Gönen Sohbetleri   KeşifA. Kadir Demircan

www.kesiftv.net  Gönen Notları   Keşif    Gönen Postası Gazetesi   Yazarı Tanımak İçin Tıklayın  www.gonenkesifhaberilan.tr.gg  www.oyaceyiz.com

          

Gönen Sohbetleri Tıklayın

 

Dikkat Dikkat… Gönen Bu Akşam Türkiyem TV de

  Nasip olursa uzun bir aradan sonra Keşif programı yeniden ulusal bir televizyonda yayında. Bu akşam saat 20 00 da Gönen ve köylerinde çekimlerini yaptığım Gezi Belgesel Haber Bilim Araştırma Hobi ve Macera programı Keşif Türkiyem TV de seyircilerle buluşuyor.

Bir haftadır televizyonda programın tanıtımı yapılıyor. Program deyip geçmeyin, reklâmın iyisi kötüsü olmaz. Gönen’i ve değerlerini ulusal çapta ne kadar tanıtır ve yaygınlaştırırsak o kadar çok herkes için getirisi olur.  Gönen’in kaplıcası, oyası, çeltiği ve turizm potansiyeli var. Bunlar pazarlanmalı.  Biz de âcizane bunu yapıyoruz. Program bu akşam teknik bir aksilik çıkmaz ise yayınlanacak. Birbirinden güzel 3-4 dosyayı haber yaptık. Ayrıca Gönen Oyası ile Gönen Kaplıcaları, Dereköy Alabalık çiftliği ve Gönen’in birçok değerinin reklâmı da çıkacak. Şimdiden söyleyeyim, sonra yanlış anlamalara sebep olmasın. Programı izlerken aklınıza bu adam acaba bu programdan kaç para götürdü, belediye, kaplıcalar, turizm işletmeleri gibi kuruluş ve kişiler mi destekliyor, arkasında kaplıcalarmı var diye düşünürsünüz. Vallahi billahi hiç kimse yok arkamda.

Geçen hafta pazartesi belediyeye bir yazı yazdım, programın belediye hoperlerinden,  halkın izlemesi amacıyla duyurulması için anons etmesini talep ettim.  Nerdee, yok efendim özelmiş de, reklâma girermiş de, encümen kararı varmış da falan filan bir sürü bahane. Dedim parasını vereyim anons edin, o da mümkün değilmiş. Vay be işte belediyenin, kaplıcaların, Gönen’in ve Gönenlinin desteği bu işte dedim. Vefat eden birisinin yedi sülalesinin isimlerini bangır bangır anons edeceksin, bu özele girmeyecek, Gönenle ilgili bir televizyon programını halka haber vermek özel olacak. O zaman kapatın kendinizi dışarı, hiç kimsede Göneni bilmesin, duymasın ve gelmesin.

Televizyon programının yayını için aylık üç bin TL nin altına imza attım. Yani yayının bana maliyeti aylık 3.000 TL. Kendime güvenerek bu işe girdim ama belediyenin mali olarak desteklemek bir yana çok basit bir ilanı bile girememesi karşısında adeta şok oldum. Artık onlardan hiçbir şey istemiyorum ve beklemiyorum. Şu malum su faturasını otomatik ödeme talimatına geçirebilsem belediye binasından içeri bile adım atmayacağım. Gönen ile ilgili onlarca projem havada, sahipsiz kaldı. Paylaşacak muhatap bulamadım. 

Onun için diyorum ki;  buradan anons ediyorum. Ey Gönen halkı Bu Akşam saat 20.00 da Türkiyem TV de Keşif isimli Gönende çekimleri yapılan ve ilçemizi tanıtan bir program var. Bu program aynı zamanda 66 tane ülkeden de izlenebilen ulusal bir kanalda yayınlanacak. Bu akşam kaçırdınız, Pazar günü saat 17.45 de ve Pazartesi günü sat 05.00 da iki kez tekrarı yayınlanacak.  Varsın özele, reklâma giriyor diye belediyemiz ilan yapmasın, yayınlama gereği duymasın siz sorumlu birer vatandaş olarak bu programı duyurun, izletin, izlenmesini teşvik edin ki Gönen’in reklâmı olsun.  Gönen yani siz, biz kazanalım. Programı izlerseniz, bana, bize önerileriniz olabilir, daha güzel programlar çıkarabiliriz.

 Ayrıca programa Gönenli zenginlerimizden, hayırseverlerimizden destek olmak isteyenler olursa onları da geri çevirmeyiz.

 

Gönen Sohbetleri Hayırlara Vesile Olsun…

Yazılarımıza iki sayıdır ara verdik. Daha doğrusu yayına girmedi, yayına verilmediğinden bana haber veren de olmadı, arayıp sordum. Öyle ya haber verilmesi gerekir, incelik,  iş disiplini, insana ve fikre verilen değer gereği öyle olması gerektiğine inanıyorum. En azından ayrıntı profesörü olmasam bile ben öyle yapıyorum. Yazıyı yazıyorum,  sonra tekrar okuyorum, sonra bir tekrar daha okuyorum, yanımdaki birisine de okutuyorum sonra mail ile gönderiyorum. Yetmiyor telefon ediyorum yazıyı gönderdim alın, bakın diye. Daha sonra tekrar arıyorum aldınız mı, gelmiş mi diye. İşte iş disiplini bu olsa gerek. Bir işi ıslık çala çala yaparsanız o işten hayır gelmez. İşini seveceksin ve hedefe kilitleneceksin.  Ve yaptığından dünya menfaati değil, Allah rızasını umacaksın. Müminlerin temel özelliklerinden biri de işlerini en güzel yapmalarıdır..

Sonra öğrendim ki benim yazılar uzun ve tam sayfa olduğu için yer problemi yaşanıyormuş. Nihayet onu da hallettik.  Hani birisi dememiş kesin şu adamın yazılarını, ne saçmalıyor bu adam diye. Öyle ya muhalefeti olduğu kadar iktidarı da usulünce eleştiriyoruz. Yazıların sansürlenecek ülkesi değiliz ya, Suriye, Libya, Mısır daki gibi. Bundan böyle artık günlük, kısa yazılarımla karşınıza çıkacağım. Biliyorum, kimisi severek okuyor, kimisi de söverek okuyor. Ama ben her ikisinden de mutluyum. Görenler, anlayanlar, kalp gözü açık olanların olduğu gibi, gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri anlamaz olanlar da olacak. İstifade edenler olduğu gibi, istifadeden nasiplenemeyenler de olacak.

Gerçekten son aylarda yazdığım yazılar çok olumlu sonuçlar vermeye başladı. Suya sabuna dokunmayan yazılar yazmam mümkün değil. Boş sözden Allaha sığınırım. CHP li bir arkadaş geldi, yahu çok güzel yazmışsın, dokunmuşsun da, siyasi yazılar yazmasan veya biraz yumuşatsan olmaz mı dedi. CHP ye biraz fazla dokunmuşum, öyle anladım. MHP li önemli bir isim de yanıma geldi, bir makalenden çok istifade ettim dedi. Çizgi bu olmalı diyorum. Bazıları kızmalı,  bazıları sevinmeli ama sonunda herkes doğru yazmışsın diyebilmeli. İşte bu oldu elhamdülillah. Yamuk ve yanlış yapan babam dahi olsa hiç affetmem karşısına çıkarım, yazarım, çizerim, konuşurum. Çünkü benim dinim böyle emrediyor. Hakkı ayakta tutan hakimler ve doğru söyleyenlerden olun buyuruyor.

Belediyeden önemli bir arkadaş da yahu biraz fazla dokunmuşsun bize dedi. Ben de size az bile dedim. Ne oturuyorsunuz orada makamınızda çıkın halkın içine, sokaklara. İşçilerin yarım bıraktığı kaldırım çukurlarının başına gidin. Dört beş aydır bitirilemeyen Yapı Kredi bankasından İlçe Tarımın önüne çıkan 400 metrelik yolu görün. Yol bir türlü bitmiyor nedense.   Bir evin önünde unutulup gidilen kaldırım taşlarını görün. Bir işi yaptırmak için on kere arıyoruz, bir kere gelmiyorsunuz. Emrinizdeki işçilerinize sözünüzü geçiremiyorsanız çıkın kendiniz yapın. Ben bile elemanlarıma bir iş buyuruyorum, yaptıramıyorum veya yaptıklarını beğenmiyorum sonra o işi kalkıp kendim yapıyorum. İş yaptıramayacaksanız ve sizde yapmayacaksanız vatandaşı mağdur etmeye hakkınız var mı diye sordum. Tık yok tabiî ki. Başkasını bırak, yazarlığı çizerliği ve Recep Tayip Erdoğanı çok seviyor olmamı da bir kenara koyarak açıkça söylüyorum, bir vatandaş olarak valla ben hiç memnun değilim belediye hizmetlerinden. Park caddesinde, 11 sokakta iki tane çukur vardı, on defa aradım, tamam dediler gelen giden olmadı, aramaktan bıktım, alıştık çukur ve çökük yol ile yaşamaya. Üç ay sonra gelmişler, çukurun birini kapatmışlar,  diğerini yine yapmadan bırakıp gitmişler. Getirdikleri kaldırım taşlarını da evin önüne koymuşlar, evin yeni boyanan duvarına da hasar vermişler. Aradım kaldırımlardan sorumlu arkadaşı çok güzel konuştu tamam abi dedi, sonrasında gelen de, giden de, taşları kaldıran da, çukur kapatan da yok. Hem de park yolu üzeri. Yabancıların gelip gittiği bir yol üzeri.  Gönen’i ne güzel tanıtıyoruz helal olsun be. Ben daha ne diyeyim. Allah selamet versin diyorum. Belki bir gün bu işler olur. Olur, da teşekkür edecek, iyi şeyler yazacak konu çıkar ortaya. Bende bıktım artık eleştirmekten. Eleştir eleştir düzelen bir şey yok. Ama vatandaş hafızasına not eder, bu dünyada sormazsa öbür dünyada sorar. İyi güzel şeyler yazmak istiyorum. Hayırla kalın, hoşça kalın.

Gönen’in Bozulmasına Fırsat Vermeyelim

İçki Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…

1. Bölüm

Gönen’i tanıtırken ne diyoruz, Şifa Diyarı Gönen diyoruz. Kaplıcasıyla, doğasıyla, çeltik tarımıyla, Ömer Seyefettin’i ve Mehmet Efendisiyle Türkiye ve Dünya genelinde tanınan, bilinen ve ünü olan Gönen de son yıllarda tehlike çanlarının çalmaya başladığını görüyorum.

 Bu tehlikeyi görmeyen de, her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söyleyen de olabilir tabiî ki. Gözler farklı olduğu gibi niyetler ve ameller de farklıdır.

Çok yeni ve şahit olduğum bir anımı anlatayım. Hava güzel, pazar günü hanımla pikniğe gidelim dedik. Erzaklarımızı önceden aldık çıktık yola. Ancak içecek bir şey unutmuşuz, giderken de bir marketten gazoz alalım dedik. Gördüğümüz ilk marketin önünde durduk, baktık kı tekel yazıyor, dolapta gazoz şişeleriyle içki şişeleri, marketin önü adeta bira ve rakı kokuyor hemen uzaklaştık. Derken başka bir market gördük durduk önünde, hanıma dedim ki iyice bak Tekel yazısı veya dolapta içki şişesi var mı diye. Çünkü bazıları Tekel yazısını ve içki şişelerini dışarıdan gizliyorlar. Baktık ki o da tekel bayisi, bastırıp gittik şehrin başka bir tarafına. Yana yana Gönen’de içki satmayan market arıyoruz.  Şu işe bakın hem de caminin karşısında, okulun da yanında bir yer, oda içki şişeleriyle dolu tekel bayisi çıkmadı mı. İnanın kahrolduk. İnadına İçkisiz bakkal aramaya devam ettik sonunda nihayet bulduk ve şükür çektik. Gönül huzuruyla gazozumuzu aldık ve o bakkala bu durumu anlattık. Bakkal demesin mi sizin gibi günde en az onbeş yirmi kişi aynı şeyi anlatıyor ve bize içki satmadığımız için teşekkür edip gidiyor.

Yahu şu hale bakın, her yer tekel bayisi ve içki satış yerleriyle dolmuş. Şehrin kıyılarında akşamüzeri her yer arabaların içinde bira içen insanlarla dolup taşıyor. Yetmemiş, tarlaların, bağların içine ve çay boyuna da küçük kulübeler yapmışlar, sota yerler bulmuşlar bira içmek için. Evlerine, ailelerine, çocuklarına harçlık vermezler kasayla biraya bir kucak dolusu para verirler. Bir arkadaşım bir yıl önce bu konuyla ilgili bilgileri resmi makamlardan almıştı. Bana verdiği bilgilere göre Gönen’de 75 in üzerinde tekel bayisi, 250 nin üzerinde bar pavyon ve gazinoda çalışan tamamı yabancı konsinetris kadın, beş civarındada bar pavyon ve gazino varmış. Şu işe bakın kafa dağıtanların sayısı çoğalmış, yakında Gönen dağılacak, şehir bitecek,  huzur ve güvenlik yok olacak.  Gönen şifa diyarı, Mehmet Efendi diyarı diye anılırken, içki içenler diyarı, tekel bayileri ve pavyonlar diyarı diye anılmaya başlarsa şaşırmayın.

Sabah erkenden evimin penceresinden görüyorum, bir adam bisikletle şehrin kenarında çuvalı almış bira şişesi topluyor, çuvalı dolmuş.  Yine ana yoldan giderken sırtında çuval ile yolda yayan yürüyen adam gördüm. Arkadaşa dedim ki bu ne iştir, çuvalı arkasına almış, Gönen’e doğru yayan gidiyor ve yol vızır vızır araba doluyken hiçbirine binmeyip yayan gidiyor dedim. Meğer adam yolun kenarındaki akşamdan ve gece boyu atılan bira şişelerini topluyor ve sonra onları satarak geçimini sağlıyormuş. Ne güzel dedim ya ilçemizin yetkilileri, yöneticileri farklı bir iş kapısına vesile olmuşlar, ne kadar çok sevap kazanıyorlardır. Artık kabirlerinde huzur içinde uyurlar, çocuklarına, torunlarına, çevresine anlatacakları bir eserleri var dedim.

Dinimizde bir kural vardır, herkes bilir. Bir iyiliğin yapılmasına destek ve ön ayak olan o iyiliği bizzat yapmış gibi sevap kazanır, mükâfatını alır. (Yazının  Devamı Yarın….)

Gönen’in Bozulmasına Fırsat Vermeyelim

İçki Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…

2. Bölüm

 Bir kötülüğün yapılmasına ve yaygınlaşmasına da vesile olan,  fırsat veren, destek olan kişi de o kötülüğü, günahı bizzat işlemiş gibi günah kazanır ve cezasına muhatap olur.

Gönen’e bu kötülüğü yapanlara, vesile ve destek olanlara ben hakkımı helal etmiyorum arkadaş. Bu kişiler, sorumlular, yetkililer kabirlerinde rahat edeceklerini düşünüyorlarsa hiç düşünmesinler, bu günaha ortak olma onları sadece kabirde değil her iki alemde huzursuz edecektir. Eğer birazcık duyguları varsa düşünürler, düşünebilirlerse anlarlar. Çünkü Kuran düşünmez misiniz, akletmez misiniz diye sık sık ikaz ediyor bizleri. Başımızı yastığa koyup düşünelim.

Kim veya kimler bu bayilere, pavyonlara fırsat ve izin verdi, kolaylık gösterdi. Kim, hangi yetkili bu yanlışlıkları görmüyor, duymuyor, anlamıyor ve önlem almıyor.

Çarşı da bir yer biliyorum ki, tekel büfesi, kasa kasa içki satıyor, sık sık kavgalar, tartışmalar, gürültüler oradan eksik olmuyor. Etrafındaki dükkânların hepsi boş, camlarında aylardır hatta yıllardır kiralık yazıyor, tutan, kiralayan yok. Kiralayanlar da iki üç ay içinde boşaltmak zorunda kalıyor. Tekel büfesini işleten kişi kendisini garantiye almak için yeri satın almış, kendi yerine tekel büfesi açıyor ki kimse çıkaramasın. Bu gün hangi birimiz birahanenin, pavyonun, içki büfesinin yanında, yakınında iş yeri açmak ister,  ailesinden birisini çalıştırmak ister tabiî ki hiç kimse istemez.

İçki büfelerini ve o cenahı yakından bilen bir arkadaşın verdiği bilgilere göre içki satış yerleri iyi satış yapıyor ve Gönen’de aylık içkiye giden para miktarı tam 20 trilyona yakın. Kulaklarıma inanamadım, tekrar tekrar sordum anlattıkça şok oldum. Ayda 20 trilyon Gönen’de içki tüketimine para gider mi. Çok yazık oluyor Gönen’e.

Benim bir sorumluluğum yok, Allaha şükürler olsun, içki büfelerine ben dolaylı da olsa ! ruhsat vermedim. Vicdanen çok rahatım.  Rahat olmayanlar düşünebilirler.. Baktım adamlar sarhoş, gördüğüm zaman da bulaşmamak ve zarar görmemek için yol ve yön değiştirip kaçıyorum.  Çünkü ne diyor dinimiz “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” Bir gün gelip kaçamaz hale gelmemek için çok acilen bir şeyler yapmalıyız.   İlgilileri, siyasileri, halkımızı buradan açıkça duyarlı olmaya ve göreve davet ediyorum.

Buralarda çalışan, iş yapan, para kazanan kardeşlerimize de açıkça çağrı yapıyorum. İçki yani sarhoşluk veren her şey haramdır. Haramları alıp satmakta günahtır, haramları satarak elde edilen gelir de haramdır. Çoluğunuza, çocuğunuza haram lokma yedirmeyin. Aç mı kalalım, başka ne iş yapalım diyenler kesinlikle kurtulamazlar. Allah’ın arzı geniştir, başka yerlerde ve başka işlerde rızkınızı arayabilirsiniz. Ülkemizde kimse açlıktan ölmemiştir. Gönen de de açlıktan öleni duymadık, görmedik.

Gönen’in bu gidişatına bir dur denilmeli. 72 bin nüfuslu bir ilçede 75 in üzerinde içki ve tekel büfesi, 25 tane bar pavyon gazino olur mu, 250 tane sigortalı konsinetrisin çalışması ne demek. Allah’dan korkmak lazım.

Yine çarşıda esnaf olan bir arkadaşım anlattı. Dükkânının üzerindeki bir daireyi altı tane erkek ile altı tane bayan kiralamak istemişlerde arkadaş engel olmuş. Bir evde diyor altı bayan ile altı erkek nasıl kalır, ne iş yapar, niye kiralar, nasıl yaşar merak edip ev sahibini aradım ve sert çıktım diyor. Bay bayan öğrenciler ev kiralamışlar birlikte yaşıyorlarmış, yabancı ülkelerden gelen, Gönen’de yaşayan, ne iş yaptığı, nereden gelir sağladığı belli olmayan bayanlar varmış. Bir vatandaş ve Müslüman olarak, Bir Gönenli olarak bunlar yenilecek, yutulacak, sineye çekilecek, bana ne denilecek şeyler gibi gözükmüyor.

 Unutmayalım etrafımızdaki yangına seyirci kalır isek yangın yana yana gelir bizi de sarar, bizde yanarız. Yangını önceden önlem alıp çıkmamasını sağlamakla veya çıktıktan sonra söndürmekle görevli ve yetkili olanlar ah almasınlar isterim.  Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Hiçbir kötülük ve yanlış cezasız kalmaz. Bu dünyada cezasını göreceği gibi, öbür dünyada hesap vermesi çok daha zordur. Mümkün olduğu kadar öbür tarafa hesap bırakmamalıyız.

Ben yazarım,  Allah bana da bu arzuyu ve kabiliyeti vermiş. Duyduklarımı, işittiklerimi, gördüklerimi, düşündüklerimi böylece yazıyorum, dile getiriyorum, paylaşıyorum.

 Yetkililer ve ilgililer de ister görevlerini yaparlar, bu yanlışları düzeltirler, yazdıklarımdan yararlanırlar, faydalanırlar ve bana teşekkür ederler. İsterlerse de bu yazdıklarımdan hiç haberleri bile olmaz, yakınındakiler de kendilerine söylemezler, iletmezler, duymazlar, görmezler. Yine isterlerse bana kızarlar, her şeye çomak sokuyor derler, atmış sıkılamış derler, kaale almazlar. Ne yaparlarsa yapsınlar hiç umurumda değil, ben Allah hakkı için yazdım ve rahatım. Yarın hesap gününde bunları duydun da dilin yokmuydu niye söylemedin, yetenek verilmedi mi niye yazmadın diye sorgu meleklerinin sorularına muhatap olmayayım istiyorum.

Güzel bir Gönen ve güzel bir gelecek için hep birlikte el ele vermeliyiz. Sürçü lisan eylediysek affınıza sığınırım. Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek. Niyet hayır ise amel de hayır olur derler. Bizim niyetimiz herkesin mutlu, iyilik ve güzellik içinde olması.

Bir Kimse Kuran-ı Bilmedi Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi

  Yukarıdaki söz yani yazımım başlığı sevdiğim, saydığım ve konferanslarından Türkiye ve dünyanın etkilendiği gibi, şahsımın da bizzat kendisini tanıyıp ve dinleyerek etkilendiği muhterem Şevki Yılmaz’a aittir.       

   Hani bir zamanlar, konferanslarıyla ülke genelinde hınca hınç salonları dolduran, milletin uyanmasına ve kalplerindeki pasın silinmesine vesile olan Rize Belediye Başkanıyken Refah partisinden milletvekili olan 28 Şubatın, münafıkların, yerli işbirlikçilerin, cuntacıların bir cümle İslam düşmanlarının hedef tahtasındaki isim idi kendisi.

 Konferanslarının birçoğunda aynen derdi ve haykırırdı. Bir Kimse Kuran-ı Bilmedi Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi.  Yani Kuranı Kerimin okumasını bilmiyorsanız, öğrenmemişseniz, öğrenme gereği duymamışsanız,  manasını okumuyorsanız, hayatınızda Kuranın hiçbir yeri yoksa o zaman kendinizi bu dünyaya hiç germemiş ve bu dünyada hiç yaşamamış sayabilirsiniz. Ne kötü ve garip bir şey değil mi. Bu dünyada olacaksın ama hiç yaşamamış, gelmemiş hükmünde sayılacaksın. Hani okula derse girersiniz de öğretmen sizi yok yazar, hemen itiraz edersiniz, vardım, işte ispatı, şahitlerim bunlar der kendinizi savunursunuz. Öyleyse dünyaya gelmemiş sayılmamak, yok yazılmamak için ne yapmamız gerektiği sizce açık değil mi. Eğer akleden bir topluluk, Allahın akıl sahibi yaptığı bir kişi isek.

Düşünebiliyor musunuz, Müslümansınız, lafı gelince mangalda kül bırakmıyorsunuz, herkese akıl veriyorsunuz ama daha Kuranı okumasını bilmiyorsunuz, öğrenmemişsiniz. Hatta ve hatta evinizde Kuranı Kerim Kitabı bile yok, varsa da çantasına koyup tarihi eser gibi duvara asmışsınız.

Çevremde inanın birçok insan tanıyorum, değil Kuranı okumasını bilmek evinde Kuranı kerim bile yok.  Evinde Kuranı Kerimi olanları gördüm, kitap yepyeni daha çantasından hiç çıkarılmamış. Çiçek gibi evin bir köşesinde saklanmış muhafaza edilmiş. Düğünlerde gösteriş olsun diye, borç altın takacağız diye birbirleriyle yarışanlardan hiçbirinin inanın akıl edip de düğün evine hediye olarak yüce kitabımız Kuranı Kerimi götüreni görmedim. Görsem  şaşardım zaten. Hediyeleşmekmiş, nasıl hediyeleşmekse. Tek tek yazıyorlar, kameraya kaydediyorlar sonra geri götürüp teslim ediyorlar. Adı da düğün hediyesi oluyor. her şeyimiz sahte olmuş. Peygamberimiz hediyeleşin diyor. Götürdüğünüz hediyeyi geri isteyin, geri alın demiyor. Bunun hadı hediyeleşmek olmamalı.

Sebepsiz ve sonuçsuz olarak hiçbir şey yaratılmamıştır. İnsanların olduğu gibi eşyanın ve mahlûkatında bir yaratılış sebebi vardır.

İşte İnsanların yaratılış gayesini anlatan ayeti kerime.

            Zariyat  56: “Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”.

            Zariyat 57: “Ben onlardan bir rızk istemiyorum (ben onları kendilerine yahut başka bir kimseye rızk versinler diye yaratmadım) bana (kullarıma) yemek yedirmelerini de istemiyorum”

Hayvanların yaratılış gayesi ni ise Kuranı Kerim şu şekilde açıklıyor..

            En’am 142: “Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah’ tır..”

Kitabı Kuran olan bir insana onu okumak emredilmiştir. Kuran insanlara bir öğüttür ve kolaylaştırılmıştır. Bakınız ilgili ayeti kerime ne buyuruyor.

            Neml 92: ”Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum. Tebliğ etmekle kim doğru yolu bulmuşsa yalnız kendisi için bulmuş olur. Kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. Dalâlete düşene de ki; ben sadece uyaranlardan biriyim...

            Kamer 17:” Ant olsun ki Kuran’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?”

Kuran-ı Kerimi istediğiniz yerden ve konudan okuyabilirsiniz, bu konuyla ilgili ayeti kerimede şudur.

            Müzemmil 20:”...Kuran-ı Kerim’den kolayınıza geleni okuyun; namazı kılın, zekatı verin, Allah’a güzel ödünç takdiminde bulunun.”

 Yani bu yüce kitabı okumamanın, bilmemenin, öğrenmemenin hiçbir mazereti, kaçışı yoktur.

 

Kuran’ın  sorumluluğunu yer, gök ve dağlar korkudan alamayıp, insan bu sorumluluğu üstlenmiştir

            Ahzâp 72: “Doğrusu biz bu emaneti           (Kuran’ı Allah’a itaati ve ibadetleri) göklere, yere, dağlara, teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekken (emaneti, sorumluluğu almaktan) çekindiler. Korkup titremişlerdir. Pek zalim, (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.”

            Haşr 21:”Eğer biz bu Kur’an -ı bir dağın üzerine indirseydik, muhakkak o dağı; Allah korkusundan baş eğmiş, parçalanmış görürdün. Bu temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz; olur ki düşünürler...”

 

Düşünmek - tefekkür etmek - ibret almak - öğüt kabul etmek - hayırlı sonuçlar çıkarmak aklı olan insan içindir.

               En’âm 126: ”Bu İslam dini, Rabbinin doğru yoludur. Gerçekten biz, ayetlerimizi, düşünen bir topluluk için beyan ettik.”

Tabiî ki, dünyaya hiç gelmemiş olmak  yani Kuranı hiç bilmemiş, öğrenmemiş, okumamış  olmak özgürlüğünüz de vardır.

Yunûs 100:”Allah’ın  izni olmadıkça, hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Bir de Allah, akıllarını iyi kullanmayanlara azap eder.”

   Nisâ 165:”(İman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri cehennemle) korkutucu olarak peygamberler gönderdik ki; bu peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) Kıyamette; bizi imana çağıran olmadı diye, Allah’a bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir, hükmünde hikmet sahibidir.”

 

          Fussilet 26: “İnkar edenler: ”Bu Kur’an-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız dediler.”

          Bakara 231:”...sakın Allah’ın ayetlerini şaka yerine tutmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği Kur’an-ı ve ondaki hikmeti düşünün.”

          A’raf 204: ”Kuran okunduğu zaman, O’nu hemen dinleyin ve susun. Olur ki merhamet edilirsiniz.”

          Kâfirler Kur’an ayetleriyle alay ederler, Kur’an-ı Kerim okunmaya başlandığında gürültü yaparak onu bastırmaya çalışırlar, başka söze dalarlar, Kur’an okunan yeri terk ederler, bundan hoşlanmazlar, kulak vermezler. Yazık ki toplumumuz içerisinde de aynı özellikleri Müslüman olarak bilinen kimselerde de görebilmekteyiz.

Dünya meşguliyeti müminleri Allah’a kulluktan alıkoymaz.

          Nûr: 37:”Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş (onları, gerçek müminleri) Allah'ı anmaktan, namazı gereği üzere kılmaktan ve zekatı vermekten kendilerini alıkoyamaz. Onlar bir günden korkarlar ki, o günde kalpler ve gözler korkudan halden hale döner kıvranır.”

             Kuran’ın ayetleri birbirinin benzeri ve tekrarı şeklindedir; Allah’tan korkanlar (Allah’ı sevenler) Kur’an okunduğunda tüyleri ürperir, kalbi titrer, yumuşar, düşünmeye ve derhal emirlerine uymaya başlar.

            Zümer 23:”Allah; ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu kitaptan tüyleri ürperir ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu kitap Allah’ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösteren bulunmaz.” Buyrulmaktadır.

         Ben âcizane tabiî ki önce kendim için bu hususları kendime hatırlatmaya çalıştım. Çünkü en güzel tebliğ yaşamaktır. Kendin yaşamıyorsan, yaşayın, yapın, edin, iyi olur diyemezsin, desen dahi itibar görmez, etkili olamazsın. Onun için bütün bunları kendim için yazdım ve yine kendim okuyacağım ve kendime çeki düzen vereceğim.

  Haftaya aynı gün ve aynı köşede buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalınız.

Dostlarımızla da Düşmanlarımızla da Gurur Duymalıyız

Bu çok sevdiğim bir sözdür ve sık sık tekrar ederek ne anlama geldiğini herkese anlatmaya çalışırım.

Gerçekten de öyle. Dostlarımızla nasıl gurur duyuyorsak, düşmanlarımızla da gurur duymalıyız. Çünkü bir kimse diyorsa ki, benim hiçbir kimseyle alıp veremediğim yoktur, düşmanım hiç yok, herkesle dostum. O zaman ben o kişiden şüphe ederim arkadaş. Çünkü o kişide münafıklık alameti var olabilir. Herkese yaranmaya çalışan kişi, doğru adam olamaz.  Eğer gerçekten ben doğruysam, iyi ve düzgün bir insan isem, benim mutlaka dostlarım olmalı ve yine ben iyi ve doğru bir insan isem benim mutlaka düşmanlarım da olmalıdır ve olacaktır. Hani bir düşünelim ve İslam tarihine bakalım, gidelim. Peygamber efendimiz Hz Muhammed (S.A.V ) i örnek alıyor ve önder kabul ediyorsak, müşriklerin, kâfirlerin, cahillerin ona yaptıkları zulüm ve kötülükleri hatırlayalım.  Kendisine ne entrikalar çevirmişler ve ne tuzaklar kurmuşlardı da o bunların hiç birinden yorulmamıştı ve onlar için dualar etmişti. Ben diyorum ki doğru ve iyi yolda olanların yaşasın düşmanları ve yaşasın dostları.

 Müslüman öyle bir kimsedir ki, elinden ve dilinden emin olunan kişi demektir. Müslüman’ın ne Müslümana ve ne de kâfire ve münafığa hiçbir kimseye zerre kadar bir kötülüğü ve zararı olamaz, dokunamaz. Müslüman hep iyiliği tavsiye etmek, kötülüklerden uzak tutmak için çalışır. Şerrinden emin olunmayan, şüphe duyulan kişilere Müslüman bile denemez. Müslüman düşmanlarına bile iyilik eden kimse demektir.  Hani bir atasözü vardır “ İyiliğe karşı iyilik her kişinin işidir, kötülüğe karşı iyilik de er kişinin işidir” der.

Ben yazılarımda hep hissettiğimi, yaşadığımı, gerçekleri yazarım. Yazarken de fikir ve düşüncelerimin ana kaynağı Kuran ve sünnet olur. Çünkü Kuran’a ve sünnete dayanan yaya kalmaz, yolda kalmaz,  sözleri havada, boşlukta kalmaz, tartışma götürmez. Onun için de bu güne kadar kimse arayıp ta şurada yanlış yazmışsın demedi, diyemez de.  Kuran’a ve sünnete dayanan, referansı İslam olan kişi en sağlam yere dayanmış demektir.

Şöyle bir etrafımıza bakalım; kimler bize düşman, kimler hep devamlı, dur durak bilmeden, her yerde, her ortamda aleyhimizde konuşuyor, çalışıyor, o kıymetli zaman sermayesini ve enerjisini bizim için harcıyor. Ağır taşı uzağa fırlatamazsınız, yine ağır taş hiç bir zaman uzaklardan gelmez. Ağır taşlar her zaman en yakınımızdan, bizi en iyi tanıyanlardan, yani iyilik yaptıklarımızdan, tabir yerinde ise beslediğimiz… lerden gelir.  Sizi bilemem ama ben de bu hep böyle olmuştur. Düşmanlarım, bana gizli ve aşikâr kötülük ve fenalık tuzakları kuranların, her ortamda yaptığım işleri küçümseyip, birer kulp bulup hafife alanların, karalayanların, kusur ve eksik araştırıp bunları yaymaya çalışanların, hep bir zamanlar birlikte olduğumuz, çalıştığımız, hatta benden iyilik gören kişilerden geldiğini görüyorum. Düşünün bir kere, siz de aynısını görürsünüz.  Düşmanlarınızı asla uzaklarda aramayın derim. Bir yerlerden bilmediğiniz kötülükler, engeller geliyorsa, işleriniz ters ve aksine gidiyorsa, o işe şeytanın karışması yerine bir yakınınız karışmış olabilir, önce en yakınınıza, iyilik yaptıklarınıza bakın, onlar arasında araştırın.  Bu öz kardeşiniz bile olabilir.  Düşmanı uzaklarda aramamalıyız.

Çok sevdiğim ve yıllarca birlikte olduğumuz ve aynı zamanda GönTAM yönetim kurlunda olan bir abim bir sohbetimizde dedi ki; yahu seni yıllarca tanıyorum, içini, dışını her şeyini biliyorum, yaptıklarını takdir ediyor ve onun için her türlü desteği vermeye çalışıyorum, yaptığın işler hep cemiyet, toplum işi, hizmeti ve bütün bunlar için senin yanında oluyorum.. Ama birisi geçen gün bir ortamda, senin için öyle kötü ve karalayıcı şeyler konuştu ki adeta şoke oldum, inanamadım ve adamı bozdum, ağzının cevabını verdim. Adamı da tanıyorum, herkes için hemen hemen aynı şeyleri konuşur durur, yani işi gücü hep insanları eleştirmek, karalamak, dedikodusunu yapmak, fitne fesat işleri. Dedim ki, abi o adam zamanında iyilik yaptığım .....dan birisidir, şimdi bile önüne bir kemik atsam kuyruğunu sallar, kemiği güzelce yer ve sonra yine havlamaya başlar.  Bu tipler dünyalık menfaatçisidirler, çıkarları olunca anında yüz seksen derece u dönüşü yapabilirler, her yerleri yalamadır, karakter falan yoktur. Esfele sefilin lerden dir, aşağılardan da aşağı seviyesinde yani.  Hakkımda konuşmaları, benim bir hatamı, eksiğimi düzeltmeleri için, Allah hakkı için değil, şeytani heva ve heveslerini tatmin içindir. Kalpleri kararmıştır, topluma sundukları bir projeleri, işleri, eserleri, başarıları, heyecanları, hedefleri, gayeleri, amaçları yoktur.  Yapacak işleri yoktur ve yegâne işleri odur.  Ben onlarla gurur duyuyorum. Mümin müminin aynasıdır ya hani, ben de onlara bakarak kendime çeki düzen veriyorum. Ben de böyle miyim acaba, işim gücüm insanları karalamak, kötülemek, kusur araştırmak mı diye düşünerek kendimi fena şeylerden ayıklıyorum, kendi kendimi hesaba çekiyorum yani. Hani mümin müminin kusurlarına gece gibidir, iyiliklerine de gündüz gibidir ya.  Hani bir müminin haksız yere aleyhinde konuşan ve dedikodusunu yapan, mümin kardeşinin ölü etini yemiş gibidir ya. İşte ben bu durumlara düşmekten korkuyorum ve tabiî ki Allah’a sığınıyorum.

 Ben şahsen ne dostum olan, ne de düşmanım olan kişi için onlara gelecek hiçbir kötülük beni mutlu etmez, üzer.  Bu dostum için de, düşmanım içinde böyledir. Benim inanç sistemim bu şekilde tanzim edilmiş.

Düşmanlarımızın düşmanlıkları, entrika ve tuzakları, bizim için kötülük dilemeleri hiçbir şey ifade etmez. Allahın dilemesi ve izni dışında yeryüzünde bir yaprak dahi kıpırdamaz.

Al-i İmrân 120:” Size ( Müslümanlara) bir iyilik dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felaket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.

Yukarıdaki ayeti kerime ne güzel ifade etmiş.  Ayeti kerimede Müslümanların başına gelen bir iyiliğin kâfirleri üzdüğünü, kahrettiğini, kötülük ise onları sevindirdiğini, ferahlattığını anlatıyor. İyi düşünelim ve biz de de böyle bir hal var mı yok mu diye.

Eğer bir kardeşimizin başına gelen olumsuzluklar sizi mutlu ediyor, ferahlatıyorsa o zaman münafık ve kâfirlerin safında bulunduğunuzu hatırlayın.

Prensibimiz şu olmalı, benim mutlaka ve mutlaka dostlarım ve düşmanlarım olmalı ve onlarla gurur duymalıyım. Ya düşmanlarım olmasaydı benim, halim nice olurdu. Hiçbir şey yapmaz isem, kitap yazmaz, yazı yazmaz, proje üretmez, hiçbir iş yapmaz, etliye sütlüye karışmaz,  doğruya doğru demez, yanlışa yanlış demez, gelene ağam, gidene paşam deseydim halim nice olurdu.  İnsan bu dünyada ya var olmalı, ya da olmamalı.  Olmakla olmamak arasında birisi asla olmamalı. Kadir Demircan diye birisi bu dünyaya ha gelmiş, ha gelmemiş olmamalıyım ben. Gelmiş ile gelmemiş arasında asla olmamalıyım ben. Sıradan değil sıra dışı olmak yegâne hedefimiz ve amacımız olmalı. Sıradanlık, ne kadar kötü bir şey. Milyonlarca on milyonlarca, yüz milyonlarca kişi den biri, aynısı olmak ne kötü şey. Her insan bu dünyada tekdir, eşi ve benzeri yaratılmamıştır. Yani bu dünyada bana benzeyen,  benim aynım olan birisi yoktur. Ama iş, hayat, hizmet ve aktivasyon olarak da başkalarına benzemeyen biri olmalıyım ben.

Varsınlar bana düşman olsunlar. Toplum için bir hizmet üretmeyenler, kendi çıkar ve menfaatlerinden başka bir düşünceleri bulunmayanlar, varlığı kendisine, ailesine, çevresine ve bu topluma yük olanlar, fitne ve fesatçılar, günahkârlar, münafıklar, kâfirler, İslam düşmanları, hırsızlar, huysuzlar, fırsatçılar, fesatçılar bana düşman olsunlar istiyorum. Onların düşmanlığının bana zerre kadar bir zararı olmadığı gibi, aksine mükâfatı olacaktır ve buda benim için avantajdır.

Hiçbir zaman için, herkesle dost olayım diye bir düşüncem olmadı.  Herkesle dost olmak için çalışayım, dost olayım, ancak dost olamadıklarıma da asla düşman olmayayım ve düşmanlık etmeyeyim isterim.

Ben hiçbir zaman için kâfirlerin halleriyle hallenmek istemem. Bakınız Kuran ne buyuruyor.. He konuda sık sık Kuran’a başvururum. Çünkü Kuran’ın değinmediği bir tek konu yoktur.

Enâm 38:”...kitapta biz hiç bir şeyi eksik bırakmadık”. Buyuruyor.  İşte konumuzla ilgili çarpıcı bir ayeti kerime daha.

               Al-i İmrân 111:”(Ey Müslümanlar) Yahudiler size eziyet vermekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da yapılmaz”.

               Nisâ 52:”Onlar, Allah’ın  kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Kime de Allah lanet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın”.

Râ’d 11:”Her insan için, önünden ve arkasından takip eden melekler vardır. Onu  (insanı) Allah’ın emriyle korurlar.”

         Enfâl 36: ”Allah yolunda alıkoymak için mallarını harcayan kâfirler,  yakında yine onu harcayacaklardır. Sonra da (gayelerine eremeyeceklerinden) bu onlara pişmanlık ve yürek acısı olacak,  sonunda mağlup olacaklardır. Küfürlerinde sebat edenler toplanıp cehenneme götürüleceklerdir”.

   Al-i İmrân 186: ”Ant olsun ki; sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a eş koşanlardan da gerçekten birçok incitici şeyler işiteceksiniz. Eğer bunlara katlanır ve sabrederseniz (sakınırsanız) işte bu, din işlerine bağlılık (ihlas – şuur – samimiyet) ve metanettir.”   

     Müslümanlar dinlerinde ihtilafa ve ayrı yorumlara düşerek, hükümlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayan, kendilerini doğru yolda görüp öğünerek diğerlerini tanımayan, aşağılayan, küçümseyen müşrikler gibi olmamalıdırlar.  Böyle bir davranış İslam’da yoktur. Allah böyle haller içerisine girenlerin gazaba ve cehennemde çok şiddetli bir azaba çarptırılacağını beyan buyurmaktadır.

Bu haftalık da bu kadar. Sürçü lisan eylediysek affola. Haftaya aynı köşede buluşmak üzere Allaha emanet olun. Dostlarınızın da, düşmanlarınızın da kıymetini iyi bilin.

 

Denizkenti Denizikent Yapmak İçin Yola Çıkıyoruz

      Bundan 6 ay önce bu köşede bir raporum yani makalem yayınlanmıştı. Hatırlanacağı üzere Demiştim ki;” Sinek, Saz, Toz ve  İhmal Kenti …. Denizkent

    Köy Değil,  Şehir Değil, Mahalle Değil, Belde Değil Ne Burası?

Adı olan fakat hükmü ve statüsü olmayan yerleşim yeri… Denizkent veya Pınarkent

    Havası, suyu, doğası güzel ama hizmeti güzel değil. Yıkılmış ama yenisi yapılamamış. Gideceksiniz ama kalamayacaksınız. Soracaksınız ama bulamayacaksınız. Akdeniz’in incisi derler ya, işte buraya da Marmara’nın incisi diyebilirsiniz.

       Anlatırlar hep 40-50 yıl önceden beri Denizkent varmış, zamanın zenginleri tatillerini burada geçirirlermiş. Antalya Bodrum, Kuşadası yokken Denizkent varmış.

    Şimdi Kuşadası var, ama Denizkent ne var ne yok. İhmaller çok. Denizkent ile ilgili bir site, bir tanıtım filmi, slaytı bile yok. Kimse yapmamış, düşünmemiş, gerek görmemiş.  İhmaller birbirini kovalamış durmuş. Düşünsenize, Denizkent sahi sizce ne? Mahalle mi acaba? köy mü? yoksa. Veya şehir mi?, yoksa belde mi?. Nüfusu kaç? kaç kişi yaşıyor? Sorunları neler? Mahalle ise muhtarı kim? muhtarlığı nerede?  Şehir veya beldeyse belediye başkanı kim? Şayet siteyse site başkanı kim ne iş yaparlar? Velhasıl kelam karmakarışık bir yer. Kafam karıştı.” Diye makalem tam iki sayfa olarak yayınlanmıştı.

    Herkes Gönen’i, Denizkenti sever ama biz nedense bir başka seviyoruz. Kimisi Gönen’de iyi para kazanıyordur sever, kimisi iyi rant bulmuştur sever, kimisi belediye arsasından arsa alıp denize nazır villa yaptırmıştır villasında oturmayı sever, kimisi de gidip kafa çekmeyi sever. Yani severlerde severler, herkesin ayrı bir sevgisi vardır. Denizkentte ne bir evim, ne bir arsam, ne de bir hazine arazisi üzerine kondurduğum ve içinde bira içtiğim kaçak bir kulübem veya karavanım var. Hiçbir şeyim yok. Tek zevk aldığım şey, yılda bir kez eşimin ‘’illa gidelim, bak herkes gitti, bir biz kaldık gitmeyen’’ demesi ve ısrarıyla Denizkent’e gidip, birazcık utana sıkıla suya girip -çıkıp, denizin üzerinden, Çanakkale üzerine doğru batan akşam güneşini doyasıya seyri temaşa eylemem. Güneş batarken o kadar güzel ki defalarca fotoğrafını çekip sonra herkesle paylaşıyorum.  Güneşin batışını izlerken tefekküre dalıyorum, Allahın gücünü ve kudretini görüyorum, onun bize sunduğu o doyumsuz nimetleri ve güzellikleri düşünerek şükür ve dua ediyorum. Ve sonra batan güneşle birlikte Gönen’in yolunu tutuyorum.

        Sonra diyorum ki şu güzel yerden ne olur Türkiye’deki insanlar da yararlansa, herkes istifade etse, devre mülkler, pansiyonlar, oteller, kamplar, alışverişler olsa da Gönen insanı da bunlardan yararlansa. Gönen’de üç bin beş bin kişiye ve aileye de buradan ekmek çıksa ne olur.

       Erdeğe gittik, Ocaklarda değil boş pansiyon - oda, bir tek ağaç kuytusu bile bulamadık. Her yer tıklım tıklım. Denizkent’te ise bir tek pansiyon, oda, çadır bile yok. Her yer boş, insansız, atıl vaziyette. Yaz günleri inanın insanlara olumsuz cevap vermekten bıktım. Her yerden arıyorlar, Denizkent’e gelmek istiyoruz kalacak yer varmı diye. Ama nafile, yok çekiyorum, nasıl yok, her yer insanla dolmuş da boş oda, pansiyon yok değil. Pansiyonculuk, otelcik, devre mülkçülük, kiralık ev yeri, organizasyon yok. Düşünsenize emlakçı bile yok.   İstanbul’dan adamın birisi arsa alacak oldu, rica etti gidip fotoğrafını, filmini çekip adama gönderdik, sonra geldiler emlakçıdan iki tane arsa aldılar, şimdi de ev yaptırıyorlar. Belediye altı sene önce insanların günlük olarak barınabildikleri pansiyon türü yıktığı odaları hala daha yapmadı, yapacağı da yok.

        Gittim oraya, gece gündüz dolaştım, herkesle konuştum, rapor hazırladım ve bu köşeden de yayınladım. Yayınladım da ne oldu, ilgililerden ses mi geldi, tık mı geldi…  Sanki sahipsiz bir şehirde yaşıyoruz vesselam.

Ama karar verdik arkadaşlarla GönTAM olarak Denizkente el atıyoruz. Sivil inisiyatif başlatıyoruz.

Kış bitti, baharın başındayız, tatil sezonuna 3 ay var. Bari bu sezon boş geçmesin, zararın neresinden dönersek kar olur, ne yapabilirsek onu yapalım.  Gönen için kar olur düşüncesiyle yola çıktık. Gücümüz tabiî ki enerjimiz, Gönen sevdamız, bu toprakları karşılıksız seviyor olmamız. Halka hizmet Hakka hizmettir sloganımız, insanların “hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” düşüncesi parolamız. Bir kimse Allah razı olsun der ise bu yegâna karımız, demez ise “iyilik yap at denize, malik bilmezse halik bilir”  sözü de düsturumuz.

         Buradan açıkça çağrı yapıyorum, Ey Gönenliler, Gönen halkı, Denizkent halkı, Denizkent’te yaşayanlar, Denizket’te evi, villası, köşkü, arsası, tarlası olanlar lütfen bu çağrımıza cevap verin.  Bize katılacakları bekliyorum. Önce bir platform ve grup oluşturmamız, sonra projeye son şeklini vermemiz, hedeflerimizi koymamız lazım. Eğer biz yapılması gerekenleri, devletten, belediyelerden, kendimizden başkalarından beklesek bir 40 yıl daha bekleyeceğinizden kimsenin şüphesi olmasın. Suç sizin, bizim. Taşın altına elini koymayanların, nemelazımcı olanların, kendinden başka kimseyi düşünmeyenlerin.

      Denizkent ve Pınarkentte evi, arsası ve işi olanlar başta olmak üzere bir şeyler yapmalıyız diyenleri açıkça GönTAM’a davet ediyorum. Bineceğiz arabalara, tutacağız Denizkent’in yolunu, gezeceğiz, göreceğiz, dinleyeceğiz, bilgileneceğiz, düşüneceğiz, konuşacağız ve sonra başımızı önümüze koyup neler yapacağımızı kararlaştıracağız.  Sonra da aldığımız kararları birer birer uygulamaya koyacağız. Bakalım ne olacak, hep birlikte göreceğiz.

      Bilen bilir, bilmeyen bilmez. Gönendekilerin çoğu bilemezler,  daha doğrusu bilmek ve görmek istemezler, ama  dışarıdakilere sorabilirler. Onlar yani dışarıdaki Gönenliler çok iyi biliyorlar ve açıkça da söylüyorlar ki, GönTAM son 7 yıl içerisinde tanıtım, değişim, bilgi, iletişim, koordinasyon ve proje uygulama anlamında Gönen’de büyük işler başardı. Dile kolay, sadece ve sadece bir - iki tane örnek vermek gerekirse, son 3 yıl içerisinde tam 3.000 tane Gönen ile ilgili film çekimi yapılıp internete yüklendi. 70. bin fotoğraf çekildi ve paylaşıma sunuldu.  Ve bu filmler ülke ve dünya genelinde 19 milyon kişi tarafından paylaşılıp izlendi. Şimdi düşünün, Denizkente de Gönen gibi bir kere el atarsak neler olabilir.  İnternete girin ve Gönen Denizkent yazın bakalım ne çıkacak. Denizkentin ilk ve tek sitesini dahi biz yaptık. (www.denizkentemlak.tr.gg- www.gonendenizkent.tr.gg ) Peki, buranın muhtarlığı, belediyesi yok mu dersiniz yok işte. Olsa bunları yapmak bize mi düşerdi. Tabiî ki, hiçbir şey yapılmamıştır demek istemem, çok iyi şeyler yapılmıştır ama yeterli olmamıştır, insanlar memnun edilememiş, bu kentler hak ettiği yerlere getirilememiştir. Burada asıl suçlular, kendi sorunlarına sahip çıkmayan sakinlerdir, halktır.

    “Denizkente sahip Çıkalım ve bir şeyler yapalım” platformunu oluşturmaya başladık. Bekliyoruz katılacakları, destek olacakları, köstek olacakları, entrika çevirecekleri, paşa paşa evlerinde, villalarında oturarak  bizi seyredecekleri, akıl verecekleri.. Rolleri görelim diyoruz.

        Biz çıktık yola, şimdilik 5 kişiyiz, bakalım bu sayı kaç olacak. Çoğalırsak, güçleneceğiz, güçlenirsek iyi şeyler yapabileceğiz, iyi şeyler yapabilirsek, daha iyi şeyler ortaya çıkacak ve hepimiz mutlu olacağız.

Yukarıda girişini verdiğim altı ay önceki raporumdan sonra sonuç bölümünde de  yapılması gerekenleri de 7 ana başlık halinde şu şekilde sıralamıştım;

1.İlk öncelik olarak Denizkent önce bir statüye kavuşturulmalı.

2.Mekân sahipleri sorunlarına sahip çıkmalı ve yönetime aktif olarak katılmalı, taşın altına elini koymalı.

3.Sosyal Mekânlar Çoğaltılmalı

4.Yatırımcılar Teşvik Edilmeli

5. Tanıtım ve reklâm

6.Çevre Düzenlemesi

7.Sağlık açısından tanıtım ve teşvikler yapılmalı

       Demiştim. Yeni oluşturacağımız platform ve çalışma gurubuyla inşallah daha pratik bir rapor ortaya çıkar. En basit olarak eldeki imkânlarla, yapılabileceklerle, yapılması gerekenlerden başlanırsa sonuç alındıkça ilerlemeler sağlanır. Biz işi ilk olarak tanıtım ve reklâm ile başlamak istiyoruz. Bir dergi, bülten, gazete veya broşür çıkarmak, TV programları, devre mülkçülük ve konut kiralama işlemleriyle bir çıkış başlatabileceğimizi düşünüyoruz. Orada bir ofis ve irtibat bürosu açmayı, emlak alımı ve satışlarını da canlandırmayı planlıyoruz. İyi bir hareket başlatılırsa, emlak fiyatları da artar, değer kazanır.

    Ben her zaman şunu söylerim, niyet hayırsa amel de hayır olur. Tabiî ki, bize destek olan olursa, varsa Gönen ve hizmet sevdalıları,  bir de ortaya çıkarlarsa olur bu iş. Yok ortaya kimse çıkmaz da sadece seyirci olmak isterlerse, bir 40 yıl daha seyretsinler derim, başka ne diyeyim. Bekliyoruz, Denizkente sahip çıkalım platformuna katılacakları. Fikirleri, düşünceleri olanları, istek ve şikâyetleri olanları, ben şunu yapabilirim, edebilirim, verebilirim diyenleri bekliyoruz. İşte irtibat numaralarımız:05366062730.0266.7626793 gonen_gontam@hotmail.com Adresimi: Altay Mah. Park Cad. 11Sk:No:34 Gönen

Güzel Bir Denizkent ve Güzel Bir Gönen olması dileğiyle…

Demokrat Partinin Başında, Güzel Bir insan

Halk Parti ile Demokrat Parti Farkı

 

Güzel yerlere güzel insanlar yakışır. Yahya Kemal Beyatlı’nın çok sevdiğim bir şiiri var. “İyi İnsanlar İyi Atlara Binip Gittiler.” diyor. Yine bir şiirde şair diyor ki. “ Kimler yok ki orada, evliyalar, ulamalar, padişahlar, devlet adamları, yakımızdaki en sevdiklerimizden nice insanları, nice gönül dostları ve tabiî ki başta bütün insanlığın sevgilisi, önderi, Allah’ın elçisi, peygamberi, peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.S). Hepsi ölüp, içimizden sıyrılıp oraya, yani ebedi aleme gittiler.  Ne kadar doğru bir şiir sözü değil mi. İyi insanlar iyi atlara binip gittiler.  Sanki biz dünyada kötülerle baş başa kaldık.  Sanki bizim dünya sürgünümüz uzadıkça uzadı. Sanki iyiler gitmese de, şu kötüler;  insanlığın, insanların, devletlerin başına bela olanlar, ergenekoncular, cuntacılar, Ergenekon’un, mafyanın, çetecilerin ve bir cümle kötüler ve kötülerin avukatlığı yapanlar gitseler olmaz mı.  Sanki iyilerin hepsi oraya gittiler de biz de kötülerle burada baş başa kaldık hissine kapılıyor insan ister istemez. 

İyi bir insan görelimde ferahlayalım diye bakar, bekler olduk. Karanlık 28 Şubat sürecinde bir adam, bir cesur yürek vardı gönüllerimize su serpen. Adı tanksavar hasana çıkmıştı. Diğer bir adı da adı ile müsemma güzel insan, Hasan Celal Güzel’di. Mert, dürüst, cesur, sözünü esirgemeyen, hainlerin ve cuntacıların hazzetmediği bir adam.  Daha neler neler, ne adamlar var hepsinden Allah razı olsun. Geçen televizyon seyrediyorum, Ülke TV, Turgay Güler’in “Sıra Dışı” programına Hasan Celal Güzel konuk olmuş. Eskilerden anlatıyorlar. Bir ara söz Namık Kemal Zeybeğe geldi. Malum ikisi de rahmetli Özal’ın yakın arkadaşı dostu ve bakanıydılar.  Turgay Güler daha yeni, son kongrede Demokrat Partinin başına gelen Namık Kemal Zeybeği sordu.  Nasıl bir adam dedi. Güzel insan Hasan Celal Güzel de dedi ki, yakinen tanıdığım bir dostum, arkadaşımdır. Milliyetçi, mukaddesatçı, demokrat, cesur ve dürüst bir arkadaştır dedi.

 Evet, yeryüzünde insanlar da insanların şahitleridirler, kıyamette de aynısı olacak. Orada da insanlar, insanlara şahitlik edecekler, referans olacaklar.

 Namık Kemal Zeybeği 1987 yılından beri tanırım ve takip ederim. Turgut Özal kabinesinde Kültür bakanıydı. MHP kökenli,  mükemmel bir hitabeti olan, mili ve manevi değerlere bağlı, Türk cumhuriyetlerini ve dünyayı iyi bilen, tanıyan bir adam.

İki hafta sonra aynı programda bu sefer Namık Kemal Zeybek konuk olmuş. Turgay Güler programında  konuğu Namık Kemal Zeybeğe  bir soru sordu. Sayın Zeybek, Kemal Kılıçtaroğlu ile sizin aranızdaki fark nedir dedi.  Hani siz de benim adım Namık,  ben bulurum, ederim diyor musunuz diye sordu. Tuzak bir soruydu bu, ne cevap vereceğini hepimiz merak ederken, mükemmel bir cevap verdi Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek den. Dedi ki; Kemal Kılıçtaroğlu,  bu güne kadar bu ülke için herhangi bir “icraat yaptığı” bilinmeyen, görülmeyen, duyulmayan bir partinin genel başkanı, ben de bu ülke için “icraat yapmadığı” görülmemiş, duyulmamış olan bir partinin genel başkanıyım dedi.  Aramızdaki fark bu dedi.  Mükemmel bir tespit, noktasından virgülüne kadar katılıyorum bu söze. Gerçekten ülkemizde bir efsane olan Demokrat partinin başına gelebilecek en iyi arkadaşlardan biriydi Namık Kemal Zeybek, o da oldu ve geldi.  Demokrat parti, bizzat parti başkanı olarak, CHP ye oy verdiğini söyleyenlerin elinden çıkmalıydı. Tabiî ki, bundan önceki Süleyman Soylu’yu da unutmamak lazım. Seçimler öncesi Gönen’e gelmişti ve akşamüzeri otobüsün üzerinden yaklaşık bin kişilik bir topluluğa hitap etmişti.  Kendisini hiç tanımıyordum ve ilk defa dinliyordum.   Konuşmalarını dikkatlice dinledikçe, dedim ki kendi kendime bu da güzel bir insana benziyor dedim. Sonra başkalarına da sordum bu adam kim, nasıl biri diye, hepside iyi birsine benziyor dedi. Ve sonradan gerçekten dürüst, kaliteli, vizyonu olan birisi olduğu çıktı ortaya. Turgay Güler’in programında, Hasan Celal Güzel’e, Namık kemal Zeybek ile birlikte Süleyman Soylu da soruldu.  Güzel, onun için de çok güzel şeyler söyledi. İnşallah diyorum, iyi insanların tamamı iyi atlara binip gitmemişlerdir.  Demokrat parti tarihindeki şanına yakışır yerini yine alacaktır. Süleyman Soylu ile Namık Kemal Zeybeğin aynı kadroda, aynı ekip de birlikte olmalarını, takım oyunu oynamalarını ne kadar isterim. İnşallah o da olur. Demokrat Parti, Adalet Parti, Anavatan partisi Demirellerden, Cindoruk’lardan, Mesut Yılmaz’lardan çook çekti. Bu üç partideki özlenen ruhu şu andaki Ak Parti topluma yansıtmaya çalışıyor. Gerçekten Recep Tayyib Erdoğan’ın, Demokrat Partinin Menderesinden, Anavatan Partisinin Özalın’dan, Refah Partisinin Erbakan’ından çok şeyler aldığını ve topluma yansıttığını hissediyorum.

Ha şunu da söylemek isterim, bu topluma tabiî ki CHP de, MHP de lazım, herkesin mutlaka bir hizmeti vardır. Bizim şer bildiğimiz şey hakkımızda hayır olabilir. Bu topluma bina,  konferans salonu, kampus, mahalle, sokak basan İşçi Partisi ile DTP gençliği de lazım. Ergenekoncular da lazım. Onlar olmasa diğerlerinin kıymeti nasıl anlaşılacak.

İşte Erbakan hoca rabbinin huzuruna gitti. Yıldızlar da kayıp gider durmaz yerinde, iyi insanlar iyi atlara böylece binip giderlerken, dua edelim de iyi insanların hepsi gitmesin, bir kısmı kalsın, yenileri çıksın, çoğalsın, fırsat verilsin.

Eskiden her şehirde akil insanlar bulunurdu, kendilerine danışılırdı. Eskiden partilerin gençlik kolları, ve kadın kolları, teşkilatları olurdu. Filanca kişi, filanca  partinin gençlik kollarında yetişmiş, gelmiş derdik. Şimdi bu partilerin yerlerini menfaat ve çıkar kolları, fraksiyonları almış. Daha yeni şahit olduğum bir olayı anlatayım. Genç birisi, İktidar partisi Gönen teşkilatının yeni üyesi olmuş. Sohbet ediyoruz,  adam gaza geldi veyahut ben gaza getirdim rahat rahat konuşuyor. Adam diyor ki ne partisi kardeşim diyor, bana ne diyor üyelikten falan. İşsizim, ne olur olmaz, iktidar partisine iyi gözükmek lazım diye gidip üye oldum, gelip gittim, her toplantısına katıldım, verilen görevleri yaptım, biraz koşturdum bir yere şimdilik kapağı attık.  Yarın kim iktidar olursa,  hangi partide ışık görürsem çıkar ona geçerim ne olacak, alt tarafı basit bir form doldurmak diyor. İşte geldiğimiz nokta bu. Günümüzdeki insan prototipi bu işte. Dönek,  çıkarcı, menfaatçi, karaktersiz,  amacı ve gayesi olmayan, ikiyüzlü ne derseniz deyin. Partilerin gençlik teşkilatlarında yetişmiş adamlar belediye başkanlığında da diğer görevlerde de çok başarılı oluyorlar. Merdivenleri ağır ağır, basamak basamak çıkacaksın.  Hani bir şiir var, ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden diye.  Teşkilatçı insanlar böyle her yerde başarılı oluyorlar.  Başbakanımıza bakınız, MSP nin Gençlik kollarından geliyor, il başkanlığı yapmış, belediye başkanlığı yapmış.  Tırmalaya tırmalaya, hazmede hazmede, mücadele ede ede, hak ederek gelmiş.

Valla ben açıkça söyleyeyim, İHL mezunuyum, MTTB den geliyorum, İslam milliyetçisi ve mukaddesatçı, aynı zamanda liberal düşünceli bir insan olarak ve hiçbir partiye, lidere ve şeyhe de kendimi kiralamamış olarak güzel insanların hepsini seviyorum. Adnan Menderesi seviyorum,  Turgut Özal’ı, Necmettin Erbakan’ı, Recep Tayip Erdoğan’ı,  Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Namık Kemal Zeybek’i, Hasan Celal Güzel’i, Şevki Yılmaz’ı, Fetullah Gülen hoca efendiyi, Gönenli Mehmet Efendiyi, Mahmut Bayram hocayı, Ömer Seyfeddin’i vel hasıl sevilecek insanların hepsini seviyorum. Sevdiğimi Allah hakkı için sevmeye, sevmediğimi de Allah hakkı için sevmemeye gayret ediyorum. Çünkü kıyamet gününde kiminle olmayı arzu edersem onları sevmeye çalışıyorum.  Zaten Allah herkese sevilmeyi nasip etmez, tabiî ki herkese de sevmeyi, sevebilmeyi nasip etmez.

Allah hepimize Allah’ın sevdiği bir kişi olmayı,   insanlar tarafından sevilen bir kişi olmayı, sevilmesi gerekenleri sevmeyi, nefret edilmesi gerekenlerden de nefret etmeyi bilen ve başarabilen  bir kişi olmayı  nasip etin.

Vekilimizi Arıyormuşuz…

Nerede aranır, nasıl bulunur, nitelikleri neler olmalıdır.

Malum, seçimler ve sandık iyice yaklaştı, kapıya dayandı. Yeni dönem için milletvekili seçimleri yapılacak. Aday adayları konuşulmaya ve adaylık kulisleri yapılmaya başlandı.

Bana da soruyorlar, ne düşünüyorsun, kim olabilir veya olmalı, konuşulanların şansları nedir diye. Tabiî ki bana soranlar, sıradan benim gibi basit vatandaşlar. Yani öyle değerli, yetkili, ilgili, görevli, kendine bu işlerle ilgili araştırma ve çalışma yapma görevi verilmiş kişiler değiller. O tür kişileri göremediğim gibi, fikirlerini, ne düşündüklerini, ne planlarının olduğunu da bilemiyorum tabiî ki.

Kapalı kapılar ardında bir şeyler planlanıyordur, bir bildikleri vardır, Gönen adına birileri, bizden daha iyi şeyler düşünüyordur diye tahmin ediyorum.  Niye böyle düşünüyorsun diye soranlara şunu söyleyebilirim.  Önceden biz bu filmleri defalarca izledik. Eski izlediğimiz filmlere geri gitmek için hafızamızı toparlarsak çok şeyler hatırlarız.

Mesela ben bir tanesini hatırlatayım. 2004 belediye seçimlerinde ne olmuştu. İktidar partisinin 5-6 tane aday adayı oldu. Bu insanlar adaylık için para yatırdılar, haftalarca, aylarca işlerini güçlerini bırakıp koşturdular, ümitlerini, duygularını, heyecanlarını, enerjilerini, psikolojilerini bu işe odakladılar. En sona doğru gelindiğinde, dört kişi de Ankara’ya mülakata gitti.  Mülakat sonrası iyi sınav verenlerden iki arkadaşın isimleri zirve yapmıştı, ikisinden biri mutlaka aday olacaktı. Yani iki kişinin  % 50 şansları vardı, hatta birinin şansı % 90 a bile çıkmıştı. Kesinleşti kesinleşecek, bitti bitecek ti ki...

Sonra ne oldu, okus bokus üç ondokuz bir yirmi dokuz yapılıp, tombaladan tavşan çıkarılmadı mı. Kimsenin aklında, zihninde, gündeminde olmayan, bir ismi, adı sanı hiç geçmemiş olan bir aday, konuşulmadan, tartışılmadan, araştırılmadan, istişare yapılmadan, halka dahi sorulmadan şak diye ortaya çıkarılmadı mı.

Malum eskiyi hatırlarsak o günlerde, şu anda iki yıldır yurt dışında yabancı dil mastırı yapan çok değerli biri ile, yine şu anda çok önemli bir iş adamı olan biri ne kadar çok çalışmışlardı, vatan, millet, sakarya için değil mi.   Halkımız onlara çok minnettar, hayır ve dua ile anıyorlardır şimdi olları değil mi !.

 O insanların hiç mi gururu, onuru yok. İnsanların gururlarıyla kim oynayabilir. Ama oynayan oynuyor. Siyaset entrikalar sistemi yapılmamalı değil mi. İnsanları siyasetten soğutmanın ne anlamı var. Ama ben soğumadım. Çünkü siyaset İslam’da vardır.  Siyasetin gerçek anlamdaki sözlük tabiri de şudur. Bilmeyenler öğrenmeli.  Aynen yazıyorum. İnanmayan varsa benim Gönen’in şehir ve köylerindeki tüm camilerinde ve kütüphanelerde mevcut olan “İmam Hatip Rehberi” isimli kitabımın 280 inci sayfasında var.  Zamanında önemli sözcükleri de eklemiştim kitabıma. Ayrıca bu kitap Diyanet İşleri Başkanlığı Yayın Kurlundan da onaylı bir eserdir.  Kitaba bakarak aynısını buraya yazıyorum.

Siyaset:Yaratıcı tarafından insanlara vaaz olunan bir dinin tüm kurallarının, idareci tarafından, idare edilenler üzerinde, en mükemmel bir şekilde uygulanıp tatbik edilmesi sanatına siyaset, bunu başarılı bir şekilde uygulayana da siyasetçi denir. Dünyanın en büyük siyasetçisi  ( idarecisi) Hz Muhammed (S.A.V) dir.” Yani siyaset bir peygamber sanatıdır, mesleğidir. İslam la demokrasi çelişmez, birleşir. Zaten orta doğudaki diktatörlerin şeriat adına uyguladığı kurallar ve uygulamalardan çok çekti bu ümmet.   Kimileri demokrasiyi kendi menfaatine göre algılar ve uygular, kimileri de şeriatı kendi menfaati ve çıkarları doğrultusunda algılar ve uygular ve tabiî ki kullanır.  Bu türden, siyaseti kötü yapanlar, kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda kullananlara bakarak siyasetten soğumak olmaz.. O gün hokus bokus yapanlar, bu gün tenha ve karanlık sokaklarda, millettin bağrından atıl bir şekilde ancak yürüyebiliyorlar. Doğal tasfiye, Allahın adaleti, etme bulma dünyası işte ne diyelim. Her zaman söylediğim ve çok tuttuğum bir söz var. Koltuktan düş, kanepeden düş, makamdan düş, minareden düş, daldan düş, nereden düşersen düş, ama asla gönüllerden düşme. Gönüllerden düşmek düşmelerin en berbatı oluyor. Dünyan da, ahiretin de kararıyor.  Sokağa çıktığında insanlar senden yüz çeviriyorlarsa, seni gördüklerinde eski kötülüklerini hatırlıyorlarsa var valine.

Gönen vekilini arıyormuş. Bu gün isimleri konuşulanlar veya isimlerinin konuşulmasını sağlayanlar dikkatli olmalılar. Milletvekilliği de öyle ucuz bir şey olmamalı bence.  Aç tavuk kendini mısır ambarında görmemeli. Bir de benden daha iyi vekil olur diye ortaya çıkanlar, kendi propagandasını ve reklâmını yapanlara da çok dikkat etmeliyiz.  Eğer gerçekten sen iyi isen, sen çıkma ortaya, seni bulsunlar,  çağırsınlar, konuşsunlar, ayağına teklife gelsinler, yalvarsınlar.  Övündüğümüz, gururlandığımız Osmanlıda böyle değilmiy di. Padişah bir kişiye valilik teklif ediyor, o kişi de diyor ki benden daha ehil olan şu kişi var, ona gidelim, ben bu göreve hazır ve layık değilim diyor. Şimdi öylemi, ben her şeye layığım deyip ortaya çıkanlara ne demeli.  Nereden nereye. Ama iyi bir başbakanımız var, böyle ortaya çıkanlara, birilerinin pazara çıkardığı kişilere prim vermeyecek kadar deneyimli. Yanlış hesap Bağdattan da, başbakandan da döner.

Önceki dönemde öyle olmadı mı.  Gönen’den birisi kendi kendine aday olup, kendi kendine listelerde öne çıkıp, kendini Ankara’ya yamamaya kalkmadı mı. Sonra ne oldu. Allahın dediği oldu. Doğal tasfiye. Senin etin  ne budun ne diye sorarlar adama.  Meşhur atasözü var. Herkes ayağını yorganına göre uzatmalı.

 Vekil olacak kişi halkın içinde, halk ile, kol kola, yan yana, gönül gönüle omuz omuza olmalı.  Halka selam vermeyeceksin, siyah camlı arabayla, siyah gözlükle dolaşacaksın, sırça köşklerde oturacaksın, hiç bir sivil toplum kuruluşunda yerin yurdun  yardımın olmayacak, kendi işlerinden başka bir marifetin olmayacak, Gönen’den başka bir yere ancak 3 günlüğüne gideceksin sonra …..

Vekil olacak kişide ben şu özellikleri ararım. Eğitimi ne, nerelerde çalışmış, hangi işleri başarmış, eserleri ne,  Türkiye’nin kaç ilinde, nerelerde görev yapmış,  gezmiş, dolaşmış kaç ülkeye gitmiş. Başardığı ve halkın hafızasında yer eden eserleri, projeleri neler. Toplam kaç kişiyi tanıyordur veya bulunduğu şehir, ülke ve dünya genelinde kendisini tanıyan kaç kişi vardır, bin kişimi, on bin mi, yüz bin mi kaç kişi.  Hitabeti, insanlarla sıcak iletişim ve diyalogu nasıl, iş bitiriciliği nedir. Toplumda sevilen yönlerimi, sevilmeyen yönlerimi baskın. Bu güne kadar en fazla kendi çıkarları için mi, kamu çıkarları için mi emek göstermiş, başarılı olmuş. Milli ve manevi değerlerimizle barışık mı, kavgalımı yoksa münafıkça bir tavrımı var. Tabiî ki özellikleri daha da arttırabiliriz.

 Vekilimizi, Biga’dan, Bandırmadan, çevre ilçelerden, Silivri’den, yurt dışından yabancı dil eğitimi de almışlardan ararsak çook ararız.

Adamlara baksanıza, “ ses kaydında “ önce liderleri toparlayalım, yangını kaynağından halledelim”  başka bir ses kaydında da “ tepelemek var acımak yok, sorarlarsa adam ihtilal yapmayı düşünüyor dersin” diyen kanlı bir darbe planlayan ve cezaevinde olan cuntacılara rozet takıp vekillik teklif ediyorlar. İnanın duyduklarıma inanamıyorum. Bu partiler sanki seçimlere giderken eceli gelmiş gibi bir harekete giriyorlar, seçimlere giderken kamikaze dalışı yapıyorlar. Sonrada Ak Partinin oyları niye yüzde ellilere tırmanıyor diye merak ediyorlar.  Onlara soruyorum, niye merak ediyorsunuz, hepiniz adeta Ak Partinin tek başına, hem de ezici bir çoğunlukla iktidara gelmesi için Ak Partililerden daha fazla çaba gösteriyorsunuz.  Siz böyle yaptıkça, akıllı, sağduyulu ve demokrasi yanlısı bu millet kime gidecek, belli değil mi adres. Valla ben çok açık fikirliyim, kızan kızar, darılan darılır, şu anda R. T Erdoğan’ dan başka alternatif bir lider göremiyorum. Keşke görebilseydim, bir tane görmüştüm onu da sanırım bu hainler suikastla helikopterini düşürdüler.

Ama ümitliyim, Allah hiçbir zaman yanlış kişileri iktidara getirmez, gelseler de orada fazla tutmaz.  Allah Müslümanlar aleyhine kimseye bir zafer nasip etmez. Görüyorsunuz Ortadoğu da iş birlikçi diktatör hainler birer birer fare deliklerine gönderiliyorlar.  Az bir saltanattan sonra ebedi bir zillete nasılda mahkûm oluverdiler.  Onların sonları böğüre böğüre ölmektir. Allah, halk ve insanlık düşmanlarının sonları hep aynı olacaktır.

 

    Yine yazı konumuza dönmek gerekirse şöyle diyebilirim. Halk aslında kimin vekil olacağını biliyor da, halka soran yok. Kim vekil olabilir, vekilliğe layıktır o kişiler var ama onlara uğrayan yok. Ben biliyorum ama bana soran yok. Ne mücevherler var, ne insanları tanıdım.  Hepsi Gönenli, ama hepsi, Gönen dışında yaşıyor. Ne demişler atalarımız, alçak yer yiğidi hor görür. Yiğitler Gönen’de barındırılmaz, barınamazlar.  İki ay önce bir konuğum geldi GönTAM’a,  orduda görevli üst düzey bir subay. Gönen’li,  bilgi, vizyon, enerji, heyecan, sosyal- kültürel yön süper. Şaşırdım kaldım,  nerede yetişmiş bu adam dedim, hayretler içinde kendime sordum, bu adamları değerlendiren olur mu, hizmet fırsatı veren olur mu, seni biz şurada görmek istiyoruz diyen olur mu.  Olmaz dedim, dürüst, ilkeli, ahlaklı,  halkla barışık, halkın içinde olan, hizmet sevdasıyla yanıp tutuşan insanlar, kuytuda kalmaya mahkûmlar bu ülkede dedim.  Adam Gönen’e, annesini ziyarete gelmiş, gelmişken bir de belediyeye uğrayayım yetkililerle tanışayım demiş. Demiş demesine ama randevu alamamış, tanışma hevesi kursağında kalmış. Böyle onlarca kişiyle tanıştım, dertleştik.  Kapımız ve gönlümüz Allaha şükür herkese açık. Kimseye ne randevu veriyorum, nede alıyorum. Bu gün randevu vermeyenler,  verdikleri randevuyu yerine getirmeyenler unutmasın ki bir gün gelecek, çok bol vakitleri olmasına rağmen, randevu isteyen bir tek kişi bile olmayacak.

İnşallah vekilimizi buluruz. Devam edelim bakalım aramaya. Gönen’den gerçekten yukarıda saydığım bütün kriterlere uygun birisi çıkarsa, hangi partiden olursa olsun vallahi önce ben destek veririm. Parti, purtu ayrımı yapmam.  Kriterlere uygun birisi de, cuntacıları liste başına yerleştiren partilere de herhalde itibar etmez.

İnşallah hakkımızda hey şey hayırlı olur.  Gönen’den hayırlı birisi çıkarda yine hayırlı işler yaparak ilçemize, memleketimize, insanımıza hizmetler sunar.

Hanımlar Konferansta, Beyler Kahvede

Hayra ve İlme Hizmet Vakfını Termik Ederim

Gönen’de hanımlarımız Gönen’in gururu olmaya devam ediyor. Perşembe akşamı yatsı namazından sonra sinema salonunda  “Namazla Diriliş”  adlı konferansta salon doldu taştı.

Üçyüz kişilik salonda altı yüz kişi nasıl konferans izlermiş herkes şahit oldu. Ben oturmaya yer bulamadığım gibi fotoğraf çekmeye de fırsat bulamadım. Adeta mahşer günü gibi bir kalabalıktı.

Namaz Gönüllüleri Platformunun yaptığı konferansın Gönen’deki ev sahibi hiç şüphesiz yine Gönen Hayra ve İlme Hizmet Vakfı idi. Gerçekten Hayra ve İlme Hizmet eden bir vakıf. Adı ve hizmetleri ile müsemma bir kuruluş. Yirmi yıla yakındır ilçemizde hizmet veriyor. Partiler, cemaatler, görüşler, inançlar, kuruluşlar ve tabiî ki siyaset üstü bir kuruluş. Tam bir Osmanlı kuruluşu. Koltuk, kanepe, makam, menfaat  mücadelesinin yerine hizmet  etme ve sevap kazanma mücadelesi var. Herkes bu kuruluşu örnek almalı bence. Vakti ve maddiyatı bulunduğu halde hiçbir derneğe, vakfa üye olmayanlar, bir kuruş, zerre kadar bir desteği, ilgisi ve alakası bulunmayanlar bence kendinden ve insanlığından utanmalı. Ben insan mıyım acaba diye kendini sorgulamalı.

Konferansı ayakta izleme imkânım oldu. İnanın salonun üçte ikisini hanımlarımız oluşturmuşlar. Hani konferans salonlarında bir prensip olur, hanımlar için de yer ayrılmıştır derler ya.  Burada tam tersi olmuş. Erkekler için de yer ayrılmış. Ayrılmış ayrılmasına ya,  kendilerine ayrılan yeri kahveden, okey masasının başından gelip te dolduramamışlar bile.

Konferans salonunu şöyle bir izledim, başı açık başı kapalı her kesimden ve yaş gurubundan hanımlarımız inanın bilgiye, ilme susamışlar. Doldurmuşlar salonu hınca hınç. Çoğu da ayakta ve merdivenler üzerinde, hiç konuşmacıyı göremeden sadece sesini duyarak izliyorlar. Zaman zaman gözyaşlarının sel olup aktığını ve büyük bir inanç atmosferinin içinde kendilerini bulduklarını gözlemledim.

Gerçektende hanımlarımız Gönen’li Mehmet Efendi diyarına daha fazla yakışıyorlar, Mehmet efendinin memleketini daha iyi temsil ediyorlar.

Mahalleden hanımlar birleşerek akın akın salona konferansa gelirlerken, eşlerinin de onları konferansa bırakıp kahveye gittiklerini gördüm. Çok üzücü bir nasipsizlik. Senin ayağına kadar bir ilim, bilim fırsatı gelmiş onu tepiyorsun.  Fırsatları değerlendiremiyorsun. Kahve ve okey masası kaçıyor mu be adam. İnanın ilçemizde bir program olup ta gidemedim mi içimde bir burukluk, eksiklik, huzursuzluk oluyor. Acaba kaçırdığım bir fırsat mı oldu. Herkes fırsattan istifa de etti de, bir ben mi edemedim diye düşünüyorum.

Bu şunun gibi bir şey dir. Çarşıda, bir salonda, insanları toplamışlar, gelenlere ikişer yüz TL para vermişler. Siz de gidememişsiniz ve iki yüz TL den olmuşsunuz. Veyahut da şöyle de düşünebiliriz. Belediye hoparlörü bir haftadır bu konferansın anonsunu yaptı. Belediye hoperlerinden denilseydi ki, Perşembe günü akşamı saat 20.00 da Sinema salonunda Maliye bakanlığından gelen bir ekip herkese 100 er TL para dağıtacak diye anons edilseydi ne olurdu. Herhalde salon 300 kişiyle ancak mı dolardı, yoksa yer kapmak için Perşembe günü güneş doğmadan sabahın altısında salonun önünde kuyruklar mı oluşurdu. Kahvelerde okey oynayan adam mı kalırdı. Görüyoruz Sosyal yardımlaşma Vakfının önündeki kuyrukları da oradan tahmin ediyoruz. Mesela o kuyrukta olan insanlardan, Perşembe günkü konferansta kimse gözüme çarpmadı.

Bir diğer husus halkın hınca hınç doldurduğu, gönüllerin coştuğu, büyük buluşmaların yaşandığı önemli programlarda ne hikmetse ilçemizin yerel basından kimseleri göremiyoruz, görmekte zorlanıyoruz veyahut çok az ve kısa süreli görebiliyoruz.

Mesela en son Mehmet Efendi camisinde yapılan anma programında Pazar günü caminin içinin dışının dolup taştığı programda Gönen’deki basından kimseyi göremedim. Vakıf yetkilerinden birisi, gelip sordu, hani basından kimse yok mu dedi.  Ben de dedim ki çağırmadınız mı dedim. Hepsini tek tek aradık dedi: Meğer bey efendiler özel davetiye bekliyorlarmış. Bir yerde haber olacaksa, gazeteci haber yerine davet edilecekmiş. Böyle bir şey varsa onu ben bilmiyorum. Ben şahsen gazeteci değilim, basın da değilim. Müstakil, bağımsız, bağlantısız araştırmacı yazar ve gözlemciyim. Davet edilen her yere gidiyorum, bazen de davet edilmeyen yerlere de gidilir.  Adam unutmuştur, genele bir davet söz konusu ise duyan ve vakti olan gider.

Mesela geçen Ticaret odasının ödül töreni vardı,  Gönen’deki bütün basının tamamı oradaydı. Bir odanın kongresinde bütün basın orada, zengin birinin cenazesinde bütün basın orada. Ben istiyorum ki basın halkın bütün katmanlarına ve inançlarına eşit mesafede olsun ve değer versin. 50 kişinin katıldığı oda kongresini haber yapmaya geliyorsa, 300 kişilik bir salonu 600 kişinin doldurduğu bir konferansa da katılsın haber yapsın.

Belediye başkanımızda konferansa en son gelenlerden oldu. Tabii biz yer bulamadık, dışarıda kaldık, ona yer verdiler, oturup izledi. Halkın katıldığı ve büyük ilgi gösterdiği birçok önemli toplantı ve etkinliklerde de başkanımızı, kaymakamımızı, diğer idari birim amirleri ile oda başkanlarını ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini de görememekteyiz. Bu makamlar, halk adına düzenlenen, siyasi ve ticari olmayan, Türkiye vatandaşı olan kişi ve kurumların düzenlediği ve katıldığı toplantı ve etkinliklerde niye olmuyorlar anlayamıyorum. Başbakanımız daha yeni konuştu. Halkın içine girin, gerekirse çizmelerinizi giyin ekibe dahil olup onlarla birlikte çalışın. Evlerine, mekânlarına gidin ziyaret edin. Halkla iç içe olun demedi mi. Valla ben belediye başkanını çarşının ortasında yanında hiçbir adamı olmadan sıradan bir vatandaş gibi dolaşırken, dükkânlara girip bu kaç para diye sorarken, parkta yalnız başına oturup çay içerken, bir eve ziyarete gidip hal hatır sorurken, evinden iş yerine yayan gelirken, çalışan personelin masasına yanına gidip karşısında oturup çay içerken, bisikletle eve öğlen yemeğine giderken, makam arabasını kendisi sürerken, bankamatik kuyruğunda maaşını almak için sıra beklerken görmeyi arzu ediyorum. Sanırım herkes böyle arzu ediyordur. Sıradan biri, bizden, içimizden biri ancak bu şekilde olunabilir diye düşünüyorum.  Daha Cuma günü başbakanımız Ankara Hacı bayramda Cuma namazını kıldıktan sonra halkın içine girip simitçiden simit alıp yemedi mi. Ben ilçemin belediye başkanını ancak kongrelerde, seçim zamanları esnaf ziyaretlerinde, televizyon programlarında, otel koridorlarında görebiliyorsam o yönetimden ne bir beklentim ve nede bir desteğim, katılımım olabilir. Ve o yönetimin de başarılı olma şansı çok azdır.

Gönülleri coşturan, insanları buluşturan, hayır köprülerini oluşturan Gönen Hayra ve İlme Hizmet Vakfının yönetiminden başta,  32 yıldır tanıdığım, sevdiğim ve örnek aldığım ve 1978 den 1980 ihtilaline kadar MTTB de birlikte olduğum Hüseyin Uyar ağabeyime, yine İmam Hatip Lisesinden 32 yıldır hocam olan Kamil Çavuşoğlu’na, Abdurarhman Kural’a ve diğer vakıf görevlileri ve hizmeti olanlara sonsuz teşekkür ediyorum.  Ayrıca bu tür organizasyonlarından dolayı kendilerinden biz razıyız, Alhah’da razı olsun. Çalışmalarında ve hizmetlerinde Allah yardımcıları olsun.

Gönen’li hanımlardan da Allah razı olsun. Gerçekten gönül köprülerinin atılmasında, bu tür büyük organizasyonların gerçekleşmesinde onlar olmasa inanın işimiz harap. Hanımlar olmasa dışarıdan getirdiğimiz konferansçı misafirlerimize salonu dolduramadığımız için rezil olabiliriz.

İyi ki hanımlarımız var. İnşallah bundan sonraki konferans ve etkinliklerde erkekler şampiyon olurlar. Hani dinimize göre Mümin erkeklerle Mümin kadınlar hayırda yarışırlar ve yardımlaşırlar ya.

Buradan kurum ve kuruluşların,  sivil toplum kurumlarının,  idarecilerine ve başkanlarına da seslenmek isterim. İşiniz gücünüz koltuklarınızı korumak olmasın. Boş durmayın, kendiniz için, üyeleriniz için, toplum için, Gönen için ve en tabiî ki ve hakikisi Allah rızası için bir şeyler yapın. Çalışın, üretin, koşun, koşturun, terleyin, yorulun, sıkıntılar çekin.  Bir atasözü var, at ölür meydan kalır, yiğit ölür şanı kalır. Koltuklar, makamlar gelip geçicidir. O koltukta ne kadar kaldığınız önemli değildir, neler yaptığınız önemlidir. Bir çivi çakmadan, bir eser, bir anı bırakmaman, bir basamak yükseltmeden, bir gönül almadan giderseniz koltuktan var halinize derim. Biliyorsunuz Hüsnü Mübarek de Mısırın başında koltuğunu 32 yıldır korumayı başarabilmişti. Sonra ne oldu hepiniz biliyorsunuz. Örnekleri çoğaltabiliriz. 

   Sürçü lisan eylediysek affınıza sığınırım. Haftaya aynı gün, aynı sayfada,  eğer sahibi değişmez ize aynı gazetede başka bir sohbet konusunda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Boş Teneke Çok Gürültü Çıkarır

Hangi Partinin Arkasından Gitmeliyiz

     Konuma girmeden önce Mübarek firavununun gidişi tüm İslam alemine ve başta Mısır’lılara mübarek olsun.

     Merak ediyorum, Hüsnü Mübarek 32 yıldır 82 milyonluk Mısır halkına ve Yahudi  İsrail katillerine destek vererek Filistin halkına zulmetti. Kendisi 82 yaşında ve ülkeden kaçtı sanırım bundan sonra fare deliğinde yaşayacak. Ve tabii 82 yılın sonunda bir gün ölecek. Ölecek te ölmesine, bu kadar insanla nasıl helalleşecek.  Helalleşmeden öbür dünyaya nasıl gidecek. Giderse orada bu yaptıklarının hesabını nasıl verecek diye düşünmeden geçemedim. Darısı diğer zalimlerin başına: Yaşasın diktatörler, zalimler, cuntacılar ve ergenekoncular için cehennem diyerek bu haftaki yazıma geçiyorum.

     Boş teneke çok gürültü çıkarır veya tangırdar diye halk arasında çok meşhur bir atasözü vardır. Geçen Gönen’e gelişinde Başbakanımızda çok tuttuğum bir atasözünü söyleyiverdi. Horozu çok olan köyün sabahı geç olur dedi. Atalarımız inanın hiçbir sözü boşuna söylememiş. Bu iki söz sizce hangi partilere cuk diye oturuyor. Orduya selam çakanlar, darbe yapmıyor diye bozuk atanlar, silivrideki azılı ve vatan haini Ergenekon terör örgütü sanıkları ve bu milleti tepeleyelim, acımayalım, toplama merkezinde toplayalım diyenlerle kol kola, sarmaş dolaş olanlar, nasıl nasıl meclise sokalım da adaletin elinden kurtaralım diyenler, PKK lı bir partiyle ittifak yapsak daha çok oy alır mıyız diyenleri, terörist başına sayın diyenleri, terörün azalmasından ve bitmesinden içten içe hoşnut olmayanları  gözünüz var görüyorsunuz, kulaklarınız var duyuyorsunuz, kalbiniz var hissediyorsunuz. Değil mi?

  Gözleriniz var görmüyor sa,  kulaklarınız var duymuyorsa, kalbiniz var hissetmiyorsa, aklınız var akletmiyorsanız vay halinize derim.

     Bize, yani ülkemize çok gürültü çıkaranlar lazım değil. Halka ve hakka hizmet edenler, halkın değerleriyle barışık olanlar, insan haklarını ve demokrasiyi, kişi hak ve özgürlüklerini damarlarına kadar içine sindirenler, iki yüzlülük ve münafıklık yapmayanlar lazım.

   Seçimler geliyor, Türkiye’de ve Mısırda sandık kapımızda. Gürültü çıkaranlarla, demokrasi tiyatrosu oynayan sahtekârları, karanlık odaklarla, ABD ve diğer sömürgeci ülke ve menfaat şebekeleri ile sarmaş dolaş olan bozguncu işbirlikçileri, ırkçı, milliyetçi, bölücü şövenistleri karşımızda ayan beyan izliyoruz, görüyoruz.

  Şu işe ve acayipliğe bakın, Türkiye’de bölücüleri, fitnecileri, cuntacıları, inanç ve demokrasi düşmanlarını, terör örgütü sanıklarını, Mısırda  Mübarek firavununu destekleyen  ve onlara alkış tutan insanları görüyoruz. Esfele sefilin ayeti sanki bunlar için inmiş.

    Bu dünyada kimi destekliyorsak, öbür dünyada da onunla birlikte olacağımızı unutmamalıyız. Ahiret gününde herkes sevdiğiyle haşrolunur ayeetini unutmayalım.

    Kıyamet gününde herkes Dünyadaki lideriyle, sevdiğiyle çağrılacak ve haşr olunacaktır.

            İsrâ 71:”Bir gün (kıyamet ve hesap gününde) bütün insanları önderleriyle beraber çağıracağız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.”

    İyi insanlarla olmalıyız, iyi insanlara, iyi partilere, iyi ve güzel projelere destek olmalıyız. İyi ile kötüyü idrak etmek için Allah bize göz ve akıl vermiştir. Kötüler de iyiler de hallerinden, hareketlerinden ve tabiî ki simalarından kendilerini belli ederler.  İşte bu konuda bize ışık tutan ayeti  kerime..

           Rahman 41: ”Mücrimler simalarından tanınırlar da ayaklarından yakalanırlar...”

            Fetih 29: ”...Onları (müminleri), rükû ve secde eder halde (namaz kılarken) Allah’tan sevap ve rıza istediklerini görürsün. Secde eserinden nişanları yüzlerindedir. “

         Onlar, yüzlerindeki secde izleri, nurları ile karşıdan tanınırlar. Yüzlerinde bir serinlik, hoşluk, tebessüm ve merhamet izleri, acizlik belirtileri vardır. Konuşmaları, kılık kıyafetleri, her türlü hal ve hareketleriyle müminler; kâfirlerden, münafıklardan, günahkârlardan ayrılırlar, seçilirler. Ayrıca kâfirler konuşmalarından, giyim kuşam, hareket ve davranışlarından da belli olurlar. Kendi aralarında da hep kavgalıdırlar, barışık değillerdir.

    İsrâ 72:”Bu dünyada kör olan Ahirette de kördür. Ve yolunu daha fazla şaşırmıştır.”

   Vatan hainlerine ve bölücülere hiçbir anlamda ve platformda yardımcı olmamalıyız,  şeytanın, kötü kimselerin gönüllü avukatlığını yapma gafletine düşmemeliyiz.

   Nisâ 109:”İşte siz (ey hainleri müdafaa edenler) öyle kimlersiniz ki, cahiliyet gayreti ile Dünya hayatı uğrunda o hainlerden yana (lehinde) mücadeleye atılmışsınız. Kıyamet gününde (cehennemde) onlara azap edilirken, kendileri hesabına Allah’a karşı mücadele edecek kimdir? Yahut onlara kim vekil olacak?”.

:”O münafıklardan seni dinlemeye gelen de var. Hatta senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle derler. Demin ne söyledi? Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini mühürlemiştir de hep havalarına uymuşlardır”.

Tevbe 32:”Onlar, Allah’ın nurunu (şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu tamamlayacaktır”.

Herkes her ne yaparsa hep kendine yapar. Biz ne yapıyoruz ona bakmalıyız.

    Yûnus 23:”...Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. O kıymetsiz dünya hayatının biraz zevkini sürersiniz, sonra döner bize gelirsiniz. Bizde bütün yaptıklarınızı size haber veririz.”

      En’am 123:”Mekke’de olduğu gibi, her beldede de en büyük günahkârları (Mücrimleri – yüksek), mevkide bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar. Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında değillerdir”.

       Biz boş kişilerden kesinlikle yüz çevirmeliyiz. Boş tenekeleri, boş sözleri dinleyerek ne zamanımızı harcamalıyız ne de psikolojimizi bozmalıyız. Zaman sermayemiz çok önemlidir.

         Mü’mimün 3:”Onlar ki, boş sözden ve faydasız işten yüz çevirirler.”

        Furkan 72:”Onlar ki, yalana şahitlik etmezler ve boş söz konuşanlara rast geldikleri zaman, bulaşmadan iyi bir şekilde yüz çevirip geçerler...”

        Görüyoruz ülkemizde ve dünyada Allah zalimlerin bir kısmını bir kısmına musallat ediyor, bir kısım insanlarla yine bir kısım insanları def ediyor, savıyor. Bunlara şahit oluyoruz.

            En’âm 129:”    Zalimlerin bir kısmını kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz”

            Bakara 251:”Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün kılmasaydı) yeryüzü fesat ve küfür karanlığına bürünürdü. Fakat Allah, alemler üzerine ihsan ve rahmet sahibidir.”

            Hacc 40:”...Eğer Allah insanların bir kısmını (müşrikleri) bir kısmı ile (müminler) defetmeseydi, içinde Allah’ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve camiler elbette yıkılırdı. Muhakkak ki Allah dinine yardım edene yardım edecek, zafer verecektir...”

 

    Bakınız diktatörlere, zalimlere, cahillere, hainlere ve kâfirlere dost olanlar ve dost olmak için yarışan nifakçıların durumlarını Kuran nasıl açıklıyor..

Müntehine 9: “Allah, sizi, ancak din hususunda sizinle savaşan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarmanıza yardım eden kimselerden, onlara dostluk etmenizden men eder. Kim de onlarla dostluk ederse, işte onlar, zalimlerdir”.

Mâide 52: “Onun için, kalplerinde nifak hastalığı olanları görürsün ki, kâfirlerle dostluk yapmak hususunda yarışırlar. Korkarız bir zaman inkılâbı ile İslam mağlup olur derler. Fakat yakındır ki; Allah Müslümanlara zaferi veya kendi katından bir emri (münafıkların açığa vurulması emrini) getirir de nefislerinde, gizlediklerine pişman olurlar”.

Türkiye ve dünyadaki gelişmeler ve yaşananlar paralelindeki olaylar üzerinde şöyle bir Kuran-i ve rahmani bakış açısı sunmaya çalıştık. Biliyoruz ki Kuran-ın değinmediği hiçbir konu ve olay yoktur.  Umarım bu ayetler ışığında olayları doğru yorumlayabilir ve önemli dersler çıkarabiliriz.  Şayet düşünmeyen, akletmeyen bir güruh dan değil isek.

Ben şahsen bu ayetleri günümüze çeviriyorum ve kendimce yorumlayarak önemli dersler çıkarıyor, tavır belirliyor ve bakış açılarımı değiştiriyorum. Yani olaylara farklı pencerelerden bakmaya çalışırken, en büyük pencere ve ana pencereden de yani Kuran penceresinden de bakmayı asla ihmal etmiyorum. Ve bunu da herkese tavsiye ediyorum. Fikirlerinizin, görüşlerinizin, tartışmalarınızın,  savunduğunuz tezlerin ana kaynağı Kuran değil ise veya Kurana dayanmıyorsa onun içi boş dur, köksüzdür, bilimsellikten uzaktır, sakattır, sizi her yerde mahcup eder

 

Mübarek Firavunu ve Şeytan Amerika

İçimden yaşasın firavunlar ve şeytanlar için cehennem demek geliyor. Adı mübarek, durumu firavunluk ve diktatörlük. Görüyorsunuz, diktatörlerin dünyadaki akıbetleri de cehemmem, ahiretteki sonları da cehennem. Hiçbir diktatör sonuna kadar saltanat sürememiştir, süremeyecek de. Kimisi idam edilmiştir, kimisi böğüre böğüre ölmüştür. Yaptıkları yanlarına kar kalmamıştır. İşte Allah bir takım insanlarla bir takım insanları bertaraf eder. Bu konuda bir ayet de var.  Akletmeyen bir güruh topluluğu. Kuran-ı kerim onlar için hiç düşünmezler mi, akıl etmezler mi buyuruyor. Dünya hayatının aslında bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu unutup, dünyaya kazık çakma, alçak dağları ben yarattım edasına bürünme cehaletine nasıl da kaptırıyorlar kendilerini. Şeytan vesvese veriyor, gözlerini saltanat sevdası bürüyor.

 Televizyonlarımızdan Mısırdaki firavun iktidarının 32, hatta 40 yıllık saltanatının, diktasının çatırdamalarını izliyoruz. Büyük şeytan Amerika’ya bak. Sözde demokrat, sözde insan hakları savunucusu. Aslında Amerika’ya firavunların reisi de diyebiliriz. Ortadoğu’daki bütün diktatörleri ve kralları Amerika kendi emperyalizmine uşaklık ettikleri için besleyip desteklemiyor mu.  Katil ve terörist İsrail devletinin ve diktatör firavun rejiminin temsilcisi Mübarek, ABD nin elemanları ve destekçileri değil mi. ABD işine gelirse demokratları da firavunları da diktatörleri de destekler. İşine gelmezse seçimle iş başına gelmiş demokrat iktidarları, yerli işbirlikçiler ve cuntacılar aracılığıyla karışıklık çıkararak alaşağı etmiyor mu. Türkiye’deki cuntacıların ve Ergenekoncuların ve hatta PKK nın ABD ile içli dışlı olduğu görüntüleri ve belgelerini görmedik mi.

Firavun rejimlerinin halkları Türkiye’yi örnek alarak ve başarılı bir yönetimi görerek cesaretlenmeye başladılar. Türk İslam birliği sanki kendiliğinden gerçekleşiyor gibime geliyor. Ve tabiî ki orta doğuda reformlar, demokratik devrimler, halk iktidarlarına doğru yönelişler başladı. Artık diktatörleri ve cuntacıları eskisi gibi halkın elinden ABD bile alamayacak, kurtaramayacak. Hakkın ve halkın dediği olacak. Görüyorsunuz ülkemizdeki cuntacıları, diktatörlük heveslilerini, ABD uşaklarını. Yolları Silivri de birleşti, kesişti. En ufak bir ışık da görmüyorlar, başı boşta bulunan yerli yandaşları da gördüğünüz gibi her gün bir farklı eylem ve fitne peşinde.  Tabiî ki siyasi uzantılarının da organize destekleri sayesinde bu işleri yapıyorlar.  Tek umutları ABD ve içerideki siyasi işbirlikçileri ve illegal örgütlere kalmış. Bir karışıklık çıkarda darbe olur, bize de ışık gözükür diye dört gözle bekliyorlar ama nafile bekleyiş bu. Onları kurtarmak için uğraşanların da kendilerine bile mecali yok.  Anketlere baksanıza % 48, % 23, % 11 çıkan oranlar korkulu rüyalara sebep oluyor.  Halk karanlığı da ışığı da gördü. Tuttuğunu bu şekilde tutar. Artık halka rağmen bir şey olmuyor, olmayacakta.  Şu muhalefet partisinin birisine neler oluyor bir türlü anlayamıyorum. İllegal oluşumlarla nasıl hasbıhal içinde görünüyorlar. İktidar olmaya pek niyetli görünmüyor veya iktidar olmaktan ümitlerini kesmiş gibi bir halde görüyorum. Hizipler, entrikalar, kavgalar, anlaşmazlıklar, iftiralar yok yok,  hepsi var. Çok sesliliğin bu kadarına da pes doğrusu.  Muhalefetin arzı endam ettiği bir TV kanalı borcundan dolayı kapanmış. Hayret edilecek bir durum. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Yani bir Profesör Doktor Haydar Baş gibi bile olamıyorlar. Adamın tam 5 tane televizyonu var hepsinde de tıkır tıkır sohbet programları ve menkıbeleri yayınlanıyor.  Televizyonu dahi işletemeyen bir parti iktidar olup da ülkeyi nasıl işletecek siz düşünün.

Bazı kişiler de orta doğuda diktatörlere kaştı başlatılan halk hareketlerinden esinlenerek kendileri için Türkiyeye’de pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bilmiyorlar ki Mısırdaki halk hareketi buradaki malum parti zihniyetine kaşı yapıldığını. Halka rağmen halkçıların elinden çok çekti bu millet.

Dünya yeniden şekilleniyor.  Öyle bir zamana geliyoruz ki ne diktatörlerin yanına kar kalacak yaptıkları, ne de darbecilerin ve cuntacıların yanlarına kar kalacak. Artık cuntacılara içeriden ve dışarıdan destek verme cesaretini gösterebilme devirleri de kapanıyor.

Çetecilerin, darbecilerin, cuntacıların, bölücülerin, halk düşmanlarının, yerli münafıkların cezaları dünyadayken verilmeye ve görülmeye başladı. Önce ülke olarak bunlar yaşandı, şimdi de dünya ve uluslar olarak yaşanmaya ve görülmeye başladı.

Irak diktatörü belasını buldu, Ürdün tamam, şimdi Mısır firavununun son çırpınışları, sıradakilere de sıra gelmeye ve telaşlanmaya başladılar.

Zalimler, halk düşmanları, diktatörler, insanlığın yüzkaraları birer birer, ibretlik ve hüsran sonları ve gidişleriyle gitmeye başladılar.

Mazlumların ahı tutmaya ve zalimler titremeye başladı. Allah cezada acele etmez, süre verir. Ama bazen insanlara yaptıklarının cezasını daha dünyadayken de tattırır ki, belki diğerleri de ibret alırlar ve hatalarından dönerler diye.

Bu konuda Allahü teala bakın nasıl buyuruyor; Nâhl 61: ”Eğer Allah zulümleri  (günahları, sapıklıkları, küfürleri) yüzünden insanları (hemen) hesaba çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan bir tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları takdir edilen bir mühlete kadar geciktirir.”

Yine Kuran-ın bir tespiti, Allah zalimler topluluğunu asla huzura erdirmez. Biz insan ve tabiî ki Müslümanlar olarak daima mazlumların safında ve arkasında olacağız, zalimlerin de, hem ülkemiz içinde ve hem de dünya genelinde karşısında olacağız. Unutmamalıyız ki zulme rıza zulümdür. Zerre kadar da olsa zalimleri ve kötüleri savunmak, desteklemek o zalimliği ve kötülüğü yapmış gibi olmaktır.

Bakınız Allah-ü Teala bu hususta ne buyuruyor.

Şûra 39:”O kimselerdir, kendi haklarına tecavüz vaki olduğu zaman, onlar yardımlaşırlar”.

Nisâ 144: ”Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da Kâfirleri (dostlar) veli edinmeyin. (Başınıza geçirmeyin) Azabınızı gerektiren açık bir hüccet Allah’a vermek ister misiniz...”

Zalimleri başlarına getirenler, getirilmesine vesile olanlar da mutlaka o zalimlerin zulümlerinden zarar göreceklerdir.

     Bizim yolumuz, dostumuz, destekleyicilerimiz, savunacaklarımız bellidir.

Mâide 55: ”Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun Peygamberi, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’ın (tüm) emirlerine boyun eğen Müminlerdir”.

     Şu işe bakın, soyadı Mübarek, kendisi zalim. Adı İslam Kerimov, Özbekistan Cumhurbaşkanı, kendisi İslam la ilgisi alakası olmayan bir diktatör.  Destekçisi Amerika. Nerede bir zalim var, nasıl ayakta kalıyor diye bir baksanız, ülkesinin bütün kaynaklarını Amerika’ya peşkeş çekmiş, bir kısmını da kendine ayırmış, ailesi ve yerli uşaklarına da dağıtmış diktatörler ve arkasında büyük şeytan Amerika ve diğer sömürgeci ülkeler.

Bu diktatörlerin akıbetleri keşke diğerlerine ders ve ibret olabilse. Ama nafile.

Bakara 18: “ Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönmezler.”

Nisâ 56: “ Şüphesiz ki ayetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın, ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine değiştirerek başka deriler vereceğiz...”

Türkiyede’ki hilebazların oyunlarını, karıştırıcılık ve kışkırtıcılıklarını görüyoruz her gün. Hiç boş durmuyorlar maşallah.  Başbakan da ne diyor onlar için, onlar da görevlerini yapıyorlar diyor. Neticede imtihan dünyasındayız. Herkes şimdilik rolünü oynuyor. Biz hangi roldeyiz ona bakmalıyız.

Al-i İmrân 120:” Size ( Müslümanlara) bir iyilik dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felaket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz sabırlı olur da korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.

Biz gerçekten rolümüzü iyi oynamalıyız. Hangi roldeyiz ona iyi bakmalıyız. Oturup seyir mi ediyoruz, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mı diyoruz, dünyada ezilen, aç kalan, zulüm gören mazlumların çığlıklarını hissediyor muyuz, etmiyor muyuz. Neyiz, ne yapıyoruz, rolümüz ne.

Al-i İmrân 142:”Yoksa Allah, içinizden mücadele (cihat) edenlerle (çile ve musibetlere) sabredenleri belli etmeden (imanı telkinleri pratiğe geçirmeden) Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz”.

Bakara 214:”Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız. Peygamber ve onunla birlikte olan müminler; Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa düşmüşler ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır”.

   Yukarıdaki ayetlerde Rabbil alemin; Siz, sizden önceki Müminlerin Allah yolunda yaptıkları mücadeleleri, çektikleri sıkıntı ve çileleri çekmeden öylece Cennete gireceğinizi mi sandınız diyor ve diyor ki dimdik duran ve kenetlenen halka Allahın yardımı mutlaka gelir buyuruyor.

    Nûr 55: Sizden iman edip te Salih ameller işleyenlere Allah şöyle vaat buyurdu: Yemin olsun ki, kendilerinden evvel gelen İsrail oğullarını nasıl kafirlerin yerine getirdi ise, onları da kafirlerin arazisine getirecek (hakim kılacak) ve onlara, kendileri için seçtiği dinlerini, (İslam’ı) kuvvetlendirip icra imkanı verecek, onları korkularının arkasından muhakkak emniyete kavuşturacaktır. (Allah Müslümanların düşmanlarını helak edecektir)...”

   Tevbe 32:”Onlar, Allah’ın nurunu (şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu tamamlayacaktır”.

Muhammed 27: ”O halde, melekler onların (kâfir, münafık ve diktatör zalimlerin) yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırlarken nasıl hareket edecekler”.

 Nâhl 32:”Takva sahipleri (müminler) o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. Selam size. Yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennete...derler”.

    İnşallah Mısırda, Ürdün’de,  Cezayir’de,  Tunusta, Afganistan’da, Irakta ve diğer bütün zulmün ve zalimin baskın olduğu coğrafyalarda Müslümanlar birleşerek, Allahın yardımlarını da alarak, hainlere, zalimlere, diktatörlere, yerli uşaklara galebe çalarlar.

    Biz dua edelim, bütün zalimler, hainler, diktatörler ıslah olsunlar, imana ve insafa gelsinler. Yine dua edelim, eğer imana ve ıslaha gelmezlerse kahru perişan olsunlar.

  Allah Müslümanları birlik ve beraberlikten, dirlikten ve zalimlere karşı dik duruştan ayırmasın.

Gönen’in Filmini Çekiyoruz

Önceki yazılarımda Gönen için bir şeyler yapmalıyız demiştim. Kime ne demişim ki, kim ne yapacak ki. Yapacak kimse varmı ki. Gönen’i, halkı düşünen, hizmet sevdasıyla yanıp tutuşan, kişi varmı ki. Varsa da ben göremedim ve göremiyorum herhalde. Türkiye’de ve dünyada güzel şeyler oluyor hep birlikte görüyoruz. Büyük bir değişim yaşıyoruz. Halk bilinçleniyor ve devrimlere öncülük ediyor. Reformlara, yeniliklere, bilinçlenmeye kendi çevremizden ve etrafımızdan başlamak en isabetli olanıdır. 

Önce kendimize, kendi çevremize bakmalıyız ve önce kendimizi düzeltmeliyiz.  Bunun için de konumuz Gönen olmalı. Hep birlikte içinde yaşadığımız şehrin sorunlarıyla ilgilenmeli ve çözümü için kişiler, kurumlar olarak harekete geçmeliyiz.  O yapsın, bu yapsın, birisi veya birileri yapsın, ben yapmayayım da kim yaparsa yapsın anlayışını lanetliyorum. Biz yapmalıyız, yapmayanları yapmaya teşvik etmeliyiz, yinede yaptıramıyorsak yapacaklarla değiştirmeliyiz.

Şimdi biz sivil toplum kuruluşu GönTAM olarak karar verdik. Gönen’in filmini çekeceğiz. Bu güne kadar hep Gönen’in güzelliklerinin, özelliklerinin filmini, fotoğrafını çektik yayınladık, tanıttık, paylaşıma sunduk. Çok da güzel şeyler oldu. Bu güzel şeyler olurken, mevcut olan eksikliklerimizi, aksaklıklarımızı gözden kaçırdık, gündeme alamadık, üzerinde durmadık. Şimdi de bu alana bir el atalım istedik. Gönen Tanıtım Araştırma olarak, tanıtım görevini tam olarak yapıyor ve yapmaya da devam ediyoruz kanaatindeyiz. Ama araştırma olarak eksikliklerimizin farkına vardık, şimdi de araştırma faaliyeti eksikliğimizi gidermek için çalışma başlatalım istedik. Nedir bu çalışma, şudur. Gönen’in bütün yönleriyle, eksikliklerinin, aksaklıklarının, olumsuzluklarının fotoğraf ve video görüntülerini çekeceğiz ve internet üzerinden yayın yapan Gönen sitesi, video ve internet TV kanalında paylaşıma sunacağız.

Peki bütün bunların çekimini yapıp paylaşıma sunup ta ne olacak derseniz şu olacak. Hani kendinizi hasta hissediyorsunuz, hastalandınız nereye gidersiniz doktora. Doktora gidip muayene oldunuz, doktora şikâyetlerinizi anlattınız. Doktor dinledi, ama net olarak bir belge istiyor. Gerçekten hastalığınız varmı yok mu, varsa sorun nedir, derecesi nedir filminizi gözüyle görmek istiyor. Ona göre çekilen filme bakacak, tedavi için reçete yazacak. Reçetede belirtilen ilaçları kullanır, doktorun dediklerini yerine getirirsen düzeleceksin. Sonra tekrar seni kontrole çağırıp filmini yeniden çektiriyor ve tekrar düzelip düzelmediğine bakıyor.

Şimdi biz de Gönen’i bir hasta olarak görelim, şikâyetler, eksiklikler var, öyleyse halkımız yani içinde yaşayan bizler doktor olalım ve Gönen’in filminin çekilmesini isteyelim.

 Yine hep birlikte  teknisyen olalım, filmini çekelim ve bakalım filme. Sonra reçetemizi yazalım ve tedaviye başlayalım. Tedavi olduktan sonra tekrar aynı yerlerin ve konuların filmini bir daha çekelim ve eski hali-yeni hali diye yayınlayalım.

Bunu niye yapıyorsun derseniz, 25 yıl memurluk yaptım ve tabiî ki görevim kamera ve fotoğraf ağırlıklı olup basın yayın işeriyle meşgul oluyordum. Ankara’da görevi yeni devralan bir kurum müdürü, bana demişti ki git kadir bütün odaların, binanın, bahçenin her yerin içinin dışının film ve fotoğrafını çek bana getir. Sonra, bir yıl sonra da bir daha çekersin. Eski hali yeni hali diye. Kıyaslama yaparız demişti. Bunu uyguladık. Adam eski halini görünce var gücüyle yenilemek, değiştirmek, güzelleştirmek için çalıştı ve sonunda her şey bittikten sonra, beni yine gönderdi

 Yeniden son halinin filmini çektik. Sonra ikisinin arasında kıyaslama yaptı. Mükemmel bir uygulama ve projeydi bu. Aradaki fark çok açık ve seçik olarak görülüyordu ve herkes bu iş den memnundu.  Vay be diyorlardı.

Şimdi de biz bunu bir şehir için uygulayalım istedik. Tabiî ki bunu uygulaması gerekenler vardır ancak onlar uygulamayınca, beklemenin de bir gereği yok diye düşündük. Zaten ne kaybediyorsak hep birilerinden beklediğimiz için olmuyor mu bu kayıplarımız.

Proje şu; kamerayı, fotoğraf makinasını devamlı gece gündüz yanımda taşıyacağım. Gördüğüm her konuyu kamera ve fotoğraf görüntüsü olarak çekeceğim.  Yani tüm Gönen halkı ile paylaşacağız. Siz de etrafınızda gördüğünüz her türlü konuyu, istek ve şikâyetlerinizi bize ulaştırın. Daha sonra düzelme ve iyileştirme olan konuların son halini de çekip onu da yayınlayacağız. Eski hali buydu yeni hali bu şekilde oldu ve filanca kişi veya kurumun katkılarıyla yapıldı diye.

 Bakalım nasıl olacak. Belki iyi olur. Denemekte fayda var. En azından hiçbir kimseye zararı yok.

Tabiî ki burada kimseyi suçlamayacağız, suçlu biziz. Toplum olarak sorunlarımıza sahip

çıkmadığız için, her şeyi başkalarından beklediğimiz için, neme lazımcı olduğumuz için, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz için, cemiyetçi değil ferdiyetçi olduğumuz için, çevremizi temizlemediğimiz için, yapmamız gereken insani vazifelerimizi yapmadığımız için, sorunlarımıza duyarsız kaldığımız için, hep kendi çıkar ve menfaatlerimiz peşinden koştuğumuz için, benden çıkmasın da kimden çıkarsa çıksın dediğimiz için, her zaman her şeyi karşıdan, başkalarından beklediğimiz için biz suçluyuz.

Herkes çevresinde gördüğü olumsuzlukları fotoğraf ve film olarak çekip gonen_gontam@hotmail.com mail adresinden bize gönderebilir. Bizi arayarak bildirebilir. Biz bütün bunları bir format halinde www.gonengontam.gen.tr   internet sitesinden yayın yapan Gönen TV de yayınlayacağız.

 Şikâyet konusu olan konular düzeldiğinde yeni görüntüsü de çekilip aynen yayınlanacaktır.

Eğer sivil toplumcu isek, demokrat isek, iyi şeylerin olmasını istiyor isek, sorumlu bir vatandaş isek,

Güzel bir Gönen ve çevre istiyorsak bu projeye katılmalıyız.

Bizim sözümüz sözdür, söz namustur. Bu uygulamaya başladık ve uygulayacağız. Bize katılanlar, destek olanlar sevaba, iyiliğe, hayra ortak olur.  Katılmayanlara ise bir şey olmaz. Engellemek isteyenlere de bir gün hesabı sorulur mutlaka.

Bunu yapmalıyız, yaparsak biz kazançlı çıkarız. Gönen kazanır, halkımız, insanımız kazanır.

Şehrin içinde, dışında köylerinde o kadar olumsuzluklar, eksiklikler var ki, çok basit bir şekilde halledilebilecek o kadar iş var ki, kimse bir şey yaymayınca, el sürmeyince olduğu gibi duruyor.

  Bize katkı vermek isteyenler, bu projemize katılmak isteyenler şunu da yapabilirler.  Yapılması gereken bir iş var, onun fotoğrafını çekin ve sonra o işi yapın veya yapılmasını sağlayın, yaptıktan sonra da bir daha son halini çekin ve eski hali buydu, yeni hali bu oldu diye bize gönderin onu da yayınlayalım. Hayırda yarışalım projesi de diyebiliriz bu işe.

İnanın bu projeye katılırsanız ve uygularsak çok şeylerin kendiliğinden, sivil toplum hareketi ve gönüllülük ve katılımcılık çerçevesinde değişeceğine inanıyorum. Yoksa herkes mangalda kül bırakmadan konuşur durur, her şeyi başkalarından bekler durdur, hiçbir şey yapmazsa hiçbir şey de düzelmez.

Bir anımı anlatayım, eski kurşunlu camisi avlusunda Cuma namazı öncesi oturuyorduk. Adamın birisi dedi ki şu avlu bozulmuş mermerci biliyorsanız söyleyin de gelip yapıversin parasını ben vereceğim dedi. Ben de hemen mermerciyi aradım yaptırdım,  mermerciye dedim ki kaç para dedim, boş ver parasını dedi buda bizden olsun dedi. Adama dedim ki amca mermer için para almadılar,  caminin avlu boyası da bozuk, sen de onu yaptır dedim. Tamam dedi boyasını yaptırdık ve parasını o adam ödedi. Burada üç kişinin hayrı oldu. Yani adam hem avluyu ve hem de boyayı yaptırmaktan da sevap kazandı. Mermerciye de sevap kazandırdı. İşte çok basit bir sorsun giderme yöntemi. Tabiî ki o zaman  aklımıza eski halinin ve yeni halinin fotoğrafını çekmek gelmedi.

Biz hizmete hazırız ve iyi işler yapmak istiyoruz. Kötü bir şehir görüntüsünün muhatabı en fazla ben oluyorum. Niye derseniz, dışarıdan birisi Gönen’i aramak istediğinde internet üzerinden önce bize yani GönTAM’a ulaşıyor. Ve şehirle ilgili bütün görüş ve düşüncelerini, olumlu olumsuz ne varsa bizimle paylaşıyor, sayıp döküyor. İlgililerden bir cevap alamayan derdini bize anlatıyor. Bu inanın günde 9–10 kez tekrar ediyor. Maalesef ilgililerin de bizimle ilgisi, alakası, hatta selamı sabahı da yok. Biz artık dışarıdan arayanlara ve içeridekilere olumlu ve güzel cevaplar vermek ve bunları paylaşmak istiyoruz.

Hayırlı ve sağlıklı günler dileğiyle.

Haftaya inşallah başka önemli gündem konusu çıkmaz ise “Vekilimizi Arıyormuşuz

“ başlıklı konumuzu işleyeceğiz

Gönen’de Turizm İçin Acilen Bir Şeyler Yapmalıyız

  Gönen İçin, halkımız için, içinde yaşadığımız toplum için, geleceğimiz için, insanlık için, Allah rızası için ne olur bir şeyler yapmalıyız.

Gönen belediye başkanına, belediye başkan yardımcılarına,  Ak Parti İlçe başkanına, ilçe teşkilatına,  Diğer Parti teşkilatlarına, Gönen Kaymakamına, Ticaret Odası Başkanına, Kent Konseyine, otel ve pansiyon sahiplerine, sivil toplum kuruluşlarına, muhtarlara ve Gönen’i seven herkese açıkça sesleniyorum. Lütfen bir şeyler yapın. Yapılmasına öncülük aracılık edin. Taşın altına elinizi koyun. Bunu ister kendiniz için, ister Gönen için, isterseniz en iyisi Allah rızası için yapın.

Gönen’in her tarafını, şehrin içini dışını, köylerini, dağlarını, ovalarını karış karış gezdim ve gezmeye de devam ediyorum. Gönen’i tanıtmak, yayınlamak, övmek, reklâm etmek istiyorum ama nafile. Denizkent’e gidiyorum denizkent dökülüyor, pınarkent’e gidiyorum pınarkent dökülüyor. Köylere gidiyorum köy yolları dökülüyor. Şehre giriyorum şehir yolları dökülüyor.

Baksanıza şehir içi yolara,  birçok yerde arabamın altı vuruyor kaldırım taşına. Belediye ekipleri patlak su borularını değiştirmeye yetişemiyor, sökülen kaldırım taşlarının yerine yerleştirilmesi unutulup kalıyor. Denizkent’e gidiyorum, elimde fotogtraf makinesini gören vatandaşlar çek kardeşim çek, haber yap sorunlarımızı yetkililer duysunlar diye etrafımızı sarıyorlar.

İnanın elimizde öyle güzel nimetler, güzellikler, kaynaklar var ki farkında değiliz.

Şu denizkenti bir adam etsek Türkiye’nin en güzide turizm beldesi olacak, Gönen güney Marmara’nın incisi haline gelecek. Önceki dosyalarımızın birinde denizkent raporunu yayınladık, kimseden tık yok. Denizkent yine 2011 yılını ölü ve yine kayıp geçirecek, çok yazık. Kaplıcayla ilgili bir araştırma yaptım, hemen hemen her yerde durum aynı. Şu kaplıca sıcak suyunu diğer otel ve pansiyonlara niye vermezler, niye suyu özelleştirmezler bir türlü anlamış değilim. Sıcak su verseler Gönen’e trilyonluk yatırımlar yapılır, daha çok turist gelir ve daha çok turizm olur. Dışarıdan tur organizatörleri arıyorlar, Gönen’de nereleri gezebiliriz diye soruyorlar. Dereköy Alabalık çiftliği ile Güneşli Köy Konağını ve Dilmaç At çiftliğinden başka bir yer söyleyemiyoruz.  Adamlar Güneşli köy konağına tur düzenleyecekler ulaşamıyorlar, beni arıyorlar, internet siteleri bile yok. En az beş defa adamlara gelin bir şeyler yapalım, tanışalım, görüşelim, konuşalım, projeler uygulayalım dedim bizi  tınlayan olmadı.  Gönen’de hiç kimse de iş birliği anlayışı yok. Herkes kendi gölgesiyle dans ediyor.   Dereköy Alabalık çiftliğine giden ve selde yıkılan köprü bir buçuk yıl geçmesine rağmen hale yapılamamış.

  Düşünebiliryormusunuz, kaplıca turizmimiz, denizkent sahilimiz var ama bir turizm müdürlüğümüz ya da bir büromuz bile yok. Kimse istemeyi akıl etmemiş.  Bir müzemiz bile yok. Gönen’deki antik tarihi eserleri toplayıp Bandırmaya götürüp adeta saklamışlar kimse görmesin diye. Gönen Kent Konseyi Turizm Komisyonu kimlerden oluşur,  nereleri gezmişlerdir, nerelere giderler, ne yaparlar ne düşünürler bilen yok.

  Bir film yönetmeni gelmişti, birkaç köyü gezdirdim görüntü çekti, rapor hazırladı.  Gönen film yapımları için çok güzel bir dokuya sahip, buralara komple bir film stüdyosu bile kurulabilir demişti.  Ben de demiştim ki güzel söylüyorsunuz da, Gönen’den bir film ekibini kovdular, bir televizyonu kapattırdılar. Mekânlarımız, dokularımız güzel de, zihniyet bozuk dedim.

Gönen’de acilen turizm için bir şeyler yapılmalı. Sadece biz mi yaşıyoruz şu şehirde, sadece GönTAM mı Gönen’i tanıtmakla görevli. Turizm Derneği diye bir sivil toplum kuruluşu var, madem bir çalışma yapamıyorsunuz destekleyin bu tür sivil toplum kurumlarını onlar yapsınlar. Denzikent’de bir emlak bürosu bile yok. Valla çok açık söyleyeyim,  halk görüyor, Allalh’da biliyor ki şu GönTAM dan dan başka Gönen için endişelenen, düşünen, çalışan, Göneni tanıtan,  projeler üreten başka bir kişi ve kuruluş göremiyorum. Gören varsa söylesin. Şu kişi, şu dernek, şu kurum Gönen’in tanıtımı için şunları şunları yaptı desin ve ispatlasın.

Belediyenin veya kaplıcaların bir turizm ve danışmanlık bürosu ve ekibi olmazmı hiç. Ama yok. Kaplıcadan günü birlik köy gezi turları düzenlenemez mi.  Eğer bunu yapamıyorsanız, sivil toplum kuruluşlarıyla oturun masara ortak projeler üretin ve uygulanmasını sağlayın. Şayet Turizm Derneğine ve GönTAM’a bir alerjiniz varsa, kurun yeni bir sivil toplum kuruluşu yapın hizmetlerinizi. Avrupa’da durum böyle. Devlet her şeye el atmıyor. Özelleştirerek, sivil toplum kuruluşlarını destekleyerek, ortak projeler yaparak halka yönelik projelerini yürütüyor. Bizdeki yöneticiler ve siyasiler de ne hikmetse sivil toplum kuruluşlarına proje konuşmak için değil basına poz vermek için uğruyorlar.

Tek başına olmuyor, çıktık bir TV programı yapalım, ilçemizi, zenginliklerimizi tanıtalım diye, yaptık ama ilçemizi yönetenlerin biriside bir kez olsun ilgilenmedi,  izlemedi bile programı.  Ne bileyim, biz GönTAM olarak, her yıl teşvik olsun diye 100 kişiye üstün hizmet ve taktir sertifikası veriyoruz. Niye güzel hizmetlerin yapılışını teşvik etmek için.

  Memleket sevdalısı olmamız lazım. Bu şehirde yaşıyorsak, havasından suyundan, doğasından istifade ediyorsak, bu toprakların bedelini ödemeliyiz. Hizmet etmeliyiz, hizmet. Ferdiyetçi değil, cemiyetçi olmalıyız.  Adam Kars’dan gelmiş 30 yıldır Gönen’de yaşıyor, evini, dükkânını, pansiyonunu kurmuş, lüks otosuna kurulmuş, boş ver Gönen’i diyor, ben Gönenli değilim diyor.   Cebini doldurmakla meşgul.  Bu zihniyetle bir yere gidilmez.  Herkesin böyle düşünmesi ne kötü bir kabus olur. Bu toprakların her karışı bizim için kutsaldır, bedel ödemeye değer.  O duyguyu, yani hizmet etme duygusunu yaşamalıyız. Hizmet de nasıl hizmet, hizmet gönüllü yapılan iş dir. Bir işi yaptığından dolayı maaş alıyorsan o hizmet sayılmaz. Ekstra olarak yapılan gönüllü işlere hizmet denir. Bu hizmet kelimesini de yanlış kullanmayalım.

İnanın, Ankara’da 16 sene yaşadım, sanki Ankara’da doğmuşum ve oradan ebediyen hiç ayrılmayacakmış gibi, Ankara için çalıştım. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve belediye yetkilileriyle Ankarayla ilgili projeler ürettik ve uyguladık. Tam 4 yıl, üst üste, 20 bin adet Ankara cep rehberi çıkardım. 1994 de Melih Gökçek yönetimindeki Ankara Belediyesi yetkilileriyle çok meşhur bir proje olan Belmek projesini uygulamaya koyduk. Belediye Meslek Edindirme Kursları – Belmek hala devam ediyor. Hep gurur duyuyorum, bu benim bir projemdi. Belediye meclisi uygulama kararı almış ve uygulamıştı. Gönen’de nerede öyle proje uygulamak, kimsenin yanına bile yaklaşamıyorsun, herkes kendi havasında. Olan halkımıza, Gönen’e oluyor. Gönen hak ettiği değere sahip olamıyor. Biz hesap gününe inananlardanız. Bu dünyada yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabını vereceğimiz gibi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın da hesabını vereceğiz. Sorumluluk makamında olanlar bu hesap işlerini daha fazla düşünmeli ve hesaba katmalı.

Ayrıca, yanlışlara dur demediğimizin ve de güzel şeylere takoz olduğumuzun da hesabını vereceğiz.

Ben âcizane bir kul olarak elim kalem tuttuğu, dilim de döndüğünce uyarılarımı, tavsiyelerimi yerine getirmeye çalışıyorum. En azından vebalden kurtulmak için bunları yapıyorum. İsteyen bana kızar, küfreder, söver, saçmalamış der, her şeye burnunu sokuyor der, sözlerimi kale almaz veyahut ta her zaman olduğu gibi bu yazılardan hiç haberi bile olmaz.

Sorumluluk tabiî ki bizim, yani halkımızın.  Her halk laik olduğu veçhile yönetilir. Ben vatandaş olarak diyorum ki, ben böyle yönetilmeyi hak etmiyorum. İlçemde, çevremde bir şeyler olmasını ve yapılmasını istiyorum.

Yaz geliyor, 2011 yeni girdi. Yılın daha başındayız. Gönen için bir şeyler yapmalıyız. Ölü toprağını üzerimizden atmalıyız. Herkesin mutlaka yapacağı bir şeyler vardır. Birlikte, bir araya gelerek, görüşerek konuşarak, tartışarak, işbirliği ve gönül birliği yaparak üstesinden gelemeyeceğimiz bir tek sorun yoktur.

 Gelin ilçemizi güzelleştirelim. Gelin şehrimizi daha da zenginleştirelim. Mehmet Efendi, Mahmut Bayram ve Ömer Seyfeddin diyarına da yakışan budur.

İş adamlarını, yatırımcıları, sivil toplum kurumlarını, Gönen sevdalılarını, bu toprakların havasını suyunu teneffüs edenleri Gönen’e hizmete davet ediyorum. Herkesin mutlaka yapacağı bir şeyler vardır. bir şeyler yapmalı, bir şeyler yapılmalı.

 

Belediye Hizmetleri ve Görevlerimiz

    Belediyecilik hizmetleri günümüzde çok önem arz eden ve toplumun her kesimini birinci derecede ilgilendiren ve etkileyen bir konu haline gelmiştir.  Avrupa’da ve batıda yerel hizmetler ve yerel yönetim çok büyük önem arz etmektedir. Hükümetimiz de yakın dönemde yerel hizmetlerle ve yönetimlerle ilgili bir dizi yeni kanun ve yasalar çıkarmış ve çıkarmaya da devam etmektedir.

Biz de halk olarak yerel yönetimlerin görev ve sorumluluklarını, vatandaş olarak kendimizin de görev ve sorumluluklarını bilmek, bilmiyorsak öğrenmek zorundayız. Bilgi sahibi olmalıyız ki fikir sahibi olabilelim. Bir söz vardır, bilgi güçtür diye. Haklarımızı, hukukumuzu, vazifelerimizi bilirsek, sorumlu vatandaş olabilmeyi becerebilirsek biz de rahat ederiz, yerel yönetimler de rahat ederler ve başarılı hizmetler sunabilirler.

Bir şehrin modernleşmesi, kalkınması, sosyal, kültürel, sanatsal, ekonomik standartlarının artması bilinçli bir vatandaş olmakla, başarılı, dinamik ve aktif bir belediyecilik hizmetiyle mümkündür.

Belediyecilik hizmetlerine bakış açım bu şekildedir.  Başarılı bir belediyecilik nasıl olur derseniz veya bu şehrin belediyesi nasıl,  bu şehir nasıl yönetiliyor, hizmetler nasıl diye sorarsanız şöyle bir şehir turu atmanız size yeterli gelebilir. Vatandaşlarla konuşmanız, özellikle dışarıdan misafir olarak gelen kişilerin fikirlerini almanız size daha net ve objektif bir sonuç verebilir.

Vatandaşlar da her şeyi anlatıyorlar zaten. Bazı partizanların dışında halkın ekseriyeti, hangi görüşten olursa olsun doğruyu, neyse onu söylüyorlar, haklıya hakkını teslim ediyorlar..

Belediyecilik hizmeti nasıl olurmuş diye merak edenleri ve fikir sahibi olmak isteyenlere; Ankara, Konya, Malatya, İstanbul, Kayseri şehirlerini gezip görmelerini veyahut şurada en yakınımızda bulunan Biga ve Yenice ilçelerini görmelerini ve her görüşten halkın neler söylediğini dinlemelerini ve tabiî ki ancak o zaman kıyaslama yapmalarını tavsiye edebilirim. Çünkü her konuda olaylara farklı pencerelerden bakmak lazımdır.

 Allah nasip etti yüzlerce il ve ilçeyi gezmek görmek nasip oldu. Tabii ki bu şekilde olunca da çok rahat kıyaslama yapabiliyorum.

Gönen’de yaşıyoruz, yaşadığımız şehir tabiî ki birinci derecede bizi ilgilendiriyor. Gönende belediye hizmetleri nasıl diye bana sorarsanız, benden objektif, tarafsız bir şekilde cevap vermemi isterseniz şunu söyleyebilirim.

Halkın ekseriyeti ne düşünüyorsa, ne konuşuyorsa bende onu düşünüyorum ve konuşuyorum.  Halktan farklı bir düşüncem yok, olamazda.

Gönen’de belediyecilik hizmetinin çok iyi düzeylerde olduğunu söylersem bu halk bana söver.

Ekip ruhu ve hizmet heyecanı, iş bitiricilik, halkla iç içe olabilme ve bütünleşebilme de eksikliklerin göze çaptığını, bunların bir an önce düzeltilmesinin hepimizin yararına olacağını söyleyebilirim.

Belki hata bendedir, iyi işleri, yapılanları görememe problemim olabilir. Eğer çok iyi hizmetler yapıldıysa, yapılıyorsa ben görememişsem peşinen özür de dilerim.

Yeri gelmişken çok sıcak bir anımı burada aktarmak isterim. Sabah saat 9 da park yolundaki yeni taşınmış olduğumuz GönTAM bürosuna geldim, baktım sakaktaki su borusu patlamış güldür güldür su yola akıyor. Hemen belediyeyi aradım,  sata 9.00 da bilgi verdim, müdahale edilmesi talebinde bulundum. Saat 10.15 oldu gelen giden yok, tekrar aradım ve niye gelmediniz diye sordum, tamam söyledik, ekip gelecek dediler. Saat  10.45 da  yani bir saat 15 dakika sonra iki zabıta geldi baktı gitti. Saat 11.15 oldu, önde üç, arkada üç toplam altı kişilik ekip geldi, durur gibi yaptılar, basıp gittiler. Su yola akıyor, vatandaşlar ne oldu diye bakıyor, neden belediyeyi aramıyorsunuz diye sormaya başladılar.  Gün bitti bir daha gelen giden yok, ertesi gün yani ikinci gün saat 11 oldu tekrar beşinci defa aradım, benden başka mal sahibi, komşular en az 5 kişi daha, belediyede çeşitli kişileri aramış,  15’e yakın aramadan sonra, ikinci günün sonunda geldiler, kazdılar, özel tesisatçı geldi yaptı,  çukuru kapattılar gittiler.  Arıza bitti, sıra sökülen kaldırım taşlarının yerine dizilmesine geldi. Ama yine gelen giden, arayan soran, bilgi veren yok. İnanın iki gün içinde aramaktan, beklemekten bıktık usandık.  Yola akan sudan neredeyse biz suçluyuz gibi olduk, gelip geçen vatandaş bize bakıyor, niye haber vermiyorsunuz suya yazık değilmi diye bizi suçluyor. İnanın şimdi kazılan ve üstü kapatılan çukur açık, kaldırım taşları yolun kenarında dizili. Aradık  yine tamam dediler, yine gelen giden yok.  Aramaktan, beklemekten yorulduk, usandık bıraktık kendi haline. Sorumlu vatandaş olsan ne olacak ki. 

Onlarında kendilerine göre haklı sebepleri ve gerekçeleri vardır tabiî ki, o kadarda insafsız değiliz ama ben vatandaş olarak bu hizmetten memnun kalmadım ve memnun kalmadığımı da açıkça söylüyorum arkadaş.  Kızan kızar, darılan darılır, söylemezsem, başıma gelenleri anlatmazsam rahat edemem.  Bir yerde su borusu patlamış denildiğinde oraya ekibin 5 dakika içinde gelmesi, müdahale etmesi, vatandaşı bilgilendirmesi gerekmez mi diye düşünüyorum.

 

Bilinçli vatandaş olmak ve yerel hizmetlerle ilgili bilgilenmek için, tabiî ki bilgilendikten sonrada fikir sahibi olabilmek için internete girdim ve arama motoruna “Belediyenin Görevleri” ve “Belediye Yetkililerinin Görevleri ve Özellikleri Nasıl Olmalıdır” diye yazdım. İnternetten elde ettiğim yazıları sizlere de aktarıyorum.

Belediyenin görev ve sorumlulukları

—Belediye, kanunlarla münhasıran başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahalli müşterek nitelikteki her türlü görev ve hizmeti yapar veya yaptırır, gerekli kararları alır, uygular ve denetler.

     Belediye öncelikle imar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, evlendirme, meslek ve beceri kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır.

    Belediye, coğrafi ve kent bilgi sistemlerini kurar. Belediye, okul öncesi eğitim kurumları açabilir; Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir, her türlü araç, gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir; sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir; kültür ve tabiat varlıkları ile tarihi dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekânların ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir, bu amaçla bakım ve onarımını yapabilir, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir.

    Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin mali durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir.

         Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulur. Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır.

Belediyenin görev, sorumluluk ve yetki alanı, belediye sınırlarını kapsar.

Belediye meclisinin kararı ile mücavir alanlara da belediye hizmetleri götürülebilir.

     Belediye başkanı dahil yönetimdeki kişilerde bulunması gerekli özelliklerden bazıları şu şekilde sıralanmaktadır.

Öncelikle bu kişinin vizyonu ve bu vizyona ulaşmak için belirlediği bir takım kuralları ve de prensipleri olmalıdır… Sağlam karakterli, kararlı ve dürüst olmalıdır. Haktan ve adaletten yana olmalıdır
Eğitimli, birikimli  ve konulara olabildiğince hakim olmalıdır. İnsanlara karşı saygılı, güler yüzlü ve nazik olmalıdır. Harekete geçirme ve de etkileme gücüne sahip bir karizması olmalıdır.
Mücadele ruhuna sahip olmalıdır ve yüreklendirici ve de cesaretlendirici bir kişiliği olmalıdır.
Takım ruhuna sahip olmalıdır ve kendi hırslarının ve isteklerinin esiri olmamalıdır.
Tüm fikirlere, yeni düşüncelere, yeniliklere açık olmalıdır ve de gelişmeleri sürekli takip etmelidir
Merhametli olmalıdır. İyi işler yapmaya istekli olmalı ve işine tutkuyla sarılmalıdır.
İleri görüşlü, daima iki adım önde koşma becerisi olmalıdır. Olayları doğru analiz edebilecek analitik bir zekaya sahip olmalıdır. Çabuk ve etkilenmeden karar alabilme yetisi olmalıdır
Mutlaka yurt  içi veya dışında benzer bir beldeyi görmüş veya bu konuda az da olsa fikri olmalıdır
Kültürel tarihimizi bilmeli ve buna önem vermelidir. Ayrımcılık ve  kayırmacılık gibi ucuz politikadan uzak, şeffaf ve de cesur olmalıdır. Halkını iyi tanıyan sosyal bir insan olmalı, kültürel faaliyetlere ilgi göstermelidir ve bu alanda şehri canlandırmalıdır.
Yaptığı veya yapacağı işlerle övünmek yerine, gözü sürekli ileride olmalı ve de şehrin ruhuna yakışır davranmalıdır. Kendinden emin, sorumluluğunu bilen, sinmeyen, korkmayan, yürekli, başı dik, onurlu ve gururlu bir insan olmalıdır
Kendisiyle barışık, sempatik ve iyi niyetli olmalıdır. Şehrini ve insanını sevmeli, onlar için sürekli kafa yormalı, gerekirse uykusuz kalabilmelidir. Şehrin fiziki, sosyal ve kültürel kaynaklarını iyi bilmelidir ve bunları harekete geçirebilecek heyecanı ve azmi olmalıdır
Dil, din, ırk, parti, görüş ayırımı yapmaksızın,  gözü insana dönük olmalıdır.. önce insan demelidir...

Bizim vatandaş olarak sorumluluklarımız nelerdir.

Öncelikle her şeyi devletten ve belediyeden bekleme alışkanlığından kurtulmalıyız.

Belediyeyi bir iş ve ekmek kapısı olarak görme ve torpille işe kapak atma anlayışından kurtulmalıyız.

Önce kendi evimizin önünü temizlemeliyiz ve kendi imkânlarımızla işlerimizi halletme yoluna gitmeliyiz

Her türlü konuda, şahsi istekler yerine, öncelikli olarak toplumsal istekler için belediyeye müracaat etmeliyiz.

Belediyecilik hizmetlerinin geliştirilmesinde belediye ile işbirliği yapmalı ve yardımcı olmalıyız

Yetkileri ve ilgilileri gereksiz ve lüzumsuz iş ve isteklerle oyalamaktan vazgeçmeliyiz.

Yerel belediyecilik hizmeti ve bilinçli bir vatandaş olabilmek için kısaca özetlemeye ve hatırlamaya çalıştığım bilgiler ve konular şimdilik bu kadar yeterli olur sanırım. Amacımız tabiî ki, bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı. Hepimiz aynı geminin içinde olduğumuzu unutmamalıyız. Geminin kaptanı da, tayfası da sorumluluklarını bilir ve birlikte hareket edebilirse aşılmayacak ufuk, ulaşılamayacak hedef yoktur.

Yerli Sermaye mi, Ahlaksız Sermaye Sahibi mi?

   Herkes insan olarak doğar, önemli olan insan olarak kalabilmektir. Dini imanı para olanlardan hep nefret etmişimdir. Adam defalarca hacca gitmiş, camiden hiç çıkmıyor, ayda 10 dükkân, 10 ev kirası ve çeşitli kanallardan yirmi bin lirayı, yani yirmi kişinin maaşını tek başına cebe indiriyor, bankalardaki birikimlerinin haddi hesabı da yok.  Üzerindeki elbiseler de pasaklı, dökük.   Kimseye yardımı, hayrı, hasenatı, iyiliği yok. Kimse tarafından da sevilmiyor. Cimci adam, menfaatçi, çıkarcı, insanlara acımıyor, hiç insanlık yok, akrabalarına yüz çevirmiş,  insanlara tepeden bakıyor diye de herkesin dilinde. Bu mu insan, bu mu Müslüman.

     Ticaretini iyi yapıyor, kendini iyi pazarlıyor. Para ve menfaat gelecek kişilere karşı çok merhametli, şefkatli, iyi davranışlı. Mal üstüne mal kazanıyor.  Dükkânlarının çoğu da boş.  Çünkü kira parasını az buluyor, gözü az paraya doymuyor. Az para alacağıma boş dursun daha iyi diyor.  Ne kötü bir huy değil mi.  Eşya insana hizmet etmesi gerekirken, insan eşyaya hizmet ediyor.  Aklınca camiden çıkmayarak kendine  iyi adam dedirtmek ve işlerini pazarlamak istiyor.Günlük hayatta içimizde ve çevremizde bu tip insanlara çok rastlarız. Bunlar öldükten sonrada arkalarında hayır bırakmazlar. Hiç harcamayıp bankalarda biriktirdikleri paralar olduğu gibi kalıvermiştir ve aç gözlü mirasçıları akbabalar gibi mirasın başına üşüşmüşlerdir. Mirası bir türlü paylaşamazlar, paylaşamadıkları mirasları yıllarca atıl vaziyette kalır. Gönen de bu şekilde yüzlerce hatta binlerce bina, bağ, bahçe, tarla vardır.

      Günümüzde maalesef ticaret ahlakı bozulmuş, yok olmuş. Ticarette kendine iş adamı dedirten öyle ahlaksızlar tanıyorum ki isyan etmemek, karamsar olmamak, kızmamak elimizde değil.  Para, saltanat ve lüks adeta insanlıktan çıkarmış. Adeta alçak dağları ben yarattım edasına bürünmüşler. Hani sonradan görmüş derler ya. Sanki her yer sonradan görmüşlerle dolu.  Yüzlerce örneğin içinden isim zikredip de üzerime sıçratmamak için bir tane örnek sunmak isterim.

        Adam doğru düzgün konuşmasını, telefona cevap vermesini dahi bilmiyor. Dün köyden gelmiş, ama meşru ama gayri meşru yollarla bir iş ve servet elde etmiş, patronculuk oynuyor. Çünkü Allah zenginlik isteyene zenginlik, ilim isteyene ilim, ahlak isteyene ahlak verir. Hile, zulüm ve yaptığı haksızlıkları en az 20 işçisinden, elemanından menkıbe dinler gibi dinledim. Adam söz veriyor, işine gelmeyince sözünü tutmuyor. İşçisini ucuza çalıştırıyor, zamanında sigorta yapmıyor, yapıyor eksik ödüyor,  ayda 1 veya 2 gün tatil veriyor, günde çift mesai yaptırıyor ama ücret ödemiyor, fazla mesai için saat başına koskocaman adama 2 -3 TL veriyor, kendinden büyük insanlara kaba saba, insanlığa yakışmayan davranışlarda bulunuyor, tepeden bakıyor, hor ve küçük görüyor.  Akrabalarını birer birer kazıklamış, küstürmüş. Darıltıp küstürdüğü, kalbini kırdığı,  haksızlık ve hukuksuzluk yaptığı yüzlerce insanla barışma, helâlaşma gibi bir derdi de yok, son derece rahat. İşte insan olarak doğan ancak insan olarak kalamayan bir tip size. Şöyle bir düşünün, çevrenizde bu tarife uygun kaç tane adam var. Yine şöyle bir düşünün, bu tarife sizde girer misiniz acaba.

        GönTAM olarak her gün en az 50 kişiyle görüşüyoruz. Yirmi yaşında başörtülü bir kız dedi ki, abi hayatımda ilk defa bir insan beni aşağıladı, ilk defa aşağılandığımı hissettim, gururum kırıldı, bu adamla bir daha karşılaşmak istemem dedi. Yine 55 yaşındaki bir ağabeyimiz, dedi ki, ilk defa kendimden küçük biri bana küçük görücü ve aşağılayıcı bir davranışta bulundu, incindim, bu ne biçim insan, ne biçim Müslüman dedi. Yine bir genç kız, ayrıldığı giyim mağazasının sahibi için dedi ki; abi adam psikopat, 5 ay çalıştım hiç  bir kere bizi insan olarak görmedi, insani bir yönünü göremedim. Benimde psikolojim bozuldu. Bana değil herkese aynı. Giren en fazla 5 ay dayanıyor ve köyü anılarla ayrılıyor.  İşyerinin önünde de eleman aranıyor tabelası hiç kalkmıyor. İşi bırakında sanki hapisten kurtulmuş, özgürlüğüme kavuşmuş gibi oldum dedi. Bu adamı da tanıyorum, camiden de hiç çıkmıyor. Böyle tipler var işte. Bu tip kişiler Islama ve Müslümanlara da zarar veriyorlar, kötü örnek oluyorlar. Islama meyilli olan kişiler nu kişileri tanısalar Allah muhafaza.

      Bunları niye anlatıyorum, önce insan olmalıyız. İnsan olmayanlara, toplumda kütü huy ve ahlaka sahip olanlara tepki göstermeliyiz ve tavır almalıyız. Dinimiz de zaten bunu emrediyor. Kötülerden yüz çeviriniz diyor. Kötülükleri elinizle, dilinizle veya kalbinizle buğuz ederek bertaraf ediniz buyuruyor.  Ben dinimizin emirlerine uymaya çalışan bir Müslümanım elhamdülillah.  Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyemiyorum. Bir adamdan toplum şikâyetçiyse, bana zararı dokunsun dokunmasın hiç önemli değil,  bende ondan yüz çeviriyorum. Şu küçücük şehirde, onlarca yüz çevirdiğim insan var. Müslüman herkesle barışık olacak diye bir kural yok ki.  Sevdiğini Allah için seveceksin, nefret ettiğinden Allah için nefret edeceksin. Çizgi bu. Toplumun sevmediği, çirkin hal ve hareketleri olan birisiyle benim dostluk, iş birliği ve hasbi hal içinde olmam mümkün mü. Kıyamet gününde herkes dünyadaki sevdiği ile, beraber olduğu kişiyle hasrolunacaktır. Onun için bu dünyada seveceğimiz ve sevmeyeceğimiz kişilere dikkat etmeliyiz.

Aksiyon ve eylem adamı olmalıyız.  İlçemizde yerli yabancı sermaye diye bir ayrım yapmam. Sermaye sahibinin ahlaklı veya ahlaksız olduğuna, uygulamalarına, insanlara yaklaşımına, insan oluşuna,  topluma ve çevresine sunduğu pozitif değerlerine bakarım.

      Bilinçsiz bir şekilde alışveriş yaparsak, hak etmeyenleri desteklersek onlar da kendilerini iyi yolda zannederler.  Kötülere kötü yolda olduklarını hissettirmeliyiz.

     Nasıl ki Gazze ye yardım gemisine yapılan saldırı sonrasında Türkiye halkı İsrail şirketlerine ve mallarına tavır koydu ve çoğunu iflas durumuna getirdiyse, aynı tavrı içimizdekiler içinde koymalıyız.

 Ünlü Şair Cengiz Numanoğlu’nun, tam da bu konuyla tıpatıp örtüşen bir şiirini sizlere sunmak istiyorum.

 

Ölüden Yeni Mektup

Dostlarım!
 Sizlere çoktan beri, mektup göndermemiştim,
''Sivrisinek saz gelir, anlayana'' demiştim.
Yıllarca bu ümitle, beklemiştim sürekli;
Anladım ki; sizlere, davul-zurna gerekli...

 

Ne yazık ki; bizleri, yanlış tanıyorsunuz;
Bir mezara atılmış, ceset sanıyorsunuz.
Oysa bizler.. kaç bin yıl, geçse bile aradan;
Her saniye, dünyayı izliyoruz buradan...

 

Akın akın geliyor, her gün yeni ölüler;
Nice koyun sürüsü, nice çoban sülüler.
Nice saddam, nice buş, nice zorba züppeler,
Adâleti katleden, nice kanlı cüppeler...

 

Nice medya maymunu, nice ünlü hocalar,
Eşini pazarlayan, o sosyetik kocalar.
Nice holding cambazı, nice soysuz soylular,
Nice kurşun askerler, nice selvi boylular...

 

Krallar, diktatörler, dalkavuklar, cellatlar,
Ruhsatlı eşkiyalar, siyasi piskopatlar,
Paraya secde etmiş, o tefeci zalimler,
Zalime fetvâ vermiş, iki yüzlü âlimler...

 

Kimi “ilâhiyatçı”, saldırgan ve kibirli,
Kitapları çok satmış, amel defteri kirli.
Dünyada alkış için, takla atmış durmadan,
Bir tek günü geçmemiş, müslümana vurmadan
 

Hepsi feryat içinde, îtiraf ediyorlar;
''Biz, ölümü bir yokluk sanıyorduk'' diyorlar.
İnfâzın korkusuyla, titreşen o bedenler,
Dünyaya dönmek için, rüşvet teklif edenler...

 

Gelenleri, röntgene sokuyoruz antrede;
Çoğunun beyinleri, sıfır kilometrede.
Akıl ambalajını, daha açmayanlar var;
Onların, buradaki statüsü hayvanlar...

 

Dostlarım! Bilmek için arkanızdan vuranı,
Ona buna bakmayın, okuyun şu Kur'ân'ı.
Neden kullanmazsınız, akıl denen cevheri,
Kur'ân bunu söylüyor, bindörtyüz yıldan beri.
 

Hayvansal içgüdünüz, size meydan okuyor,
Beyinler vıcık vıcık, her yer şehvet kokuyor...

İnsanı insan yapan, değerlerden kaçmayın,

Şeytâni davetlere, kalbinizi açmayın.
 

Birkaç yobaz görüp de, küsmeyin dinînize,
Bütün bu fotoğraflar, birer tuzaktır size.
''Çağdaş'' yobazları da, dostlarınız sanmayın,
Dîne ''irticâ'' diyen, fitnelere kanmayın...

 

Ne güvenin paraya, ne de köşke saraya,
Aklınızı kullanın.. Boş gelmeyin buraya.
Adâletin, hukukun, burada şakası yok;
Burada hiç kimsenin, kimseye bakası yok...

CENGİZ NUMANOĞLU

Sözünde Durmak

Sözünde Durmayanların Vay Haline... Söz namustur, sözünde durmayan namussuzdur

    Ben bir Müslüman ve insan olarak diyorum ki söz namustur, sözünde durmayan namussuzdur... Sözünde Durmayanların Vay Haline.... Belki çok iddialı ve radikal bir cümle oldu ama daha radikalını bulamadım.  Bu sözümü de kimse için söylemiyorum, kendim için, kendime söylüyorum.  Yani ey kadir söz çok önlemlidir diyorum. Söz namustur, sözsünde durmayan namussuzdur, yani çok ağır bir sorumluluktur.  Ya hiç söz verme ya da verdiysen, ölüm ve hastalık dışında sözünü ne pahasına olursa olsun mutlaka tut. Sözünü tutamayacak çok önemli bir gelişme ve mazeretin olduysa şayet ara karşı tarafı, söz verdiğin kişiyi, ondan izin iste, izin verirse ne ala. Şayet vermezse sözünü yinede tutmak zorundasın, yoksa sözünden dönen, sözlerini unutan, ahitlerini yerine getirmeyen bir adama adam demezler, insan bile demezler, bu şekilde insanların arasında dolaşamazsın diye kendi kendime nasihat ediyorum.

    Çünkü günümüzde ne sıkıntılar ve zorluklar çekiyorsak hep insanların sözlerine, yaptıkları anlaşmalara bağlı olmamalarından kaynaklanmıyor mu.  Sözünde durmayan insanların çok darbesini yedim.  Hala da yemeye devam ediyorum. Bir insan ya söz vermemeli, ya da verdiği sözü tutmalı. Kimseyi kendine güvendirerek, bağlayarak zor duruma düşürmemeli.  İnanın bir gün  özel olarak deneme ve araştırma yaptım. Tam 10 kişiyle sözleştik, hepsini tek tek not aldım yazdım. Bakalım kaç tanesi sözünde duracak, sözünün eri olacak diye

    Allah Allah, ne olsa iyi gün bitti gitti, 10 kişiden bir tane sözünde duran, yerine getiren yok. Artık, arkadaşlara dedim ki,  yahu bi tanesi de yanılsa da sözünde dursa bari dedim. O gün hiç yanılıp ta sözünde duran olmadı. Hiç biri de arayıp, mazerette bildirmedi. Hepsi de adam gibi açık açık söz vermişlerdi. Ama ne bileyim, hepside adama benziyordu, adam adam konuşuyorlar, mangalda kül bırakmıyorlardı. Yahu söz müminin tutunacak kulpudur.  Müminin ağzından çıkan söz senettir, namustur. Onu yerine getirmekle mükelleftir. Verdiği sözden cayan kıyamet günü sorumludur. Hem bu dünyada, hem öbür dünyada kurtuluşu yoktur.  Bu kişi eğer mazeret uydurarak değil, mazeretsiz olarak olarak yerine getirmiyorsa yerin dibine girmelidir, adamım diye ortalıkta dolaşmamalıdır. Ama ortalıkta dolaşan ne kadar adam müsveddesi var değil mi.

        Sözünde durmak,  yapılan anlaşmaya sonuna kadar sadık kalmak müslümanın özelliğidir. Münafığın özelliği ise bol bol söz verip sonra hiçbirine uymamaktır.

               Söz Müslüman için namustur, şahsiyettir, ahlâktır,  söz çok önemlidir. Söz Müslüman’ın kulpudur. Müslüman verdiği sözden asla caymaz, sözünün eridir, söz senettir.

Bakınız Kuranı Kerim Ne Emrediyor.

               Maide 1: ”Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında verdiğiniz söz ve yaptığınız bağlantıları yerine getirin”.

               İsrâ 34: ”Bir de ahdi (yapılan sözleşmeyi) yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıyamet günü) sorumludur”.

             Sözünden dönmek, anlaşmayı bozmak (hainlik, ihanet ve nankörlük etmek)                                                                                                                                                                      

               Nâhl 92: ”Bir ümmet diğer bir ümmetten daha ziyadedir, diye (kâfirlerin çokluğuna bakıp) yeminlerinizi aranızda hile edinerek, o ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın. Gerçekten Allah sizi bununla (ahde vefa ile) imtihan eder; ve Dünyada ayrılığa düştüğünüz şeyi, kıyamet gününde muhakkak size açıklayacaktır”. 


“Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın sözleşmesinin yerine getiriniz” (Nahl: 16/91)

“Ey İman edenler! Bağlandığınız akitlerinizi titizlikle yerine getirin” (Maide: 5/1)

“Ey İman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında en nefret edilen şeydir” (Saff: 61/2-3)

 Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler Söz verince sözünde durmaz
Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder”[1]

Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır:

“Oruç tutsa, namaz kılsa, Müslüman olduğunu söylese de”[2]

* Münafık içinden kafir, dışından Müslüman görünen kimse demektir. Bu hadis ikinci bölümüyle de açıklamaktadır ki, bugün camilerde namaz kıldığı halde yalan söyleyen, verdiği sözde durmayan ve hainlik yapan kimseler vardır 1400 sene önce Medine’de peygamber mescidinde de aynı şekilde peygamberimizin ardında namaz kılıp Müslümanların kuyusunu kazan Abdullah ibn-i Übey ve benzeri kimselerin olduğu gibi; münafık deyince bizlerin dışında başka kimseleri algılamaktayız ve aramızdaki münafıkları görmemekteyiz “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendisini Mü’min zannetse bile” yalan söyleyerek sözünün bozuk oluşu, sözünden dönerek niyetinin bozuk oluşu, hıyanet ederek de davranışın bozuk oluşu kişiyi münafık hükmüne sokar. Münafıklık ta gerçekten kafirlikten beterdir ve ceza yönünden de Cehennemde daha berbattır (Nisa: 4/145’de olduğu gibi) Bize yani Müslüman’a yaraşan odur ki sayılan bu alametleri kendisinde bulundurmamak üzere bir gayretin içine girmek, hangi iş ve konumda olursa olsun böyle muamelelere asla yanaşmamak ve inanç yönünden en tehlikeli durum olan münafıklık durumuna düşmemektir.


 Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir O dört huya sahip olan kimse:

Kendisine bir şey emanet edilince hıyânet ederKonuşunca yalan söylerBir antlaşma yapınca sözünde durmazDüşmanlık yapınca da aşırı gider”[4]

Bir sahabe anlatıyor. Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana:

“Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle şöyle doldurup veririm” buyurdu Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat edene kadar Bahreyn’den mal gelmedi

Bahreyn’den mal geldiği zaman Ebû Bekir radıyallahu anh:

– Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in birine va’di veya borcu varsa bize başvursun, diye ilân etti Bunun üzerine onun huzuruna vararak:

– Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana böyle böyle demişti, dedim

Ebû Bekir elini ganimet malına daldırıp bir avuç aldı Bunları sayınca 500 tane olduğunu gördüm O zaman Ebû Bekir bana:

– Bunun iki mislini daha al, dedi[5]

* Verilen söz mutlaka tutulmalıdır Söz veren va’dini yerine getirmeden vefat ederse vekili, yakını ve mirasçısı onun va’dini yerine getirmelidir [6]

Söz ile ilgili mevzuumuz şimdilik bu kadar.  Aslında söz ile ilgili söylenecek çok şeyler var. Kitap ve ansiklobidiler bile yazılabilir. Ancak biz arif olan anlar diyoruz ve bu kadarla yetiniyoruz.

Tepeleyecekler di, Tepelendiler

Silivri’deki Plan Seminerleri

Bazı atasözleri aklıma geliyor “ava giden avlanır”, “ alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, “ keser döner sap döner gün gelir hesap döner”. Evet, gün geldi keserin sapı döndü ve hesaplar geriye tepti.  Yani silah geriye tepti.  Halkın vergileriyle aldıkları silahı, halkın vergileriyle maaş alanlar,  halkın çocukları eliyle halka sıkacaklardı, yani halkı tepeleyeceklerdi. Halka sıkmanın yasal gerekçesini hazırlamak için de cami bombalayacaklar, kendi uçağımızı düşürecekler, ülkeyi kan revan içinde bırakacaklardı. Hesap yapanlar bes belliki hiç düşünmemişler,  Allah’ın hesabının üzerinde hiçbir hesap yoktur.  Allah hesap yapanların hesaplarını, tuzak kuranların tuzaklarını başlarına kakıvericidir, yıkıvericidir, geçirivericidir. Allah hesap yapanlara bir fırsat veriyor, süre tanıyor,  düşünürler, vazgeçerler diye. Ama belliki düşünmemişler, vazgeçmemişler. 1960, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 de yaptıkları plan seminerleri ve tepelemeler yetmemişti, tepelemeye doymamışlar ve 2003 de de yapmaya kalkmışlardı. Hiç hesap vermemişler, hep sormuşlar, asmışlar, kesmişler, kırmışlar dökmüşler di. Çünkü İsrail ve Amerika diye saygın ağabeyleri, akıl aldıkları mossad ve mason lobileri vardı.. Yani diğer bir tanımla onların çocuklarıydılar.

Şu sözlere bakın…”tepelemek var, toparlamak var, acımak yok.” Sokaklara tanklarla gireceğiz diyor du, mikrofonik, gür ve kendinden emin bir ses.  Sanki - haşa - alçak dağları ben yarattım diyordu. Daha ne saçmalıklar duyduk tüylerimiz diken diken oldu.

Şairin dediği gibi, imansız paslı yürek sinede bir yüktür. İmansız yüreklerinde tepeleme ve her şeye hükmetme egoları vardı. Çünkü imanlı bir yürekte merhamet ve acıma duygusu vardır. Acıma ve merhamet duygusu olanlar ile yüzlerinde secde izleri görülenleri de bir kurumdan temizleyecekler, sonra halkın tepesine inecekler, kendilerine ve yandaşlarına makamlar, mevkiler, menfaatler, saltanatlar dağıtacaklardı. Allah firavun zihniyetinin hesaplarını ters yüz ediverdi.

Hadi şimdi Silivri de yapın plan seminerlerinizi. Hiçe saydığınız anayasamız size söz hakkı tanıyor, çıkın kürsüye, konuşun bakalım İstanbul’u bana bırakın, sokaklara tankla gireceğiz, çökerim tepesine deyin.

 Öyle derler mi, yapmadık, etmedik, ben darbeci değilim, hukukun adamayım, uydurma, tezgâh, iftira, fasa fiso diyorlar. Yani kelimelerin de anlamını yitirdiler, içine ettiler. Yahu ne rezaletler görüyoruz. O malum… ların sesleri inanın hala kulağımda çınlıyor. İzlemeyenler STV nin haber bültenlerini izlesinler.  Yahu koca koca adamlar,  o kadar deliller, belgeler, ses kayıtları, 60-70 çuval evrak,  görgü şahitleri, 19 tane ses kayıt CD si ve orijinal sesleri ortadayken, tüm ülke ve dünya bile bunları duymuş ve dinlemişken, gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar, inkar ediyorlar. 

Yahu insan biraz dürüst olur, davası olan mert olur. Madem bir davanız vardı, söz de ülkünüz ve ülkeniz adına böyle bir darbeyi yapmaya kalktınız, sonra yapamadınız ve kıskıvrak yakalandınız, bari o davanız ve ülkünüzün de bir onuru olmalı değil mi. Yaptık deyin, doğrudur deyin. Niye milletin gözünün içine baka baka gerçekleri çarpıtıyorsunuz, yalan söylüyorsunuz. Örgüt mensupları bile yakalanıp, suçundan dolayı 20 yıl hapis cezası alacağını bile bile kameraları görünce zafer işareti yapmıyor mu. Madem siz de ihtilal ile ülkenin zafere ulaşacağına inanıyorsunuz siz de 15-20 yıl ceza alacağınızı bile bile zafer işareti yapın.

Geçen yazımda demiştim ki büyük şeytan Amerika ve yerli işbirlikçileri veya yerli vatan hainleri. Erbakan hocanın Başbakanlığında 28 Şubat posmodern darbesi olmuştu. Geçen gün Erbakan açıkladı belgeyi. 28 Şubatın olmasını ABD ve İsrail planlamış,  mason mahfilleriyle birlikte bizim yerli, gönüllü uşaklar da tatbik etmiş.

Koalisyon hükümetleri hep iktidarsızlık ve huzursuzluk getirmiştir bu ülkeye. Her şey açık ve net. Erbakan 1996 da yüzde 47  ve 370 vekil ile  meclise ve iktidara gelseydi  28 şubatı tezgahlamak biraz sıkardı. Belli oluyor ki, 2003 de de sıkıyı görmüşler ve dümenleri ters dönmüş. Yahu hep Amerikanın ve İsrailin dediği mi olacak bu ülkede. Artık dirilmeliyiz, silkinmeliyiz ve kendimize gelmeliyiz. Türkiye’de son 4 yıl içinde yapılan operasyonlara fasa fiso deme acizliğine düşeceğimize, bu toplu arınma, temizlenme ve demokrasiyi rayına ve sağlam temeller üzerine oturtma harekâtını fırsat bilelim ve arkasında sağlam duralım.

Ben bu ülkede yamuk işlerin ve adamların olduğuna ve şu anda da doğru işler yapıldığına inanıyorum.

Tabiî ki inanırken sadece televizyonlardan ve gazetelerden gördüklerimle de amel etmiyorum. Biz de bu devletin bir zamanlar anlı şanlı polisiydik. Birçok görevlerde ve hizmetlerde bulunduk.  Kenan Eren gibi darbe yapmış birisinin Cumhurbaşkanı iken devlet büyüklerini koruma göreviyle işe başladık. Ardından Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’ın yanında çalışmak nasip oldu.  Daha sonra Süleyman Demirel,  başbakanlardan Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller dönemlerinde de bu zatların teknik korumalığında görevler aldık ve yakınlarında bulunduk. Bu fırsatlar dolayısıyla her şeyi kaynağından anlama imkânına sahip olduk. Tabiî ki herkes aynı fırsatlara sahip olacak diye bir şey yok. Anlamak, bilmek isteyen anlar ve bilir.

 

 İşte görüyorsunuz tek başına iktidarın güzeliklerini, bolluklarını ve bereketini.  Halk istemezse hiçbir şey olmaz. Biz önce kendimizi düzeltmeliyiz.  Bir toplum kendini düzeltmediği sürece Allah da o toplumu düzeltmez, huzura erdirmez. İçimizde yamuklar ve yanlışlar olacaktır ve çıkacaktır da. Belki de bu yazıyı okurken ne saçmalıyor bu adam deyip bana diş bileyen bile  olacaktır. Ak Parti hükümetini beğenmeyen, hatta nefret eden, hatta ve hatta ülkeyi satıyor diyenler bile vardır. Ama aklın yolu birdir, doğru tekdir. Yanlışlar ve eksikler vardır ama görünen köy kılavuz istemez. Ben şu dönemde başka bir alternatif göremiyorum.

 Tek başına iktidar demek, darbelerin tarihe, darbecilerin Silivri plan seminerlerinde toplanması demekmiş.  Acımak yok, tepelemek var, toparlamak var diyenleri, şu necip milletin iradesiyle tepelenip, toparlanması ve hesap sorulması varmış.

Ben ümitliyim, benim ülkemin üzerine bir güneş doğmaya başladı. Aydınlık günler, karanlık bulutların dağılmasıyla geliyor, yaklaşıyor.

Dua edelim ki karanlık bulutlar dağılsın ve yerini berrak bir gökyüzüne bıraksın.  Dua edelim ki Allah bir daha çetelere, darbecilere, Ergenekonculara, ergenakona fasa fiso diyenlere, Ergenekoncuları milletin meclisine taşıyıp kurtarmaya çalışılanlara fırsat vermesin.

Dua edelim ki, içimizdeki yerli işbirlikçiler ve vatan hainlerinin kurdukları tuzakları Allah başlarına yıkıversin.  Hainlerin karanlık planlarını ve kirli çamaşırlarını gün yüzüne çıkaran başta STV, Taraf ve Akit gazetelerine biraz daha iş düşüyor. Demek ki halk isteyince ve destekleyince her şey olabiliyormuş.

 

Hangi Televizyonları İzlemeliyiz

STV ve Ülke TV yi İzleyin Size Yeter

İyi bir televizyon izleyicisi değilim. Televizyon izlemeye vaktim de yok. Ancak ülkemde ve dünyada neler olup bitiyor onları bir vatandaş ve tabiî ki bir Müslüman olarak takip etmem lazım. Yani habere ve bilgiye ihtiyacım var. Bilgi bizim için yani insan için ekmek ve su kadar önemli bir araç ve gerekliliktir.

 İşte bu bilgi ve haberleri elde edebilmek ve hem de vaktimi değerlendirebilmek içim akşamları televizyonların haber kuşaklarını ve bazı programları izlemeye çalışıyorum. Bazen de merak edip elime kumandayı alıp uydudan yayın yapan bütün kanalları ne var ne yok diye tarıyorum.

Son zamanlarda bu televizyon mevzusunu iyice kafama taktım.  Hangi televizyonu açsam bir partinin  hizip ve kurultay kulisi haberleriyle,  diğer bir parti liderinin asık suratlı, kabadayı tavırları, sert yüz ifadesi ve nutuklarıyla karşılaşıyorum. Siz de bıktınız mı bilemiyorum. Gazeteler aynı, televizyon kanalları ve program içerikleri hep aynı kişiler, aynı konular. Ülkenin bütün enerjisi bir partinin kurultayına, diğer bir partinin bölücülük girişimi tartışmalarına mı harcanacak. İnanın televizyonlarda izleyecek bir haber, program ve bir film bulamıyorum. Belgesel hiç yok desem yalan olmaz. Hele hele şu şifalı bitki satış reklâmları yok mu iyice nefret ettirdi insanları. Televizyonlardaki program akışını özetlemek gerekirse şunu diyebilirim; bayat film, soytarı filmi, reklâm, tanıtıcı reklâm. İşte bütün kuşakları aynen bu şekilde, başka kuşak yok. Bir de ticaret ve pazarlama kanalları var ki sormayın. Gündüzleri insanların çalıştığı saatlerde reklâm, tanıtıcı reklâm, geceleri, yani insanların uyuduğu, televizyon izlemediği saatlerde de hatim yayınları. Yine aynı televizyonların bütün gün boyunca kerameti kendinden meçhul demirbaş hocaları. Yeter dedim artık. Rütük mü, meclis mi, hükümet mi, halk mı kim dur diyecekse bu televizyon yayınları rezaletlerine bir dur demeli.  İnanın saydım sonra bıktım da bıraktım. Uydudan yayın yapan tam 150 civarında yerel ve ulusal televizyon kanalı var. Neredeyse 150 kanalın içinde bir tane izleyecek bir şey bulamıyorum. Yirmi  tane televizyon var tamamı müzik ve reklâm.  Köy ve tarım adına yayın yapan bir kanal var, tamamı reklâm, tanıtıcı reklâm ve bir hoca efendinin menkıbeleri, sohbetleri. Bir de meşhur bir hoca efendi var ki sormayın. Bütün yerel televizyon kanallarını kiralayıp,  canlı yayınla, iki üç tane sunucuyla sohbet ediyor. Hep aynı sorular, aynı konular, aynı sohbet, inşallah, maşallah. Varsa yoksa mehdilik, varsa yoksa evrim teorisi başka bir şey göremiyorum.  Bir cemaatin tam 5 tane, diğer bir cemaatin de 7 tane, bazılarının da bir iki tane televizyon kanalları var.

Hep aynı yüzler, aynı demirbaş kişiler ve özel tanıtıcı reklâm programları, kerameti kendinden meçhul herbalistler, hocalar, uzmanlar. Yine şifalı bitki reklâmları tam bir rezalet. Meğer ne büyük iş görüyormuş bu reklâmlar. Hangi kanalı açsam tanıtıcı reklâm, şifalı bitki menkıbeleri, birbirinden değerli doktorlar, uzmanlar, herbalistler ve daha beler neler. Adamım biri İstanbul’dan yayın yapan x TV ye çıkmış, tanıtıcı program, yani gizli reklâm yapıyor. Karşısına almış yarı açık bayan bir sunucuyu, koymuş önüne şifalı bitki kutularını,  ekranın altında da sipariş bilgi iletişim telefonları.  Bayan sunucu soruyor, efendim bu ne işe yarıyor diyor, adam anlatıyor, bu erkeklik iksiridir, maksimum güç, mutlu son falan, şöyledir, böyledir diye daha ne saçmalıklar. İnanın tam bir rezalet, ailenizle veya misafirlerinizin yanında yüzünüz kızarmadan nasıl izleyebileceksiniz bu televizyonu. Ben utandım da televizyonu kapattım, onlar anlatmaya devam ediyorlardı.  Yani bir nevi özgürlük ve şeffaflık rezaleti.

Tam bir sömürü ve kandırmaca.  Hep şifalı bitkinin fayda verdiği kişilerin övgülerini yansıtıyorlar, faydasını görmedim diyenleri de çıkarsalar ya. İşte yanıltıcı reklâm buna denir.  Bütün televizyonların baş reklâmı o malum mucize krem.  Ne kremmiş be. Neredeyse yeryüzündeki bütün hastalıklara şifa, dertlere deva sanki. Kargosunu da karşılıyorlarmış, 139 TL cik miş. Vay be ne büyük lutuf kargo parası da vermiyorsun. Kargo parası nedir, anlaşmalı oldukları için 3 TL.

 

Şunu anladım, televizyon kanallarının neredeyse tamamına yakını, özellikle yerel kanallar bu televizyonculuk işinin cılkını çıkarmışlar. Tamamen ticarete, pazarlama kanalına dönüştürmüşler. İyi ki şifalı bitkiler varmış, iyi ki insanlar bunları kullanıyorlar. Yoksa ülkemizde yayın yapan bir tek televizyon kanalı kalmayacakmış. Şifalı bitkiler uzmanı Sadi Eroğlu anlatıyor ve isyan ediyor adam. Yahu diyor, benim burada kendim hazırlayıp yaptığım ve 10 TL ye sattığım bir küçük şişe ilacı, televizyon reklâmlarıyla 69 TL ye satıyorlar diyor. Evet, aynen öyle 10 TL ye veya en fazla 20 TL ye  satılması gereken bir ilaç ambalajlayıp, allayıp, pullayıp, süsleyip, sarmaladıktan sonra televizyonda da ballandıra ballandıra anlatıldıktan sonra tam 5 – 6 katı fiyatına müşterilere kakalanıyor. Bu gidişata bir dur denilmeli.  Bu televizyonlardaki reklâm, tanıtıcı reklâm, kepaze magazinler ve demirbaş hoca ve uzman kirliliğine bir son verilmeli.

İnanın keşif isimli bir belgesel haber bilim araştırma programı yapıyorum. Üç yıldır 3-4 televizyon kanalında zorla da olsa yayınlanmasını sağladım. Yayın parası yetiştiremedim sonra bırakmak zorunda kaldım.  TV 58, Toprak TV  ve Rumeli TV inanın yayın için aylık 5.000 TL ve civarında paralar istediler.  Yani senin programının içeriğine, topluma faydasına, zararına  bakmıyorlar. Halka, ülkeye faydalıymış, değilmiş onu dikkate almıyorlar..   Neredeyse TRT haricindeki bütün kanallar sadece paraya bakıyorlar. Ver parayı istediğin programı ve soytarılığı yap. Yaptığım programları 20 tane video kanalı ile 17 tane internet televizyonunda yayınlıyorum. Tam 3.000 adet program yapmış ve internet ortamında yayına, paylaşıma sunmuşum. Bir hesapladık inanın tam 18 milyon kişi tarafından programlarımız izlenmiş. Bu tabiî ki bir rekor. Belki gelecek internet televizyonculuğunun olacak.

Bu konuda yapmış olduğum araştırmanın sonucu olarak sizlere tavsiyelerim şunlardır. Bu kanalları izlemeyelim, herkese  de izlememelerini tavsiye edelim. Yine bu kanallardaki rezillikleri Rütüğe, Meclise, tüketici derneklerine, ilgili sivil toplum kuruluşlarına, tabii ki başta o televizyon kanalına şikâyet edelim, tepki gösterelim. Yani sorumlu ve bilinçli bir vatandaş olursak her şey kendiliğinden düzelir.

Farkındaysanız televizyon kanalları iletişim bilgilerini vermezler, internet üzerinde de bulamazsınız. Yani halkın tepki göstereceğini bildikleri için kendilerine ulaşmanın kanallarını  zorlaştırmışlardır. Sadece reklâm almayı bilirler ve satış ve pazarlama kanalları devamlı açıktır.

 

İzleyecekseniz Ülke TV, STV, Habertürk, Kanal 7 ve TRT size yeter diyorum.

Bunlar inanın mükemmel televizyonlar. Özellikle Ülke TV ile STV tam bir bilim, haber, belgesel ve demokrasi kanalı. Ben de zaten bu iki kanalı izliyorum bana yetip artıyor. Özellikle Ülke TV de yok yok. Tam bir okul ve üniversite gibi. Hani vücudun bütün vitaminleri alması gibi bir şey. Ülke TV yi izlediğinizde almanız gereken bütün bilgi ve haberleri eksiksiz alıyorsunuz.

Zaman sermayemiz çok kıymetli. Kesinlikle boşa harcamamalıyız. Özellikle bazı kartel televizyonlarına bir bakın. Bağımlılık yapan, aile yapısını olumsuz yönde etkileyen, insanları suça ve şidde de yöneltmede etkin rol oynayan televizyonlar. Hanımlar izliyorlar, izlerken de kimseyi konuşturmuyorlar. İzlemesini engelleyemiyorsun.

Bazı kanallara göstermelik ceza uygulanmış. Kuralları uygulayan, takan sallayan yok. Artık reklâm arası film ve haber vermeye başladılar. Eğlence, dedikodu magazin ve toplum maneviyatına yabancı diziler. Arkadaşlık ve fuhuş kanalları, müzik kanalları.  Şimdi de şifalı bitki kanalları türedi. Hep aynı adam, hep reklâm ve yine reklâm.

Bazı televizyonlarda da eski bayat filmler.  Kanalın birisi bir dizi yapmış, gece gündüz bütün kuşaklarında hep aynı dizi. İnternet kanallarında bende öyle yapıyorum. 20 tane filmi yükleyip, otomatik pilota yani yayına alıyorum günlerce, hatta yıllarca dönüp duruyor. Şimdiki televizyonlar da aynı olmuşlar. Haklı gerekçeleri var tabii. Aylık 25 bin dolar uydu kirası, 20 bin dolar da personel ve diğer masraflar 45.bin dolar en az maliyet oluyor. Bunu çok çeşitli program ve reklâm yelpazesiyle yapabilirler ama nerede o kişiler ve anlayış.

  Adamlara diyorum ki ben size gezi belgesel haber ve bilim araştırma konusunda öyle malzemeler,  proje ve tespitlerim var ki mükemmel programlar yapacağım. Bütün masraflarımı da kendim karşılayacağım, sizden de beş kuruş talep etmiyorum. Benim programımı yayınlayın diyorum cevap veren yok.

Tekrar arıyorum, yeni bir teklifte bulunuyorum bari aylık 1.000 TL de üste para vereyim diyorum, yok diyorlar 5.000 den aşağı yönetim kabul etmiyor diyorlar.  Her yayına reklâm gözü ve anlayışıyla yaklaşıyorlar.  Gönenli bir müzisyen müzik klipini yayınlatmak istediğinde günde 5 yayın ile 3 aylığına 10 bin TL istemişler. Yine ben de program teklifi yapıyorum, aylık 3 bin TL den fiyat açıyorlar. Sadece TRT para almadan program yayınlıyor, ona da torpillilerden fırsat gelmiyor. TRT ye de 2 tane program teklifi verdim hala sonuç yok.

Akşam İnsanların evde olduğu ve yoğun televizyon izlediği saatlerde bir tek işe yarar program yok. Hep eğlence ve reklâm. İnsanlar yattıktan sonra da belgesel ve hatim koyuyorlar, kimse seyretmesin diye. Tam bir rezalet. Yasak savma kabilinden. Televizyonların neredeyse % 90 ı pazarlama kanalı haline gelmiş. Bakın Avrupa kanallarına bu rezaletleri göremezsiniz. Televizyonla ilgili niye bu kadar ilgileniyorsun derseniz, benim işim, mesleğim bu. Sinema ve televizyon ile ilgili bilmeyenler için söyleyeyim 3 tane kitabım var. İki tanesi iletişim fakültelerinde ders ve ya yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Neredeyse bütün televizyon kanallarının çoğunda benim kitaplarımdan var. Yani hem sıcak belgesel haber programcısıyım hem de bu konuda yayınlanmış telif eserlerimiz var.  Yani bu işi seviyoruz, gönüllü yapıyoruz, işimiz bu. Kendimi aynı zamanda televizyon eleştirmeni olarak ta kabul ediyorum. Beni yakından tanıyan değerli bir ağabeyim dedi ki, kadir aslında seni bir televizyon kanalına program müdürü yapmak lazım. Televizyonum olsa ben kesinlikle seni televizyonun en tepesine koyarım dedi. Ben de ona dedim ki, televizyonun olursa benim fikirlerim ve çalışmalarım senin işine gelmez ve kovarsın beni dedim. Şimdiki televizyonculuk o kadar basit ki, aylık 25 bin dolar uydu kirasını ödeyecek reklâmı buldun mu tamam.  Toplumu, halkı, kültürü, sanatı düşünen yok. Dinleri imanları para olmuş.   Üç tane kanal sahibi ve yetkilisinin yüzüne bunları açıkça söyledim, tık diyemediler. O zaman haklı olduğumu ve tespitlerimin doğru olduğunu iyice anladım. Bu yazıyı yazdıktan sonra Hakan Eracar ve Nursen Baykuş isimli iki arkadaşa da okudum. Onlar da bütün yazdıklarıma katıldıklarını söyledikten sonra yazıyı yayına gönderdim. Televizyonun temel amacı eğitmek ve eğlendirmek olmalıdır. Şimdi ki televizyonlardaki yayınlar ise eğlendirmek ve reklâm. Rayından çıkmış bir televizyon yayıncılığının yeniden gözden geçirilmesi şart. Ben buradan Rütük yetkililerine, meclise, hükümete, muhalefete,  sivil toplum kurumlarına ve halkımıza sesleniyorum. Gelin bu televizyonları zararlı olmaktan çıkarıp faydalı olmaya yöneltelim. Herkes televizyon kuramamalı. Bunun kuralları olmalı. Televizyon kuran kira ödeme ve tabiî ki reklâm toplama derdine düşmemeli. Gerekirse devlet bu konuda da nasıl tarıma, sanayiye, ticarete destek veriyorsa bu alandaki girişimcilere de destek vermeli diyorum.

Sürçü lisan eylediysek veya istemeyerek birilerini incittiysek af dileriz. Amacımız üzüm yemek bağcıyı dövmek değil tabiî ki. Duyarlı ve sorumlu vatandaş olmalıyız.

Wikiliaks’in Öğrettikleri..

 Büyük Şeytan Amerika ve İçimizdeki Münafıklar

     Günlendir bir Wikiliaks dedikoduları almış başını gidiyor. Televizyonlar, gazeteler, internet sitesindeki haberler ve ikili sohbetlerin tamamı bu konu üzerine.

  Bir televizyon kanalı almış mikrofonu çıkmış sokağa, rasgele vatandaşa Wikiliaks nedir diye soruyor ve cevap almaya çalışıyor. Vatandaş tabiî ki olaydan haberi yok, ilk defa duyduğu bir kelime. Dolayısıyla yorumu da yok. Bilmediği bir konu hakkında ne konuşsun.

  Yazarları, çizerleri ve siyasetçileri okuyorum, izliyorum onlarda da bir şey yok. Hep havanda su dövme.

 Yahu birisi şu gerçekleri çıkar açıklar diye bekliyorum. Çıkan da, açıklayan da, açıklayacak da yok ortada. Vakit gazetesinden Hasan Karakaya ile Star Gazetesinden Şamil Tayyar’ın dışında kimse bir şey söyleyemedi.

   Ben yazarlığın yanında aynı zamanda tam 33 yıllık bir fotoğrafçıyım.  Fotoğrafçılıkta çekim ölçekleri ve açılar vardır.  Genel çekim, yarı genel çekim, boy çekim, bel çekim, baş çekim diye. Eğer bir adamı baş çekimle çekerseniz adamı tanıyamazsınız. Bel çekim yaparsanız biraz tanırsınız. Boy çekerseniz daha fazla, yarı genel çekerseniz biraz daha fazla, genel çekim ölçeğiyle çekerseniz etrafındakilerle, bulunduğu yeri, mekânı, arkasını, önünü, yukarısını, aşağısını yani bütün yönleriyle görüntüleyebilirsiniz. Tıpkı bir insan gibi, olay yeri görüntüleri de böyledir. Bu ölçeği olaylar için de uygularsanız olayların tamamını görebilir ve tabiî ki  ancak o zaman yorumlayabilirsiniz.

Şimdi bu ölçekle, yani genel çekimle, diğer bir ifadeyle olaya uzaktan, farklı pencerelerden, açılardan ve boyutlardan bakarak yorumlayalım.

 Olayı uzatmayacağım,  çektiğim fotoğrafı paylaşacağım. Olay şu:  Wikiliaks bize büyük şeytan Amerika ile Küçük şeytan İsrail ve ülkemiz içindeki yerli münafıkların, yani işbirlikçilerin maskesini düşürmeye ve bizim de bu fotoğrafı görmemize yaradı.

Nasıl ki Türkiye’de 2002 yılında işbaşına gelen ve 8 yıldır tek başına iktidar olan; ekonomi, siyaset, insan hakları, özgürlükler ve demokrasi alanında önemli adımlar atan bir siyasi partiyi, yerel, bölgesel ve küresel işbirlikçilerle, çeşitli entrikalarla devirmeye çalışan şebekeler var ise, Amerikada’da demokrat bir iktidarı çeşitli entrika ve oyunlarla yıkmaya, uzaklaştırmaya çalışan şeytan şebekeleri var.

Nasıl ki ülkemizdeki iktidarın toplumsal dönüşüm reformlarından rahatsızlık duyan yerli ve yabancı güçler ve işbirlikçiler var ise, Amerikada da dedesi İslam ve kendisi Hıristiyan olan, İslam’a ve Müslümanlara sempatiyle bakan, insan hak ve özgürlüklerine önem veren Obama iktidarından rahatsızlık duyan mahfiller var.

Terör devleti dediğimiz İsrail’i kim destekliyordu, Amerika. Büyük şeytan, küçük şeytan veya çıbanbaşı dediğimiz ülke İsrail. Şimdi ise İsrail Amerika’dan eskisi kadar yüz bulamıyor. Türkiye ile de arası bozuk. Obama da İsrail başbakanına randevu vermedi.  İsrail çıldırmasında kim çıldırsın. Amerikanın içinde yerleşik İsrail uşağı dolu.  Lobiler le ve eylemleriyle Amerikan politikalarına yön veriyorlar ve aynı zamanda İsrail’i besliyorlar. Besleme kanalları kesilen İsrail, bölgesinde yaptığı terörist eylemleri Amerika ya, Arrupaya taşıdı. Mossad vasıtasıyla bu eylemi planladı ve gerçekleştirdi.

   Wikiliaks eylemi bal gibi bir İsrail projesi ve korsanlığından başka bir şey değildir.

Sızan belgelerde, bizim yerli işbirlikçiler ve münafıklar da suçüstü yakalanıverdiler. Hani o ortalarda naralar atan, ulusalcılık nutukları veren sözde vatanseverler var ya, şimdi çoğu Ergenekon davalarında arzı endam edenler.   Vay be ne vatanpervermiş adamlar.  Meydanlarda bas bas bağırıyorlardı, Amerikan uşaklarısınız, ülkeyi sattınız diye.  Meğer tam tersiymiş te, kendilerini belli etmemek için öyle bağırıyorlarmış. Kendilerini belli etmemek için Atatürk ve bayrağı kendilerine maske yapmışlar. Saman altından su yürütmüşler.

Her şey iyi gidiyor.  Hiç merak etmeyin. Ben ümitliyim. Allah tuzak kuranların tuzaklarını başlarına kakıveriyor. Allah Müslümanlar aleyhine zalimlere asla zafer nasip etmez. Tabiî ki bizim de içimizde, birbirimizle zillete düşmememiz kaydıyla.

Bak görüyorsunuz, Allah bir takım insanların eliyle, bir takım insanları bertaraf ediyor. Allah zalimler topluluğunu asla huzura ve zafere eriştirmez. Görüyorsunuz Amerika’da fitne ateşini tutuşturduktan sonra, ellerini ovuşturan ve  zevkle izleyen İsrail  devletinin, kundaklama şüphesi güçlü bir yangınla cayır cayır yanıyor olması, kimsenin yaptığının yanına kar kalmayacağının en net anlaşılması için önemli bir belge sayılmalıdır. Allah bir takım günahların cezasını daha dünyada iken insanlara tattırdığını belirtiyor. Hani çalma kapını, çalarlar kapını derler ya. Veya bu dünya etme bulma dünyasıdır diye ata sözü de var.  Bunlardan ders ve ibret almalıyız değil mi.

Bu Wikiliaks olayının ben tüm dünyaya hayır ve iyilik getireceğine inanıyorum. Hani bir ayeti kerime var. Sizin hayır bildiğiniz şey hakkınızda şer, şer bildiğiniz bir şey de hakkınızda hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. Buyrulmaktadır. Ben de diyorum ki bu bizim için şer gibi gözükmüştür, bu anlamda çok yorumlar yapılmıştır ama, ben bunun hayır olduğuna inanıyorum. Bakınız şimdi anlayamayanlar ileride anlayacaklar ve iyi ki Wikiliaks ortaya çıkmış diyeceklerdir. Şimdi kırmızı bültenle aradıkları bu adamı belki ileride dünyanın barış ve demokrasi elçisi kabul ederek ödül bile vereceklerdir.

Ne kadar kötü bir şey değil mi.  Bu vatanda doğup,  yaşayıp,  Amerikan ve İsrail uşaklığı ve tabiî ki vatan hainliği yapmak. Savaşta idam suçudur vatan hainliği. Başarılı bir iktidarı yıkacaklar, kendi menfaat ve egolarını tatmin için dış güçlerin işbirlikçiliğini yapacaklar. İnsanlığın düştüğü seviyeye bak. Kuran’da bunlar için esfele sefilin deniyor. Yani aşağıların da aşağısı, hayvanlardan da çok aşağılarda olanlar anlamında. Yaşasın vatan hainleri ve yerli işbirlikçileri için Cehennem veya Allah bunları ıslah etsin, hidayete erdirsin demekten başka aklıma bir şey gelmiyor.

Allah her şeyin hayırlısını verdin.

Gönen Sohbetlerinde Revizyon / Gönen Bozulmamalı

Yaklaşık altı aydır Gönen Sohbetlerini yazıyorum. Tabiî ki arzumuz günlük olarak yazmak, ancak buna zaman bulamıyoruz. Zaman -çok önemli bir sermaye. Tabiî ki yazmak için de içten gelmeli, toplumla paylaşacağın duyguların enerjin, heyecanın ve haykırışların olmalı. Yani cemiyetçi olmalısın.

Gönen Sohbetlerindeki diğer bir arzum da, Gönen’deki başarılı işleri, projeleri, hedefleri, hayalleri olan sivil toplum kuruluşu temsilcilerini tanıtmak, onlara destek olmak için  röportajlar  yapmak ve yayınlamaktı. Bazı arkadaşlarla bu sohbetleri yaptık ve çok iyi sonuçlar da aldık. Ancak ne hikmetse ileriki sohbetlerimizde konu ve konuk edineceğimiz kişi bulmakta zorlanmaya başladık. Venüs FM de de Keşif diye bir program yapıyordum. Orada da konuk bulmakta sıkıntı çekiyorduk. Sebebine gelince, insanlar nedense toplum önüne çıkmak istemiyorlar. İşlerini, hedeflerini, hayelelrini açıkça halk ile paylaşmaktan kaçınıyorlar. Gel konuk alalım sizi denildiğinde boş ver, ne konuşacağız deyip geçiştiriyorlar. Tabiî ki projesi, hedefi, hayali olan ve işlerinde başarılı insan bulmakta da zorlanıyorsun. Sorumlusu ve temsilcisi olduğu kurumda hiçbir başarılı icraatı yoksa adam ne konuşşun ki. Maalesef küçük şehirlerde insanlar ortaya çıkmıyorlar, çıkmak istemiyorlar. Bir arkadaşım, 2001 yılında Ankara’dan Gönen’e geldiğimde koluma girdi ve dedi ki bak kardeşim Gönen’de ne ileride olacaksın ve ne de geride kalacaksın. İkisinin arasında olacaksın. Yani varla yokun arasında biri olacaksın. İleri gidersen burnunu kırarlar, geride kalırsan aşağılayıp resil ederler, alaya alırlar. Dört dörtlük bir adam bile olsan, her gün herkese iyilik bile yapsan, ertesi gün bana az verdi diye yine aleyhinde konuşmaya, dedikodunu yapmaya başlarlar. Yaranamazsın bu insanlara dedi. Uzun süre belediyede görevli bir arkadaş da  dedi ki, bu Gönen halkının ekseriyeti  hep senin yüzüne güler, arkanı döndüğünde de dedikoduna başlar, aleyhinde konuşur demişti.  Emekli bir başkomiser arkadaşı da cami bahçesinde düşünürken gördüm. Ne oldu diye sorduğumda, İstanbul’dan memleketim diye Gönene taşındım. Bir buçuk yıldır burada yaşıyorum. İnanın bir tek Allah rızası için sohbet edecek bir arkadaş bulamadım. Herkes bireysel yaşıyor, menfaatçi, çıkarcı olmuş. Kimse kimseye menfaati olmadan selam bile vermiyor demişti.

Yine birçok sohbetimde bende bahsederdim hep buradaki yanlışlıklardan. İnsan sabrediyor ama bir yere kadar. Kaçıp bu diyarları terk edesi geliyor. Komşular komşu gibi davranmıyorlar, arkadaşlar arkadaş gibi davranmıyorlar. Akrabalar akrabalık bağlarını kesmişler. İnanın geçen bu bayramda kendimden büyük bütün akrabalarımı gidip ziyaret ettim, bayramlaştım. Bayramlaşmadık ne komşu ne akraba bıraktım. Tabiî ki her şeyde bir kural vardır. Küçükler büyükleri ziyaret ederler. Şu hale bakın, benim alt komşum daha kapımı çalmış değil, iki tane kardeşim evime, bayrama, bayramlaşmaya gelmiş değil. İşyerindeki komşularımı benden küçük olmalarına rağmen her bayram ben gider bayramlaşırdım. Bu bayram gitmeyeyim bakalım, akılarına gelip te bayramlaşırlar mı diye. Nerede bayramlaşma, akıllarına gelme.

İnanın evinizde bile duramıyorsunuz. Gece saat 22.00  da bir gürültü, matkapla  yan komşu duvar deliyormuş Duvara vurup ikaz ediyorsun, seni tınlayan yok. Çık karşısına kavga hazır. Gece duvar delinmeyeceğini, komşuların rahatsız edilmeyeceğini hiç aklına getirmiyor.

İş yerine geliyorum, çalışmaya başlıyorum, dışarıdan yabancı misafirim de gelmiş konuşuyoruz. İş merkezinin koridorunda bir ıslık sesi. Adamın biri güpe gündüz, işyerlerinin tamamı açık olan bir iş merkezinde, işyerlerinin önünden yüksek sesle ıslık çala çala geçiyor. Birisi de bağıra bağıra türkü söylüyor, diğer biri de arkadaşıyla  bağıra bağıra şakalaşıyor, sövgülü, küfürlü konuşmalar yapıyor. Ailen ile sokakta yürüyorsun kocaman kocaman şapkalı adamların ağzında küfür ve sövgü etrafa saçılıyor.  Çocukların çoğu zaten küfürden başka bir şey öğrenememiş. Etrafındakilere hiç saygıları yok, insan yerine koymuyorlar adeta seni. Adeta etrafındakileri havyan yerine koyuyor. Ben inanın, dağ başında bile birisi duyar diye ıslık çalamıyorum. Utanıyorum. Benim inancıma göre haya imandandır. Yani imanı olanlar utanma duygusuna sahiptirler.  Misafirlerim adeta şok oluyorlar burası neresi diye. Mahcup oluyorum, izah edemiyorum. Hem de bu kişiler üç dört kişi, kocaman kocaman adamlar, ikaz ediyorsun seni düşman belliyorlar ve aleyhinde konuşmaya başlıyorlar. Yani düşünebiliyor musunuz, ne evde, ne iş yerinde ve nede bu şehirde insana saygı, sevgi ve huzur kalmamış. İnsan hakları ve hukuku ayaklar altına alınmış.

Günümüz toplumunda insanlar arasında insanlık kalmamış, her şey çıkar ilişkilerine dönüştürülmüş. Söz verip sözünü tutan yok. Bir esnafa parasıyla bile iş yaptıramıyorsun. Gönen sokaklarında dolaşamıyorum, neden adım başına yaramaz bir adam görmekten, ona lanet şerrine selam vermekten bıkıyorsun.

 Artık görmeyeyim, duymayayım, üzülmeyeyim diyorum. İnanın, insanın kendisini dağlara, insandan uzak yerlere atası geliyor. Son zamanlarda sık sık da bunu yapmaya başladım. Bozulmuş bir toplumda yaşamak ne kadar zorlaşmış. Camiye gidiyorum, camiler de dolup taşıyor. Adamın birisi camide kazıkladı bedi. O zamandan beri de camiye gelen adamlara da şüpheyle bakmaya başladım.

İşte bunları niye anlatıyorum, kendi kendimle sohbet ediyorum. Yani Gönen Sohbetleri köşesinde sohbet edecek adam bulamayınca, ne yapıyorsun, kendi kendine sohbet ediyorsun. İşte bende bunu yapıyorum.

Bu yüzden, artık bundan sonra Gönen Sohbetleri ile Keşif isimli makale köşelerimi birleştirme kararı aldım. Ve bu birleştirme kararından sonra artık, yerel anlamda değil, genel, ulusal anlamda yazılar yazacağım. Bundan sonraki yazılarımdaki  tarz şu olacak.  Çok güncel meselelere değineceğim. İçtihad-i, İslami, siyasi, toplumsal ahlak, eğitim, tanıtım, kalkınma ve öz eleştiri ağırlıklı yazılara yer vereceğim. Tabiî ki bilmeyenler için söylüyorum, yazarlık hayatına 1991 yılında başladık ve şu ana kadar, 20 nin üzerindeki dergi ve gazetede 2500 civarında makalemiz yer aldı, yayınlandı. Şu anki başbakanımız ve dünya mazlum milletlerinin gururu olan Recep Tayip Erdoğan ile de Gençlik dergisinde 1994 yılında aynı dönemde köşe yazarlığı yapıyorduk. Yazarlık ve şairlik bir Allah vergisi tabiî ki.

Sohbetlerimize konuk edeceğimiz kimse bulunmadığı gibi, makale yazacak kimse de bulamıyoruz maalesef. GönTAM sitesinde, amatör yazarlar bölümü açtık, 10 kişi bulduk, bir defa yazdılar bir daha arkası gelmedi. Buradan sesleniyorum, içinde yazma azmi ve isteği olanlar varsa gelsinler yer verelim, yayınlayalım.

Bizim için kültür ve sanat ekmek ve su gibi gerekli bir ihtiyaçtır. Kültür ve sanat bir toplumun geçmişini ve geleceğini ayakta tutan en önemli bir unsurdur. Bakıyorum da kahvelerin çoğunda maalesef yerel gazetelerimiz alınmıyor ve okunmuyor. Müstehcen içerikli, dedikoduyla dolu kartel gazeteleri doldurmuş kahveleri. Bir kahveci arkadaşa dedim ki, niye bu gazeteleri alıyorsunuz. Alsanıza;  ulusal Taraf, Vakit, Şeni Şafak, Cumhuriyet, Hürriyet, Yerel olarak da Gönen Postası, Gündem gazetelerini. Her fikirden kişi doya doya okusun. Doldurmuşsunuz buraya pavyon gazetelerini dedim. Ne yapalım diyor, halk onları istiyor. Yani kimse direnmiyor, şeytan neyi emrediyorsa halk onu yapıyor, halk neyi istiyorsa iyi olsun, kötü olsun menfaat icabı o istek  yerine getiriliyor.

Bu toplum düzelsin, iyi güzel olsun diye çalışıyoruz, onun için yazıyoruz. Ama tek kişinin hareketiyle, istemesiyle olmuyor. Ama şu görüşte olmalıyız hepimiz. Herkes yamuk olsa da tersine gitse de, bir tek ben kalsam da yinede doğru olmaya, dik durmaya devam edeceğim demeliyiz.

Ne demiş Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) “ Benim ümmetimin bozulduğu bir dönemde, benim sünnetlerimi icra ve ikame edene bir şehit sevabı verilir.” Yani bu dönem, ümmetin bozulduğu bir dönem olabilir. Herkes bozulmuş diye bizim de bozulmamız, onlara uymamız gerekmez.  Marifet herkesin bozulduğu bir dönemde, hiç bozulmadan kalabilmek.

Ne mutlu hiç bozulmadan kalabilenlere. Haftaya aynı gün ve aynı köşede olabilmek ümidiyle Allaha emanet olunuz.

 

Cemaat Müessesini Yozlaştıranlara Fırsat Vermeyelim

      Cemaatlerle ilgili bu ikinci yazım oluyor. Hiçbir cemaate mensup değilim, karşı da değilim, üstelik destekliyorum da. Cemaatler de Osmanlıda olduğu gibi vakıf müesseslerinin farklı bir versiyonu, Müslümanların farklı yorumlarla ve hayırda yarış amacıyla bir araya geldikleri, güç, birlik ve beraberlik oluşturdukları hayırlı oluşumlardır.

      Cemaat Arapça bir terimdir 3 ve 3 den fazla kişilerin oluşturdukları topluluktur. Her ne kadar cemaat denilince insanların aklına her gün dillendirilenler gelse de. Keşke insanlar sen şucu sun ben bucuyum benim cemaatim seninkinden daha üstün gibi gereksiz ve saçma düşüncelerden bir kurtulsalar ve üstünlüğün ancak takvada (ALLAH cc den en çok sakınmak) ta olduğunu anlasalar.

  Sadece cemaatindekilere değil tüm inananla kardeşim deseler ve MÜ'MİNLER ANCAK KARDEŞTİRLER! Ayeti kerimesini zihinlerine iyice yerleştirseler, ve herkes ulaşabildiği alimlerden ve eserlerinden faydalansalar ve sadece belli kitapları okumasalar.
    Ve bu gruplaşmaların, bölünmelerin İslam düşmanlarının bir oyunu olduğunu, maksatlarının Müslümanların arasına nifak ve fitne koyarak bizleri parçalamak olduğunu anlayabilseler.

       Oysaki buna müsaade etmemeliyiz. RABBİMİZ bir, dinimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir ve biz hala neyin kavgasındayız? Biz ayrı gruplar değiliz, bir ümmettiz. Tıpkı İbrahim peygamber gibi. Ey Müslüman’lar artık uyanalım, din düşmanlarının bizi bölmesine izin vermeyelim. Artık Kur- an ve peygamberin sünnetine önem verelim. Rabbimiz dememiş mi? (peygamber size neyi getirdiyse onu alın, neden nehyettiyse onu bırakın. Bugün niçin insanlar kendi cemaatinin görüşünü öne geçirmiş? Nasıl olur da insanlar bu mesele falan cemaatte şöyle ama bizde böyle diyebiliyorlar? Bu insanlar kaynağını aynı kitaptan aynı sünnetten almıyorlar mı acaba.  İbni abbasın mevkufen gelen şu hadisine lütfen dikkat edelim (başınıza taş yağacağından korkuyorum; ben Allahın resulü (sav) şöyle şöyle dedi diyorum, siz ise Ebubekir ve Ömer şöyle şöyle dedi diyorsunuz. Şu anki insanların şahısları, grupları ve hocalarını bilerek veya bilmeyerek Allah ve resulünün nasıl önüne geçirdiklerine bir bakalım. Eger ibni abbas, Allah cc ondan razı olsun, şu halimizi görseydi bizi hangi felaketle uyaracaktı acaba? Başımıza taş değil kayaların yağacağından mı yoksa.. Harekette birlik olmadıkça fikirde birlik fayda etmez! Ey rabbimiz bizleri dosdoğru yola ilet kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğramış ve sapmışların yoluna değil

   Tabiî ki evrensel ve büyük cemaat İslam Cemaatidir. İşte bende âcizane büyük cemaatin içindeyim.  Rehberim Kuran, önderim Hz Muhammed S.A.V.

  İşte Gönen’de muzdarip olduğum güncel bir konu. Yozlaşmış cemaat mensubu kazığı yemekten bıktım.   Müslüman Müslümanı kandırır mı kandırmaz. Müslüman ne kandırır,  ne aldatır ne de kandırılır ve aldanır. Önceki bir yazımda Cemaat Kardeşliği mi, İslam Kardeşliğimi!

diye bir makale kaleme almıştım ve demiştim ki;”Hepimizin malumu ki, ülkemizde cemaatlerle siyasi patiler artık birbirine karışmış vaziyette.  Cemaat taassubu almış başını yürümüş. Son zamanlarda bazı cemaat mensuplarından müthiş derecede kazık yedim, aldatıldım.

      Mesleğim gereği cemaatlerin içerisinde, sohbetlerinde ve sosyal faaliyetlerinde kısmen, misafir olarak bulunmaya çalıştım. En azından davete icabet sünnettir yaklaşımıyla tekliflere icabet ettim. Hem bilgilenmeye, faydalanmaya hem de araştırma ve incelemeye çalıştım. Gördüm, anladım ve yaşadım ki, cemaatler de artık çığırından yani İslam dairesinden çıkma eğilimlerine girmişler. Kuran’ın tarif ettiği ve övdüğü cemaatler yerini, bambaşka bir hizip ve dünyalık menfaat gurubuna yöneltmiş.” Diye devam etmiştim.

        Aradan birkaç ay zaman geçti, birisiyle bir alış veriş yaptık, para ödemeye gelince bir türlü para alamadık. Oyalama, mazeret, yalan dolan en sonunda borcunu ödemeden başka çıkar yol kalmayıp sıkışınca, benim haberim yok, ben almadım, istemedim, öyle konuşmadık, böyle konuşmadık demez mi hayretler içinde dona kaldık. Söyleyecek laf, söz bulamadık.  Adam açıkça her şeyi inkâr ediyor, tersini söylüyor. Aka kara diyor. Sonra adamı bir araştırdık ki oooo. Kaç kişiyle aynı şekilde sorunlar yaşamış, kaç kişiyi aynı şekilde kandırıp kazıklamış.  Filanca kişiyi nasıl bilirsiniz diye sorduğumuz insanlar beş para etmez adam demezler mi. Üstelik de bir cemaate mensup olarak biliniyormuş. Bu adamla cami çıkışında bu alışverişi konuştuk ev yaptık, kendi mekânında da işlemi gerçekleştirdik. Yani alnın secdeye gidecek, namazdan sonra Müslüman kardeşini inkâr ve yalanla kandırıp, kazıklayacaksın. Namazlarından gafil bulunanlar ayeti sanırım bunlar için indirilmiş. İşte cemaatlerin içinde yozlaşmış insanların olduğuna ve bu yozlaşmanın gün geçtikçe arttığına  dair çarpıcı örneği bizzat yaşadım ve yaşamaya da devam edeceğimiz anlaşılıyor.

     İnanın şu küçücük şehirde bir yıl içinde aynı şekilde tam dört kişiden kazık yedim, yani alacağımı, hakkımı alamadım. Ne verdiler ne de gelip helâlleştiler. Kulaklarının üzerine yattılar. Ne pişkin adamlarmış. Bu dört adamın da ne hikmetse hepside aynı cemaate mensubiyeti bulunuyormuş. Ortak özellikleri hep aynı. Almak, almak, almak.. Vermemek, vermemek, vermemek. Yani sen onlardan alacaksın, paranı da vereceksin, onları zengin edeceksin. Ama onlar senden asla almayacaklar, sana paraları gitmeyecek, nasip olmayacak- yani cemaatten değilsen sana vereceklerini vermeyebilirler. Cemaat dışındaki kişilerin canıma, malına zarar vermek sanki caiz gibi bir anlayış sezinledim.

         Bu tür kişilere sesleniyorum. Çıkın cemaatten, uzak durun. O güzide müesseseyi, anlayışı kirletmeyin. İnsanları cemaatlere ve cemiyetlere karşı soğutmayın, düşman etmeyin. Cemaatin temsilcilerine ve üyelerine sesleniyorum. Sokmayın aranıza bu sahtekarları. Artık Gönen’de bir iş ve alışveriş yapacağım bir kişinin ön araştırmasını yapacağım. Hangi cemaatten diye. Sonradan sürprizle karşılaşmamak için bundan sonra sorup soruşturacağım. Aldanmamak için daha uyanık olacağım. Bunları niye yazıyorum, ben bir kazık yedim başkaları da yemesin diye. Bu tür kişileri içimizde barındırmayalım ve kendimizi de sömürtmeyelim diye.

     Burada toplu olarak bir cemaati ve cemaatleri suçlamıyorum tabiî ki.  İsimde zikretmiyorum, anlayan anlar, anlamak istemeyenler anlamaz zaten. Herkes kendine bakmalı, kendi kendine sormalı biz miyiz, ben miyim acaba bu bahse konu kişi veya cemaat diye.

    Her cemaati dinlemeye, anlamaya çalıştım inanın daha çok soğudum cemaatlerden. Bir cemaat mensubu, başka bir cemaat mensubunu ve liderini öyle yerden yere vuruyor, aşağılıyor,  hakaret ediyor, amerikancı ve ajan diyor, bölücü, hain ve mürtet ilan ediyor ki şaşırmamak elde değil. Adeta Müslüman kardeşinin ölü etini yiyorlar.

     Herkes kendi cemaatiyle övünüyor, karşısındakini tamamen dışlıyor. Bu ne çirkin bir durum değil mi. Kendi cemaatiyle övünüyor, karşısındakileri zavallı, doğru yolu bulamamış, rehbersiz, mürşitsiz, yanlış yolda, cehennem çukurunda olan biri diye ilan ediyor.  Belki beni de kendi akıllarınca öyle ilan ediyorlardır.

     Ama Kur’an tersini söylüyor. Hucûrat 13:”...Biliniz ki, Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır. Şüphe yok ki Allah alimdir, her şeyi bilen de,  her şeyden haberdardır.

    İslam kardeşliğinin yerini, adeta cemaat kardeşliği almış.  Yani ümmet bozulmuş deforme olmuş. Oysa Kur’an bakınız ne buyuruyor.

Hucûrat 10: ”müminler (dinde) ancak kardeştirler.

       Bu cemaat mensuplarından, ve tabiî ki günümüzdeki birçok insanın kendi menfaatlerine sözlerini tutmadıklarını ve anlaşmalarına bağlı kalmadıklarını, hatta açık açık yalan söylediklerini,  sözlerini ve vaatlerini inkâr ettiklerini bizzat mağduru olarak gördüm ve yaşadım. Oysa Kuran bakınız ne buyuruyor.

      Maide 1: ”Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında verdiğiniz söz ve yaptığınız bağlantıları yerine getirin”.

     İsra 34: ”Bir de ahdi (yapılan sözleşmeyi) yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıyamet günü) sorumludur”.

    Tevbe.119: ”Ey müminler! Allah’tan korkun (fenalıklardan sakının) imanında ve sözünde doğru olanlarla beraber olun.”

       Allah hepimizi haram yemekten, kul hakkına tecavüz etmekten korusun. Gerçek Müslümanlıktan, Kuran’ın nurlu yolundan ve peygamberimizin önderliğinden ayırmasın.

    Önemli Açıklama:

   Bundan sonraki yazılarım inşallah yerel değil genel anlamda ve konularda olacaktır. “Gönen Sohbetleri/ Keşif” adıyla yayınlanacak makalelerim, inşallah haftada bir veya birkaç kez olabilecektir. Dileyen herkes yazılarımı www.kesiftv.net sitesinden de takip edebilir. Yine nasip olur, bir aksilik çıkmaz ise Keşif adındaki köşe yazılarımız, çok önceden yaptığımız bir mutabakat gereği, ülkemizin sevilen, etkili ve güçlü gazetesi olan Vakit te de yayınlanacaktır.

    Tabiî ki önümüzdeki günlerde Keşif programına da yeniden başlayacağız. Hangi televizyonda olur belli değil ama, ulusal bir televizyonda olacak ve dünyanın her tarafından izlenecek. Bu sefer uzun soluklu bir koşuya çıkıyoruz. Türkiye ve Balkanlarda bu programı yapacağız. Balkanlar, yani eski Osmanlı topraklarında.  Bosna, Makedonya, Üsküp v.s. Programı Senegalli zenci Müslüman Mustafa Sabuyla birlikte sunacağız. Bu da büyük bir sürpriz olacak. Belki televizyonlarda bir ilk olacak. Bize tabiî ki sponsor lazım. Televizyon kanallarının hiç biri TT haricinde,  maalesef para almadan program yayınlamıyorlar. Televizyonların her şeyleri para para para olmuş.

Bizde bu para kaynağını oluşturmaya çalışıyoruz. Gönen’den destek yok. Gönenin zenginleri maalesef ortaya çıkmıyorlar. İnanın geçen bir sohbette bahsedildi, ayda 20 milyon TL kira geliri alan bir hacı teyzeyi konuşuyorlardı. O hacı teyze bize programın yayınlanması için aylık 20.000 TL aldığı kiralardan şöyle 2.000 TL cik bir kaynak verse biz neler neler yapacağız ama. Sohbetini yapan kişiye sordum, GönTAM’a bağış istesek, 20 TL aidat verir mi dedim, vermez, alamazsın dedi. Buradan seslenelim yinede, program için zenginlerimizin, hayırseverlerimizin desteklerini bekliyorum.  Belki birisi çıkar diye. Malum bizim programlarımızın içeriği belli.  İnsanlığın iyiliğine, hayrına olacak dosyaları işliyoruz, toplumun bilgilenmesine, eğitimine, kalkınmasına faydalı olacak konuları ele alıyoruz.

Üzerine Ölü Toprağı Serpilmiş Bir Gönen

      Gönen’in üzerine adeta bir ölü toprağı serpilmiş gibi. Adeta Gönen’de bir yaprak dahi kıpırdamıyor.  İnanın heyecanım bitti tükendi. Gönen ile ilgili onlarca, yüzlerce  güzel projem ve düşüncem vardı. Ama son zamanlarda ne heyecanım, ne planım, ne düşüncem kaldı.

    Karşında hayallerini, hedeflerini,  projelerini paylaşacak birisi, bir muhatabın yok ki. Kiminle paylaşacaksın. Televizyon programı yapayım, Gönen’i, Gönenin değerlerini, potansiyelini tanıtayım diyorsun sana evet diyecek, şöyle yapalım böyle yapalım diyerek karşısına alıp konuşacak, tartışacak, muhatap olacak birisi yok karşında. Kaplıcaları arıyorsun şöyle bir projem var, ne dersiniz, destek olurmusunuz diye, yönetim bilir denilip top taca atılıyor ve kibarca baştan savuluyorsun, dağ ılıcasını arıyorsun muhtarlık bilir, tanıtıma ihtiyacımız yok denilip bertaraf ediliyorsun. Hiç kimse fikirlere, tekliflere açık değil.  Senine anlamak, ne dinlemek istiyorlar. İnsanı takan da, sallayan da, muhatap alanda, cevap verende yok kardeşim.

     Bir projen, fikrin var meşhur süt fabrikasını arıyorsun, randevu almak istiyorsun on defa arıyorsun bir türlü randevu alamıyorsun, hep işleri, toplantıları var. Belediyeyi arıyorsun görüşelim diyorsun, randevu alamıyorsun, randevu alıyorsun görüşemiyorsun, görüşüyorsun sonuç yok. Randevu için başkan müsait olunca biz seni ararız diyorlar aradan 4 -5 yıl geçiyor bekliyorum arayan da soranda, özür dileyende yok. Bir iş adamına, zengine gidiyorsun, şunu yapalım diyorsun, yaza gel diyor. Yazın gidiyorsun, kışın gel diyor. İnsana insan olduğu için saygı bile yok şu Gönen’de.  Kul hakları ayaklar altında.  Bu yüzden zenginleri, ilçenin ilgili ve yetkililerini hiç sevemedim.

      En son köylerimizin tanıtım filmlerini çekelim yayınlayalım, çok iyi olur dedim, herkeste fikrime katıldı çok iyi olur dediler.  Tam beş köye gittim. Kendi arabamla, kendi gazımla, kendi kameramla,  köye gittik minareye çıktık köyün içini dışını çektik, saatlerimi, günlerimi verdim.  Bir vatandaşa 40 lira verseniz minareye dahi çıkaramazsınız, biz bedava minareye çıktık, üstelik takım elbisemizle bütün örümcek ve kuş yuvalarını da temizledik. Dedim ki bütün bunların hepsi benden, yani beleş. Ancak ben bu filmi 3-4 saatte aktaracağım, 3-4 saatte montaj yapacağım ve internete yükleyeceğim. Yani en az 8 saat üzerinde çalışacağım.  İnternette sürekli kalacak.  İnternet yüklemesi ve teknik malzeme masrafları da olacak. Bütün bunlar için sadece 30-40 TL bir masraf oluyor onu da bari siz karşılayın bu güzel projeyi gerçekleştirelim, köyünüze hizmet yapalım dedim.

   Çektiğim köy programları hala arşivimde bekliyor. Sonuç, arayan soran, masrafını karşılayan, yap, yükle yayınla diyen, gelen giden arayan soran yok. Muhtarların bazıları da maalesef her şeyi bedavaya getirmeye çalışıyorlar, birilerinden, senden istiyorlar, bekliyorlar. Ben kimim ki, altı üstü 904 tl emekli maaşı alan birisiyim. Benim de 3-4 bin lira maaşım olsa neler yaparım neler. 904 lira maaş yetmiyor işte.

Kitap projem var,  muhtarlıklar destek vermiyor, bir oda başkanını aradım, Köylerimizi Tanıyalım diye bir kitap hazırlıyorum, buna sponsor olun ve bastırın diye. Adam hemen boş ver köyleri, kitap bastıracaksın da ne olacak dedi. Anlayış bu, zihniyet ve bakış açısı bu.

        Sen istediğin kadar yırtın içinde yaşadığım şehrimizin kalkınması, modernleşmesi, güzelleşmesi için bir şeyler yapalım diye. İnanın insanların neredeyse hepsi aynı zihniyette. Alalım, yiyelim, içelim, gezelim, tozalım kendi işimize bakalım, kendimizi mutlu edelim. Gönen’i, Gönen halkını düşünen yok. Etrafı amaçsız, gayesiz, hedefsiz, heyecansız, içi boş adamlar sarmış.  Göneni düşünüyorlar, halk için çalışıyorlar gibi gözüküyorlar, öyle söylüyorlar ama ben inanmıyorum arkadaş. Görünen köy kılavuz istemez. Aynası iştir insanın lafa bakılmaz. Hani bir şarkı sözü var, Bir Şeyler Yapmalı diye. bir şeyler yapmalı diyen yok, yapan yok, yapma niyetinde olan yok. Birilerinde iyi bir şeyler görelimde ödül verelim diyoruz, ödül verecek kimse bulamıyoruz.

       İnanın şu Gönen’den sıkıldım, bunaldım. Her kurumun, yetkilinin, kişinin üzerine adeta ölü toprağı serpilmiş gibi.  Birliktelik yok, istişare yok, iş birliği yok, oturup konuşma, icraat yok, hizmet aşkı ve heyecanı yok, en azından ben göremiyorum. Olanlar da kaplumbağa hızıyla ilerliyorlar, mesafe alamıyorlar.

     Bir durum tespitini sizinle paylaşmak istiyorum. Beni Gönen Kent Konseyine üye yapmışlar. Kent konseyinin komisyonları var. Bir tanesi de Turizm ve Tanıtım Komisyonu.

       Bir de Trafik Komisyonu var. Ben GönTAM olarak Gönen’i tüm dünyaya tanıtmaya çalışıyorum. 3000 tane Gönen  ve civarıyla ile ilgili video filmini internette yayınladık,  bireysel video yayıncılığında   Türkiye ve Dünya rekorunu kırdık.  Dışarıdan arayan biri önce bize ulaşıyor, Gönen ile ilgili bilgi alıyor. Gönen’in gidilmedik, araştırılmadık yerini, çekilmedik fotoğrafını, tanıtılmadık mekânını bırakmadık. Japonyadan ve Hollanda dan turist kafilelerini bile getirerek ilçeyi gezdirdik. Bütün bu gerçekler ortadayken bizi hangi komisyona layık görüp te üye yapmışlar biliyor musunuz. Trafik komisyonuna hem de asil değil yedek üyeliğine layık görmüşler.

     Benim trafik komisyonuyla ne işim olabilir ki Allah aşkına. Ben iletişimciyim, reklâmcı, tanıtımcı, araştırmacıyım.  Beni illa bir komisyona vereceksen Turizm ve Tanıtım Komisyonuna layık değil miyim. Bu tanıtım işini bizden daha iyi yapanlar mı var Gönen’de. Anlayış ve uygulama bu işte Gönen’de. Kasıt varmıdır, yokmu dur onu bilemem. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Kemal Çoban isimli çok sevdiğim değerli bir dostum, bizim için, aynen “Gönen’in Gogulu” tabirini kullanıyormuş. Ne ararsa, kimi ararsa GönTAM sitesi üzerinden buluyormuş. İnsanla sanki dalga geçiyorlar. Kent konseyi komisyonlarını sanki çalışmasın, çalıştırılmasın, bir hizmet ve proje üretilmesin diye özel olarak oluşturmuşlar.

     Bundan sonra Kent Konseyi toplantılarına da gitmeyeceğim.  Bana davetiye göndermesinler. Gittim de ne oldu. Hiçbir şey olmadı. Boşu boşuna vaktimi öldürdüm. Evimde oturur dinlenirim daha iyi.

      Artık bundan sonra ne belediyeden ne de kaymakamlıktan randevu de istemeyeceğim, görüşmede yapmayacağım.   Gönen Gönen Gönen dedikte ne oldu.  Çalışmayan, üretmeyen, düşünmeyen,  toplum için hiçbir enerjisi ve sinerjisi bulunmayan içi de dışı da boş insanlar daha makbul oluyor ve itibar görüyor bu şehirde. Onlara efendi, bey muamelesi yapılıyor.  Demek ki toplumumuz böyle istiyor. Her halk laik olduğu şekilde yönetiliyor.

      Artık karar verdim. Gönen ile ilgili tüm projelerimi askıya alıyorum. Hiçbir şey yapmayacağım Gönen için. Kısa süre sonra Televizyon programına başlayacağım Marmara bölgesinden Balkanlara doğru yani eski Osmanlı topraklarına doğru yelken açacağım. Keşif programıyla tüm insanlığa ve dünyaya hizmet yapmaya çalışacağım Allah’ın izniyle. Gönen’den de, Gönenliden de, Gönenin ilgili ve yetkililerinden de hiçbir isteğim, arzum ve beklentim yok.

      Yerel de, küçük şehirde insan böyle yıpranıyor. Etrafında değerli insana, insana ve projelerine değer verenlere  rastlayamıyorsun. Herkes kendi çıkar ve menfaati peşinde. Bu toplum düzelir mi hiç. Birçok arkadaşım demişti, sen Göneni terk et. Bu insanlara yaranamazsın, yıpranır, yıpratılırsın diye.  Ben de olsun ben memleketime hizmet yapacağım dedim.  Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir şehirde daha ne yapabilirsin ki. Gördüm ki, küçük şehirde, küçük insanlar, küçük işlerle uğraşıyorlar. Büyük işler tutanlar yok ve büyük işler tutmaya çalışanlara da ilgi ve destek yok. En iyisi enerjimizi başka uğraşlar ve hizmetlerde tüketmek. Toplum o hizmete laik değilse kimseye zorla iyilik yapamazsın.

       Gönen’de kalacağım, burada oturacağım, ikametgâhım, adresim Türkiye’nin Gönen mahallesi olacak ama Türkiye ve Dünya genelinde çalışacağım. Yeni rotam bu. Gönen ile ilgili her projeyi askıya aldım.  Bize randevu veremeyenler, hizmetlerimize takoz olanlar,  projelerimizi şu ya da bu şekilde engelleyenler, engelleyenlere ses çıkarmayanlar,  bize şaşı bakanlar kimlerse onlar düşünsünler. Ve isterlerse ellerine kına yaksınlar. Şayet vicdan, duygu ve düşünce dünyaları var ise.

     Biz inanan insanlarız. Hem dünya ve hem de ahiret için çalışanlardanız. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır hadisini düstur edinmişiz. Bizim için mekân önemli değil hizmet önemlidir. Madem Gönen’de, Gönen halkı ve yetkilileri olarak bize hizmet yaptırmadınız, tanımadınız, tanımak, görmek, bilmek istemediniz, biz de başka yerde yaparız. Allah’ın arzı geniş. Kıyamet gününde herkes yaptıklarının hesabını verecektir. Biz bir imtihanda ve yarıştayız.   Allaha emanet olunuz. Haftaya Gönen Sohbetlerinde başka bir mevzuda buluşmak üzere hoşça kalınız.

Sivil Toplum Kuruluşları Kaça Ayrılır

      Osmanlıda sivil toplum kuruluşları vakıf ve derneklerle temsil edilir, teşkilatları bu statüyle işlem yaparlardı.

       Şu anda Avrupa da da sivil toplum kurumları çok etkin ve aktif durumda.  Sivil toplum kuruluşları demek aynı zamanda demokrasinin en avzgeçilmez unsurları demektir.  Örgütlü toplumum karşılığı sivil toplumdur.

       Sivil toplum kuruluşları kaça ayrılır dersek, iki gurupta değerlendirebiliriz.

1.Gönüllü sivil toplum kuruluşları 2. Zorunlu sivil toplum kuruluşları.

Zorunlu sivil toplum kuruluşlarına örmek göstermek istersek Eğitim, İşçi, Memur Sendikaları, Ziraat Odası, Ticaret odası, Esnaf odası, Ticaret borsası, Şoförler Odası, Tarımsal Kalınma ve Kredi kooperatifleri, üretici birlikleri v.s. Yani belli iş ve meslekleri icra edebilmek için özel kanunlar ile devlet tarafından kurulan, kurulması ve işletilmesi teşvik edilen kuruluşlardır diyebiliriz. Bu sivil toplum kuruluşlarının çoğu mecburen kurulması gereken kuruluşlardır. Gönüllülük esasına bağlı değil, zorunluluk esasına bağlıdır.

    Mesela Türkiye’de Ziraat odası olmayan bir il veya ilçe yoktur. Bu odalara siz yani belli bir mesleği ircaa edenler veya belli işlerini halletmek isteyenler mecburen üye olmak ve aidat ödemek zorundadırlar. Kanuni ve yasal yaptırımları vardır.

      Gönüllü sivil toplum kurumları da genellikle dernekler ve vakıflardır.  Belli bir kesime, zümreye, gruba veya toplumun geneline hizmet edenler şeklinde hedefleri, amaçları, kitleleri olur. İşte gerçek gönüllü sivil toplum kuruluşları bunlara denir. 

    Zorunlu sivil toplum kuruluşları günümüzde devlet kurumlarından farksızdır. Mecburi aidat ödeyen üyeleri, gelirleri, bütçeleri vardır.  Hatta çoğunun genel merkez binaları, otelleri, kampları, sosyal tesisleri, araçları vardır. Bir nevi özel ticari işletme veya holding gibidirler. İdaresi zor değildir. Göreve, yani yönetime, başkanlığa herkes talip olur. Kavgalar, gürültüler, çekişmeler, yarışlar, rekabetler yaşanır. Amaçlar karışıktır. Hizmet yapacağız, edeceğiz onun için varız derler ama çoğu, görevi aldığında kurumun bütün imkânlarını kendi ve yandaşlarının çıkar ve menfaatleri için kullanmaktan geri durmazlar.

       İnsanlarımız nedense hep kolay işlere, rantı, geliri, havası, forsu, koltuğu, imkânları olan yerlere, görevlere talip olurlar.

       İşte gönüllü sivil toplum kuruluşları bu almamda çok daha önemlidir. Oralara herkes talip olmaz, üye olmaz, aidat ödemez. Yönetime kimse talip olmaz. Ama gerçek, hakiki, içten gelen sivil toplum kuruluşları işte bunlardır.

      Dernekler, vakıflardır. Hiçbir çıkar ve menfaatiniz yok. Toplum için hayır, iyilik, hizmet sevdanız var ve bir şeyler yapmak istiyorsunuz. Yani alınca memnun olanlardan değil, verince memnun olanlardansınız.

       Ben zorunlu sivil toplum kuruluşları üyelerine hiçbir şey demiyorum, ancak ne kadar gönüllü sivil toplum kuruluşu üyesi varsa hepsini tebrik ediyorum.

     Osmanlıda böyleydi, şimdi Avrupa da böyle. Ancak Türkiye’de ve tabiî ki Gönen’de böylemi. Hayır hiç de böyle değil.  Avrupada, örneğin İsveç’te 8.milyon nüfus var, sivil toplum kuruluşlarına üyelik sayısı 35-40 milyon. Yani orada her bir vatandaş en az 5-6 sivil toplum kuruluşuna üye. İşte modern toplum olmak buradan başlıyor.

        Ben soruyorum Gönen’deki zenginlere, eğitimcilere, imam hatiplere, esnafa, memura, işçiye, köylüye. Hanginiz, hangi derneğe veya vakfa üye ve aidat ödüyor veya gönüllü hizmetlerinde bulunuyorsunuz.

       İnanın araştırsanız veya şöyle kendinize ve etrafınızsa sorsanız şu şehirde bir tek derneğe, vakfa üye olmayan, hayatında bir yere zerre kadar karşılıksız aidat ödemeyen yüzlerce, binlerce insan bulursunuz.

     Bana bunları nereden biliyorsun derseniz, açık açık konuşmaktan zevk alırım.  Tam 33 yıldır gönüllü sivil toplum kuruluşlarının içindeyim. 1978 yılında Gönen Milli Türk Talebe Birliği Derneğinin kitaplık kolu sorumlusu olarak başladım ve şu ana kadar tam 33 yıldır  sivil toplum çalışmalarına devam ediyorum.  Gönen’de, Gönen Tanıtım Araştırma İletişim Bilim Proje ve Rehberlik Merkezi açılımıyla GönTAM’ı 2005 yılında kurduk, yani tam 5 yıl oldu. Beş yıl içinde kimler geldi kimler geçti. Ne insanlar ne adamlar  tanıdım.  Üyelerden hiçbir aidat alamıyoruz, vermiyorlar, veremiyorlar.  Bu güne kadar inanın bir Allahın kulu GönTAM’a gelip te ben derneğin projelerinde görev almak istiyorum, bana görev verin, benimde bir iyiliğim, hayrım, katkım olsun diyene rastlamadım. Herkes almaya, istemeye geldi. Vermeye gelene rastlamadım. Gel seni derneğe üye yapalım dediğimde, cevap aynen şu. Üye olursam benim ne menfaatim olacak, bana ne faydası olacak. Nefret ettiğim biz söz bu. Bana ne faydası olacak.  Benim topluma bir faydam var mı, olamazmı, niye yok diye sormuyorlar kendilerine. Lanet olsun böyle konuşanlara.  Hepimiz toplum ve cemiyet menfaati için çalışmalıyız. Kalkınma ve refah düzeyi bu şekilde olur. Tabiî ki tek tük de olsa kendiliğinden bağış yapanlar, aidatını düzenli ödeyenler oluyor, onlara da haksızlık etmeyelim. Ama istisnalar kaideyi bozmuyor. Günümüz toplumunun fotoğrafı bu işte. Veren el alan elden üstündür diye bir hadisi şerif var. Bizim toplumumuz bunun tam tersini uyguluyor. Alan el olmak daha iyi anlayışında.

     Ben diyorum ki ey Gönen halkı, ey zenginler, ey kendini kültürlü, tahsilli, medeni sayan, bir sohbete oturduğunda mangalda kül bırakmayanlar.  Söyleyin ve kendi kendinize sorun. Kaç tane sivil toplum kuruluşuna karşılıksız olarak üyesiniz, gönüllü olarak, maddi ve manevi bu topluma yaptığınız bir iyilik, güzellik, hayır, hasenat varmı. Yoksa hep şahsi ve bireysel çıkar ve menfaatleriniz peşinde mi koşarsınız.

       Özellikle zenginlerimiz sivil toplum kuruluşlarının yanından bile geçmiyor. Alıp bir derneğin kirasını, proje giderini üstlenemez lermi. Parası varsa bir okul yaptırıp, kapısına kocaman tabelayla adını yazdırıyor, herkese ilan ediyor. Ne gerek var, Allah bilmiyor mu sanki o hayrı senin yaptığını.

       Sivil toplum kuruluşlarını desteklemeliyiz, içinde ve projelerinde yer almalıyız. Desteklemeliyiz, en azından kösteklememeliyiz.

       İnanın GönTAM olarak her yıl Gönen’de araştıralım soralım ve sivil toplum kuruluşlarına üstün hizmet ödülü ve takdirname verelim diyoruz. Ama maalesef ödül verecek kurum ve kişi bulmakta zorlanıyoruz.

       İlçemizde yaklaşık 150 civarında sivil toplum kuruluşu var. Odalar, sendikalar, vakıflar, dernekler, partiler bu rakama dahil.

     Sivil toplum kuruluşlarının özellikle derneklerin topluma çok da iyi derecede hizmet sundukları söylenemez. Bazı sivil toplum kuruluşları da zaten lokal işetmeciliği yapıyor. Ben şahsen gazino, bar pavyon gibi çalışmalar içinde olan, amacından uzak çalışan, insanlığa fayda yerine zararı olan dernekleri zaten tasvip etmiyorum. Kimseye bunları destekleyin de demiyorum. Seçici olmalıyız.  Topluma faydası olan, İyinin, doğrunun, güzel olanın yanında yer almalıyız.

         Her fırsatta gerek iktidar mensupları,  belediye başkanları, kaymakamlar ve diğer resmi kişi ve makamlar sivil toplum kuruluşlarının yanında olduklarını,  desteklediklerini belirtiyorlar.

      Hangi sivil toplum kuruluşlarını destekliyorlar ben bilemiyorum. Zorunlu sivil toplum kuruluşlarını mı, gönüllü sivil toplum kuruluşlarını mı o net değil. Ama şunu iyi biliyorum ki, Gönen’de yediden yetmiş yediye herkesin tanıdığı, en azından duyduğu, bildiği ve   hatta  86 yaşındaki Basri Parmaksız amcanın bile ilk defa internete girdiğinde Gönen’i GönTAM dan öğrendiğini ve  GönTAM’ı bu şekilde tanıdığını biliyorum. Türkiye’nin hatta dünyanın tanımaya başladığı ve internet üzerinde Gönen ile ilgili 18 internet televizyonu, 20 tane video kanalı ve paylaşıma sunulan 3.000 videosu olan ve tam 9 milyon civarında kişi tarafından izlenen, video çekme, kurgulama, yükleme ve izlenme başarısı gösteren GönTAM’da ben hiç bu yetkililerden bir kimseyi görmedim, göremedim. Herhalde GönTAM’ı bilmiyorlardır, hiç duymamışlardır diye düşünüyorum ve yorumu sizlere bırakıyorum.

     Gerçek ve gönüllü bir sivil toplum kuruluşunu yürütmek gerçekten zor zanat ve aynı zamanda, bir o kadarda kutsal bir görev.

      Ay sonu geliyor kira elektrik, telefon, internet, sekreter, yakıt, kırtasiye daha neler neler. Bulup buluşturarak ödemek için ne mücadeleler veriyoruz. Zaman geliyor aldığın maaşından karşılıyorsun.     Bir o kadar da çevredeki fitne ve fesatçılara karşı mücadele veriyorsun. Yedi derler, içti derler, çaldı çırptı, dolandırdı, kazandı, köşeyi döndü derler. Çıkarı ve menfaati olmazsa bu işleri yapmaz derler.  Derlerde derler. Yani herkes kendinden pay biçer, senide öyle görmek ister.

      Neyleyelim, imtihan dünyası bu. Herkes görevini yapacak. Şeytan şeytanlığını yapacak ki, imtihanın sırrı gereği günah ve sevap, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem yaratılmıştır.

    Ben acizane herkese mutlaka sivil toplumcu olmalarını, bu tür kurum ve kuruluşlarımızı desteklemelerini, tabiî ki yanlış iş yapanlarını da kösteklemelerini tavsiye ediyorum.

     Benim referansım her şeyden önce Kuran ev hadislerdir. Bakınız yüce kitabımızda bu husularla ilgili neler buyruluyor.

      Bakara 177: “Yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir. Fakat hayır ve ibadet, Allah’a, ahrete, meleklere, Allah’ın  indirdiği kitaplara ve peygamberlere iman edenin ibadetidir ve Allah sevgisi üzere yahut mala olan sevgisine rağmen, malı (fakir) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekat veren kimsenin; ahitleştikleri zaman sözlerinde sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde, cihat ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları taşıyanlar, Hak’ka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahipleridir.”

       Al-i İmrân 30:”Kıyamet gününde herkes; dünyada yaptığı hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacaktır; ve ister ki, kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsaydı….”

      En’am 123:”Mekke’de olduğu gibi, her beldede de en büyük günahkarları (Mücrimleri – yüksek), mevkide bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar. Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında değillerdir”.

      En’âm 160:”Kim hayırlı ve güzel bir amelle gelirse, ona on misli sevap verilir. Kim de bir günah ile gelirse, ona ancak misli ile (günahı kadar) ceza verilir. Onlar (gerek iyilik, gerekse kötülük yapanlar) haksızlığa uğratılmazlar”.

      Zilzâl 7- 8: ”Zira kim zerre miktarı bir hayır işlerse mükâfatını görecek, kim de, zerre miktarı bir kötülük yaparsa, onun da cezasını görecektir”.

         Gönen Sohbetlerinin bu haftaki konusu da burada sona erdi. Şayet sürçi lisan eylediysek veya birilerine fazla dokunduysak, özür diler helallik isteriz.

Gönen’in Zenginlerini Nasıl Bilirsiniz ....

   Hayatımda hiç zengin olmadım, aslında olmayı da istemedim hiç. 1978 yılında girdiğim MTTB yani Milli Türk Talebe Birliğindeyken ağabeylerimiz vardı. Bize önderlik ve öncülük ederlerdi. Kimisi üniversite mezunu kimisi de lise mezunuydu. Örnek hal ve davranışlarıyla onları takip eder, taklit etmeye çalışırdık. O zaman bir şuur edindim. Ben de ileride hep soysal kültürel vakıfsal gönüllü hizmetlerde bulunacağım. Dünyalık için gerekli rızkımı elde etme imkânı sağladığımda hep halka, topluma ve cemiyete hizmet anlamında gönüllü vakıfsal çalışmalarda bulunmayı hayal ettim. Hayalimi elhamdülillah bir nebzede olsa gerçekleştirdim. Memuriyetim süresince hep ekstra olarak gönüllü sivil toplum kuruluşlarının içerisinde, çalışmalarında, projelerinde, sosyal, kültürel çalışmaların içinde bulundum. Emekli olduktan sonra da tam mesai bu hizmetlere devam ettim ve ediyorum. Bazen hesap ediyorum günde 18 saat çalışmışlığım oluyor yani 8+8=16 eder, iki mesaiden de fazla günlük mesai yapmış oluyorum. Eğer verimli çalışamadığım olursa o gün strese giriyor üzülüyorum. Hani bir hadis vardı “iki gününü eşit geçiren bizden değildir” diye. O hadise uymaya çalışıyorum. Kendimi “ İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” hadisine endekslemeye çalışıyorum.

   Ara sıra bazı kendini bilmezlere rastlıyorum,  bu kadar çok niye çalışıyorsun, ne yapacaksın bu kadar parayı diyorlar. En nefret ettiğim ve sevmediğim kişiler işte bunlar. Hayatta bir baltaya sap olamamış, kendi çıkar ve menfaatlerinden başka zerre kadar topluma, çevresine bir hayırları dokumamış adamların görüşü, düşüncesi zikri fikri bu işte. Bir atasözü var “Kör yer içer de kendinden pay biçer” diye, yani kısacası kendilerinden pay biçiyorlar. Herkesi kendileri gibi sanıyorlar, biliyorlar.

 Gelelim Gönen’e ve Gönen’in zenginlerine. Gönen’de gerçekten çok zenginin olduğu konuşuluyor. Evleri, villaları, katları, yatları, emlakları,  inşaatları, apartmanları, arabaları, forsları, düğünleri, takıları konuşuluyor da pek hayır hasenat ve iyilikleri konuşulmuyor nedense.

 Okul, cami, köprü, kütüphane, misafirhane, çeşme, kültür evi yaptıran, fakir fukara giydiren, öğrenci okutan, eğitim ve bilime destek olan, vakıf, dernek kuran veya vakıflara ve derneklere destek olan, çevresine çeşitli şekil ve içeriklerde hizmet eden zengin duymadım hiç. Duyan varsa söylesin.

 Tabiî ki hiç böyle kişi yok anlamı çıkmasın bu söylediklerimden. Hayırsever zenginler mutlaka var tabii ama yüzde bir mi dersiniz, binde bir mi yoksa onbin de bir mi orası tartışılır. Ama istisnalar kaideyi bozmuyor.

 Mesala ben Gönen’de hiç zengin tanıyamadım.  Bir sivil toplum kuruluşunun başkanıyım, asil ve onursal olmak üzere iki bine yakın üyemiz var, içlerinde bir tane zengin yok. Hep fakirler, garibanlar, orta gelir düzeyindeki insanlar bizim üyelerimiz. Fayda varsa onlardan fayda var. Zenginler derneklerde, vakıflarda, sosyal kültürel faaliyetlerde yok ne hikmetse. Zamanında 10 civarında zengini derneğe üye yapmıştık. Aradan aylar geçti biriken 75 TL aidatlarını, en az 5 er defa istememize rağmen bir türlü alamadık, veremediler. Sonra, toprak ağası bu zenginleri ve diğerlerini dernekten çıkarmak zorunda kaldık. Ondan sonrada birçok kişi dernekten ya ayrıldı ya çıkarıldı. Hepsinin de ortak özelliği zengin olmaları. O zamandan beri Gönen’in zenginlerine mesafeliyimdir ve şüpheli yaklaşırım. Nedense parayı çok seviyorlar, çok para lazım onlara. Doymuyorlar paraya.

Allah dileyene dilediğini verir. Zengin olmak istersen, çalışırsan sana zenginlik, mal mülk verir. Makam istersen makam sahibi yapar. İlim istersen ilim sahibi yapar. Ama hepsi Allah tarafından bahşedilir, lütfedilir ve imtihan sırrının gereğidir.

Acaba merak ediyorum,  Gönen’de malının hesabını  yapıp zekat veren zenginlerimiz var mı. Veyahut soruyu şöyle de sorabilirim. Zekat vermeyen zenginimiz var mı.

Gönen’de öyle zenginlere şahit oldum ki, adamın 8-10 tane dairesi, 5-6 tane dükkanı, hatta 30-40 tane dükkanı olan bile var. İşi gücü bunların kiralarını toplamak. Topluyorlar sonra ne yapıyorlar onu ben bilemiyorum, sanırım onlarda bilemiyordur. O para yetmiyordur, geçim sıkıntısı çekiyorlardır. Bu tiplere şahit olmuşunuzdur.  15 milyon sadece kira geliri alır ama geçinememekten, halinden şikayetçidir. Bereketsiz, zekâtsız paranın hiç kimseye faydası olmuyor.

  Zenginler paralarını seviyorlar, paralarını seven zenginleri de ne Allah ve de insanlar ve halk sevmiyor. Sevgiden, hürmetten mahrum olmak ne kötü şey. Dünyada itibarsız, hürmetsiz, sevilip sayılmamak ne kötü bir ün ve unvan.

Hayat madde ve manadan ibarettir. Manası olmayan bir hayat hayat değildir, bir insan insan değildir.

Onun için parayı seven, hayır hasenattan, insanlıktan uzak, böbürlenen, gururlanan, insanları hor ve küçük gören, insan içine çıkmayan, sosyal, kültürel bir yönü ve faaliyeti olmayan zenginlere sadece acıyorum ve hafif de olsa tebessüm ediyorum. Sonra hesabını nasıl verecekler diye de onlar adına üzülüyorum. Ve onlara şu ilahi ikazları okumalarını, anlamalarını ve uygulamalarını tavsiye ediyorum.

     Ey zenginler sizler ve bizler can ve mallarımızın emanetçisi değilliyiz. İnsan elinde bulundurduğu bütün mallarının emanetçisidir, bekçisidir, sahibi değildir.

Kimse bu mal mülk benimdir, ben kazandım diyerek kendi kendini aldatmamalıdır. Her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. O dilemezse ve istemezse kimse hiçbir şeyin sahibi olamaz.  O dilemezse yeryüzünde bir yaprak dahi kıpırdamaz haberiniz olsun.  Ve insan, sorumluluğunu üstlendiği emanet mal ve mülkü Allah’ın rızası doğrultusunda, insanlığın hizmetine seferber etmelidir, etmek zorundadır. Şayet bunun bilincinde olan ve kıyamet gününe inanan bir Müslüman ise tüm mallarının gerçekte bekçisi olduğunu, gerçek sahibinin ise Allah olduğunu bilir, bilmelidir.

            Yunûs 55:”Biliniz ki; göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Biliniz ki gerçekten Allah’ın vadi haktır. Kâfirlerin çoğu bunu bilmezler.”

            Al-i İmrân 180: ”Allah’ın fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayır sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri (insanların lehinde kullanmadıkları, yararlandırmadıkları) şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

   Canları ve mallarıyla hizmet edenlerin mükâfatları vardır. Aklınız varsa bu mükâfatlardan mahrum kalabilirmi siniz.

               Tevbe 88 :”Fakat Peygamber ve onun yanındaki müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar bunların ve asıl kurtuluşa erenler de işte bunlardır.”

               Tevbe 89:”Allah onlara, (ağaçları) altından nehirler akan cennetler hazırladı: içlerinde ebedi olarak kalacaklar; işte bu, en büyük saadettir.

          Zengin fakir fark etmez, Müminler hayırda, hayırlı işlerde yardımlaşır ve yarışırlar, şer de ise yardımlaşmazlar,  engel olurlar.

               Mâide 2:”İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın, günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın...”

         Ey Gönen’in zenginleri, Allah’ın kendilerine lütfünden mal, mülk verdikleri kişiler. Mallarınızın ve canlarınızın sarfından hesaba çekileceğinizi biliyor musunuz.

          Al-i İmrân 186:”Ant olsun ki, mallarınızın sarfı ve canlarınızın musibeti hakkında imtihan olunacaksınız.....”

              Harcamada ölçülü olunuz. Gösteriş için harcayanları Allah ve insanlar sevmez. Kimse malı mülkü ile havalara girmemeli. Allah dilerse hepsini alır. Siz o malalarınızın bekçisi, emanetçisi  değilmisiniz.  Sakın unutmayın. Dilediğiniz gibi harcama yetkiniz sınırlıdır.

            Furkan  67:”Onlar ki, harcadıkları zaman israf etmezler, sıkılık da yapmazlar; ve harcamaları bu ikisi arası ortalama olur.”

            Nisâ 38:”Allah ve Ahiret gününe iman etmedikleri halde mallarını, insanlara gösteriş için harcayanları da Allah sevmez.”

            A’râf 31:”...Yeyin, için, israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”

          Sadaka veriniz ve bağış yapınız, Allah cömertlere bolluk verir, şeytan ise fakirlikle korkutur.

            Bakara 177:”...Allah sevgisi üzere, yahut mala olan sevgisine rağmen malı (fakir) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere köle ve esirlere harcayan, namazı gereği gibi kılan ve zekatı veren...işte bu vasıfları taşıyanlar, Hak’ka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahipleridir.”

            Bakara 268: ”Şeytan, sizi, fakir olacaksınız diye korkutur; size cimrilik ve sadaka vermemekle emreder. Allah size kendi lutfundan bir marifet ve fazla bir sevap vaat ediyor.”

    Mal ve mülk sahibi olmak. Herkes mal ve mülkünün emanetçisidir, onların gerçek sahibi ise Allah’tır.

            Yûnus 55: ”Biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.” Buyuruyor.

İşte ayeti kerimeler bunlar. Biz sadece tavsiye, hatırlatma görevimizi yaptık. Uyan uyar, uymayan uymaz. Allah hepimizi ilahi buyruklara uyan ve bu buyruklar doğrultusunda amel edenlerden eylesin.

Haftaya aynı gün ve aynı sayfada Gönen Sohbetlerinde başka bir mevzuda buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalın. Sürçi lisan eylediysek af ve helallik dilerim.

Uslu, Çalışkan, Sabırlı ve Başarılı Bir Muhtar

Harun Bostancı

      Muhtarları hep takip ederim. Muhtarlık, bir nevi sivil tolum kuruluşudur. Yani vakıfsal bir hizmettir. Gönüllülük, heyecan, hizmet aşkı ve enerji ister.

     Tabiî ki halka ve hakka hizmet anlayışı olmazsa hiçbir şey yapamazsınız. Gününüzü gün eder, zamanınızı getirir gidersiniz. Arkanızda gururlanacağınız bir maziniz olmaz. Beş yıl küçük bir maaş almış, ona buna caka satmış olursunuz.  Bir daha esameniz okunmaz, unutulur gidersiniz. Eser bırakanlar, hizmet yapanlar, gönül tahtına yerleşenler unutulmazlar. Halk onları hep seçer. Tabiî ki halkı üçkâğıda getirip, rakiplerinizi halt edip de seçilebilirsiniz. Rakip çıkmaz, halk mecburi kalır birisini seçmeye o anlamda da seçilebilirsiniz.  Muhtar demek o köyün aynasıdır, temsilcisidir, elçisi, hizmetçisi, amiri, memuru, başkanı, sahibidir demektir.

       Gönen’in 89 köyü ve 89 muhtarı var. Tabiî ki hepsi aynı heyecanda mıdır onu bilemem. Ama heyecanı ve iş bitirme becerisi olanlar herkes tarafından seçilir, belli olur.

       Kimileri köyüne çok faydalıdır, hizmet üstüne hizmet yapar. Kimileride hep halinden şikâyet eder,  hiçbir iş ve icraat gerçekleştiremez.  Her şeyi hep karşıdan bekler, karşı taraftan şikâyetçi olur durdur.  Kimilerinin de adı sanı duyulmaz, hiçbir icraatı görülmez. Varla yok arasında birsidir.

Köy muhtarları içerisinde en dikkatimi çeken, takdir ettiğim, uğraş ve gayret içinde gördüğüm on onbeş kişi var. Sohbetlerimde zaman zaman onları konuk etmek istiyordum. Harun Bostancı’yla karşılaştığımda sohbet edelim dedim. Zamanım yok dedi. O zaman ben seni köyüne bırakayım, yolda da sohbet edelim, zamanı bu şekilde değerlendirelim dedim. Benim de gerçekten zamanım yok Harun Bostancının’da. Zamanı olmayan insanları severim. Ama zamanım yok diye mazeret üretip hiçbir icraat gerçekleştirmeyen ve iş bitirmeyen kişileri de sevmem. Yani zamanını iş, hizmet, iyilik ve hayırla geçirenleri severim. Zamanını kahvelerde boşu boşuna lak lak ederek, okey oynayarak geçirenleri sevmem.

      Gerçekten Harun Bostancı, hem iyi bir muhtarlık yapıyor hem de aynı zamanda Kooperatif başkanlığı. Bir koltukta iki karpuz misali. İkisini de başarabilen bir arkadaş. Başaramamış olsa seçmezlerdi. İşte böyle başarılı arkadaşları ben kutlarım, tebrik ederim. Dileğim diğer arkadaşlarında böyle arkadaşları örnek almaları.

Köyünün alt yapısını yapmış camisini yenilemiş. Yeni kurulan mahallesinde altyapı harfiyatı çalışmalarında harıl harıl o da çalışıyor. Durmadan köy işleriyle uğraşıyor. Akılı, uslu, becerikli, çalışkan ve tabiî ki en önemlisi halkı tarafından sevilip sayılan bir isim, bir portreyi köşemde sizlerle paylaşmak istedim.

K Demircan: Harun ağabey, kaç yıldır muhtarlık yapıyorsunuz. Nasıl seçildiniz.?

Harun Bostancı: İki dönem bitti, üçüncü döneme girdim. Yani 11 yılı geçtik.  Köy halkımız teşvik etti,  hizmete talip ve aday olduk üç defadır seçildik.

K Demircan: Muhtarlık nasıl bir şey. Severek mi yapıyorsunuz yoksa bıktınız mı.?

Harun Bostancı: Köyüme hizmet etmekten büyük bir haz duyuyorum. Çok zevkli bir görev. Sağlığım elverdiği ve halkım destekleyip istediği sürece de devam ederim inşallah.

K Demircan: Aynı zamanda Kooperatif Başkanlığını da yürütüyorsun. İkisi birlikte zor olmuyor mu? Hangi  görev  daha fazla zaman alıyor.

Harun Bostancı: Kooperatif balkanlığını da 5 yıldır yapıyorum Seçimler yıllık oluyor. Ne yapalım o görevi de halkımız bize yükledi. Zevkle yapıyoruz. Kooperatif görevi daha meşakkatli. Tabiî ki kendim de hayvancılık yapıyorum, hem kendi işlerimi hem de köyümüzün işlerini yönetimdeki diğer arkadaşlarımın da destekleriyle gücümüzün yettiğince yapmaya çalışıyoruz.

K Demircan: Köyünüzün sorunları var mı. ?

Harun Bostancı: Var tabiî ki.  Sorunlar bitermi. Birini bitiriyorsun, biri başlıyor. En büyük sorunlarımızın başında içme suyu problemi geliyor. Aladağ ormanlarında su kaynağı bulduk,  yardımları organize etmek için dernek kurduk, gerekli resmi müracaatlarımızı yaptık ama henüz işe başlayamadık.  Bir kere kazmayı vursak, Allahın izniyle gerisi gelir diye bekliyoruz. Burada şunu da söylemek isterim. Köye ve tabiî ki insanımıza tatlı su getiriyoruz. Bütün halkımızı ve hayırseverlerimizi katkıya, desteğe, hayır yapmaya davet ediyorum. Su getirme masrafları çok tutuyor. 20-30 Km mesafeye boru döşenecek, kazılacak. 

   Diğer problemimizden biri de elektrik şebekesi. Yeni kurulan mahallemize elektrik hattı döşenmesi ve mevcutların da yenilenmesi lazım. Şehir içi minibüslerin köyümüze kadar uğraması ulaşım problemini de çözecektir. Yeni kurulan mahallemizle birlikte köy nüfusu 400 den 500 civarlarına çıkmaya başladı. Minibüsler köye kadar hatlarını çıkarırlarsa müşteri de bulacaklardır. Zaten Gönen’e günde iki kez ben gidip geliyorum.

     Bu arada camimizin tamiratını ve yenilenmesini de sağladık. Alt yapımızı ve köy içi yollarımızı önceden bitirmiştik.  Köyümüz havadar, yeni konutlar yapılmaya başladı. Modern bir kent kuruluyor. Yakın zamanda şehirden farksız bir köy olacağız.

K Demircan: Köyünüzün teknolojiyle uyumu nasıl. Kültürel ve sanatsal açıdan köyünüzün durumu nedir.?

Harun Bostancı: Malumunuz, Karalarçiftliği köyü ünlü hikâyecimiz ve Gönen’in gururu Ömer Seyfeddin’in çocukluğunun geçtiği bir yer ve tabiî ki köyü de olmaktadır. Yine Valide Sultan adına yaptırılmış tarihi bir köy camisi vardır. Köyümüzün meydanına Ömer Seyfeddin’in adını taşıyan bir park yaptırdık.  Köyümüzün her açıdan güvenliği için moıbisa kamera sistemi kurduk. Köyümüze ait internet sitesi, tanıtım filmi var. İçme suyu Getirme ve yaşatma Derneği kurduk. Sosyal ve kültürel yapı olarak da köyümüz Kafkas göçmenleri ve 93 muhacirlerinin yerleşmesiyle kurulmuş.

K Demircan: Halkınızdan beklentileriniz varmı. ?

Harun Bostancı: İçme suyu getirmeye çalışıyoruz. Su getirmek çok maliyetli ve masraflı bir iş.

Köy halkımızdan, Gönen’den ve yurdumuzun her tarafından hayırseverlerin yardım ve desteklerini bekliyoruz. Birde yeri kurulan mahallemizden arsa sahiplerinin 2011 yılı sonuna kadar yapılaşmalarını sağlamalarını, eksikliklerini gidermelerini bekliyoruz.

K Demircan:Harun bey en büyük amacınız, hedefiniz nedir.?

Harun Bostancı: En büyük hedefim ne olsun ki. Halkımızın güvenine mazhar olabilmek.  Halkımıza Allah razı olsun dedirtebilmek.

K Demircan: Köşemize konuk olduğunuz için teşekkür ederim. Çalışmalarınızı takip ediyoruz. Allah enerjinizi eksik etmesin ve yardımcınız olsun.

         Haftada nasip olursa.. “ Gönen’in Zenginlerini Bir Türlü Sevemedim! Çünkü… Başlıklı yazımı zevkle okuyacaksınız. Allaha emanet olunuz.

 

Çeltik Dosyası 2.

Gönen’in 20 Yıl Sonra Çöl Olmaması İçin

Çeltik Ekimi Sıkı Bir Denetime Alınmalı

Çeltik ekimi dosyamızı iki bölüm halinde yayınlıyoruz. Çünkü malum çok önemli bir sorun. Birinci bölümdeki yazımızda çok çarpıcı tespitleri gündeme getirmiştik. Önemli gördüğümüz birkaç tespite daha değindikten sonra, kitaplar ve makalelerden derlediğim ve faydalı olacağına inandığım bilimsel tespitleri de sizlerle paylaşmak isterim.

 Gönen’de daha önceleri bir de Çeltik Üreticileri Birliği kurulmuştu. Ana cadde üzerinde yeri, elemanı ve çalışmaları vardı. Sonra ne olduysa oldu dağıldı. Duyduğum kadarıyla kimse destek çıkmamış, ilgisizlikten dağılmış. Çok yazık. Gönen’de nedense derneklere sahip çıkılmıyor. Çeltik Üreticileri kendileri adına kurulan derneğe neden ilgi göstermezler anlamıyorum. Gerçi Oya ve Çeyizcilerin kurduğu dernekte aynı. Kuralsız çalışmayı tercih ediyorlar. Sonrada sorunlarından şikâyet ediyorlar. Herkes kendi sorunlarına önce kendisi sahip çıkmalı. Sanırım kuralsızlık insanların işlerine geliyor. Trafik kurallarına bile uymazsanız sonunda bir yere toslarsınız. Çeltik Üreticileri Birliği mutlaka kurulmalı ve mutlaka üzerinde durularak etkin hale getirilmeli. Yoksa sonu harap görünüyor bana. Sonra, bu birliğe üye olmak tabiî ki fabrika sahiplerinin ilgisini çekmeyebilir. Bizzat üreticiler bu birliğe sahip çıkmalı ve güçlü bir örgütlenme yapılmalı. Üreticiler kendi sorunlarına sahip çıkmalı. Özellikle ilk bölümde belirttiğimiz gibi, fiyatlar, toprak kullanımı disipline alınmalı.   Tarlasında ziyaret ettiğim Sarıköylü bir çeltik üreticisi şunu söylemişti bana. Dedi ki “ Bu 23 dönümlük tarlayı 10 yıl önce meyve bahçesi olarak aldım. Kökledik ve tam 10 yıldır üst üste çeltik ekiyorum. 10 yıl önce dekarından aldığım verimi ve bereketi şimdi alamaz oldum. İş kötüye gidiyor dedi.

   Gönen baldosu üreticiden 90- 1.20 kuruşa alınıyor, 3.0- 3.2 liraya satılıyor.  Demek ki çok karlı bir iş. Herkes fabrika kurmaya çalıştığına göre.

Çeltik üreticileri aslında her şeyi biliyor ve kendilerine öncü arıyor ve şunu söylüyorlar. Çeltikte münavebede ve alternatif ürün şart, bunu gerçekleştirmeliyiz. Bu bilinçsiz, kuralsız, sınırsız, kontrolsüz ekim ve üretim devam ederse; sağlığımız tehlikede, toprağımız tehlikede, ekonomimiz tehlikede. Gönen ve Sarıköy ovası artık 5 yıl bile bu sistemi kaldırmaz.  Bir şeyler yapılmalı, hemen geç olmadan harekete ve eyleme geçilmeli diyorlar ve bu görüşleri, istekleri, feryatları her yerde dillendiriyorlar.

Peki, ne olacak. İlgililer, yetkililer ne olacağını ve nasıl olacağını pekâlâ bilirler. Kendilerini topluma karşı yetkili ve sorumlu hissediyorlarsa rizikoyu  göze alırlar  ve gereğini yaparlar.  Yoksa tarih onları yargılar, sorumlu tutar. Gereğini yapmamakta ayak sürürlerse umarım sivil toplum kuruluşları öncülüğünde halkımız harekete geçer ve kendi geleceğine sahip çıkar.

Çeltikte Münavebe ve Münavebe Şekilleri

     Bitkilerin yıllara göre, belirli aralıklarla sıraya konularak ekilmesine münavebe veya ekim nöbeti denilir.
Tarımda münavebenin çok önemli bir yeri vardır. Sağlıklı ve dengeli üretim yapmak, ancak münavebe yapmakla mümkündür. Bitkiler besin maddelerini ve suyu topraktan karşılarlar. Yüksek gelir getiren bir bitkinin sürekli olarak aynı tarlaya ekilmesi, toprağın yorulmasına sebep olmaktadır.
      Münavebenin amacı üst üste ekim sonucu besin maddelerinin toprakta azalmasının önüne geçilmesi hastalık ve zararlıların çoğalmasının önlenmesi; bitki çeşitliliğinin sağlanması, toprakta azot tutan baklagil bitkilerinin ekim nöbetine girmesi ve hayvancılığa yem kaynağı sağlanmasıdır.
Münavebenin faydalarını şu şekilde özetleyebiliriz:
a)-Verim ve kaliteye büyük etkisi olan hastalık ve zararlıların önlenmesi sağlanır.
b)-Toprağın değişik derinliklerinde bulunan bitki besin maddelerinden istifade etmek mümkün olur.
c)-Su ihtiyaçları farklı bitkilerin ekilmesi ile besin maddelerinin topraktan yıkanması önlenir.
d)-Çapa bitkilerinin devreye sokulması ile toprakların su tutma kapasiteleri ve havalanması sağlanır.
e)-Baklagil bitkilerinin devreye sokulması ile topraklar azot yönünden takviye edilmiş olur.
       Tarım yapılan alanlarda aynı bitkinin aynı tarlaya üst üste ekilmesi toprağın fakirleşmesine ve o bitkinin hastalık ve zararlılarının artmasına neden olur. Bu nedenle çeltik üretiminde de yüksek verim alabilmek için mutlaka münavebe yapılmalıdır. 3 yıldan fazla çeltik üretimi yapılan arazinin toprağında fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik bozulmalar olmaktadır. Tohum üretimi için çeltik yetiştirilen tarlaların 2 yıl münavebede kalması gerekir. Mahsul üretimi yapılan tarlalarda ise 1 yıllık hatta sadece kış döneminde kışlık fiğ veya bakla üretimi yapılarak da münavebe yapılabilir.

      Çeltik Türkiye’nin bütün bölgelerinde yetiştirilmektedir, Fakat en fazla ekiliş ve üretime sırasıyla, Marmara ve Karadeniz Bölgeleri sahiptir. Edirne ili Türkiye çeltik üretiminin yaklaşık yarısına yakın bir kısmını sağlamaktadır. Kişi başına pirinç tüketimimiz 6-7 kg olup, Pirinç üretimimiz iç tüketime yetmemekte ve ülkemiz gittikçe artan oranlarda pirinç ithal etmektedir. Verim dünya ortalamasının çok üzerinde olup, en yüksek verim alan ülkelerle yarışmaktadır. Ülkemizde çeltik üreticilerinin büyük çoğunluğu ileri yetiştirme teknikleri kullanmaktadır. Gübre ilaç ve mekanizasyon kullanımı özellikle Trakya Bölgesinde çok iyi bir düzeye gelmiştir.

       Çeltik serbest piyasada fiyat bulabildiği gibi, her yıl alım fiyatları açıklanarak TMO tarafından da alınmaktadır. Ana çeltik üreticisi olan iller arasında Edirne, Balıkesir, Çanakkale, Bursa, Samsun, Çorum, Sinop, Kastamonu yer almaktadır. Türkiye genelinde 70 in üzerinde çeltik fabrikası bulunmakta ve ortalama kapasite kullanımı çok düşüktür.
        Türkiye’de çeltik üzerine araştırmalar çok geç başlamış, 1981 yılında Trakya Tarımsal Araştırma Enstitüsü Proje Merkezi Olmak üzere araştırmalar bir ivme kazanmış, fakat zamanla birçok kuruluş araştırmalardan vazgeçmiştir. Yapılan araştırmalarla, yüksek verimli ve kaliteli çeşitler geliştirilmiş, yetiştirme tekniği ile ilgili temel araştırmalar sonuçlanmıştır. Pirinç ithalatımız son yıllarda hızla artmış, iç üretim miktarından daha fazla pirinç ithal edilir duruma gelinmiştir.

Her yıl yaklaşık 100 milyon dolar pirinç ithalatına verilmektedir. Buna karşılık pirinç ihracatımız yok denecek kadar azdır 

• Türkiye her yıl yaklaşık 100 milyon dolar pirinç ithalatına vermektedir.
  • Türkiye ekoloji olarak dünya da en yüksek verim alan ülkelerle yarışacak düzeyde olup birim alandan alınan verim bakımından dünyada ilk sıralarda yer almaktadır
• Son yıllarda teknoloji kullanımı, verim, üretim ve kalitede iyi yönde ilerlemeler görülmektedir.
• Çeltik üretici birlik, dernek v.b organizasyonların kurulması pazarlama, üretim, teknoloji temini, hakların savunulması konusunda büyük yarar sağlayacaktır. 
• Çeltik üretim kanunu basitleştirilmeli veya kaldırılmalı
• Pirinç ithalatında çok dikkatli davranılmalı
• Tohumluk üretimi yanı sıra araştırma faaliyetlerine özel sektörün girmesini sağlayıcı önlemler alınmalı
• Girdi maliyetlerini azaltıcı önlemler alınmalı
• Münavebe mutlaka ve mutlaka uygulanmalı
• Üretim fazlası ürünler yerine çeltik üretimi üzerinde durulur, pilot bölgeler seçilip çeltik tarımı son teknoloji ile bu bölgelerde yaygınlaştırılabilinir.

 Biz artık, çevre ve insan sağlığının garanti altında olduğu bir Gönen’de yaşamak istiyoruz.  Artık, bilinçli tarımın yapıldığı, çeltikte münevede sisteminin hayata geçirildiği bir şehirde yaşamak istiyoruz.

Artık, bu kontrolsüz- münavebedesiz çeltik ekimine bir önlem alınmazsa, yarın hangi hastalığa yakalanırım da sağlığımı tehlikeye atmış olurum endişesiyle, acaba hangi şehre göç edip yerleşirsem sağlıklı bir çevre ve yaşama sahip olabilirim vesveselerini yaşamak istemediğimiz bir Gönen istiyoruz.

    Benim elimden sadece bu geliyor. Yazmak. Allah da bana bu yeteneği vermiş. Gönen’de muhakkak ki Allahın, bu çeltik ekimine önlem alma yeteneği verdiği kimselerin de olduğuna inanıyoruz. Ve o insanlar da ortaya çıkacaklar ve Allahın kendilerine verdiği yeteneği göstereceklerdir.

Sürçü lisan eylediysek veya istemeyerek birlerini üzdüysek helallik ister özür dilerim.

         Haftaya Gönen Sohbetlerinde  sizlere bir portreden bahsedeceğim.  Uslu, Çalışkan, Sabırlı ve Başarılı Bir Muhtar . Harun Bostancı konuğumuz olacak.

         Ondan sonraki haftada nasip olursa.. “ Gönen’in Zenginlerini Bir Türlü Sevemedim! Çünkü… başlıklı yazımı zevkle okuyacaksınız. Allaha emanet oklunuz.

Çeltik Ekiminin Son Durağı, Gönen 20 Yıl Sonra Çöl…

Çeltik Dosyası 1.

      Yaklaşık 5 aydır Gönen Sohbetleri köşesinde yazıyorum. Halkımıza ve tabiî ki okuyucularıma sonsuz teşekkür ediyorum. Sohbet köşesinin bu kadar okunacağını ve tutulacağını inanın hiç tahmin etmemiştim. İçimden kendi kendime bu halka yaranılmaz,  boş ver Kadir kendini üzme,  demeye de başlamıştım.  Sonra gördüm ki bu halk hakikaten sağduyu sahibi, doğruyu, yanlışı,  güzeli, çirkini ayırıyor, haklıya hakkını teslim ediyor. Ve bu halk inanın kimin ne dümenler çevirdiğini, nasıl adam olduğunu veya olmadığını,  her şeyi ama her şeyi gayet iyi biliyor ve de konuşuyor. Malum küçük yer, çabuk duyuluyor ve çok konuşuluyor.

       Yine gördüm ki bu halk kendine yamuk ve yanlış yapanları, kendi çıkarları peşinde koşanları, su akarken testilerini dolduranları, üç dört yerden gelir ve maaş elde edenleri de da affetmiyor, unutmuyor, unutmayacak. Tabiî ki iyilik yapanları da, halka ve hakka hizmet edenleri de ajandasının bir kenarına not ediyor ve not edecek.

      Yazılarımı okuyan insanlar uzun zamandır benden hep şunu istediler. Ne olursun,  Gönen’in şu çeltik sorununa da bir deyin. Çeltik ilçemizin kanayan en büyük sorunu. Son yıllarda herkese korku ve tedirginlik vermeye başladı. Kimse bu soruna el atmıyor. Daha doğrusu el atmaktan çekiniyor, sakınıyor, kaçıyor, korkuyor.

    Korkunun ecele faydası yok. Herkes korkak olursa, herkes bana dokunmayan yılan bin yaşasın derse, herkes etrafındaki yangını söndürmeye yanaşmaz sa bir gün gelir o ateş onu da, hepimizi de çepe çevre sarar.

       Ben bir araştırmacıyım, vatan, toprak ve Gönen sevdalısıyım. Uzun süredir gezdim, dolaştım, konuştum, tartışdım, dinledim, araştırdım, inceledim  ve anlamaya çalıştım.  En az 50 kişiyi dinledim. Herkes aynı şeyi söylüyor. Çeltiğe mutlaka ama mutlaka, hemen bu gün, hemen şimdi bir çözüm bulunmalı,  yoksa bu gidişat tehlikeli.

      Çeltik profesörsü Dr Halil Sürek’i dinledim, İlçe Tarım Müdürünü, Ziraat Mühendislerini, çiftçileri, icarcıları, çeltik üreticilerini, satıcılarını, sade halkı ama herkesi dinledim ve işte buraya tarihe not düşmek adına, vicdani ve insani bir sorumluluğumu yerine getirmek adına yazıyorum.

      Okuyan okusun, okumayan okunmasın. Kaale alan alsın, almayan almasın. Kızan kızsın, söven sövsün hiç omurumda değil.  Ben imtihan dünyasında olduğumuza inanıyor ve herkesin görevini yerine getiriyor olduğuna iman ediyorum ve görevimi yerine getirmiş olmak için yazıyorum.

  Evet, yukarıdaki başlıkta ana fikir olarak özetlediğim şekilde, Çeltik Ekiminin Son Durağı Gönen 20 Yıl Sonra Çöl… diyorum. Eğer önlem alınmazsa, kimse bir şey yapmazsa 20 yıldan önce de çöl olabilir.

  Şu hale bakın meyve ve sebze bahçeleri kestirme yoldan para getiriyor diye köklenip çeltik tarlası yapılmış, icara verilmiş.

  Buğday, ayçiçeği, domates ekimi de bitmiş. Varsa yoksa çeltik.

   İnsanın havaya, suya, toprağa ihtiyacı var değil mi. Çeltiklere atılan tonlarca kimyasal ilaçlar hayayı, suyu, toprağı kirletiyorlar mı evet.

    Bir tarlayı 10-20 yıl üst üste, anızını yakıp bütün bakterileri ördürdükten, sürüp içine suyu ve ilacı doldurarak havayla temasını kestikten sonra ne olur. Topraktaki tuzluluk oranı biter, bakteriler azalır, verim düşer ve toprak hastalık yapar, zayıf düşer. Zayıf düşerse sadece çeltik değil hiçbir ürün yapmaz. Yapmayınca ne olur çöl olur.

   Beyler, icarcılar, tapu sahipleri, toprak ve çeltik ağaları, fabrikatörler size sesleniyorum. Toprak çöl olur ve verim vermez ise ne yapacaksınız, Varmı B planınız.  Fabrikanızı mı kapatacaksınız, verimsiz topraklarınızı mı satacaksınız. Üzerine konut mu yapacaksınız ne yapacaksınız söyleyin. Bu topraklar bize bin küsür yıldır miras, emanet değil mi. Atalarımız, dedelerimiz, babalarımız bu emanete ihanet etmeden bizlere kadar bu verimli, bereketli toprakları ulaştırmışlar. Biz onların sayesinde yaşıyoruz. Peki siz aynı emaneti koruyabilecek misiniz, sizden sonrakilere ulaştırabilecek misiniz. Yoksa hoyratça, görgüsüzce, bilinçsizce, sorumsuzca, sınırsız ve kuralsızca çölleştirdiğiniz toprakları miras bırakarak kabirlerinizde rahat uyuyabileceğinizi mi sanıyorsunuz.

 İster inanın ister inanmayın, ister kızın, ister sevinin. Tehlike çanları çalmaya başladı. Bilim adamları, uzmanlar, yetkililer hatta bilinçli ve kendini sorumluluk sahibi gören üreteciler hep aynı şeyi söylüyorlar.

 Çeltikte münavebede ve alternatif ürün şart. Gönen ovası artık 5 yıl bile bu sistemi kaldırmaz.  Bir şeyler yapmalı, hemen geç olmadan harekete ve eyleme geçilmeli diyorlar ve bu görüşleri, istekleri, feryatları her yerde dillendiriyorlar.

    Peki, herkes istiyor ama neden bir şeyler yapılmıyor, yapılamıyor, yapan yok. Bana göre herkes kaçak güreşiyor.  Her yıl çeltik ekiyor, kasasını, cebini dolduruyor paralarıyla caka satıyor. İcara verenler hazır para, yata yata topraktan para kazanıyor. Hiç işine gelir mi, tarlası sürülmesin, dinlensin. Hiç düşünür mü bu topraklardan benden sonra çocuklarım da torunlarım da, başka nesiller de kazanacak, faydalanacak. Egoist ve bencil bir toplum olmuşuz vesselam. Kendimizden başka hiç kimseyi düşünmüyoruz.

  Şu hale bakın, çeltik ekimi yapılan tarlanın 1 dönümünün kirası 250 TL ile 400 TL arasında değişiyormuş. Yani 40 dekar bir tarlanız olsa yılda 16.000 TL yata yata icar parası alacaksınız. Bu ne demek sigortasıyla beraber bir yıllık memur maaşı demek. Yani 40 dönüm tarlası olan bir kişi memur sayılacak ve icabında ömür boyu çalışmadan, terlemeden, yorulmadan yaşayabilecek.

Yine 40 dönüm bir tarlayı eken bir kişi de aynı şekilde gelire sahip olacak. Yılda 3 ay tarlaya hizmet yaparak 12 aylık gelirini çıkararak memur gibi olacak.

   Bir yazıda okumuştum, Türkiye genelinde 60-70 arası çeltik fabrikası varmış. Gönen de irili ufaklı 19 tane çeltik fabrikası var. Yeni kurulanlar da var. Yani çeltik fabrikalarının yüzde yirmi beşi Gönen’de. Bu şu demek, 30 hanelik bir köyde 30 tane traktör var, 900 dekar tarlası var. Her haneye bir traktör, her 30 dekara bir traktör düşüyor. Avrupa’da ise 1.000 dekarlık bir alanı bir traktör işliyor. Varın bunun hesabını siz yapın.  Sanki Gönenin başka fabrika ihtiyacı yok. Varsa yoksa çeltik fabrikası.

  Bölgemiz Marmara ve Ege ikliminin yaşandığı çok verimli ve bereketli topraklara sahip. Tabiî ki çeltik ekilmeli, herkes bu üretimden yararlanmalı. Kalkınma böyle olur. Tatlı yemek güzel bir şeydir. Üç tane tatlı yerseniz iyi gelir. Ama tatlıyı 10 tane yerseniz hastanede alırsınız soluğu. Buda böyle bir şey.

 Şehrin mücavir alanları içine dahi çeltik ekilmiş. Yasak olmasına rağmen yasağı takan da, uygulayan da yok gibi. Sözde yerleşim alanının en az 500 metre uzağına ekilir deniliyor. Yazın her yer sinek. Çeltik bataklığında sinekler kol geziyor. Sinekleri öldürmek için tonlarca ilaç atılıyor. Yine çeltiğin olması için de tonlarca ilaç atılıyor. Hava kirleniyor, içme suyu kirleniyor, meyve sebzelerin yetiştiği toprak kirleniyor. Sonra hastalıklar başlıyor. Bir arkadaş adeta isyan ediyor. Son beş yıldır Gönen garajından Bursa Onkoloji hastanesine otobüs dolusu insan tedaviye gidip - geliyor. Benim ailemden iki tane yakınım son 5 yılda kanser hastalığına yenik düştü. Daha ne tür hastalıkları tetiklediği ayrı bir uzmanlık ve araştırma konusu. Belediye başkanlığı veya kaymakamlık bu konuda acilen bir araştırma yaptırmalı. Gönen’de görülen hastalıkların sebepleri, sonuçları, boyutları. Kullanılan kimyasal ilaçların çevreye, insana zararları. Çeltik ekiminin insana, çevreye, sağlığa verdiği ağır tahribatlar ve sonuçlarının araştırılıp rapor haline getirilmesi lazım. Sularımızın, özellikle şehir şebeke sularının yeniden incelenmeye, test edilmeye ihtiyacı var. Bir incelensin bakalım neler çıkacak görelim.

   Çeltikte hemen, bu yıl, bir an önce münevebedeye geçilmesi lazım.  Eğer bu işi çeltik ve toprak ağalarının inisiyatifine bırakacak olursak hiçbir şey olmaz, hiçbir şey düzelmez.

    Gönen’de acilen tarım ve toprak reformu yapılması lazım. Önder ve örnek çiftçiler, sorumlu be bilinçli toprak sahipleri, Kaymakamlık,  Belediye, Çeltik Komisyonu, İlçe Tarım, Ziraat Odası, Ticaret Borsası, Çeltik Fabrikası sahipleri, diğer sivil toplum kuruluşları ve halkımız hemen harekete geçmeli. Sonra geç kalmış olmayalım.

     Gönen’de ağırlıklı olarak Baldo ve Osmancık pirinci yetişiyor. Türkiye çeltik üretiminin % 10 ‘unu Gönen’den karşılıyor. Çeltik ekimi yapılan alan 2009 da 84.000 iken  2010 da 90.000 dekara ulaşmış. Çiftçi sayısı 1500. Yıllık çeltik üretimi 63.000 ton civarında. En kaliteli çeltik Gönen’de üretiliyor. İlçe ekonomisine yıllık 100.000.000 TL civarında önemli bir ekonomik potansiyel kazandırıyor. Ancak bunun devam etmesi ihtimali her yıl azalıyor ve yokuş aşağı gidiliyor.

   Özetle şöyle diyebiliriz. Bu bilinçsiz, kuralsız, sınırsız, kontrolsüz ekim ve üretim devam ederse; sağlığımız tehlikede, toprağımız tehlikede, ekonomimiz tehlikede diyebiliriz. Bizden söylemesi.

Peki, ne olacak. İlgililer, yetkililer ne olacağını ve nasıl olacağını pekâlâ bilirler. Kendilerini  topluma karşı yetkili ve sorumlu hissediyorlarsa rizikoyu  göze alırlar  ve gereğini yaparlar.  Yoksa tarih onları yargılar, sorumlu tutar. Gereğini yapmamakta ayak sürürlerse umarım sivil toplum kuruluşları öncülüğünde halkımız harekete geçer ve kendi geleceğine sahip çıkar.

 Gönen’e memur alarak atanan idareci bir arkadaşla konuştum. Çeltik konusuna çok eğildi ve dedi ki ben buraya tayin olup geldim ama endişeliyim. Böyle bir şehirde bulunmaktan tedirginim. Belki bir iki sene içinde buradan gider, bu endişe veya tehlikeden kurtulurum.  Ya siz ne yapacaksınız, bir düşünün dedi.  Kendim için bir şey demiyorum ama kendi yaşamınız için bu çeltik sitemine bir çözüm bulun diye üzerine basa basa önemli bir uyarıda bulundu.

 Ben artık, çevre ve insan sağlığının garanti altında olduğu bir Gönen’de yaşamak istiyorum. Ben artık, bilinçli tarımın yapıldığı, çeltikte münevede sisteminin hayata geçirildiği bir şehirde yaşamak istiyorum.

Ben artık, bu çeltik ekimine bir önlem alınmazsa, yarın hangi hastalığa yakalanırım da sağlığımı tehlikeye atmış olurum endişesiyle, acaba hangi şehre göç edip yerleşirsem sağlıklı bir çevre ve yaşama sahip olabilirim vesveselerini yaşamak istemediğim bir Gönen istiyorum.

    Benim elimden sadece bu geliyor. Yazmak. Allah da bana bu yeteneği vermiş. Gönen’de muhakkak ki Allahın, bu çeltik ekimine önlem alma yeteneği verdiği kimselerin de olduğuna inanıyorum. Ve o insanlar da ortaya çıkacaklar ve Allahın kendilerine verdiği yeteneği göstereceklerdir.

     

Kız Kaçırmak Ne Anlama Geliyor ? ...

  Kız kaçırma olayı için; ilçemize hiç yakışmayan, Gönen’de kötü bir gelenektir diyebiliriz. BU olayı İlkel çağlarda, eşkıyaların başvurduğu zorbalık olarak da tanımlayabiliriz.

   Bilim ve bilişim çağında olduğumuz şu günlerde de hala bu çirkin gelenek devam ediyorsa, buna post modern eşkıyalık veya modern çağda geri kalanlar, çağa ayak uyduramayanların yaptığı bir iş de diyebiliriz.

   Kız kaçırmak veya kocaya kaçmak. Yani bir takım hile ve entrikalar yoluyla mutlu olmanın yollarını arama. Hani canınız üzüm istedi, bağcıdan izin almadan bağa dalarak, asmaları kırıp dökerek üzüm yeme gibi bir mesele.

   Bölgemizde yaygındır, kız kaçırılır, kızlar kaçarlar ve ana babaları, aileleri, yakın akrabaları günlerce, aylar hatta yıllarca çile ve ızdırap çekerler. Kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılır, ölür veya psikolojisi bozulur.

  Hiç kimse kızmasın, darılmasın ama şunu söylemek zorundayım, kız kaçırmak bir haydutluktur. Kim yaptığı haydutlukla öğünür ki. Kaçırma olayları yaygın. Belki bu yazıyı okuyan biri de kız kaçırmıştır, bu yazımdan ve görüşlerimden dolayı bana kızacaktır, sövecektir.  Bu şekildeki bir arkadaşa şunu sormak isterim. Sen bir kızı kaçırdın mı, sonra anası, babası, yakınları ağladılar, üzüldüler, gözyaşı döktüler, kahroldular, isyan ettiler mi. Peki senin buna hakkın var mıydı,   bu suçsuz insanlara çile çektirmeye ve ızdırap vermeye ne hakkın vardı. Bu hak gaspı değil mi. Teröristin tanımı nedir, terörist insanlara huzursuzluk ve korku veren, bozgunculuk yapan, tedirginlik, belirsizlik, huzursuzluk ortamı oluşturan ve çevreyi rahatsız eden, insan hak ve özgürlüklerini ayaklar altına almak demektir. Bu eylemleri yapanlara da terörist denir. Öyleyse, insanlara çile, ızdırap, acı ve korku veriyorsan bunun bir adı da teröristliktir.

     Kız kaçıran bir adam düşünsün,  anne babanın biricik kızlarını kaçırdı, onlara çile ve ızdırap verdi. Sonra kendi kızı oldu,19 yaşına geldi, düğün dümbelek yapmak istiyor, hayaller kuruyor ve birileri tuttu kızını kaçırıyor. Nasıl olur, bir düşünsün bakalım. İster mi kızının kaçırılmasını, hayallerinin yerle bir edilmesini. İşte iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmalıyız.  Kendimiz için istemediğimiz bir davranışı başkaları için de istememeliyiz.

   Kaçan kıza ne demeli. Seni doğuruyorlar, büyütüyorlar, yemeyip yediriyorlar, giymeyip giydiriyorlar. Sonra internetten tanıştığın, 15 günlük bir zibidiye aşık oluyorsun, 18 yıldır tanıdığın, tanıştığın, senin için her fedakarlığı yapmaya, canını bile vermeye hazır olan anneni, babını, kardeşlerini bir kalemde satıyor, gözden çıkarıyor, ihanet edip gidiyorsun. Bu mu insanlık, bunun neresi insanlık. Bunun adı olsa olsa ihanet, alçaklık ve nankörlüktür. Eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un deyimiyle, masaya tonk tonk yumruğumu hızla vuruyorum ve lanetliyorum, kınıyorum onları.

 Görüyoruz işte her şey ortada. Bir ay önce tanıştığı bir sokak zibidisine, nasıl aşk ise bu aşık oluveriyor, seviyor ve hemencecik evlenmeye, ömür boyu hayatı birlikte paylaşmaya karar veriyor ve alıp başını gidiyor. Aşkında, aşık olmanın da içime ettiler sonunda. Sonra evlenip, 10 ay sonra kucağına da bir çocuk aldıktan sonra hadi gerisin geriye baba evine.

Kız kaçırmanın veya kaçmanın makul ve mantıklı bir gerekçesini anlatanı görmedim hiç. Yıllarca ağlayan, isyan eden gözü yaşlı ana babalar, bozulan aileler, yıkılan yuvalar, perişanlık ve huzursuzluk gördüm.

Kız kaçırma veya kaçma olayı, bana göre en son çarenin, en son çaresi olmalı. Gidersin, istersin vermezler. Yine istersin yine vermezler, aracılar koyarsın yine istersin yine vermezler.  Seviyorum, kaçıracağım, kaçacağım dersin ikna etmeye çalışırsın yine vermezler. Vermeyenlerin haklı gerekçelerini ararsın, haklı hiçbir gerekçe bulamazsan, gerçektende seviyorsan, başkada hiçbir çare kalmamış ise, ana baba haksız yere engelleme yapıyorlarsa o zaman belki olabilir, makul görülebilir. Her zaman hep haklı olmak iyidir. Haklı konumdayken haksız konuma düşmemek gerekir.

   İki tane canlı örneği yakın çevremde yaşadık. Adam askerliğine 3 ay kala annesinin, babasının, hiç kimsenin ne haberi ve nede zerre kadar bir hazırlığı yokken, bir defa olsun kızı istememişken, tut kaçır. Sonra emri vakiyle bir sürü masraf yaptır,  düğün yap,  askere gidinceye kadar üç ay kavga dövüş itiş kakış yap, askere gider gitmez de kız doğru anasının evine gitsin, askerden sonrada boşanma davası aç ve boşan. Sonra tekrar hovardalığa başla, birisini daha kandır, yeniden başka bir kız daha kaçır, 3 sene sonra bir çocukla oda baba evine geri gitsin. Sonra üçüncüsünü kandırmak için internetten sahte sözler,  mersiyeler diz. Ana baba bitti,  tükendi, diğerlerinin borçlarını ödeyemedi, eşe dosta, dosta düşmana rezil rüsvay oldu ama kimin omurunda. Bu davranışlar resmen teröristliktir. Bir aile belası ve teröristliğidir.  Böyle bir kişiler yedi köye zararlı birer mahlûkturlar.

  Yine 18 yaşında biz kızı, 42 yaşında, üç çocuk sahibi  bir p….   kandırıp, kaçırıp alıp gidiyor şehir dışına.

  Polise gidiyorlar kızımız kayıp, kaçırıldı diye, polis diyor ki 24 saat geçtikten sonra gelin. Şu hale bakın 24 saat müsaadesi var, gidecekleri yere gitmeleri için. 24 saatte istenirse Yenizelandaya bile gidilir.

 Sonra şikâyet dilekçesi yazılıyor, 48 sata sonra konu savcılıkta.  Aradan tam 22 gün geçti, kızın ailesi kızı kimin kaçırdığını, her şeyini tıpkı özel dedektifler gibi araştırıp buluyor. Ama maalesef nerede saklandıklarını bulamıyor.

 Şimdi daha iyi anlıyorum, kaybolan çocukların, insanların niye bu kadar kolay kaybolduklarını, bulunamadıklarını, organ ve fuhuş mafyalarının niye bu kadar rahat ve cesur çalıştıklarını.

İnsan kaçırma, kız kaçırma,  kaybolma, bulunamama, kayıp çocuklar vakıaları ülkemize yakışmıyor. Hükümetimiz birçok mafyayı çökertti, parmaklıkların arasına tıkmayı başardı. Sanırım sıra kayıp çocuklara gelmeli diye düşünüyorum.

Karakola ben de gittim, memur arkadaş, yahu bu Gönen’de de şu kız kaçırma olayları çok meşhur. Başka yerlerde böyle bir şey görmedik dedi. Hayret ettim. Gerçekten, başka yörelerde, il ve ilçelerde hiç rastlanmayan veya nadiren rastlanan bir olaymış bu kız kaçırma meselesi. Bu olaya geri kalmış toplumların meselesidir de diyebiliriz.

Gönen bu ayıptan bir an önce kurtulmalı. Bu olayın sosyal boyutları araştırılmalı ve bir an önce engelleyici tedbirler alınmalı. Bu çok kötü adet bir gelenekmiş gibi takdim edilmemeli.   Bu işlerin övünülecek bir durumu yok. Aksine lanetlenecek, kınanacak, ayıplanacak bir olaydır kız kaçırma.

 Kız kaçırma medeni insanların işi değil, cahil insanların işidir. Medeni insan cesur olur, oturur konuşur, tartışır, uzlaşır. Kimseyi üzmez, kırmaz, küstürmez, eza cefa çektirmez.  Bir kalp kırmak veya insan incitmek ne kadar çirkin bir davranıştır. Burada konu olan, yani üzülen, kırılan, küstürülen, zulmedilen kişiler anne ve babadır. Dinimiz ana babaya itaat edilmesi gerektiğini, onlara öf bilen denilemeyeceğini emrediyor bize.

Kaçan kızlara soruyorum, düşünün, 9 ay karnınızda taşıdığınız, emzirdiğiniz, büyüttüğünüz, yemeyip yedirdiğiniz, giymeyip giydirdiğiniz, budaktan bile esirgediğiniz kızınızı çıkıp hiç tanımadığınız, bir kere olsun size hürmet bile etmemiş birisi tutup kaçırdı, kızınızda tuttu size bir anda ihanet etti, sizi takıp sallamadı, gözden çıkardı kaçtı. İstermisiniz bunu. İstemezsiniz. O zaman kendiniz için istemediğiniz bir davranışı başkaları da istemeyiniz. O zaman onlara da o davranışı yapmayın.  Yıllarca barışmayan ana babalara ben kesinlikle hak veriyorum. Bu gün anaya babaya ihanet edip kaçıp, ertesi gün yapmış bir cahillik deyip affedelim gitsin diyerek kuzu sarması olan ana babayı da kınıyorum. Bu kötü geleneğin devam etmesine fırsat vermiş oluyorlar.  O zaman kızlar ne düşünüyor, ne olacak ya,  annem babam kızar bağırır, sonra barışırlar, hiç bişey olmaz diye cesaretleniyorlar.

   Ben şahsen kaçanları da, kaçıranları da, yardım ve yataklık yapanları da,  kızı kaçtıktan sonra ertesi gün can ciğer olan ana babaları da kınıyorum.

Ben şahsen internetten tanışılan ve 10 günde aşık olunan aşkları da, 30 günde verilen evlenme kararlarını da, kızı kaçırıp ana babasına hazırlıksız sürprizler ve masraflar çıkaran gençleri de kınıyorum.

     Gidin Gönen adliyesine yüzlerce boşanma davaları ve duruşmalarından geçilmiyor. Parçalanmış, dağılmış aileler, perişan çocuklar, dul kadınlar, hovardalık peşinde olan erkeklerle dolmuş taşmış ilçemiz.  Bir Gönenli Mehmet Efendi diyarına yakışmıyor bu manzaralar. Çok üzülüyorum. Bu toplumsal yaralar hepimizi üzüyor, ucundan bucağından nihayetinde hepimize dokunuyor.

Kaçmayan, kaçırılmayan, kaçırmayan,   ana babaların ağlamadığı, kaçırıldığında 24 saat beklemeden harekete geçilen, anında aranılıp bulunan ve gereğince yapılan bir kamu görevinin olduğu bir memleket arzuluyorum.

İnşallah haftaya yazımızda,  haftaya kadar yaşar isek, çarşı camiinden selamız verilmez ise,

“Gönen’de Çeltik Ekiminin Faydaları ve Zararları konusunu işleyeceğiz. Bilindiği üzere, çeltik ekiminde son yıllarda tehlike çanları çalmaya başladı.  Bu meseleler toprak ve çeltik ağalarının hiç umurlarında değil ama, halkımız alttan alta tedirgin olmaya başladı. Toprak, bize geçmiş nesillerden emanet, geçmiş nesiller ihanet etmeden bize ulaştırmışlar. Acaba biz ne yapıyoruz. Toprağı hovardaca bitiriyor yani verimsizleştiriyor, çölleştiriyor muyuz?  İşte dilimizin döndüğünce bu yaraya parmak basmaya gayret edeceğiz. Haftaya Pazartesi’ye kadar Allaha emanet olun…

 

Gönen’de Referandum Sonucunun Sonucu 27.09.2010

     Geçen haftaki yazımızda referandumun sonucunu nasıl okumalıyız diye bir makale kaleme almıştım.   Demiştim ki “Gönen’deki referandum sonuçlarını nasıl yorumlamak gerekir derseniz, benim gözlemlerim ve fikrim şudur. Gerçekten fikir ve düşüncelerine katılayım katılmayayım, ama emeğe ve çalışmaya saygı duymak gerekirse, Gönen’de CHP ve MHP gerçekten çok iyi bir performans sergiledi. İyi bir ekip hareketi gösterdiler. Zaten CHP İlçe başkanı Bülent Birgül sivil toplumcu bir kişiliğe sahip, her gün halkın içinde, halk ile barışık, iyi ve etkili diyaloga sahip diyebilirim. Belediye Meclis Üyeleri Burhan Özdemir, Ülkü Dönmez, Gültekin Avcı,  İl Meclis Üyesi İbrahim Arcan da aynı şekilde halk içinde sevilen isimler. Yine MHP İlçe başkanı Veli Akyener ve Yönetimdeki Şener Çağlar ilk etapta halk içinde etkili iletişim ve diyalog kurabilen sosyal ve aktif kişiliğe sahip kişiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İşte bu faktörler muhalefeti güçlendirmiş gözüküyor. Tabiî ki bu bir seçim değildi, referandum du. Ama seçim havasında geçirildi. Siyasi tercihler ön planda tutuldu.

           Ak Partiye bakarsak, aynı aktifliği, halk içinde ve halkla olabilme, bütünleşebilme başarısını gösteremediklerini gözlemleyebiliyorum. Bir ekip hareketi ve bütünlük, birlik beraberlik, halkla kaynaşabilme başarısını tam olarak gösteremedikleri izlemine sahibim. Tabiî ki iktidar partisi olmanın dez avantajlarını da göz ardı etmemek lazım. İktidarda olan parti her zaman yıpranır. Balıkesir’in 18 ilçesinin sadece altısında evet, 12 ilçede de ise hayır oyu çıktı. 

         Ak Partili bir belediyenin olduğu ilçede evet çıkması lazımdı aslında. Burada ne sebep olursa olsun, “

diye yarmıştım.

     Makalem gerçekten Gönen’de iyi tutulmuş. Birçok kişiden çok olumlu tepkiler aldım. Yazının muhataplarından MHP yönetiminden bir arkadaş aradı çok memnun olduğunu söyledi teşekkür etti. AK Partiden önemli bir isim büroma kadar geldi, çayımı içti ve yazımı okuduğunu, okumakla kalmayıp çoğaltarak onlarca kişiye okuttuğunu söyledi.  Yine Ak partiden önemli bir isim de yanımdan geçerken abi tespitlerin çok süper, okuyoruz dedi.  Bende arkasından nasıl yani, yazdıklarıma kızmadınız mı dedim. Çok isabetli ve çok doğru tespitlerde bulunmuşsun dedi. Elhamdülillah. Kuran bize böyle emrediyor. Doğruyu söyleyin, nefsinizle hareket etmeyin, adaletle hükmeden hakimler olun buyuruyor.  Gerçi bazıları bu yazımdan dolayı selamı sebayı keserler ama kessinler hiç önemli değil. Daha öncede ismi bende saklı bir zat ve iki kafadaşı Ak partinin ilçe yönetiminde olduğu dönemlerde önemli tespitlerimi Allah rızısı için paşlaştığımda, doğruları söylediğimde, kendilerinden doğru iş, hayır ve hizmet telkini ve tavsiyesinde bulunduğumda, kötüleri ve kötülükleri  Müslüman olmanın gereği engellemeye çalıştığımda  selamı sebayı kesmenin ötesinde tam 3 defa beni doğuya sürmeye kalkışmışlardı.  İlçe Tarımda memurken, Balıkesir’den müfettişler benim defterimi dürmeye gelmişlerdi. Malum ilçe tarımın o eski meşhur müdürünü bilmeyen yok.  Ak partili gardaşlarım,  o dönemde beni doğuya süreceklerdi.  Beyefendilerden birkaçı, benim Gönen’den gitmemi, çok konuşan, işlerine çok karışan, kendilerini eleştiren, doğru yolu gösteren, kendi deyimleriyle her şeye çomak sokan birisini istemiyorlardı. Adeta alçak dağları ben yarattım edasına bürünmüşler, Saddam Hüseyin’e özenmişlerdi.  Yazık o zamanlar basit bir memuru bile sürmeyi becerememişlerdi. Şimdi nerede onlar, hepsi deyim yerindeyse ilahi adaletin tecellisi neticesinde dillerden de, gönüllerden de silinip, süpürülüp gittiler. Anıldıklarında da hiç hayırla dua ile anana rastlamadım. Ben hep şunu söylerim. Koltuktan düş, minareden düş, attan, eşekken düş amaa asla gönüllerden düşme. Gönüllerden düşmek başka şeylerden düşmeye benzemiyor.   Başka bir söz daha var; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.  Çok doğru bir söz. O zatı muhteremler beni valiye, kaymakama, il müdürüne şikâyet edip, sürmeye, susturmaya kalkanlar inanın şimdi Gönen’de selam verecek kimse bulamıyorlar. Biz işte ortadayız, kapımız, gönlümüz herkese açık. Demek ki yanlış işler yapmamışız, hani derler ya Allah doğru kullarının yardımcısıdır. Siz doğru, dosdoğru,  rahmetli, Allah nur içinde yatırsın Muhsin Yazıcıoğlunun dediği gibi dik durun yeter.  Herkesle selamlaşıyoruz, sarılıyoruz. İşte kardeşlik, barış, huzur bu. Gerçek koltuk, makam bu. Gönüllerde olabilmek, gönüllerde kalabilmek. Herkes koltuk kapmak için yarışıp, birbirini çiğnerken, memuriyetim boyunca tam 9 defa idarecilik, yöneticik tekliflerini reddettim. Niye, gönülerdeki koltuğu tercih ettim. Niye,  bu işler bizi aşar dedim. Herkes haddini bilmeli. Osmanlıyı özler olduk. Vali yapacak adam bulamazlarmış.  Kime teklif götürülürse, benden daha iyisi ve layık olanı var diye kabul etmezlermiş.  Şimdi öylemi, idareci olabilmek için yüzlerce numara yapanlar ve parende atanlar gördük.  Hızla yükselenler hızla inerler. Kendi emekleriyle ve hak olarak bir makama gelmeyenler, o makamlardan çabuk inerler ve indikten sonrada sırra kadem basarlar. Örnekleri ortalarda dolu.  Bunları niye anlatıyorum, edebiyatta tecahül arif sanatı vardır. Taşlama, dokundurma, farklı konuları anlatıp, farklı konulara pay çıkarma. İncitmeden, kırmadan, suçlamadan, isim vermeden anlatma sanatı.  Hani anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az misali.

Şunu da söyleyeyim, bu anlattığım olaylar  Isparta’nın Gönen ilçesinde yaşanmıştır. Bizim Gönen ile hiçbir ilgisi yoktur.

        İnsanlara koltukları bir şeref vermezler, insanlar o koltukları şereflendirir. Makamlar gelip geçicidir. Allah nasip etmiş, öyle bir yer, makam kazanmışsanız alın size fırsat. Bol bol iyilik yapın, insanlık yapın, hayır hasenat yapın. Sevap kazanın, hem dünya, hem de ahiret koltuğunuzu kazanın. Allah bizi kimler daha güzel ameller işleyecek diye imtihan için yaratmadı mı.  Hayırda yarışınız, yardımlaşınız diye yaratmadı mı.

         Geçen haftaki yazılarımın içeriğinden, Demokrat Partiden bir arkadaşımız serzenişte bulundu. Gönen’de hayır oylarının çıkmasında CHP, MHP den çok biz etkili olduk. Çalışmalarımız etkili oldu dedi. Evet, doğru,  DP den bahsetmeyi sehven unutmuşum. Benim gözümden kaçtı ama arkadaşlar hatırlattı, DP nin de araçlarla, ekip çalışmalarıyla büyük çabaları olmuş. Ben evet veren birisi olarak, bakış açımı değiştiriyorum.  Başbakanımızın dediği gibi, Evet diyenler de, hayır diyenler de kazandı. Çok doğru bir yaklaşım. Hiç kimse ülke kötü olsun diye oy kullanmaz, evet veya hayır demez.  

        Kuran-ı Kerimde bir ayet vardır, hep o ayetten referans alırım. Sizin hayır bildiğiniz şey hakkınızda şer, şer bildiğiniz şey de hakkınızda hayır olabilir. Allah bilir siz bilemezsiniz.

Son yazımda bir de şunları yazmıştım ve  Karşı mahallede evet çıkmasıyla ilgili yazımda şöyle demiştim. “ Karşıyaka Mahallesinde evet oyunun çıktığı, bunun sebebinin de, bazı birinci sınıf vatandaşlarımızın seçimi boykot ettikleri ve sandığa gitmedikleri yönünde söylentiler var.  Eğer bu söylentiler doğruysa çok yazık. Bu şehirde yaşayıp, oturup,   havasını teneffüs edip, suyunu içip uzak yerlerin direktiflerine veya korkularına kapılarak hareket etmek çok düşündürücü geliyor bana.” Demiştim.

İsmi bende saklı bir arkadaş arayıp, yazılarımı çok beğendiğini ve sürekli okuduklarını belirterek, bu cümleye katılmadıklarını, kendisinin de oy kullanmadığını ancak bunu hiçbir yerden esinlenerek, emir ve telkin alarak yapmadığını, Türkiye Cumhuriyetinde böyle bir şeyin olmasının mümkün olamayacağını belirterek, özgür irademizi bu şekilde beyan ettik dedi. Tabiî ki bende böyle temenni ediyorum, söylediğine katılıyorum, bu düzeltmesi içinde kendine teşekkür ediyorum.  Ancak yinede kafama takılıyor 300–400 kişi hiçbir yerden esinlenmeden nasıl olurda oy kullanmazlar, ilginç bir özgürlük ve serbest irade beyanı gibi geldi bana.

   Bir hafta sonraki yazımda, Allah nasip ederse, Çarşı Camiinden Mesut Biroğlu güzel sesiyle selamı okumaz ise,  Gönen’de Kötü Bir Gelenek olan Kız kaçırma olaylarını masaya yatıracağız inşallah.

    Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Gönen’de Referandum Sonucunu Nasıl Okumalıyız 18.9.2010

       Bayramdan ve referandumdan önceki yazımda Referandum’un Sonucu Ne Olur başlığını kullanmış ve öngörülerde bulunmuştum. İtiraf edeyim ki, öngörülerimde yüzde 30 yanıldım.

        İşte bazen insan tahminlerini tutturamıyor, kestiremiyor. Tabiî ki şok olduğum konular da oldu.

Son yazımda şunları yazmıştım; “Yani sonuç evet çıkacak ama kaçta kaç evet çıkar, kaçta kaç hayır çıkar asıl onu merak ediyor herkes. Acaba derin yapılar sonuca göre nasıl tepişirler, karanlık odaklar ne tür tezgâhlar çevirirler merak konusu onlar. Baksanıza, 2004 yılında PKK eylemlerini sürekli olarak dondurmuş, silahsızlanma kararı almış, Ergenekon hainleri hemen apoyu ikna ederek, avukatlarını, kandile gönderip Haziran’da eylemlerin başlaması talimatını verdirmiş. Malum, o tarihlerde üç dört darbe planı da yapılıyormuş. Darbe planlarının tutması için, ülkenin karıştırılmasına ihtiyaç var tabiî ki. Ülkenin karıştırılması için de hazır  silahlı, katırlı teçhizatlı terörist  gurup bulunurken ondan yararlanılmaz mı. Tabiî ki yararlanılmalı, ihaleler verilmeli. İşte o tarihten sonra PKK yeniden ihaleler almış ve bu günlere gelinmiş. Aldıkları ihaleleri 12 Eylülden sonra bitecek mi bitmeyecek mi merak konusu o. “Gerekçelerinin tamamında Tayyib Erdoğan düşmanlığı ve Ak parti muhalifliği var. Sattı, attı, yedi içti diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Baktım ki şartlanmışlar, ikna olmayacaklar.” “Benim düşüncem ve ileriye dönük gözlemlerim referandumdan sonra daha istikralı bir Türkiye ortaya çıkacağıdır. Yaklaşan genel seçimlerin sonucu da hemen hemen belli gibi. Yine Ak Parti, CHP, MHP meclise kesin girer. SP de ümit var dı ama parçalanmış gözüken yapısı ile meclise girmesi zor. DP de DYP- Anap birleşmesinden sonra ümit veriyordu ama Hüsamettin Cindoruk’un yönetiminde olduğu sürece meclise girmesi zor görünüyor.”

Diye yazmıştım.

        Evet, sonuç olumlu çıktı, % 58 evet çıktı ama ben eveti % 70 olarak bekliyordum.

Derin yapılar ülkeyi karıştıracak demiştim, dediğim gibi oldu. Hakakri’deki saldırıda 9 sivil vatandaş hunharca katledildi. Ergenekon boş durmuyor, PKK ya yine ihale vermişe benziyor.

Sancılı ama güzel bir Türkiye adım adım gerçekleşiyor. CHP ve MHP nin karamsar tablolarına ben kesinlikle inanmıyorum.

Gönen’deki referandum sonuçlarını nasıl yorumlamak gerekir derseniz, benim gözlemlerim ve fikrim şudur.

Gerçekten fikir ve düşüncelerine katılayım katılmayayım, ama emeğe ve çalışmaya saygı duymak gerekirse, Gönen’de CHP ve MHP gerçekten çok iyi bir performans sergiledi. İyi bir ekip hareketi gösterdiler. Zaten CHP İlçe başkanı Bülent Birgül sivil toplumcu bir kişiliğe sahip, her gün halkın içinde, halk ile barışık, iyi ve etkili diyaloga sahip diyebilirim. Belediye Meclis Üyeleri Burhan Özdemir, Ülkü Dönmez, Gültekin  Turan Avcı,  İl Meclis Üyesi İbrahim Arcan da aynı şekilde halk içinde sevilen isimler. Yine MHP İlçe başkanı Veli Akyener ve Yönetimdeki Şener Çağlar ilk etapta halk içinde etkili iletişim ve diyalog kurabilen sosyal ve aktif kişiliğe sahip kişiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İşte bu faktörler muhalefeti güçlendirmiş gözüküyor. Tabiî ki bu bir seçim değildi, referandum du. Ama seçim havasında geçirildi. Siyasi tercihler ön planda tutuldu.

           Ak Partiye bakarsak, aynı aktifliği, halk içinde ve halkla olabilme, bütünleşebilme başarısını gösteremediklerini gözlemleyebiliyorum. Bir ekip hareketi ve bütünlük, birlik beraberlik, halkla kaynaşabilme başarısını tam olarak gösteremedikleri izlemine sahibim. Tabiî ki iktidar partisi olmanın dez avantajlarını da göz ardı etmemek lazım. İktidarda olan parti her zaman yıpranır. Balıkesir’in 18 ilçesinin sadece altısında evet, 12 ilçede de ise hayır oyu çıktı. 

         Ak Partili bir belediyenin olduğu ilçede evet çıkması lazımdı aslında. Burada ne sebep olursa olsun,  kimse kızmasın, küsmesin, darılmasın ben bir düşünce insanı ve bir vatandaş olarak açıkça doğruları veya gözlemleyebildiklerimi söylemek ve tabiî ki paylaşmak isterim.

        Halkın içerisinde olan birisiyim, her gün en az 50 kişiyle konuşuyor, sohbet ediyorum. Birçok kişi, bana şunu da yaz, bunu da yaz diye telkin ve önerilerde bulunuyorlar. Ben bütün bu telkinler, duyumlar ve sohbetlerde elde ettiğim intibalar ve şahsımda oluşan kanaatimi işte bu yazılarımla Gönen Sohbetleri köşemde dilimin döndüğünce acizane aktarmaya çalışıyorum.  Ak Parti ilçe yönetimi ve teşkilatı biz nerede yanlış yaptık diye oturup iyi bir muhasebe yapmak zorunda.  Yeni bir şeyler yapmalıyız demek zorunda. Halkın ekseriyetinin belediye yönetiminden ve hizmetlerinden yeterince memnun görünmediğini söyleyebilirim. Teşkilat yönetiminde bir temsiliyet, yetki ve irade ortaya koyabilme  zayıflığının olduğunu söyleyenler de var. Yine belediye yönetimi ve teşkilatın halka yeterince inemediklerini ve kontak kuramadıklarını belirtenler var. Halka inmek demek, bayramlarda seyranlarda cep telefonlarına mesaj atmak, ilan yayınlamak, bazı yerel gazetelerde lehte haberlerin yayınlanmasını sağlamak demek olmamalı.  Ben şahsen o haberleri okuyarak zamanımı hiç harcamıyorum. Yine halka inmek demek, sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ediyoruz, değer veriyoruz diye,  üç beş kuruluşa gidip, gazetelere pozlar vermek demek te olmamalıdır diye düşünüyorum. 

         Söylemek gerekirse biz de bir sivil toplum kuruluşuyuz, Gönen, Türkiye ve Dünya genelinde asil ve onursal olmak üzere tam 2.000 ‘in üzerinde üyemiz var.   Ama bize hiç gelen giden olmadı. Ya bizi adam yerine koyan yok, ya da sivil toplum kuruluşu olarak gören yok.   Belediye seçimlerine 7 gün kala esnaf ziyaretleri yapılırken rast gele veyahutta yanlışlıkla girilenin haricinde, Gönen’in etkili, güçlü ve herkesin yakinen tanıdığı ve hizmet aldığı, üstelik Evet Oyu vereceğiz deklarasyonunu yayınlayan bir sivil toplum kuruluşunun önünden ve yakınından, iktidar partisinden bir kişinin dahi geçtiğini göremedik.  Tabiî ki evet deklarasyonunu yayınladıktan sonra muhalefetten gelen olmaması gayet doğal. Hani gelip te bizi bulamadılarsa onu bilemem.  Unutulmamalıdır ki, sivil toplum kuruluşları halkı temsil ederler. Avrupa da bu böyledir.

              Ben şahsen evet oyu veren ve başbakanı destekleyen birisiyim. İktidar partisi bu şehirde bu kadar yıpranmamalı. Toparlanma olmaz ve bu tespitlerimize hiçbir değer verilmez ise, önümüzdeki seçimlerde de bu oranın daha da aşağılara inmesi söz konusu olabilir.  O zamanda biz önceden söylemiştik demek istemem. Hani bir şarkı sözü var ya, “ bir şeyler yapmalı “ diye.  İşte o şarkı sözünü hatırlayarak bir şeyler yapılmalı, ama buralardan, ama yüksek rakımlı yerlerden.

          Karşıyaka Mahallesinde evet oyunun çıktığı, bunun sebebinin de, bazı birinci sınıf vatandaşlarımızın seçimi boykot ettikleri ve sandığa gitmedikleri yönünde söylentiler var.  Eğer bu söylentiler doğruysa çok yazık. Bu şehirde yaşayıp, oturup,   havasını teneffüs edip, suyunu içip uzak yerlerin direktiflerine veya korkularına kapılarak hareket etmek çok düşündürücü geliyor bana.

          Ben doğruyu söylemek zorundayım, doğruyu söyleyeler dokuz köyden kovulur derler ya, ben Allah hakkı için doğruyu söyleyeyim de veyahut en azından niyetim doğruyu söylemek olsun da, dokuz köyden kovulayım, hiç önemli değil.

         Referandumun sonucu bence ülkemize hayırlı olacak. Büyük reformlar hep sancılı olur. Aydın Menderes, 17 Eylül günü babası Adnan Menderes’in mezarının başında yapılan anma töreninde 49 yıl içinde üç isimden bahsetti ve bu üç ismi tarih unutmayacak dedi. Biri Adnan Menderes, diğeri Turgut Özal, sonuncusu da Recep Tayip Erdoğan. Ben de aynı görüşe katılıyorum. Bu üç isim Türkiye’de tarih yazmış ve büyük reformlara imza atmıştır.

       Aydınlık yarınlara ve daha müreffeh bir Türkiye ümidiyle, diğer sohbetimize kadar hoşça ve sağlıcakla kalın.

 

 Referandum’un Sonucu Ne Olur

Referandumun sonucunu aslında herkes biliyor ama yinede merak ediyor. Yani sonuç evet çıkacak ama kaçta kaç evet çıkar, kaçta haç hayır çıkar asıl onu merak ediyor herkes.

Acaba derin yapılar sonuca göre nasıl tepişirler, karanlık odaklar ne tür tezgâhlar çevirirler merak konusu onlar. Baksanıza, 2004 yılında PKK eylemlerini sürekli olarak dondurmuş, silahsızlanma kararı almış, Ergenekon hainleri hemen apoyu ikna ederek, avukatlarını, kandile gönderip Haziran’da eylemlerin başlaması talimatını verdirmiş. Malum, o tarihlerde üç dört darbe planı da yapılıyormuş. Darbe planlarının tutması için, ülkenin karıştırılmasına ihtiyaç var tabiî ki. Ülkenin karıştırılması için de hazır  silahlı, katırlı teçhizatlı terörist  gurup bulunurken ondan yararlanılmaz mı. Tabiî ki yararlanılmalı, ihaleler verilmeli. İşte o tarihten sonra PKK yeniden ihaleler almış ve bu günlere gelinmiş. Aldıkları ihaleleri 12 Eylülden sonra bitecek mi bitmeyecek mi merak konusu o.

Tabiî ki ben açık fikirli birisiyim.  Müslüman olmam hasebiyle içim – dışım, suretim siretim, sözüm özüm bir. Yeniliklere, demokrasiye, yeni anayasaya, yeni haklara evet diyorum başka bir şey demiyorum. Bir de herkesin evet dediğini düşünmeye başlamıştım ki, birden yanımda hiç ummadığım arkadaşlarımdan hayırcılar çıkıverdi. Düşündüklerini, inandıklarını gerekçelerini anlattılar, ikna etmeye çalışsalar da bir türlü olmadım, ikna edemediler. Gerekçelerinin tamamında Tayyib Erdoğan düşmanlığı ve Ak parti muhalifliği var. Sattı, attı, yedi içti diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Baktım ki şartlanmışlar, ikna olmayacaklar. Birbirimizin görüşüne saygılı olduğumuzu söyleyip sohbeti bitirdik. Başka bir dükkânda, hatta bir sivil toplum kuruluşunun başkanlığını da yapan, kendini sanatçı olarak tanımlayan bir arkadaşın dükkânında sohbet ediyorduk. Orada da fikrimi söyledim, onlar karşı çıktılar. Öyle karşı çıktılar ki dükkânda üç kişi çalışıyorlardı üçü de neredeyse badigart gibi beni dövmedikleri, dükkânlarından atmadıkları kaldı.  Sonra selamı sabahı kestiler, sonradan öğrendim bunlar sol bir partidenmişler meğer. Şu hale bakın, bunların böylesinden esnaf olacak, sivil toplum kuruluşunun başkanı olacak. Kendime pay çıkarmak istemem ama, her kesim ile iyi derecede diyalogum ve arkadaşlığım vardır. Ama her kesimin iyi, akıllı, dürüst kesimiyle tabii ki. Cahil ve çapulcu kesimiyle değil. Fikirlerimizi açıkça söyleyelim, tartışalım ama kavga etmeyelim, demokrat olalım, demokrat olmayı ve fikir özgürlüğünü her platformda savunmayı alışkanlık haline getirelim. İşte bence teröristlik böyle başlar. Fikirlere, düşüncelere sabır ve tahammül göstermezsen, toplum kutuplaşmalara başlar.

Referandumun sonucunda ne çıkarsa çıksın eğer birlikte yaşayacaksak, birlikte muasır medeniyetler seviyesine ulaşacak, bu memleketin toprağını, havasını, suyunu birlikte paylaşacaksak, birlikte yaşama kurallarını öğrenmeli, gerekirse birlikte yaşama eksersizleri yapmalıyız.

Bu referandum süreci gerçekten kutuplaşmalara yol açtı, insanlar daha çok bilendi, kamplara ayrıldı. Bu çok yanlış bir durum. Demokrasilerde çoğunluğa saygılı olmalıyız. Ak Partiyi iktidara Yunan halkı getirmedi. CHP ve MHP yede de Yunan halkı iktidar vermemezlik yapmıyor. Eğer kendimizi demokrat olarak kabul ediyor isek, sindirmesini bilmeliyiz. Kendimizi kontrol edebilmeliyiz.

Evet, çıkarsa çok kötü olacak ülke diyorlar. Sanki bunlar falcılar,  gayb dan haber mi alıyorlar, geleceği nasıl biliyorlar. Bildiğimiz o ki gaybı Allahtan başka kimse bilemez. Allahın dilemesi ve izni dışında  hiçbir kimseye hiçbir kötülük veya fenalık dokunmaz, iyilik veya güzellik de gerçekleşmez.

Benim düşüncem ve ileriye dönük gözlemlerim referandumdan sonra daha istikralı bir Türkiye ortaya çıkacağıdır. Yaklaşan genel seçimlerin sonucu da hemen hemen belli gibi. Yine Ak Parti, CHP, MHP meclise kesin girer. SP de ümit var dı ama parçalanmış gözüken yapısı ile meclise girmesi zor. DP de DYP- Anap birleşmesinden sonra ümit veriyordu ama Hüsamettin Cindoruk’un yönetiminde olduğu sürece meclise girmesi zor görünüyor. BDP zaten ırkçı bir parti olduğu için, bağımsız adaylar ile meclise girer ve ülkeyi karıştırmaya devam eder. Mustafa Sarıgöl balonu söndü zaten. Abdulaltif Şener’in nafile turları hiçbir zaman sonuç vermez.  Geriye yüzde sıfırın altındaki Ergenekon partileri kalıyor, onlar da oyları olmasa bile fitne fesat tuzaklarına devam ederler.

2012 deki Cumhur Başkanlığı seçimlerinin de tartışmalı geçmesi gündemde. Sanırsam Abdullah Gülün yerine Başbakan Recep Tayip Erdoğan geçebilir, Gül’de partinin genel başkanı ve dışarıdan kabineye girip başbakan olabilir.

Ancak şunu söyleyebilirim. 12 Eylülden sonra artık namaz kılan ve eşi başörtülü olanları ordudan atamayacaklar. Yüksek yargı organlarının üyelerinin ses kasetleri çıkmayacak. Faili meçhul cinayetler zaten Ergenekoncuları kafesledikleri için bitmişti. Velhasıl kelam demokrasinin daha da yerleştiği ve ileri boyutlara ulaştığı bir ülke bekliyorum. Tabiî ki anayasa değişiklilikleri daha çok gündemde olacak. Muhtemelen yeni anayasa yapılacak ve halk oylamasına sunulmadan mecliste kabul edilebilecek.

Ben karamsar düşünen arkadaşlara hep ümit var olmalarını, gelecekten umutlu olmalarını öğütlüyorum. Güzel bir Türkiye beklentisi içinde olmamız daha isabetli bir seçenek. Tabiî ki kişisel ve bireysel olarak daha hoşgörülü, demokrat olmalıyız. İnsanlarla fikir ve düşünce boyutundaki tartışmalarımızda daha düzeyli, sabırlı, hoşgörülü bir tutum içinde olmalıyız. Aksi davranışların hiçbir kimseye faydası olmayacaktır.

Herkesle ve her kesimle etkili iletişim ve diyalog içinde bulunmalıyız. Yarınlarımızdan umutlu olmak temel prensibimiz olmalı. Psikolojide de durum böyledir.  Ufak tefek şeyleri dert etmemeliyiz.

       Çoğu zaman; durup dururken  bir sele kapılıp ufak tefek şeyleri kendimize dert etmeye başlarız - üzülürüz ve bundan dolayı da strese gireriz. Tüm dikkat ve enerjimizi küçük sorunlara yöneltip, normal yaklaşım boyutlarının üzerine taşırız. İşi oluruna bırakıp yolumuza, işimize devam etmek yerine; kızmayı, öfkelenmeyi tercih ederiz. Ama bir müddet sonra; bunların kısa süreli, geçici olduğunu, geçip gittiğini,  normale döndüğümüzü, aslında üzülecek, kızacak hiçbir şeyin olmadığını görünce de pişmanlık duyarız. Boşa zaman harcadığımızı, üzülmeye, sinirlenmeye, kafaya takmaya hiç de yeri olmadığını düşünür pişmanlık duyarız. İşte bunun için ufak tefek hiçbir şeyle kendimizi oyalamamayı baştan düşünmeliyiz, öğrenmeliyiz ve tatbikata geçirmeliyiz.

       Günlük yaşamımızda oluşan bu tür haller; uzun bir kuyrukta saatlerce sıra beklemek, haksız bir eleştiriye uğramak olabilir, ya da bir işin ters gitmesi veya arzu ettiğimiz şekilde sonuçlanmaması şeklinde de olabilir. Her türlü küçük veya büyük sürprizlere karşı son derece olgun, ağırbaşlı ve hazırlıklı olmak zorunda olduğumuzu kabullenmeliyiz. Zira hayat sürprizlerden ve zorluklarla mücadeleden ibarettir.

       Çoğumuz yaşam enerjimizin büyük bir miktarını ufak-tefek, olur-olmaz şeyleri kendimize dert ederek harcadığımız için, yaşamın güzelliğini, zenginliklerini yeterince tadamayız, yaşayamayız. Günlük yaşantımızda bu tür, hiçbir olayı ciddiye ve dikkate almamamız, kendimizi yıpratmamamız halinde; daha

sevecen,  daha huzurlu, ılımlı, heyecanlı ve enerji dolu bir yaşam sürdürebiliriz.

Güzel bir gelecek için hareket tarzımız ve yaklaşımlarımız bu şekilde olmalı tavsiyesinde bulunuyor ve çok sevdiğim bir Cengiz Numanoğlu şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum. Ramazan ay ıda bu şekilde bitti. Ramazanı şerifiniz ve mübarek ramazan bayramınızı cani gönülden kutluyorum. Ramazandan sonra ve tabiili 12 Eylül referandumundan sonra 13 Eylülde tekrar Gönen Sohbetlerinde buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalınız diyorum.

SABIR SINAVIDIR ÖMÜR DEDİĞİN

Nefsin işkencesi düşmandan beter,

Onun zulmü ancak savaşla biter.

Silah istiyorsan, iraden yeter,

Sabır sınavdır, ömür dediğin ...

           Zaman sermayesi,   sanma ki, çok  bol

Beşikten bastona, kaç adımlık yol ?

Bu kanun değişmez, kim olursan ol,

Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...

Nimet sırrı gizli, hayır ve şer’de,

Devayı da verir,  verdiği derde,

Akıl, isyan ile, aranda perde,

Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...

                        Ezel arşivinden, kader silinmez,

                        Hakk`tan gelirse, karşı gelinmez,

                        Her şer de hayır var, kulca bilinmez,

                        Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...

Yüce Allah, kulu, fazla sevince,

Bazen alır dener, bazen verince,

Düşünen insana, mesaj derince,

Sabır sınavıdır, ömür dediğin...         

                        Dünya nimetinden, faydalan amma,

Onları, her derde devadır sanma.

Mal mülk çöplüğünde, çok oyalanma,

Sabır sınavıdır, ömür dediğin... Cengiz Numanoğlu

 

Gönen’de Kültür Sanat Yapmak Zor Zanaat 30.8.2010

    Gönen Sohbetlerinde konuklarımız oluyordu. Ancak malumunuz ramazan dolayısıyla özel sohbetlerimiz ramazan sonrasına ertelendi. Tabiî ki bir de insanlarımız maalesef paylaşmak, toplum önüne çıkmak istemiyorlar ne hikmetse. Hâlbuki açık ve şeffaf toplum, demokrasinin, sivil toplumun ve bilinçli halkın olmazsa olmaz unsurlarından biridir. Bir kişi icraatlarını toplumla paylaşmak, kurumunu halka tanıtmak istemiyorsa kapalı toplum olmayı veya başarısızlıklarını gizlemeyi amaçlıyordur sonucu çıkarabiliriz. Ben şahsen her fırsatta temsil ettiğim sivil toplum kurumunun bütün yönlerini, hizmet ve projelerini, hedeflerini aktarırım, paylaşırım. Çünkü bu şekilde enerji topluyorum ve kendimde hizmet üretme heyecanı buluyorum. Çalışmaktan zevk alıyorum. Bir söz vardır,  “Ulaşmak istedikleri bir hedefi olmayanlar çalışmaktan zevk almazlar” diye. Gerçekten ulaşmak istedikleri bir amacı ve hedefi olmayan ne çalışmaktan zevk alır ve ne de paylaşmaktan.

Bu günkü sohbetimizin konusu bir eser. Tabiî ki bu konuyu halkımızla paylamak istedim. Ve dört yıl sonra ilk defa paylaşıyorum.

 Şu günlerde Gönen Rehberi Kitabını Herkes Konuşmaya Başladı

Gönen Rehberi kitabı. Hepimiz bu kitabı az çok tanımışızdır. Sarı kapaklı, ince uzun, 144 sayfa, 1 hamur kâğıda baskılı bir kitap. Benim için belki hayatımda en fazla gurur duyduğum ve mutluluğunu yaşadığım bir eser.
Ne kadar güzel ve kaynak bir çalışma olmuş, daha yankıları yeni yeni gelmeye başladı. Bu güne kadar kitapla ilgili olarak olumsuz hiçbir eleştiri almamıştım. Malum küçük yerlerdeki halkımız kıskanç ve birazcıkta nankördür. Kulp takmaya ve kusur aramaya çok meraklı ve meyillidir. İyilikleri nedense pek görmez, kusurlara ise gündüz gibidirler. Tabiî ki bunlar istisnadır.

Bu sebeple,  bu güne kadar kitapla ilgili kimsenin bir eleştirisi olmamasından ben kitabın halk içinde de benimsendiğini anlamaya başlamıştım.

Şükürler olsun ki, atık kitap herkesin elinde, cebinde, bürosunda, hayatın her alanında faydalanılan bir eser olmuş. Hiç ummadığım yerlerde ve kişilerde kitabımın yoğun olarak kullanılmasını görmek herhalde bir yazar için en büyük mutluluk olsa gerek. Aslında bu olay  bile yazara büyük bir destektir.

Rast gele bir kahvede oturdum, sohbet gurubunun içinde tanımadığım ve beni de tanımayan bir kardeşimiz, Gönen ile ilgili sohbet ederken başladı anlatmaya. Yahu dedi adamın biri bir kitap yazmış, öyle kitap görmedim hiç hayatımda. Adam kitap da köylerdeki hayvan sayısını, traktör sayısını, bisiklet motosiklet sayısını dahi yazmış dedi ve başladı kitabı anlatmaya.

Yandakilerde adamı dürtmeye başladılar, o kitabın yazarı karşında duruyor diye. Adam adeta şoke oldu.

Tabiî ki bu durum bize ne derece doğru bir yolda ilerlediğimizin bir işareti ve teşekkürü oldu. Elhamdülillah, hizmete, Gönen için güzel eserler çıkarmaya devam. Bekleyin, çok yakında, bir iki ay içinde Gönen için muhteşem bir eser daha geliyor. Adı Gönen Cep Rehberi. Tam 64 sayfa, 15 Cm uzunluğunda, 9 cm genişliğinde, cep boy renkli bir kitapçık. Bu kitapçık ile Gönen’de bir iletişim köprüsü kuracağız. Gönen büyük hizmet görecek. Tam 5.000 adet bastıracağız ve 5.000 adet kişi ve kurumun isim ve telefon bilgileri olacak. Herkes bu eseri cebinde taşıyabilecek, evinde, arabasında, iş yerinde hayatın her yerinde pratik bir eser olarak kullanabilecek.

    Kitabı tabii reklâm alarak bastırmıyoruz. Hiç reklâm yok. Hani bazıları takvim çıkarırlar ve arkasından ceplerine para basarlar ya. Bizde öyle yok. Kendimizi düşünmüyoruz, böyle ileride konuşulacak, herkesin Allah razı olsun deyip hayır dua edeceği eserler çıkarmak istiyoruz. Yani ben öldükten sonra da bu kitaplar insanlarımızın cebinde, elinde kalsın ve onlardan istifade ettikçe bize de bir sevap köprüsü kurulmuş olsun istiyorum.  Yani anlayacağınız yatırım yapıyorum.

      Tabiî ki Gönen Rehberi kitabında olduğu gibi, bu kitaba da halkımız sahip çıkmadı, destek olmadı. Bir arkadaşımız esnafları tek tek dolaştı, kartvizitlerini topladı, rehbere girmek için.  İnanın çok azda olsa,  bazı esnaflar bizi üzdüler.  Çok garip ve insanlığa yakışmayan tavırlar sergileyenler olmuş arkadaşımıza. Kartlarını bile vermemişler. Tabiî ki o hakaret edenler ve bu hizmeti küçümseyenleri rehbere girmeyeceğiz. Rehbere giriş için kimseden ücret talep etmiyoruz.  İstisnasız Herkes girecek, tabiî ki bize ve bu hizmete hakaret edenler,  hafife alanlar hariç olacaklar. Bu bir kez basılacak ve ebedi bir eser olacak ve rehberde onlar olmayacaklar.

    Ben şahsen, prensip gereği hiçbir kimsenin hiçbir projesini, emeğini küçümsemem. Değer veririm, tebrik ve teşvik ederim. Değerli insanlar, değer vermesini bilen insanlardır diye düşünürüm. Emeğe saygı önemli bir insanlık kuralıdır.

   Tabiî ki Gönen Cep Rehberi kitabını parayla basacaklar ve biz baskı masraflarını bulmaya çalışıyoruz. Sözümüzün geçtiği kişilerden destek istiyoruz.  Zamanında yani 2006yılında Gönen Rehberi kitabına ne belediyeden ne de kaymakamlıktan zerre kadar bir destek gelmemişti. Kitabın bir tanesini bile satın almamışlardı. Hatta insanlığın yüz karası diyebileceğimiz bazı vatandaşlar Gönen Rehberi kitabının çıkmaması için, çıktıktan sonra da dağıtımının engellenmesi için yoğun enerji sarf etmişlerdi, düşünebiliyor musunuz.

   Bu rehber için de durum pek değişmedi. Malum yerlerde ve malum zenginlerde hiç para yok, her yere ve her şeye para var, Gönen ile ilgili bir esere, bir yazarın çalışmasına, kültürel ve sanatsal bir projeye destek yok.  Dışarıdan olan bir yazarın kitabını basarlar, bedava dağıtırlar, içeriden olan bir kişiyi tanımazdan gelirler.  Yani bir nevi yerli, ayrımcılığı.  Elhamdülillah, biz onlardan zenginiz. Sağ olsun Mehmet Karatan abimiz Gönen Rehberinde kendi cebinden biraz destek olmuştu. Utana sıkıla yine gidip bu kitap için de bir şeyler istemeye çalıştım. Ne kadar dedi, dilimin ucuyla 100–150 demeye çalışırken, olmaz o kadar dedi. Sana daha fazlasını vermemiz lazım dedi ve çıkarıp verdi. Kendisine Gönen Rehberi kitabı bitti dedim, insanlar istiyorlar, yenisini bastırmamız lazım. Gönen Belediyesine teklif ettim, olumlu bir sonuç çıkmadı dedi. Kitaba baktı, kitaba Gönen ile ilgili biraz daha resim koyar, halkın daha fazla beğeneceği hale getirirsek biz Ticaret Odası adına bastıralım dedi. Hazırlığını yap, maliyetini çıkar bize getir dedi. Sana da biraz para veririz dedi, ben de dedim ki hiçbir şey istemem, isteğim bu eseri insanımızın hizmetine sunalım, benim ücretim alemlerin rabbine aittir dedim.  İşte olay bu, kalıcı eserler bırakmak, kültür ve sanata destek olmak buna denir. İnşallah bu müjdeli haberi de sizinle paylaşmış oldum. Sağ olsun görüyorsunuz aslında, ne insanlar da var Gönen’de, Gönen boş değil.  Ben insanların zenginini, tabiî ki ilme ve hayra hizmet eden ve insanlara faydalı olan zenginleri severim. Öbür türlü zenginleri ne kullar ve ne de Allah seviyor zaten. Onlar kendi kendilerini seviyorlar o kadar. İnsanları bu şekilde çok iyi tanıdım. İnanın çeşitli proje uygulamaları gereği insanların çoğunu tek tek tanımış oldum. Yani kişisel bilgi rehberliği yapabilirim isteyene.

   Ama şunu da söyleyebilirim, Gönen’de iyi ve sağduyulu insanların sayısı çok ve diğerlerine de baskın gelirler. Bunun için bu topluma, bu insanların ve Gönenli Mehmet Efendinin hatırı için hizmet yapılır diyorum.

        Konumuz Gönen Rehberi kitabıydı,  ama bu vesileyle yeni projeden de bahsetmiş olduk. Gerçekten Gönen Rehberi kitabı için çok uğraştım, dile kolay tam 3 yılımı verdim o kitabın hazırlıkları ve yayınlaması için. Gecem gündüzüm bir oldu sanki sonu gelmeyen bir tünele girmiştim. Git git bitmez, olmuşken biraz daha iyisi olsun derken mutlu sona ulaştık. Kitabın baskı masraflarını inanın ödeyemedim de, kalan 500 TL bir parayı 3 yıl sonra emekli olduğum zaman aldığım ikramiyemden ödedim.

       Şu belediyemize baksanıza,  bir tek numune dahi kalmamsına ve herkesin talep etmesine rağmen, Tacettin Akkuş’un o muhteşem “Gönen ve Köyleri Tarihçesi” kitabını basamadı. Yazı yazdım, Gönen Rehberi kitabını halk istiyor, güncelleyelim, yeni bilgileri de ekleyelim vereyim size basın, ücretsiz halka dağıtın. Para pul telif falan hiçbir şey istemiyorum, hayrım olsun dedim. Sonuç, sıfır eşittir sıfır.

    Buradan Gönen halkına sesleneyim. Özellikle zenginlere, daha doğrusu gönlü zengin olanlara.  Tanıdığım öyle zenginler vardır ki onlar hep açtırlar, hep onlara vermek gerekir. Bu tür zenginlerin dışındakilere sesleniyorum. Kültüre, sanata, ilme, bilime, sivil toplum hizmetlerine destek olun. Sosyal olun.  Çevresinde hiçbir eseri, katkısı, hizmeti, sosyal yönü olmayan kişiler hem bu dünyada itibar görmüyorlar,  hem de öbür dünyada bu harcamadıkları mallarının birer birer hesapları soruluyor.

     Haydi hayırlısı, bakalım şu Gönen Cep Rehberi Kitabını  borç takmadan v e maaştan ödemeden bastırabilecek miyiz. Birisi çıkıp da şu kadarda bizden, şu kadar da biz destek verelim diyen kaç kişi çıkacak. Çıkarsa söz veriyorum, hepsini bu köşemden paylaşacağım sizlerle. Biz de her şey açık ve şeffaf.  Eğmek, bükmek, kıvırmak, saklamak yok. Yağcılık, yalakalık, çıkarcılık, menfaatçilik yok. Allah’tan başka hiçbir güçten,  korkmak, kaçmak, çekinmek yok. Yegâne güç ve kudret sahibi olan Allah C.C dan dan çekinir, sakınır ve korkarım. Sürçü lisan eyledik ya da farkında olmadan birilerini incittiysek affola. Bir sonraki Gönen Sohbetlerinde buluşmak üzere. Sağlıcakla kalın.

Kanunları İhlal Eden Olursa Kimi Arayalım 23.8.2010

     Değerli okuyucularım oturduğum mahallede geçen gün başıma neler geldi bilseniz. Bu olayı; bir daha yaşanmaması, kimsenin zarar görmemesi ve sorumluların kendilerine çeki düzen vermeleri-hakkın yerini bulması, yaşanan kötülüklere ve kötülere bir Müslüman olarak dur demek, kötülükleri elimizle, dilimizle, kalbimizle engellemek amacıyla yazıyorum. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışında olmamak için sorumlu bir vatandaş olarak anlatacağım.

        Tarih 18.08.2010 Çarşamba, yer Reşadiye mahallesi Çiçekkent sitesi. Sitenin önünde bahçe var ve bahçede yeni sulanmış etrafı avluyla çevrili çimen. Her yerde çimlere basmayınız ikazları vardır ve çimlerin üzerinde oturulmaz, basılmaz, zarar verilmez. Çevre kirletilmez ve yok edilmez değil mi. Hele hele mahallenin orta yerinde, evlerin, arabaların, camların olduğu yerde ve çimlerin üzerinde top hiç oynanmaz.

         Mahallenin kenarında ışıklandırılmış iki tane futbol sahası varsa bahanesi de olmaz.  Saat 24.00 dan sonra dışarıda, çimlerin üzerinde ne oturulur, ne sohbet edilir  ve ne de saat 01.00 a kadar bağırıp çığırarak top oynanır. Çimlere basmak ve çevreye zarar vermek kabahattir, saat 24 den sonra gürültü yapıp etrafı rahatsız etmek en büyük insan hakkı ihlallerindendir ve suçtur değil mi.

        Çimlere basan, çevreye zarar veren olursa ne yaparız sorumlu ve bilinçli bir vatandaş olarak önce ikaz ederiz, sonra yönetime şikâyet ederiz. Saat 24.00 dan sonra gürültü yapılıyorsa ne yaparız, mümkünse ikaz ederiz, değilse polisi ararız. Polis gelir olaya müdahale eder, hak ihlallinde bulunanları ikaz eder ve gerekirse karakola götürür, adli işlem başlatır.

       Hele hele polis çocukları ile eğitimci cucukları çimlere hiç basmazlar, çimlerin üzerinde bağırarak, çığırarak, topu sağa sola çarptırarak, saat 01 e kadar gürültü yapmazlar ve aileleri de çocuklarının bu şekildeki hallerini seyretmezler, asla müsaade etmezler. Öyleya polis kanunları bilir, çocuklarına suç ve insan hakkı i ihlali yaptırmaz. Öğretmen okulda hepimizin çocuklarına toplu yaşam kurallarını,  çevreye zarar vermemelerini, insan hak ve hukukunu öğretir, kendi çocuklarına zaten öğretmiş olur değil mi.. İşte bunların tam tersi olursa, bu anlattığım olayları  yapanların çoğu polis ve öğretmen çocuğu olursa, velileri de hiçbir şey yapmadan veya yapamadan seyrederlerse ne olur halimiz varın siz düşünün. Yorum sizin.

      Polis huzur, asayiş ve güvenliğimizin teminatı değil midir. Eğer sitemizde veya mahallemizde ikamet eden polis var ise, hiç şikâyet etme gereği duyulmaz, zaten böyle bir olay yaşanmaz. Çünkü polis, polis vazife ve salahiyet kanununa göre 24 saat görevlidir. Kanunsuz, hukuksuz bir olay vuku bulmuşsa hemen müdahale etmek zorundadır. Dolayısıyla benim apartmanımda veya mahallemde bir polis var ise ben daha huzurlu ve güvenli olduğumu düşünürüm.

       Buraya kadar her şey normal..  Ancak mahallede yasak olmasına rağmen çimlere basan, yetmeyip üzerinde top oynayan, bu da yetmeyip gece yarılarına kadar mahallenin ortasında, herkesin istirahata çekildiği bir saatte top oynayarak mahalleyi rahatsız eden, ayağa kaldıran kişiler polis ve öğretmen çocukları olursa ne olur.

      Evet, durum aynen böyle. Saat 01 olmuş, etraf yıkılıyor, 10 tane çocuk, mahallenin ortasında, bağıra çığıra top oynuyorlar. Sabır sabır sabır. Çatladım, duramadım, dayanamadım. Bütün mahalle sakinleri de rahatsız olmuşlar, onlarda ayakta, ışıkları yanıyor.  Üzerime iş almayayım, başım belaya girmesin diye hiç kimse müdahale yapmak istemiyor. Aileleri de gecenin 01 inde çocuklarının maçını seyrediyor. Üzerimi giyindim, çıktım dışarı, çocukların yanlarına vardım.  Top kafama çarpacaktı neredeyse, elime aldım. Dedim ki bu çimlere niye basıyorsunuz, zarar veriyorsunuz. Ayıp sizin yaptığınız. Bu saatte gürültü yapılır mı,  burada bu saatte top oynanır mı, saat gecenin biri olmuş, herkes uyuyor. İnsanlar sizin yüzünüzden uyuyamadı. Sabah işe gidecek var, hasta olan var çocuk olan var. Terbiyesiz herifler, defolun gidin şuradan evlerinize dedim. Ve tabiî ki geri dönüp evime girdim istirahata çekildim. Saat 01.15  hala sitenin önünde gürültü var. Çocuklar topu almışlar tekrar oynamaya ve inadına gürültü yamaya devam ediyorlar. Sonradan öğrendim.  Meğer polis çocuklarıymış.  Her şeyi yapıyorlar, birisi yapmayın etmeyin dediğinde kimseyi dinlemiyorlarmış,  üstüne üstlük benim babam polis ha ona göre deyip birde akıllarınca tehdit savuruyorlarmış.  Sitenin bekçisine de aynı şeyi yapmışlar.  Etrafa her türlü zarar veriyorlar, suç işliyorlar sonra babamız polis söyleriz bak, bize karışamazsınız diyorlarmış. Şu işe bakın.    

     Gecenin yarısında kapımın zili çalmaya başladı. Allah Allah dedim, kimdir bu gecenin bu saatinde beni rahatsız eden.  Ailece tedirgin olduk tabiî ki. Önce açmadım kapıyı, birkaç dakika bekledim, ısrarla, zorla kapıyı çalmaya devam etti. Baktım ki kapıyı kıracak, eve girmekte ısrarlı.  Açtım kapıyı, birde ne göreyim suratı bin parça bir adam. Bizim çocuklara sen mi bağırdın, toplarını sen mi aldın bir de küfür etmişsin. Tecrübeme dayanarak hemen anladım polis olduğunu. Dedim ki, bakınız ben hayatta kimsenin yüzüne küfretmedim, imanım ve ahlakım gereği asla kimsenin yüzüne açıkça küfür etmem.  Eşim de arkadan müdahale ediyor, ben 25 yıllık eşimin kimseye küfür ettiğini duymadım, görmedim, siz nereden gördünüz dedi.  Hangi çocuk küfrettiğimi söylüyorsa getir karşılaştır.  Gerçek şu ki o çocuklarınızın hepsinin ağzında küfür bir sakız gibi olmuş. Mahalle içinde normal konuşmalarında küfür hiç eksik olmuyor.  Sen sanırım polise benziyorsun. Polis kanunları, kuralları, insan hak ve hukukunu iyi bilmeli. Bu saate kadar çocuğunuz top oynayamaz, beni ve mahalleyi rahatsız etmeye hakkınız yok. Niye çocuğunuza müdahale etmiyorsunuz. Bu suç değil mi.  Ben de zamanında polistim, kuralları ve kanunları az çok bilirim. Polis 24 saat görevlidir, bu tür olaylara müdahale etmek zorundadır. Polis varken, polis çağrılmaz. Ve üstelik gecenin yarısında, beline silahı alıp, arkana da diğer meslektaşını takıp kapı kapı dolaşıp beni arayamazsın, benim evimi basamazsın, kapımı zorla açtırmaya hiçbir yetkin yok. Kanunları ve kuralları bilmen ve bunlara önce senin uyman lazım gelir dedim.