaya hakim oldu... medeniyetler böyle
tahlil edilmez. Dünyevi hayat, ferd -i içtimaî, hiçbir planda böyle açıklanmaz.
Çalarak, gasp edilerek de zengin olunabilir. Hatta onlara mehil de verilir. O
zenginliğin içi de sonu da ateştir. Zengin olmak, maddi güç kazandırsa bile,
mutluluk getirmez. Batı medeniyetinin insanı mutlu mudur?
Dünyadan
nasibimizi de unutmayacağız elbette. Fiilen terk yoktur, hükmen (manen-kalben)
terk vardır. Mükevvenât bize musahhar kılınmıştır, yaratılanlar bizim
faydalanmamız içindir. Ama bazen, acıları seçmek gerekebilir. Ben batı
medeniyetinin yaptığını yapamam. Binamı (dünya görüşümü ve hayatımı) uçurumun
kenarına değil, rıza temeline dayandırmaya mecburum. Aksi halde; zenginliğim ve
üstünlüğüm bana bir ateşten gömlek olur, daha dünyada iken olur... Bu
gerçekleri, bilinen sosyolojinin kanunları yazmaz. Henüz öyle bir sosyoloji
bizler kuramadık.
“Biz kaderciliğe saplandık. Zilleti, meskeneti
teseyyübü seçtik”... Bu kadar ucuz hüküm olmaz.
...Hepsi Allah’ın kaderi! Ama sorumluluğumuz var.
Kur'an-ı Kerim, (Hadis-i Şerifler) kaderi anlatıyor. Sorumluluğumuzu da
anlatıyor. “İradesizlik” itirazlarına cevap veriyor. “Hilkat farklılığı”
itirazlarına cevap veriyor. Tefekkürü emrediyor.
Bu dünya, “kader nizamı” içinde “iradi tekâmül ve
imtihan” dünyasıdır.
Cenab -ı Hakk, elbette ki, herkesi tek ümmet haline
getirebilirdi. Herkesi inandırabilirdi. Dünyayı cennete, insanları meleğe
çevirebilirdi... Murad -ı İlâhî o değil ki. “Ol” der olur. Bu tekamül değil ki.
Tekamül, ir âfî olacaktır. İman, gayba imandır. Tefekkür, iradidir. Kader,
irade’yi boşlukta kalmaktan korur; “bütün imkanları yok etme” hiçliğine
varmaktan, anarşide boğulmaktan masun kılar, yalnızlıktan kurtarır.
Musibetlerden Ve Hastalıklardan Kurtulmanın Yolları
Musibetleri ve hastalıkları insanlara çeşitli
sebeplerden dolayı veren Allah’tır, gideren, yok eden de yine Allah olacaktır.
Musibet ve hastalıkların insana gelmesinde nasıl
ki, insanın rolü var ise, üzerinden giderilmesi hususunda da muhakkak bir rolü
olacaktır.
İnsanın irade ve gücünün dışındaki musibetleri def edebilmesi
mümkün değildir. İnsan belki, gücünün yettiği bazı musibetleri ve hastalıkları
Allah’ın izni ile sebeplerini ortadan kaldırmak suretiyle giderebilir. Belâ ve
musibetleri giderecek olan yalnız Allah’tır. Derdi veren de dermanı veren de
O’dur.
Allah (c.c) bir âyeti kerimesinde şöyle
buyurmaktadır.
En’am.
17-18: “Allah sana
bir zarar dokundurursa onu yine kendisinden başka alacak yoktur ve eğer sana
hayır dokundurursa (ona mani olacak kimse de yoktur.) O (şüphesiz) her şeye
gücü yeten (istediğini yapabilen)dir. O kulların üstünde tam hakimdir. (onları
istediği gibi yönetir.) O, herzeyi yerli yerinde yapan (herşeyden) haberi
olandır” burulmaktadır.
Âyette Allah (c.c) açıkça kendisinin verdiği bir
zararı kendisinden başka kaldırabilecek bir gücün olmadığını ferman
buyurmaktadır. Bunun için bir kulun üzerinden musibeti kaldırabilmesi için
Allah’a teslim olması, O’na yönelmesi, O’na dua etmesi, gidişatını düzeltmesi,
hata ve günahlarından tövbe edip vazgeçmesi ve istikametini değiştirmesiyle
olacaktır.
Müslüman Allah’tan yardım isteyerek dua
etmelidir.
Belaları insanın başından ancak Allah def
edebileceğinden hareketle; insanlar Allah’ın koyduğu nizama uymalı, Peygamber
(S.A.V.) efendimizin gittiği yoldan gitmeli ki başları emniyette olsun, belaya
dûçar olmasınlar. Bununla birlikte iyi mutlu hallerinde de çok sık dua etmeli,
Allah’ı zikretmelidirler. İnsan musibetlere maruz kalmamak için itaat ve dua
etmeli, bir musibete maruz kaldığı vakit ise dua ve niyaz ile Allah’a
yalvarmalıdır.
İnsanoğlu Allah’a karşı güzel istikametini
korumalı, devam ettirmelidir.
Başına bir musibet geldiğinde nasıl Allah’a
yalvarıp, dua ve niyazda bulunur, tüm ibadet ve itaatlerini, kulluk vazifesini
yerine getirdiyse, Allah’ın onun üzerinden musibeti kaldırmasından sonraki ferah
halinde de aynı çizgiyi koruması hatta daha güzele doğru götürmesi icap
etmektedir. Ancak insanoğlu böyle midir, musibet anındaki çizgisini, ferah
halinde de sürdürebiliyor mu?
Allah’u Teali bu hususu şu şekilde beyan ediyor.
Yunus
.12: “İnsana bir zarar dokunduğu
zaman, yanı üzerine yatarken, otururken yahut ayakta iken bile yalvarır; ama
biz onun zararını açıp (kaldırın)cad sanki kendisine dokunan bir zarardan ötürü
bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte müsriflere yaptıkları iş böyle
süslü gösterilmiştir.”
Musibet süresi içerisinde Allah’a yalvarıp o
musibetten kurtulunca Allah’tan yüz çevirmesi insanın nankörlüğünün bir
ifadesidir. Nankörlük için ise çeşitli musibetler ve cezalar hazırlanmıştır.
Gerçek şu ki, nimet ve rahat zamanlarında yapılan dua
ve niyaz musibet zamanlarında yapılan dua ve niyazların kabulüne vesile olur.
Nimet, sıhhat ve rahat zamanında insanın dua etmesi Allah katında çok
değerlidir.
Kul, samimiyetle, ihlasla ve acele etmeden dua
etmelidir.
Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır,
“Acele olunmadığı, yani dua ettim de kabul edilmedi
denilmediği müddetçe duanız kabul edilir.
(Buhari, Devat 22, Müslim, Zikr,90-91)
Burada duanın kabulü için iki şart
zikredilmektedir.
1-Acele etmemek.
2. Dua ettim ama duam kabul edilmedi dememek, yani
duayı ısrarla devam ettirmek.
Musibetlere karşı tedbirin bir diğeri de sadaka
vermektir.
İnsan, dua ile musibetlerden korunmaya çalıştığı
gibi, sadaka ile de korunmaya çalışmalıdır.
Peygamberimiz (S.AV) şöyle buyurmuştur.
“Mallarınızı zekat vermekle koruyunuz.
Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Belalara karşı dua ile hazırlıklı
olunuz” (Muhammet Şakir, İrşadu’l -Gafilin, s.103)
Yapılan iyilikler (insanı) kötü şeylerden korur.
Gizli sadaka Rabb’ın gazabını söndürür...
“Gereği gibi sadaka vermek, iyilik yapmak, ana
babaya ihsanda bulunmak ve sıla-ı rahim (akrabaları görüp gözetmek, onlarla
irtibatı kesmemek) bahtsızlığı ve insanı kötü şeylerden korur.”
“Ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi hasette
iyilikleri yer, tüketir. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları
söndürür...
“Sadaka Allah’ın gazabını teskin eder ve kötülüğü
def eder.”
Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere sadaka ve
iyilikler insanın başına gelecek olan bela ve musibetleri önler.
İnsan musibetler karşısında maddi ve manevi tedbirleri
de almalıdır.
İnsan; başına gelen musibetin sebebini düşünmeli,
araştırmalı ve bulmaya çalışmalıdır. Musibetin gelmesinde ki sebep eğer maddi
bir hata ise bu hatasını düzeltmelidir. Söz, fiil ve hareketine dikkat etmeli,
işine, alışverişine, mesleğine dikkat etmeli ve belirli kurallara uymalıdır.
Musibetin gelmesindeki sebep; işlediği kötülük ve
günahları ise, o hallerini derhal terketmeli, Allah’a tövbe etmeli, ahlâkını ve
gidişatını düzeltmeli, insanlarla helallaşmalıdır.
Netice itibariyle insan şu hususları özetle çok iyi
bilmeli ve ona göre kendini yönlendirmelidir.
* İnsanlara sıkıntı ve eza veren her şey bir
musibettir.
* Musibetlerin tamamı Allah’ın izni-müsaadesiyle
meydana gelir.
* Allah (c.c) musibetleri insanoğluna, yaptıkları
günahlar ve hataları sebebiyle veya manevi derecelerini arttırmak veya
günahlarını bağışlamak veya ameli ile ulaşamadığı mertebeye ulaştırmak için
verir.
* Musibetler insanlar için bir imtihandır,
diriliştir, kendini toparlamadır, neticede insanın lehinedir.
*Musibetlerde, insanların bilemeyeceği hikmetler
vardır.
*İnsanlar musibetlere karşı sabretmeli, nimetlere
ise şükretmelidir.
*Musibetlere sabredile bilinirse insanların bazı
günahlarına kefaret olur ve onların manevi derecelerinin artmasına sebep olur.
* İnsan, ameli ile ulaşamayacağı makama musibetlere
sabretmek sûretiyle ulaşır.
*İnsan dua ile ve sadaka ile musibetlerden
korunmaya çalışmalıdır.
*Musibetlerden kurtulmak için maddi ve manevi her
türlü çareye ve arayışa başvurulmalıdır.
Musibetlerle Helak Edilen
(Cezalandırılan) Toplumlar
Peygamberlerine, Allah’ın emirlerine karşı gelip
isyan ettikleri, toplumun huzurunu bozdukları, fitne ve fesat çıkardıkları
için, Allah (c.c) tarafından çeşitli biçimlerde ikaz edilen, musibetlerle
cezalandırılan milletler ve toplulukların varlığını Kur'an bize bildirmektedir.
Bu helak edilişlerde bizler için, inananlar için,
tüm insanlık için bir çok ikaz ve ibretler vardır, nasihatlar vardır.
Bu kavimler Nuh, Hud, Lut, Şuayb (a.s)
kavimleridir. Bu kavimlerin suçlarını ve helak ediliş biçimlerini kısaca
özetlemeye çalışalım.
Hz. Adem (a.s)’dan sonra insanlar çoğalmış bir çok
yerler, mekanlar imar etmişler, topluca yaşamaya başlamışlar ancak dini ve
tevhidi bırakıp, çeşitli putlara tapmaya, fitne ve fesat çıkarmaya
başlamışlardı. Kendilerine Allah (c.c.) Nuh (a.s) peygamberi gönderdi. Nuh
Peygamber yıllarca nasihat etti öğüt verdi, yola gelmeleri için çabaladı. Onu
hiçbir zaman dinlemediler, Peygamberi alaya aldılar, ona eza ve cefa verdiler,
zulmettiler, iman etmek bir yana onu sapıklıkla suçladılar.
Nuh (a.s) Peygamber onlardan, kesin olarak
imanlarından ümidini kesince Allah’tan onların helak olmasını diledi, dua etti
ve duası kabul oldu. Allah tarafından kendisine “gemi yap” emri verildi. Nuh
(a.s.) gemiyi yaptı. Tûfanın alâmetleri belirmeye başladı. Nuh (a.s) mümin
olanlarla birlikte gemiye bindi. Her cins hayvanlardan da birer çift gemiye
aldı. Gökten sular boşalmaya başladı, yerden sular fışkırdı, her taraftan sular
gemiyi sardı, dalgalar büyüdü. Tûfan tam olarak başladı. İman etmeyenler
geminin dışında kalmışlardı hepsi boğulup telef oldular, sadece gemiye binenler
kurtuldular.
Nuh kavminin helak edilişini gerektiren suçları
şunlardı: Günahkar bir kavimdi, zulüm yaparlardı, fasık idiler. Allah’ın
âyetlerini yalanlamışlardı, Peygamberleri yalanlamışlardı. Nuh’u yani
peygamberlerini yalancılıkla ve sapıklıkla suçlamışlardı, müşrik bir kavimdi
bir çok putlara tapıyorlardı, büyüklenirlerdi, her şeyde sınırı ve haddi
aşarlardı, zorbalık ve inatçılık yaparlardı, öğütlerden her zaman yüz
çevirmişlerdi, hakka karşı batılı savundular, bir çok insanı yoldan çıkarıp
sapkınlığa sürüklediler, müminleri hâkir görmüşler, onlarla alay etmişler,
işkenceler ve zulümler yapmışlardı, putlara tapmakta çok ısrar etmişlerdi.
Bütün bunlardan sonra suda boğulmak sûretiyle helak
edildiler ve cehennemin en aşağılık tabakasından oldular.
Ankebut.
14: “And olsun biz Nuh’u kavmine
gönderdik, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı, (öğüt verdi, hak yola çağırdı, dinlemediler)
sonunda onlar zulümlerini sürdürürlerken tufan onları yakaladı.”
Zariyat.
46: “Daha
önce de Nuh kavmini helak etmiştik, onlar da fasın bir kavim idiler.”
Yunus 73: “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide
onunla beraber bulunanları kurtardık. Onları (yeryüzünün) hakimleri yaptık ve
ayetlerimizi yalanlayanları boğduk.”
Muhakkak ki, Nuh kavminin yaptıklarının ve
yaptıklarına karşılık helak edilip cezalandırılmasında insanlar için büyük
ibretler, ikazlar, çıkarılacak dersler vardır.
Böylece onların azap görmelerine ve helak edilmelerine
sebep olan hataları işlemesinler, kendilerine, gidişatlarına, hareketlerine
dikkat etsinler, durumlarını kontrol etsinler, iman ve itaat edip, şirk, küfür,
fısk ve isyandan uzaklaşsınlar diye Allah’u Teali insanlara ayetlerle
açıklıyor.
Furkan.
37: “Nuh kavmini de peygamberleri
yalanladıkları vakit onları da boğduk ve
onları insanlara bir ibret yaptık. Zalimlere acı bir azap hazırladık.”
İnsanlar bu kıssalardan ders ve ibret almalıdırlar,
kavimlerine bir pay çıkarmalıdırlar. Çünkü bir hükme illet ve sebep olan şey
her yerde o hükme illet ve sebep olur. Nuh kavminin helakına sebep olan şeyler
hangi millet, topluluk ve kavimde olursa olsun muhakkak cezayı hak edip ve çeşitli biçimlerde ikaz
edilip cezalandırılır.
Ad Kavmi
Hud (a.s.) Ad kavmine peygamber olarak
gönderilmiştir. Bu kavim arap kavmiydi ve melikleri olan AD’ın ismini almıştı.
Melik olan kavim lideri Ad, aya tapardı, kabilesini de aya tapmaya yöneltmişti.
Bu kavim hak yoldan sapmış küfre dalmıştı. Çeşitli putlara tapıyorlardı, bir çok
nimetlerle donatılmışlar muhteşem binalara sahip olmuşlar lüks ve ganimetler
içerisinde yaşıyorlardı.
Peygamberleri Hud (a.s) kendilerine mucizeler
gösterdi tevhide davet etti. Peygambere inanmadılar şirk ve küfürlerinde
ısrarcı oldular. Bunun sonucu olarak yedi gece, sekiz gündüz devam eden çok
şiddetli bir rüzgar ile helak olup gittiler. Hud (a.s.)’a iman edenlerle
beraber kurtuldular.
Helak edilen kavimlerin helak oluş sebepleri
Kuran’da beyan edilmekle birlikte, helak edilip yerle bir olan toplulukların
bulundukları yerlere de yeryüzünde rastlanabileceği, gidilip ibret gözüyle
görülebileceği de ifade edilmektedir. Yıkılıp yok olmuş bir şehrin ardından
taş, kiremit, kemik, demir vs. emareleri bulmak mümkündür. Bu durum Kuran’da
şöyle ifade edilmektedir.
Ankebut.
38: “Ad ve Semud’u (helak ettik).
Bu (durumları) oturdukları yerlerden size belli olmaktadır.”
Fussilet.
14-16: “(Peygambere) biz sizin gönderdiğiniz şeyi inkar
ediyoruz, dediler. Ad kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladı ve bizden
daha kuvvetli kim var” dedi. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha
kuvvetli olduğunu görmediler mi? bizim ayetlerimizi de kasten inkâr
ediyorlardı. Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını taddırmak için, o
uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise
daha da kepazeliktir ve onlara hiç yardım edilemez.
Ad kavminin cezalandırılmasını gerektiren birçok
sebeplerden bazılarını Kur'an’ı Kerim açıkça şu şekilde zikretmektedir.
Bu kavmin yoldan çıkmasına şeytana uymaları sebep
olmuştu.
Ankebut.
38 “Şeytan onlara yaptıkları
işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Halbuki bakıp ibret alabilirlerdi.”
Hud (a.s)’ı yalanlamışlar, onu beyinsizlikle ve
yalancılıkla itham etmişlerdi. Çoğu ona iman etmemiş (Hud, 53) ve isyan
etmişti. (Hud, 59)
Hud. 60: “Allah’ı
inkâr ettiler.”
Onun ayetlerini (A’raf, 72), mucizeleri, (İbrahim,
9) ve ahrete kavuşmayı (Mümin un, 33) yalanladılar.
Allah’ın ayetlerini bile bile inkar
ettiler. (Hud, 59)
Hud’un öğütlerinden yüz çevirdiler. (Hud, 136)
Şeytana (Ankebut, 38) ve her zorba inatçıya
uydular. (Hud, 59)
Yeryüzünde haksız yere büyüklendiler. (Fussilet,
15). kendilerine verilen nimetlere
nankörlük ettiler, ahreti inkar ettiler. (Müminun, 33)
Allah’a ibadet etmeyip putlara tapmakta ısrar
ettiler. (A’raf, 70)
Güç ve kuvvetlerine güvendiler, kendilerinden daha
güçlü kimse yok sandılar. (Fussilet, 159)
İnsanlara insafsızca muamele yaptılar, merhametsiz
ve zorba idiler, Allah’a itaati terk edip şeytana uydular.
Bu suçları işlemelerinden dolayıdır ki, ilahi
cezaya maruz kalmışlardır.
Kamer
18-22: “Âd da (âyetlerimi ve Peygamberlerimi) yalanladı.
Azabım ve uyarılarım nasıl oldu(gördüler). Biz onların üstüne uğursuz mu
uğursuz bir günde uğultulu kasırgayı gönderdik. İnsanları sanki köklerinden
sökülmüş humma kütükleriymiş gibi koparıp deviriyordu. Nasılmış benim azabım ve
uyarılarım?
Buyuruyor ve âyeti kerime şu hususu, beyinlere
nakşedecek biçimde vurgulayarak bitiyor.
“And olsun ki biz Kur'an-ı öğüt almak için
kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer, 22)
Ad kavmi, nimetlere nankörlük etmişler,
peygamberleri ve ayetleri yalanlamışlar, küfür, isyan ve sapıklıklarında ısrar
etmişler, bütün bunlara rağmen: Bulut ve rüzgarlardan yağmur gelmesini, çiçekleri
aşılamasını ve birçok doğal nimetleri bekleyip dururlarken, musibetle
karşılaşmışlar, nimet umdukları şey, helâklarını sağlamıştır.
Bekledikleri rüzgar gelmiş kendilerini, mallarını,
eşyalarını, bağlarını ve bahçelerini yerle bir etmiş, hepsini kurutmuştur.
Ancak bu rüzgar sadece Ad kavminin beldesine tesir etmiş, diğer beldelere zarar
vermemiştir.
Kur'an da ifade buyrulduğu gibi kurallara baş
kaldıranların, bozulan düzen ve toplulukların aynı akıbetlere
uğrayabileceklerini, nimetlerin bir anda musibete dönüşüvereceğini daima
akıllarında tutmalıdırlar.
Semûd Kavmi
Günahkarlıklarına karşılık olarak musibetlerle
cezaya çarptırılan kavimlerden biri de Salih peygamberin kavmi Semud olmuştur.
Bu kavim helak edilen Ad kavminden geriye kalıp türeyen insanların oluşturduğu
kavim olmuştur.
Semud kavmi de döneminde bir çok varlıklara,
nimetlere ve kuvvetlere nail olmuşlar, dağları delmiş taşları oymuşlar çok
sağlam ve gösterişli evler, barınaklar, konaklar yapmışlardı ve uzun ömürlü
idiler. Dünyaya bağlılıkları çok ileri ölçülerdeydi, eğlence ve zevklerine,
gösterişe düşkündüler, ucuzluk ve bolluk içinde bir hayatları vardı. Bütün bu
bolluk, güzellik ve nimetlere rağmen hak yoldan çıkmışlardı. Putlara
tapıyorlar, Allah’a ortak koşuyorlardı.
Allah bu kavme Salih(a.s)’ı peygamber olarak
gönderdi. Hz. Salih kavmini Allah’a ibadet ve itaate davet etti, nasihatlerde
bulundu, mucizeler gösterdi. Ancak kavmi dinlemedi, onu yalanladı. Kendilerine
mucize olarak gönderilen ve dokunulması yasak olan dişi deveyi öldürdüler.
Bunların neticesinde dehşetli bir ses ile helak edildiler. Salih Peygamber ve
ona iman edenler bu musibetten kurtuldular.
Fussilet
17: “Semud kavmine gelince, onlara yol gösterdik. Fakat onlar, körlüğü,
doğru yolu bulmaya üstün tuttular. Böylece yaptıkları yüzünden alçaltıcı azap
yıldırımı onları yakaladı.”
Semud kavminin helak ediliş sebepleri Kuran’da şu
şekillerde sıralanmaktadır.
Müfsit, bozguncu, zorba, inatçı, çoğunluğu kâfir,
zalim ve azgın bir kavim idi.
Peygamberi yalanlamışlardı, peygamberlerine yalancı
ve şımarık demişlerdi, mucize deveyi öldürdüler, şeytana uydular, Rablerini
inkar ettiler, emirlerine karşı çıktılar, başka ilahlara taptılar, bozgunculuk
yapanlara uyuyorlardı, çok kötülük ve fesatlık yapıyorlardı. Bütün bu
sebeplerden dolayı Allah onları helak edip yeryüzünden silerek cezalandırdı.
İnsanlar bu hadiselerden, açıklanan kıssalardan
ibret almalı, suç işleyenlere, kâfir ve zalimlere meyletmemeli, onlara destek
verip rıza göstermemeli, onların kötü fiillerini destekleyen veya tasvip edenlerin
de onlar gibi cezalandırılacağını bilmelidirler.
Her kişi ve topluluklar hatalı davranışlarına ve
günahlarına daha önceden, fırsat varken ve azabı görmeden önce pişman olup,
tövbe etmeli, hallerini iyi hale dönüştürmelidirler.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.
Neml. 52: “İşte küfürleri, zulümleri yüzünden çökmüş,
harabeye dönmüş evler... Şüphesiz bunda bilen kavim için bir ibret vardır.”
Sedom
Kavmi
Filistin topraklarında Sedom nahiyesinde yaşamış ve
Lut (a.s)’ın Peygamber olarak
gönderildiği bir kavimdir.
Bu kavim de yine diğerleri gibi kâfir ve asi bir
topluluktu. Dinden çıkmışlar, hak yoldan sapmışlar, kadınları bırakıp erkeklere
yönelen sapık bir topluluk haline gelmişlerdi.
Lût (a.s) onları doğru yola davet etti, çok nasihat
etti. Ancak kavmi, peygamberi hiç dinlemedi, sapkınlıklarına devam ettiler.
Yüce Allah (c.c) da bu yaptıklarına karşılık;
onların başlarına taş yağdırdı. Zelzele ile yurtlarının altlarını üstlerine
getirdi. Hepsi helak oldu gitti. Sadece Lût (a.s) ve ona inananlar kurtuldular.
Ankebut.
35: “Andolsun ki biz aklını
kullanan bir toplum için ondan (harap ettiğimiz Sedom ülkesinden) bir işaret
bırakmışızdır.” (Ondan kalan harabeler, isyan eden milletleri nasıl
cezalandırıp mahvettiğimizi göstermektedir.)
Yüce Allah, bu kıssaları Kur'an da anlatıyor ki; onlar işledikleri günahlar, sapıklıklar yüzünden helak edildiler. Bundan haberdar olun, onların yaptıklarını siz yapmayın, onların düştükleri hatalara siz düşmeyin, birbirinizi ikaz edin, kötülüklere engel olun, şirk, küfür ve isyandan uzak