www.kesiftv.net Gönen Notları Keşif Gönen Postası Gazetesi Yazarı Tanımak İçin Tıklayın
www.gonenkesifhaberilan.tr.gg www.oyaceyiz.com
Dikkat Dikkat… Gönen Bu Akşam Türkiyem TV de
Nasip olursa uzun bir aradan sonra Keşif
programı yeniden ulusal bir televizyonda yayında. Bu akşam saat 20 00 da Gönen
ve köylerinde çekimlerini yaptığım Gezi Belgesel Haber Bilim Araştırma Hobi ve
Macera programı Keşif Türkiyem TV de seyircilerle buluşuyor.
Bir haftadır
televizyonda programın tanıtımı yapılıyor. Program deyip geçmeyin, reklâmın
iyisi kötüsü olmaz. Gönen’i ve değerlerini ulusal çapta ne kadar tanıtır ve
yaygınlaştırırsak o kadar çok herkes için getirisi olur. Gönen’in kaplıcası, oyası, çeltiği ve turizm
potansiyeli var. Bunlar pazarlanmalı.
Biz de âcizane bunu yapıyoruz. Program bu akşam teknik bir aksilik
çıkmaz ise yayınlanacak. Birbirinden güzel 3-4 dosyayı haber yaptık. Ayrıca
Gönen Oyası ile Gönen Kaplıcaları, Dereköy Alabalık çiftliği ve Gönen’in birçok
değerinin reklâmı da çıkacak. Şimdiden söyleyeyim, sonra yanlış anlamalara
sebep olmasın. Programı izlerken aklınıza bu adam acaba bu programdan kaç para
götürdü, belediye, kaplıcalar, turizm işletmeleri gibi kuruluş ve kişiler mi
destekliyor, arkasında kaplıcalarmı var diye düşünürsünüz. Vallahi billahi hiç
kimse yok arkamda.
Geçen hafta pazartesi
belediyeye bir yazı yazdım, programın belediye hoperlerinden, halkın izlemesi amacıyla duyurulması için
anons etmesini talep ettim. Nerdee, yok
efendim özelmiş de, reklâma girermiş de, encümen kararı varmış da falan filan
bir sürü bahane. Dedim parasını vereyim anons edin, o da mümkün değilmiş. Vay
be işte belediyenin, kaplıcaların, Gönen’in ve Gönenlinin desteği bu işte
dedim. Vefat eden birisinin yedi sülalesinin isimlerini bangır bangır anons
edeceksin, bu özele girmeyecek, Gönenle ilgili bir televizyon programını halka
haber vermek özel olacak. O zaman kapatın kendinizi dışarı, hiç kimsede Göneni
bilmesin, duymasın ve gelmesin.
Televizyon programının
yayını için aylık üç bin TL nin altına imza attım. Yani yayının bana maliyeti
aylık 3.000 TL. Kendime güvenerek bu işe girdim ama belediyenin mali olarak
desteklemek bir yana çok basit bir ilanı bile girememesi karşısında adeta şok
oldum. Artık onlardan hiçbir şey istemiyorum ve beklemiyorum. Şu malum su
faturasını otomatik ödeme talimatına geçirebilsem belediye binasından içeri bile
adım atmayacağım. Gönen ile ilgili onlarca projem havada, sahipsiz kaldı.
Paylaşacak muhatap bulamadım.
Onun için diyorum
ki; buradan anons ediyorum. Ey Gönen
halkı Bu Akşam saat 20.00 da Türkiyem TV de Keşif isimli Gönende çekimleri
yapılan ve ilçemizi tanıtan bir program var. Bu program aynı zamanda 66 tane
ülkeden de izlenebilen ulusal bir kanalda yayınlanacak. Bu akşam kaçırdınız,
Pazar günü saat 17.45 de ve Pazartesi günü sat 05.00 da iki kez tekrarı
yayınlanacak. Varsın özele, reklâma
giriyor diye belediyemiz ilan yapmasın, yayınlama gereği duymasın siz sorumlu
birer vatandaş olarak bu programı duyurun, izletin, izlenmesini teşvik edin ki
Gönen’in reklâmı olsun. Gönen yani siz,
biz kazanalım. Programı izlerseniz, bana, bize önerileriniz olabilir, daha
güzel programlar çıkarabiliriz.
Ayrıca programa Gönenli zenginlerimizden,
hayırseverlerimizden destek olmak isteyenler olursa onları da geri çevirmeyiz.
Gönen Sohbetleri Hayırlara Vesile Olsun…
Yazılarımıza iki
sayıdır ara verdik. Daha doğrusu yayına girmedi, yayına verilmediğinden bana
haber veren de olmadı, arayıp sordum. Öyle ya haber verilmesi gerekir,
incelik, iş disiplini, insana ve fikre
verilen değer gereği öyle olması gerektiğine inanıyorum. En azından ayrıntı
profesörü olmasam bile ben öyle yapıyorum. Yazıyı yazıyorum, sonra tekrar okuyorum, sonra bir tekrar daha
okuyorum, yanımdaki birisine de okutuyorum sonra mail ile gönderiyorum.
Yetmiyor telefon ediyorum yazıyı gönderdim alın, bakın diye. Daha sonra tekrar
arıyorum aldınız mı, gelmiş mi diye. İşte iş disiplini bu olsa gerek. Bir işi
ıslık çala çala yaparsanız o işten hayır gelmez. İşini seveceksin ve hedefe
kilitleneceksin. Ve yaptığından dünya
menfaati değil, Allah rızasını umacaksın. Müminlerin temel özelliklerinden biri
de işlerini en güzel yapmalarıdır..
Sonra öğrendim ki benim
yazılar uzun ve tam sayfa olduğu için yer problemi yaşanıyormuş. Nihayet onu da
hallettik. Hani birisi dememiş kesin şu
adamın yazılarını, ne saçmalıyor bu adam diye. Öyle ya muhalefeti olduğu kadar
iktidarı da usulünce eleştiriyoruz. Yazıların sansürlenecek ülkesi değiliz ya,
Suriye, Libya, Mısır daki gibi. Bundan böyle artık günlük, kısa yazılarımla
karşınıza çıkacağım. Biliyorum, kimisi severek okuyor, kimisi de söverek
okuyor. Ama ben her ikisinden de mutluyum. Görenler, anlayanlar, kalp gözü açık
olanların olduğu gibi, gözleri kör, kulakları sağır, kalpleri anlamaz olanlar
da olacak. İstifade edenler olduğu gibi, istifadeden nasiplenemeyenler de
olacak.
Gerçekten son aylarda
yazdığım yazılar çok olumlu sonuçlar vermeye başladı. Suya sabuna dokunmayan
yazılar yazmam mümkün değil. Boş sözden Allaha sığınırım. CHP li bir arkadaş
geldi, yahu çok güzel yazmışsın, dokunmuşsun da, siyasi yazılar yazmasan veya
biraz yumuşatsan olmaz mı dedi. CHP ye biraz fazla dokunmuşum, öyle anladım.
MHP li önemli bir isim de yanıma geldi, bir makalenden çok istifade ettim dedi.
Çizgi bu olmalı diyorum. Bazıları kızmalı,
bazıları sevinmeli ama sonunda herkes doğru yazmışsın diyebilmeli. İşte
bu oldu elhamdülillah. Yamuk ve yanlış yapan babam dahi olsa hiç affetmem
karşısına çıkarım, yazarım, çizerim, konuşurum. Çünkü benim dinim böyle
emrediyor. Hakkı ayakta tutan hakimler ve doğru söyleyenlerden olun buyuruyor.
Belediyeden önemli bir
arkadaş da yahu biraz fazla dokunmuşsun bize dedi. Ben de size az bile dedim. Ne oturuyorsunuz orada
makamınızda çıkın halkın içine, sokaklara. İşçilerin yarım bıraktığı kaldırım
çukurlarının başına gidin. Dört beş aydır bitirilemeyen Yapı Kredi bankasından
İlçe Tarımın önüne çıkan 400 metrelik yolu görün. Yol bir türlü bitmiyor
nedense. Bir evin önünde unutulup
gidilen kaldırım taşlarını görün. Bir işi yaptırmak için on kere arıyoruz, bir
kere gelmiyorsunuz. Emrinizdeki işçilerinize sözünüzü geçiremiyorsanız çıkın
kendiniz yapın. Ben bile elemanlarıma bir iş buyuruyorum, yaptıramıyorum veya
yaptıklarını beğenmiyorum sonra o işi kalkıp kendim yapıyorum. İş
yaptıramayacaksanız ve sizde yapmayacaksanız vatandaşı mağdur etmeye hakkınız
var mı diye sordum. Tık yok tabiî ki. Başkasını bırak, yazarlığı çizerliği ve
Recep Tayip Erdoğanı çok seviyor olmamı da bir kenara koyarak açıkça
söylüyorum, bir vatandaş olarak valla ben hiç memnun değilim belediye
hizmetlerinden. Park caddesinde, 11 sokakta iki tane çukur vardı, on defa
aradım, tamam dediler gelen giden olmadı, aramaktan bıktım, alıştık çukur ve
çökük yol ile yaşamaya. Üç ay sonra gelmişler, çukurun birini kapatmışlar, diğerini yine yapmadan bırakıp gitmişler.
Getirdikleri kaldırım taşlarını da evin önüne koymuşlar, evin yeni boyanan
duvarına da hasar vermişler. Aradım kaldırımlardan sorumlu arkadaşı çok güzel
konuştu tamam abi dedi, sonrasında gelen de, giden de, taşları kaldıran da,
çukur kapatan da yok. Hem de park yolu üzeri. Yabancıların gelip gittiği bir
yol üzeri. Gönen’i ne güzel tanıtıyoruz
helal olsun be. Ben daha ne diyeyim. Allah selamet versin diyorum. Belki bir
gün bu işler olur. Olur, da teşekkür edecek, iyi şeyler yazacak konu çıkar
ortaya. Bende bıktım artık eleştirmekten. Eleştir eleştir düzelen bir şey yok.
Ama vatandaş hafızasına not eder, bu dünyada sormazsa öbür dünyada sorar. İyi
güzel şeyler yazmak istiyorum. Hayırla kalın, hoşça kalın.
Gönen’in Bozulmasına Fırsat Vermeyelim
İçki Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…
1. Bölüm
Gönen’i tanıtırken ne diyoruz,
Şifa Diyarı Gönen diyoruz. Kaplıcasıyla, doğasıyla, çeltik tarımıyla, Ömer
Seyefettin’i ve Mehmet Efendisiyle Türkiye ve Dünya genelinde tanınan, bilinen
ve ünü olan Gönen de son yıllarda tehlike çanlarının çalmaya başladığını
görüyorum.
Bu tehlikeyi görmeyen de, her şeyin güllük
gülistanlık olduğunu söyleyen de olabilir tabiî ki. Gözler farklı olduğu gibi
niyetler ve ameller de farklıdır.
Çok yeni ve şahit
olduğum bir anımı anlatayım. Hava güzel, pazar günü hanımla pikniğe gidelim
dedik. Erzaklarımızı önceden aldık çıktık yola. Ancak içecek bir şey unutmuşuz,
giderken de bir marketten gazoz alalım dedik. Gördüğümüz ilk marketin önünde
durduk, baktık kı tekel yazıyor, dolapta gazoz şişeleriyle içki şişeleri,
marketin önü adeta bira ve rakı kokuyor hemen uzaklaştık. Derken başka bir
market gördük durduk önünde, hanıma dedim ki iyice bak Tekel yazısı veya
dolapta içki şişesi var mı diye. Çünkü bazıları Tekel yazısını ve içki
şişelerini dışarıdan gizliyorlar. Baktık ki o da tekel bayisi, bastırıp gittik
şehrin başka bir tarafına. Yana yana Gönen’de içki satmayan market
arıyoruz. Şu işe bakın hem de caminin
karşısında, okulun da yanında bir yer, oda içki şişeleriyle dolu tekel bayisi
çıkmadı mı. İnanın kahrolduk. İnadına İçkisiz bakkal aramaya devam ettik
sonunda nihayet bulduk ve şükür çektik. Gönül huzuruyla gazozumuzu aldık ve o
bakkala bu durumu anlattık. Bakkal demesin mi sizin gibi günde en az onbeş
yirmi kişi aynı şeyi anlatıyor ve bize içki satmadığımız için teşekkür edip
gidiyor.
Yahu şu hale bakın, her
yer tekel bayisi ve içki satış yerleriyle dolmuş. Şehrin kıyılarında akşamüzeri
her yer arabaların içinde bira içen insanlarla dolup taşıyor. Yetmemiş,
tarlaların, bağların içine ve çay boyuna da küçük kulübeler yapmışlar, sota
yerler bulmuşlar bira içmek için. Evlerine, ailelerine, çocuklarına harçlık
vermezler kasayla biraya bir kucak dolusu para verirler. Bir arkadaşım bir yıl
önce bu konuyla ilgili bilgileri resmi makamlardan almıştı. Bana verdiği
bilgilere göre Gönen’de
Sabah erkenden evimin
penceresinden görüyorum, bir adam bisikletle şehrin kenarında çuvalı almış bira
şişesi topluyor, çuvalı dolmuş. Yine ana
yoldan giderken sırtında çuval ile yolda yayan yürüyen adam gördüm. Arkadaşa
dedim ki bu ne iştir, çuvalı arkasına almış, Gönen’e doğru yayan gidiyor ve yol
vızır vızır araba doluyken hiçbirine binmeyip yayan gidiyor dedim. Meğer adam
yolun kenarındaki akşamdan ve gece boyu atılan bira şişelerini topluyor ve
sonra onları satarak geçimini sağlıyormuş. Ne güzel dedim ya ilçemizin
yetkilileri, yöneticileri farklı bir iş kapısına vesile olmuşlar, ne kadar çok
sevap kazanıyorlardır. Artık kabirlerinde huzur içinde uyurlar, çocuklarına,
torunlarına, çevresine anlatacakları bir eserleri var dedim.
Dinimizde bir kural
vardır, herkes bilir. Bir iyiliğin yapılmasına destek ve ön ayak olan o iyiliği
bizzat yapmış gibi sevap kazanır, mükâfatını alır. (Yazının Devamı Yarın….)
Gönen’in Bozulmasına Fırsat Vermeyelim
İçki Satmayanlara Teşekkür Ediyoruz…
2. Bölüm
Bir kötülüğün yapılmasına ve yaygınlaşmasına
da vesile olan, fırsat veren, destek
olan kişi de o kötülüğü, günahı bizzat işlemiş gibi günah kazanır ve cezasına
muhatap olur.
Gönen’e bu kötülüğü
yapanlara, vesile ve destek olanlara ben hakkımı helal etmiyorum arkadaş. Bu
kişiler, sorumlular, yetkililer kabirlerinde rahat edeceklerini düşünüyorlarsa
hiç düşünmesinler, bu günaha ortak olma onları sadece kabirde değil her iki
alemde huzursuz edecektir. Eğer birazcık duyguları varsa düşünürler,
düşünebilirlerse anlarlar. Çünkü Kuran düşünmez misiniz, akletmez misiniz diye
sık sık ikaz ediyor bizleri. Başımızı yastığa koyup düşünelim.
Kim veya kimler bu
bayilere, pavyonlara fırsat ve izin verdi, kolaylık gösterdi. Kim, hangi
yetkili bu yanlışlıkları görmüyor, duymuyor, anlamıyor ve önlem almıyor.
Çarşı da bir yer
biliyorum ki, tekel büfesi, kasa kasa içki satıyor, sık sık kavgalar, tartışmalar,
gürültüler oradan eksik olmuyor. Etrafındaki dükkânların hepsi boş, camlarında
aylardır hatta yıllardır kiralık yazıyor, tutan, kiralayan yok. Kiralayanlar da
iki üç ay içinde boşaltmak zorunda kalıyor. Tekel büfesini işleten kişi
kendisini garantiye almak için yeri satın almış, kendi yerine tekel büfesi
açıyor ki kimse çıkaramasın. Bu gün hangi birimiz birahanenin, pavyonun, içki
büfesinin yanında, yakınında iş yeri açmak ister, ailesinden birisini çalıştırmak ister tabiî
ki hiç kimse istemez.
İçki büfelerini ve o
cenahı yakından bilen bir arkadaşın verdiği bilgilere göre içki satış yerleri
iyi satış yapıyor ve Gönen’de aylık içkiye giden para miktarı tam 20 trilyona
yakın. Kulaklarıma inanamadım, tekrar tekrar sordum anlattıkça şok oldum. Ayda
20 trilyon Gönen’de içki tüketimine para gider mi. Çok yazık oluyor Gönen’e.
Benim bir sorumluluğum
yok, Allaha şükürler olsun, içki büfelerine ben dolaylı da olsa ! ruhsat
vermedim. Vicdanen çok rahatım. Rahat
olmayanlar düşünebilirler.. Baktım adamlar sarhoş, gördüğüm zaman da bulaşmamak
ve zarar görmemek için yol ve yön değiştirip kaçıyorum. Çünkü ne diyor dinimiz “İçki bütün
kötülüklerin anasıdır” Bir gün gelip kaçamaz hale gelmemek için çok acilen bir
şeyler yapmalıyız. İlgilileri,
siyasileri, halkımızı buradan açıkça duyarlı olmaya ve göreve davet ediyorum.
Buralarda çalışan, iş
yapan, para kazanan kardeşlerimize de açıkça çağrı yapıyorum. İçki yani
sarhoşluk veren her şey haramdır. Haramları alıp satmakta günahtır, haramları
satarak elde edilen gelir de haramdır. Çoluğunuza, çocuğunuza haram lokma
yedirmeyin. Aç mı kalalım, başka ne iş yapalım diyenler kesinlikle
kurtulamazlar. Allah’ın arzı geniştir, başka yerlerde ve başka işlerde
rızkınızı arayabilirsiniz. Ülkemizde kimse açlıktan ölmemiştir. Gönen de de
açlıktan öleni duymadık, görmedik.
Gönen’in bu gidişatına
bir dur denilmeli. 72 bin nüfuslu bir ilçede
Yine çarşıda esnaf olan
bir arkadaşım anlattı. Dükkânının üzerindeki bir daireyi altı tane erkek ile
altı tane bayan kiralamak istemişlerde arkadaş engel olmuş. Bir evde diyor altı
bayan ile altı erkek nasıl kalır, ne iş yapar, niye kiralar, nasıl yaşar merak
edip ev sahibini aradım ve sert çıktım diyor. Bay bayan öğrenciler ev
kiralamışlar birlikte yaşıyorlarmış, yabancı ülkelerden gelen, Gönen’de
yaşayan, ne iş yaptığı, nereden gelir sağladığı belli olmayan bayanlar varmış.
Bir vatandaş ve Müslüman olarak, Bir Gönenli olarak bunlar yenilecek,
yutulacak, sineye çekilecek, bana ne denilecek şeyler gibi gözükmüyor.
Unutmayalım etrafımızdaki yangına seyirci
kalır isek yangın yana yana gelir bizi de sarar, bizde yanarız. Yangını önceden
önlem alıp çıkmamasını sağlamakla veya çıktıktan sonra söndürmekle görevli ve
yetkili olanlar ah almasınlar isterim.
Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Hiçbir kötülük ve yanlış
cezasız kalmaz. Bu dünyada cezasını göreceği gibi, öbür dünyada hesap vermesi
çok daha zordur. Mümkün olduğu kadar öbür tarafa hesap bırakmamalıyız.
Ben yazarım, Allah bana da bu arzuyu ve kabiliyeti vermiş.
Duyduklarımı, işittiklerimi, gördüklerimi, düşündüklerimi böylece yazıyorum,
dile getiriyorum, paylaşıyorum.
Yetkililer ve ilgililer de ister görevlerini
yaparlar, bu yanlışları düzeltirler, yazdıklarımdan yararlanırlar,
faydalanırlar ve bana teşekkür ederler. İsterlerse de bu yazdıklarımdan hiç
haberleri bile olmaz, yakınındakiler de kendilerine söylemezler, iletmezler,
duymazlar, görmezler. Yine isterlerse bana kızarlar, her şeye çomak sokuyor
derler, atmış sıkılamış derler, kaale almazlar. Ne yaparlarsa yapsınlar hiç
umurumda değil, ben Allah hakkı için yazdım ve rahatım. Yarın hesap gününde
bunları duydun da dilin yokmuydu niye söylemedin, yetenek verilmedi mi niye
yazmadın diye sorgu meleklerinin sorularına muhatap olmayayım istiyorum.
Güzel bir Gönen ve
güzel bir gelecek için hep birlikte el ele vermeliyiz. Sürçü lisan eylediysek
affınıza sığınırım. Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek. Niyet hayır ise
amel de hayır olur derler. Bizim niyetimiz herkesin mutlu, iyilik ve güzellik
içinde olması.
Bir Kimse Kuran-ı Bilmedi
Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi
Yukarıdaki söz yani yazımım başlığı sevdiğim,
saydığım ve konferanslarından Türkiye ve dünyanın etkilendiği gibi, şahsımın da
bizzat kendisini tanıyıp ve dinleyerek etkilendiği muhterem Şevki Yılmaz’a
aittir.
Hani bir zamanlar, konferanslarıyla ülke
genelinde hınca hınç salonları dolduran, milletin uyanmasına ve kalplerindeki
pasın silinmesine vesile olan Rize Belediye Başkanıyken Refah partisinden
milletvekili olan 28 Şubatın, münafıkların, yerli işbirlikçilerin, cuntacıların
bir cümle İslam düşmanlarının hedef tahtasındaki isim idi kendisi.
Konferanslarının birçoğunda aynen derdi ve
haykırırdı. Bir Kimse Kuran-ı Bilmedi Sanki Bu Dünyaya Hiç Gelmedi. Yani Kuranı Kerimin okumasını bilmiyorsanız,
öğrenmemişseniz, öğrenme gereği duymamışsanız,
manasını okumuyorsanız, hayatınızda Kuranın hiçbir yeri yoksa o zaman
kendinizi bu dünyaya hiç germemiş ve bu dünyada hiç yaşamamış sayabilirsiniz.
Ne kötü ve garip bir şey değil mi. Bu dünyada olacaksın ama hiç yaşamamış,
gelmemiş hükmünde sayılacaksın. Hani okula derse girersiniz de öğretmen sizi
yok yazar, hemen itiraz edersiniz, vardım, işte ispatı, şahitlerim bunlar der
kendinizi savunursunuz. Öyleyse dünyaya gelmemiş sayılmamak, yok yazılmamak
için ne yapmamız gerektiği sizce açık değil mi. Eğer akleden bir topluluk,
Allahın akıl sahibi yaptığı bir kişi isek.
Düşünebiliyor musunuz, Müslümansınız,
lafı gelince mangalda kül bırakmıyorsunuz, herkese akıl veriyorsunuz ama daha
Kuranı okumasını bilmiyorsunuz, öğrenmemişsiniz. Hatta ve hatta evinizde Kuranı
Kerim Kitabı bile yok, varsa da çantasına koyup tarihi eser gibi duvara
asmışsınız.
Çevremde inanın birçok
insan tanıyorum, değil Kuranı okumasını bilmek evinde Kuranı kerim bile
yok. Evinde Kuranı Kerimi olanları
gördüm, kitap yepyeni daha çantasından hiç çıkarılmamış. Çiçek gibi evin bir
köşesinde saklanmış muhafaza edilmiş. Düğünlerde gösteriş olsun diye, borç
altın takacağız diye birbirleriyle yarışanlardan hiçbirinin inanın akıl edip de
düğün evine hediye olarak yüce kitabımız Kuranı Kerimi götüreni görmedim.
Görsem şaşardım zaten. Hediyeleşmekmiş,
nasıl hediyeleşmekse. Tek tek yazıyorlar, kameraya kaydediyorlar sonra geri
götürüp teslim ediyorlar. Adı da düğün hediyesi oluyor. her şeyimiz sahte
olmuş. Peygamberimiz hediyeleşin diyor. Götürdüğünüz hediyeyi geri isteyin,
geri alın demiyor. Bunun hadı hediyeleşmek olmamalı.
Sebepsiz ve sonuçsuz
olarak hiçbir şey yaratılmamıştır. İnsanların olduğu gibi eşyanın ve
mahlûkatında bir yaratılış sebebi vardır.
İşte
İnsanların yaratılış gayesini anlatan ayeti kerime.
Zariyat 56: “Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet
etsinler diye yarattım”.
Zariyat 57: “Ben onlardan bir rızk
istemiyorum (ben onları kendilerine yahut başka bir kimseye rızk versinler diye
yaratmadım) bana (kullarıma) yemek yedirmelerini de istemiyorum”
Hayvanların
yaratılış gayesi ni ise Kuranı Kerim şu şekilde açıklıyor..
En’am 142: “Hayvanları da yük ve
kesim için yaratan Allah’ tır..”
Kitabı Kuran olan bir
insana onu okumak emredilmiştir. Kuran insanlara bir öğüttür ve
kolaylaştırılmıştır. Bakınız ilgili ayeti kerime ne buyuruyor.
Neml 92: ”Müslümanlardan olmakla
ve Kuran okumakla emrolundum. Tebliğ etmekle kim doğru yolu bulmuşsa yalnız
kendisi için bulmuş olur. Kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. Dalâlete düşene de
ki; ben sadece uyaranlardan biriyim...
Kamer 17:” Ant olsun ki Kuran’ı
öğüt olsun diye kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?”
Kuran-ı Kerimi
istediğiniz yerden ve konudan okuyabilirsiniz, bu konuyla ilgili ayeti kerimede
şudur.
Müzemmil 20:”...Kuran-ı
Kerim’den kolayınıza geleni okuyun; namazı kılın, zekatı verin, Allah’a güzel
ödünç takdiminde bulunun.”
Yani bu yüce kitabı okumamanın, bilmemenin,
öğrenmemenin hiçbir mazereti, kaçışı yoktur.
Kuran’ın sorumluluğunu yer, gök ve dağlar korkudan
alamayıp, insan bu sorumluluğu üstlenmiştir
Ahzâp 72:
“Doğrusu biz bu emaneti
(Kuran’ı Allah’a itaati ve ibadetleri) göklere, yere, dağlara, teklif
ettik de, onlar bunu yüklenmekken (emaneti, sorumluluğu almaktan) çekindiler.
Korkup titremişlerdir. Pek zalim, (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) çok
cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.”
Haşr 21:”Eğer biz bu Kur’an -ı bir
dağın üzerine indirseydik, muhakkak o dağı; Allah korkusundan baş eğmiş,
parçalanmış görürdün. Bu temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için
yapıyoruz; olur ki düşünürler...”
Düşünmek - tefekkür
etmek - ibret almak - öğüt kabul etmek - hayırlı sonuçlar çıkarmak aklı olan
insan içindir.
En’âm 126: ”Bu İslam dini, Rabbinin
doğru yoludur. Gerçekten biz, ayetlerimizi, düşünen bir topluluk için beyan
ettik.”
Tabiî ki, dünyaya hiç
gelmemiş olmak yani Kuranı hiç bilmemiş,
öğrenmemiş, okumamış olmak özgürlüğünüz
de vardır.
Yunûs 100:”Allah’ın izni olmadıkça, hiç bir kimsenin iman etmesi
mümkün değildir. Bir de Allah, akıllarını iyi kullanmayanlara azap eder.”
Nisâ 165:”(İman edenleri Cennetle) müjdeleyici,
(küfredenleri cehennemle) korkutucu olarak peygamberler gönderdik ki; bu
peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) Kıyamette; bizi imana
çağıran olmadı diye, Allah’a bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir,
hükmünde hikmet sahibidir.”
Fussilet 26: “İnkar edenler: ”Bu
Kur’an-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız dediler.”
Bakara 231:”...sakın Allah’ın ayetlerini
şaka yerine tutmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için
indirdiği Kur’an-ı ve ondaki hikmeti düşünün.”
A’raf 204: ”Kuran okunduğu zaman,
O’nu hemen dinleyin ve susun. Olur ki merhamet edilirsiniz.”
Kâfirler Kur’an ayetleriyle alay
ederler, Kur’an-ı Kerim okunmaya başlandığında gürültü yaparak onu bastırmaya
çalışırlar, başka söze dalarlar, Kur’an okunan yeri terk ederler, bundan
hoşlanmazlar, kulak vermezler. Yazık ki toplumumuz içerisinde de aynı
özellikleri Müslüman olarak bilinen kimselerde de görebilmekteyiz.
Dünya
meşguliyeti müminleri Allah’a kulluktan alıkoymaz.
Nûr: 37:”Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir
alışveriş (onları, gerçek müminleri) Allah'ı anmaktan, namazı gereği üzere
kılmaktan ve zekatı vermekten kendilerini alıkoyamaz. Onlar bir günden
korkarlar ki, o günde kalpler ve gözler korkudan halden hale döner kıvranır.”
Kuran’ın ayetleri birbirinin benzeri ve tekrarı
şeklindedir; Allah’tan korkanlar (Allah’ı sevenler) Kur’an okunduğunda tüyleri
ürperir, kalbi titrer, yumuşar, düşünmeye ve derhal emirlerine uymaya başlar.
Zümer 23:”Allah; ayetleri birbirine
benzeyen ve yer yer tekrar eden kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir.
Rablerinden korkanların, bu kitaptan tüyleri ürperir ve hem de kalpleri
Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu kitap Allah’ın doğruluk
rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa
artık ona doğru yolu gösteren bulunmaz.” Buyrulmaktadır.
Ben âcizane tabiî ki önce kendim için
bu hususları kendime hatırlatmaya çalıştım. Çünkü en güzel tebliğ yaşamaktır.
Kendin yaşamıyorsan, yaşayın, yapın, edin, iyi olur diyemezsin, desen dahi
itibar görmez, etkili olamazsın. Onun için bütün bunları kendim için yazdım ve
yine kendim okuyacağım ve kendime çeki düzen vereceğim.
Haftaya aynı gün ve aynı köşede buluşmak
üzere hoşça ve sağlıcakla kalınız.
Dostlarımızla da Düşmanlarımızla da Gurur Duymalıyız
Bu çok sevdiğim bir
sözdür ve sık sık tekrar ederek ne anlama geldiğini herkese anlatmaya
çalışırım.
Gerçekten de öyle.
Dostlarımızla nasıl gurur duyuyorsak, düşmanlarımızla da gurur duymalıyız. Çünkü
bir kimse diyorsa ki, benim hiçbir kimseyle alıp veremediğim yoktur, düşmanım
hiç yok, herkesle dostum. O zaman ben o kişiden şüphe ederim arkadaş. Çünkü o
kişide münafıklık alameti var olabilir. Herkese yaranmaya çalışan kişi, doğru
adam olamaz. Eğer gerçekten ben
doğruysam, iyi ve düzgün bir insan isem, benim mutlaka dostlarım olmalı ve yine
ben iyi ve doğru bir insan isem benim mutlaka düşmanlarım da olmalıdır ve
olacaktır. Hani bir düşünelim ve İslam tarihine bakalım, gidelim. Peygamber
efendimiz Hz Muhammed (S.A.V ) i örnek alıyor ve önder kabul ediyorsak,
müşriklerin, kâfirlerin, cahillerin ona yaptıkları zulüm ve kötülükleri
hatırlayalım. Kendisine ne entrikalar
çevirmişler ve ne tuzaklar kurmuşlardı da o bunların hiç birinden yorulmamıştı
ve onlar için dualar etmişti. Ben diyorum ki doğru ve iyi yolda olanların
yaşasın düşmanları ve yaşasın dostları.
Müslüman öyle bir kimsedir ki, elinden ve
dilinden emin olunan kişi demektir. Müslüman’ın ne Müslümana ve ne de kâfire ve
münafığa hiçbir kimseye zerre kadar bir kötülüğü ve zararı olamaz, dokunamaz.
Müslüman hep iyiliği tavsiye etmek, kötülüklerden uzak tutmak için çalışır.
Şerrinden emin olunmayan, şüphe duyulan kişilere Müslüman bile denemez.
Müslüman düşmanlarına bile iyilik eden kimse demektir. Hani bir atasözü vardır “ İyiliğe karşı
iyilik her kişinin işidir, kötülüğe karşı iyilik de er kişinin işidir” der.
Ben yazılarımda hep
hissettiğimi, yaşadığımı, gerçekleri yazarım. Yazarken de fikir ve
düşüncelerimin ana kaynağı Kuran ve sünnet olur. Çünkü Kuran’a ve sünnete
dayanan yaya kalmaz, yolda kalmaz,
sözleri havada, boşlukta kalmaz, tartışma götürmez. Onun için de bu güne
kadar kimse arayıp ta şurada yanlış yazmışsın demedi, diyemez de. Kuran’a ve sünnete dayanan, referansı İslam
olan kişi en sağlam yere dayanmış demektir.
Şöyle bir etrafımıza
bakalım; kimler bize düşman, kimler hep devamlı, dur durak bilmeden, her yerde,
her ortamda aleyhimizde konuşuyor, çalışıyor, o kıymetli zaman sermayesini ve
enerjisini bizim için harcıyor. Ağır taşı uzağa fırlatamazsınız, yine ağır taş
hiç bir zaman uzaklardan gelmez. Ağır taşlar her zaman en yakınımızdan, bizi en
iyi tanıyanlardan, yani iyilik yaptıklarımızdan, tabir yerinde ise
beslediğimiz… lerden gelir. Sizi bilemem
ama ben de bu hep böyle olmuştur. Düşmanlarım, bana gizli ve aşikâr kötülük ve
fenalık tuzakları kuranların, her ortamda yaptığım işleri küçümseyip, birer
kulp bulup hafife alanların, karalayanların, kusur ve eksik araştırıp bunları
yaymaya çalışanların, hep bir zamanlar birlikte olduğumuz, çalıştığımız, hatta
benden iyilik gören kişilerden geldiğini görüyorum. Düşünün bir kere, siz de
aynısını görürsünüz. Düşmanlarınızı asla
uzaklarda aramayın derim. Bir yerlerden bilmediğiniz kötülükler, engeller
geliyorsa, işleriniz ters ve aksine gidiyorsa, o işe şeytanın karışması yerine
bir yakınınız karışmış olabilir, önce en yakınınıza, iyilik yaptıklarınıza
bakın, onlar arasında araştırın. Bu öz
kardeşiniz bile olabilir. Düşmanı
uzaklarda aramamalıyız.
Çok sevdiğim ve yıllarca
birlikte olduğumuz ve aynı zamanda GönTAM yönetim kurlunda olan bir abim bir
sohbetimizde dedi ki; ”yahu seni yıllarca
tanıyorum, içini, dışını her şeyini biliyorum, yaptıklarını takdir ediyor ve
onun için her türlü desteği vermeye çalışıyorum, yaptığın işler hep cemiyet,
toplum işi, hizmeti ve bütün bunlar için senin yanında oluyorum.. Ama birisi
geçen gün bir ortamda, senin için öyle kötü ve karalayıcı şeyler konuştu ki
adeta şoke oldum, inanamadım ve adamı bozdum, ağzının cevabını verdim. Adamı da
tanıyorum, herkes için hemen hemen aynı şeyleri konuşur durur, yani işi gücü
hep insanları eleştirmek, karalamak, dedikodusunu yapmak, fitne fesat işleri.
Dedim ki, abi o adam zamanında iyilik yaptığım .....dan birisidir, şimdi bile
önüne bir kemik atsam kuyruğunu sallar, kemiği güzelce yer ve sonra yine
havlamaya başlar. ” Bu tipler dünyalık menfaatçisidirler,
çıkarları olunca anında yüz seksen derece u dönüşü yapabilirler, her yerleri
yalamadır, karakter falan yoktur. Esfele sefilin lerden dir, aşağılardan da
aşağı seviyesinde yani. Hakkımda
konuşmaları, benim bir hatamı, eksiğimi düzeltmeleri için, Allah hakkı için
değil, şeytani heva ve heveslerini tatmin içindir. Kalpleri kararmıştır,
topluma sundukları bir projeleri, işleri, eserleri, başarıları, heyecanları,
hedefleri, gayeleri, amaçları yoktur.
Yapacak işleri yoktur ve yegâne işleri odur. Ben onlarla gurur duyuyorum. Mümin müminin
aynasıdır ya hani, ben de onlara bakarak kendime çeki düzen veriyorum. Ben de
böyle miyim acaba, işim gücüm insanları karalamak, kötülemek, kusur araştırmak
mı diye düşünerek kendimi fena şeylerden ayıklıyorum, kendi kendimi hesaba
çekiyorum yani. Hani mümin müminin kusurlarına gece gibidir, iyiliklerine de
gündüz gibidir ya. Hani bir müminin
haksız yere aleyhinde konuşan ve dedikodusunu yapan, mümin kardeşinin ölü etini
yemiş gibidir ya. İşte ben bu durumlara düşmekten korkuyorum ve tabiî ki
Allah’a sığınıyorum.
Ben şahsen ne dostum olan, ne de düşmanım olan
kişi için onlara gelecek hiçbir kötülük beni mutlu etmez, üzer. Bu dostum için de, düşmanım içinde böyledir.
Benim inanç sistemim bu şekilde tanzim edilmiş.
Düşmanlarımızın
düşmanlıkları, entrika ve tuzakları, bizim için kötülük dilemeleri hiçbir şey
ifade etmez. Allahın dilemesi ve izni dışında yeryüzünde bir yaprak dahi
kıpırdamaz.
Al-i İmrân 120:” Size ( Müslümanlara) bir iyilik
dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felaket gelirse,
onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz sabırlı olur da korunursanız,
onların hileleri size hiçbir zarar vermez.
Yukarıdaki ayeti kerime
ne güzel ifade etmiş. Ayeti kerimede
Müslümanların başına gelen bir iyiliğin kâfirleri üzdüğünü, kahrettiğini,
kötülük ise onları sevindirdiğini, ferahlattığını anlatıyor. İyi düşünelim ve
biz de de böyle bir hal var mı yok mu diye.
Eğer bir kardeşimizin
başına gelen olumsuzluklar sizi mutlu ediyor, ferahlatıyorsa o zaman münafık ve
kâfirlerin safında bulunduğunuzu hatırlayın.
Prensibimiz şu olmalı,
benim mutlaka ve mutlaka dostlarım ve düşmanlarım olmalı ve onlarla gurur duymalıyım.
Ya düşmanlarım olmasaydı benim, halim nice olurdu. Hiçbir şey yapmaz isem,
kitap yazmaz, yazı yazmaz, proje üretmez, hiçbir iş yapmaz, etliye sütlüye
karışmaz, doğruya doğru demez, yanlışa
yanlış demez, gelene ağam, gidene paşam deseydim halim nice olurdu. İnsan bu dünyada ya var olmalı, ya da
olmamalı. Olmakla olmamak arasında
birisi asla olmamalı. Kadir Demircan diye birisi bu dünyaya ha gelmiş, ha
gelmemiş olmamalıyım ben. Gelmiş ile gelmemiş arasında asla olmamalıyım ben.
Sıradan değil sıra dışı olmak yegâne hedefimiz ve amacımız olmalı. Sıradanlık,
ne kadar kötü bir şey. Milyonlarca on milyonlarca, yüz milyonlarca kişi den
biri, aynısı olmak ne kötü şey. Her insan bu dünyada tekdir, eşi ve benzeri
yaratılmamıştır. Yani bu dünyada bana benzeyen,
benim aynım olan birisi yoktur. Ama iş, hayat, hizmet ve aktivasyon
olarak da başkalarına benzemeyen biri olmalıyım ben.
Varsınlar bana düşman
olsunlar. Toplum için bir hizmet üretmeyenler, kendi çıkar ve menfaatlerinden
başka bir düşünceleri bulunmayanlar, varlığı kendisine, ailesine, çevresine ve
bu topluma yük olanlar, fitne ve fesatçılar, günahkârlar, münafıklar, kâfirler,
İslam düşmanları, hırsızlar, huysuzlar, fırsatçılar, fesatçılar bana düşman
olsunlar istiyorum. Onların düşmanlığının bana zerre kadar bir zararı olmadığı
gibi, aksine mükâfatı olacaktır ve buda benim için avantajdır.
Hiçbir zaman için,
herkesle dost olayım diye bir düşüncem olmadı.
Herkesle dost olmak için çalışayım, dost olayım, ancak dost
olamadıklarıma da asla düşman olmayayım ve düşmanlık etmeyeyim isterim.
Ben hiçbir zaman için
kâfirlerin halleriyle hallenmek istemem. Bakınız Kuran ne buyuruyor.. He konuda
sık sık Kuran’a başvururum. Çünkü Kuran’ın değinmediği bir tek konu yoktur.
Enâm 38:”...kitapta biz hiç bir şeyi eksik bırakmadık”.
Buyuruyor. İşte konumuzla ilgili çarpıcı
bir ayeti kerime daha.
Al-i İmrân 111:”(Ey
Müslümanlar) Yahudiler size eziyet vermekten başka bir zarar veremezler.
Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da
yapılmaz”.
Nisâ 52:”Onlar, Allah’ın
kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Kime de Allah lanet ederse, artık
ona asla bir yardımcı bulamazsın”.
Râ’d 11:”Her insan için, önünden
ve arkasından takip eden melekler vardır. Onu
(insanı) Allah’ın emriyle korurlar.”
Enfâl 36: ”Allah yolunda alıkoymak
için mallarını harcayan kâfirler,
yakında yine onu harcayacaklardır. Sonra da (gayelerine
eremeyeceklerinden) bu onlara pişmanlık ve yürek acısı olacak, sonunda mağlup olacaklardır. Küfürlerinde
sebat edenler toplanıp cehenneme götürüleceklerdir”.
Al-i İmrân 186: ”Ant olsun ki; sizden
evvel kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a eş koşanlardan da gerçekten
birçok incitici şeyler işiteceksiniz. Eğer bunlara katlanır ve sabrederseniz
(sakınırsanız) işte bu, din işlerine bağlılık (ihlas – şuur – samimiyet) ve
metanettir.”
Müslümanlar dinlerinde ihtilafa ve ayrı
yorumlara düşerek, hükümlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayan,
kendilerini doğru yolda görüp öğünerek diğerlerini tanımayan, aşağılayan,
küçümseyen müşrikler gibi olmamalıdırlar.
Böyle bir davranış İslam’da yoktur. Allah böyle haller içerisine
girenlerin gazaba ve cehennemde çok şiddetli bir azaba çarptırılacağını beyan
buyurmaktadır.
Bu haftalık da bu kadar.
Sürçü lisan eylediysek affola. Haftaya aynı köşede buluşmak üzere Allaha emanet
olun. Dostlarınızın da, düşmanlarınızın da kıymetini iyi bilin.
Denizkenti Denizikent
Yapmak İçin Yola Çıkıyoruz
Bundan 6 ay önce bu köşede bir raporum yani
makalem yayınlanmıştı. Hatırlanacağı üzere Demiştim ki;” Sinek, Saz, Toz ve İhmal Kenti
…. Denizkent
Köy Değil,
Şehir Değil, Mahalle Değil, Belde Değil Ne Burası?
Adı olan fakat hükmü ve
statüsü olmayan yerleşim yeri… Denizkent veya Pınarkent
Havası, suyu, doğası güzel ama hizmeti güzel
değil. Yıkılmış ama yenisi yapılamamış. Gideceksiniz ama kalamayacaksınız.
Soracaksınız ama bulamayacaksınız. Akdeniz’in incisi derler ya, işte buraya da
Marmara’nın incisi diyebilirsiniz.
Anlatırlar hep 40-50 yıl önceden beri
Denizkent varmış, zamanın zenginleri tatillerini burada geçirirlermiş. Antalya
Bodrum, Kuşadası yokken Denizkent varmış.
Şimdi Kuşadası var, ama Denizkent ne var ne
yok. İhmaller çok. Denizkent ile ilgili bir site, bir tanıtım filmi, slaytı
bile yok. Kimse yapmamış, düşünmemiş, gerek görmemiş. İhmaller birbirini kovalamış durmuş.
Düşünsenize, Denizkent sahi sizce ne? Mahalle mi acaba? köy mü? yoksa. Veya
şehir mi?, yoksa belde mi?. Nüfusu kaç? kaç kişi yaşıyor? Sorunları neler?
Mahalle ise muhtarı kim? muhtarlığı nerede?
Şehir veya beldeyse belediye başkanı kim? Şayet siteyse site başkanı kim
ne iş yaparlar? Velhasıl kelam karmakarışık bir yer. Kafam karıştı.” Diye makalem tam iki
sayfa olarak yayınlanmıştı.
Herkes
Gönen’i, Denizkenti sever ama biz nedense bir başka seviyoruz. Kimisi Gönen’de
iyi para kazanıyordur sever, kimisi iyi rant bulmuştur sever, kimisi belediye
arsasından arsa alıp denize nazır villa yaptırmıştır villasında oturmayı sever,
kimisi de gidip kafa çekmeyi sever. Yani severlerde severler, herkesin ayrı bir
sevgisi vardır. Denizkentte ne bir evim, ne bir arsam, ne de bir hazine arazisi
üzerine kondurduğum ve içinde bira içtiğim kaçak bir kulübem veya karavanım
var. Hiçbir şeyim yok. Tek zevk aldığım şey, yılda bir kez eşimin ‘’illa
gidelim, bak herkes gitti, bir biz kaldık gitmeyen’’ demesi ve ısrarıyla
Denizkent’e gidip, birazcık utana sıkıla suya girip -çıkıp, denizin üzerinden,
Çanakkale üzerine doğru batan akşam güneşini doyasıya seyri temaşa eylemem. Güneş
batarken o kadar güzel ki defalarca fotoğrafını çekip sonra herkesle
paylaşıyorum. Güneşin batışını izlerken
tefekküre dalıyorum, Allahın gücünü ve kudretini görüyorum, onun bize sunduğu o
doyumsuz nimetleri ve güzellikleri düşünerek şükür ve dua ediyorum. Ve sonra
batan güneşle birlikte Gönen’in yolunu tutuyorum.
Sonra diyorum ki şu güzel yerden ne olur Türkiye’deki insanlar da
yararlansa, herkes istifade etse, devre mülkler, pansiyonlar, oteller, kamplar,
alışverişler olsa da Gönen insanı da bunlardan yararlansa. Gönen’de üç bin beş
bin kişiye ve aileye de buradan ekmek çıksa ne olur.
Erdeğe gittik, Ocaklarda değil boş pansiyon - oda, bir tek ağaç kuytusu
bile bulamadık. Her yer tıklım tıklım. Denizkent’te ise bir tek pansiyon, oda,
çadır bile yok. Her yer boş, insansız, atıl vaziyette. Yaz günleri inanın
insanlara olumsuz cevap vermekten bıktım. Her yerden arıyorlar, Denizkent’e
gelmek istiyoruz kalacak yer varmı diye. Ama nafile, yok çekiyorum, nasıl yok,
her yer insanla dolmuş da boş oda, pansiyon yok değil. Pansiyonculuk, otelcik,
devre mülkçülük, kiralık ev yeri, organizasyon yok. Düşünsenize emlakçı bile
yok. İstanbul’dan adamın birisi arsa
alacak oldu, rica etti gidip fotoğrafını, filmini çekip adama gönderdik, sonra
geldiler emlakçıdan iki tane arsa aldılar, şimdi de ev yaptırıyorlar. Belediye
altı sene önce insanların günlük olarak barınabildikleri pansiyon türü yıktığı
odaları hala daha yapmadı, yapacağı da yok.
Gittim oraya, gece gündüz dolaştım, herkesle konuştum, rapor hazırladım
ve bu köşeden de yayınladım. Yayınladım da ne oldu, ilgililerden ses mi geldi,
tık mı geldi… Sanki sahipsiz bir şehirde
yaşıyoruz vesselam.
Ama karar verdik arkadaşlarla GönTAM olarak
Denizkente el atıyoruz. Sivil inisiyatif başlatıyoruz.
Kış bitti, baharın başındayız, tatil sezonuna 3
ay var. Bari bu sezon boş geçmesin, zararın neresinden dönersek kar olur, ne
yapabilirsek onu yapalım. Gönen için kar
olur düşüncesiyle yola çıktık. Gücümüz tabiî ki enerjimiz, Gönen sevdamız, bu
toprakları karşılıksız seviyor olmamız. Halka hizmet Hakka hizmettir
sloganımız, insanların “hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” düşüncesi
parolamız. Bir kimse Allah razı olsun der ise bu yegâna karımız, demez ise
“iyilik yap at denize, malik bilmezse halik bilir” sözü de düsturumuz.
Buradan açıkça çağrı yapıyorum, Ey Gönenliler, Gönen halkı, Denizkent
halkı, Denizkent’te yaşayanlar, Denizket’te evi, villası, köşkü, arsası,
tarlası olanlar lütfen bu çağrımıza cevap verin. Bize katılacakları bekliyorum. Önce bir
platform ve grup oluşturmamız, sonra projeye son şeklini vermemiz,
hedeflerimizi koymamız lazım. Eğer biz yapılması gerekenleri, devletten,
belediyelerden, kendimizden başkalarından beklesek bir 40 yıl daha
bekleyeceğinizden kimsenin şüphesi olmasın. Suç sizin, bizim. Taşın altına
elini koymayanların, nemelazımcı olanların, kendinden başka kimseyi
düşünmeyenlerin.
Denizkent ve Pınarkentte evi, arsası ve işi olanlar başta olmak üzere
bir şeyler yapmalıyız diyenleri açıkça GönTAM’a davet ediyorum. Bineceğiz
arabalara, tutacağız Denizkent’in yolunu, gezeceğiz, göreceğiz, dinleyeceğiz,
bilgileneceğiz, düşüneceğiz, konuşacağız ve sonra başımızı önümüze koyup neler
yapacağımızı kararlaştıracağız. Sonra da
aldığımız kararları birer birer uygulamaya koyacağız. Bakalım ne olacak, hep
birlikte göreceğiz.
Bilen
bilir, bilmeyen bilmez. Gönendekilerin çoğu bilemezler, daha doğrusu bilmek ve görmek istemezler,
ama dışarıdakilere sorabilirler. Onlar
yani dışarıdaki Gönenliler çok iyi biliyorlar ve açıkça da söylüyorlar ki,
GönTAM son 7 yıl içerisinde tanıtım, değişim, bilgi, iletişim, koordinasyon ve
proje uygulama anlamında Gönen’de büyük işler başardı. Dile kolay, sadece ve
sadece bir - iki tane örnek vermek gerekirse, son 3 yıl içerisinde tam 3.000 tane
Gönen ile ilgili film çekimi yapılıp internete yüklendi. 70. bin fotoğraf
çekildi ve paylaşıma sunuldu. Ve bu
filmler ülke ve dünya genelinde 19 milyon kişi tarafından paylaşılıp izlendi.
Şimdi düşünün, Denizkente de Gönen gibi bir kere el atarsak neler
olabilir. İnternete girin ve Gönen
Denizkent yazın bakalım ne çıkacak. Denizkentin ilk ve tek sitesini dahi biz
yaptık. (www.denizkentemlak.tr.gg-
www.gonendenizkent.tr.gg ) Peki,
buranın muhtarlığı, belediyesi yok mu dersiniz yok işte. Olsa bunları yapmak
bize mi düşerdi. Tabiî ki, hiçbir şey yapılmamıştır demek istemem, çok iyi
şeyler yapılmıştır ama yeterli olmamıştır, insanlar memnun edilememiş, bu
kentler hak ettiği yerlere getirilememiştir. Burada asıl suçlular, kendi
sorunlarına sahip çıkmayan sakinlerdir, halktır.
“Denizkente sahip Çıkalım ve bir şeyler yapalım” platformunu oluşturmaya
başladık. Bekliyoruz katılacakları, destek olacakları, köstek olacakları,
entrika çevirecekleri, paşa paşa evlerinde, villalarında oturarak bizi seyredecekleri, akıl verecekleri..
Rolleri görelim diyoruz.
Biz
çıktık yola, şimdilik 5 kişiyiz, bakalım bu sayı kaç olacak. Çoğalırsak,
güçleneceğiz, güçlenirsek iyi şeyler yapabileceğiz, iyi şeyler yapabilirsek,
daha iyi şeyler ortaya çıkacak ve hepimiz mutlu olacağız.
Yukarıda girişini verdiğim altı ay önceki
raporumdan sonra sonuç bölümünde de
yapılması gerekenleri de 7 ana başlık halinde şu şekilde sıralamıştım;
1.İlk
öncelik olarak Denizkent önce bir statüye kavuşturulmalı.
2.Mekân
sahipleri sorunlarına sahip çıkmalı ve yönetime aktif olarak katılmalı, taşın
altına elini koymalı.
3.Sosyal
Mekânlar Çoğaltılmalı
4.Yatırımcılar
Teşvik Edilmeli
5.
Tanıtım ve reklâm
6.Çevre
Düzenlemesi
7.Sağlık
açısından tanıtım ve teşvikler yapılmalı
Demiştim. Yeni oluşturacağımız platform
ve çalışma gurubuyla inşallah daha pratik bir rapor ortaya çıkar. En basit
olarak eldeki imkânlarla, yapılabileceklerle, yapılması gerekenlerden
başlanırsa sonuç alındıkça ilerlemeler sağlanır. Biz işi ilk olarak tanıtım ve
reklâm ile başlamak istiyoruz. Bir dergi, bülten, gazete veya broşür çıkarmak,
TV programları, devre mülkçülük ve konut kiralama işlemleriyle bir çıkış
başlatabileceğimizi düşünüyoruz. Orada bir ofis ve irtibat bürosu açmayı, emlak
alımı ve satışlarını da canlandırmayı planlıyoruz. İyi bir hareket
başlatılırsa, emlak fiyatları da artar, değer kazanır.
Ben her zaman şunu söylerim, niyet hayırsa amel
de hayır olur. Tabiî ki, bize destek olan olursa, varsa Gönen ve hizmet
sevdalıları, bir de ortaya çıkarlarsa
olur bu iş. Yok ortaya kimse çıkmaz da sadece seyirci olmak isterlerse, bir 40
yıl daha seyretsinler derim, başka ne diyeyim. Bekliyoruz, Denizkente sahip
çıkalım platformuna katılacakları. Fikirleri, düşünceleri olanları, istek ve
şikâyetleri olanları, ben şunu yapabilirim, edebilirim, verebilirim diyenleri
bekliyoruz. İşte irtibat numaralarımız:05366062730.0266.7626793 gonen_gontam@hotmail.com Adresimi:
Altay Mah. Park Cad. 11Sk:No:34 Gönen
Güzel
Bir Denizkent ve Güzel Bir Gönen olması dileğiyle…
Demokrat Partinin Başında, Güzel Bir insan
Halk Parti ile Demokrat Parti Farkı
Güzel yerlere güzel
insanlar yakışır. Yahya Kemal Beyatlı’nın çok sevdiğim bir şiiri var. “İyi
İnsanlar İyi Atlara Binip Gittiler.” diyor. Yine bir şiirde şair diyor ki. “
Kimler yok ki orada, evliyalar, ulamalar, padişahlar, devlet adamları,
yakımızdaki en sevdiklerimizden nice insanları, nice gönül dostları ve tabiî ki
başta bütün insanlığın sevgilisi, önderi, Allah’ın elçisi, peygamberi,
peygamberimiz Hz Muhammed (S.A.S). Hepsi ölüp, içimizden sıyrılıp oraya, yani
ebedi aleme gittiler. Ne kadar doğru bir
şiir sözü değil mi. İyi insanlar iyi atlara binip gittiler. Sanki biz dünyada kötülerle baş başa
kaldık. Sanki bizim dünya sürgünümüz
uzadıkça uzadı. Sanki iyiler gitmese de, şu kötüler; insanlığın, insanların, devletlerin başına
bela olanlar, ergenekoncular, cuntacılar, Ergenekon’un, mafyanın, çetecilerin
ve bir cümle kötüler ve kötülerin avukatlığı yapanlar gitseler olmaz mı. Sanki iyilerin hepsi oraya gittiler de biz de
kötülerle burada baş başa kaldık hissine kapılıyor insan ister istemez.
İyi bir insan görelimde
ferahlayalım diye bakar, bekler olduk. Karanlık 28 Şubat sürecinde bir adam,
bir cesur yürek vardı gönüllerimize su serpen. Adı tanksavar hasana çıkmıştı.
Diğer bir adı da adı ile müsemma güzel insan, Hasan Celal Güzel’di. Mert,
dürüst, cesur, sözünü esirgemeyen, hainlerin ve cuntacıların hazzetmediği bir
adam. Daha neler neler, ne adamlar var
hepsinden Allah razı olsun. Geçen televizyon seyrediyorum, Ülke TV, Turgay
Güler’in “Sıra Dışı” programına Hasan Celal Güzel konuk olmuş. Eskilerden
anlatıyorlar. Bir ara söz Namık Kemal Zeybeğe geldi. Malum ikisi de rahmetli
Özal’ın yakın arkadaşı dostu ve bakanıydılar.
Turgay Güler daha yeni, son kongrede Demokrat Partinin başına gelen
Namık Kemal Zeybeği sordu. Nasıl bir
adam dedi. Güzel insan Hasan Celal Güzel de dedi ki, yakinen tanıdığım bir
dostum, arkadaşımdır. Milliyetçi, mukaddesatçı, demokrat, cesur ve dürüst bir
arkadaştır dedi.
Evet, yeryüzünde insanlar da insanların
şahitleridirler, kıyamette de aynısı olacak. Orada da insanlar, insanlara
şahitlik edecekler, referans olacaklar.
Namık Kemal Zeybeği 1987 yılından beri tanırım
ve takip ederim. Turgut Özal kabinesinde Kültür bakanıydı. MHP kökenli, mükemmel bir hitabeti olan, mili ve manevi
değerlere bağlı, Türk cumhuriyetlerini ve dünyayı iyi bilen, tanıyan bir adam.
İki hafta sonra aynı
programda bu sefer Namık Kemal Zeybek konuk olmuş. Turgay Güler
programında konuğu Namık Kemal
Zeybeğe bir soru sordu. Sayın Zeybek,
Kemal Kılıçtaroğlu ile sizin aranızdaki fark nedir dedi. Hani siz de benim adım Namık, ben bulurum, ederim diyor musunuz diye sordu.
Tuzak bir soruydu bu, ne cevap vereceğini hepimiz merak ederken, mükemmel bir
cevap verdi Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek den. Dedi ki; Kemal
Kılıçtaroğlu, bu güne kadar bu ülke için
herhangi bir “icraat yaptığı” bilinmeyen, görülmeyen, duyulmayan bir
partinin genel başkanı, ben de bu ülke için “icraat yapmadığı” görülmemiş,
duyulmamış olan bir partinin genel başkanıyım dedi. Aramızdaki fark bu dedi. Mükemmel bir tespit, noktasından virgülüne
kadar katılıyorum bu söze. Gerçekten ülkemizde bir efsane olan Demokrat
partinin başına gelebilecek en iyi arkadaşlardan biriydi Namık Kemal Zeybek, o
da oldu ve geldi. Demokrat parti, bizzat
parti başkanı olarak, CHP ye oy verdiğini söyleyenlerin elinden çıkmalıydı.
Tabiî ki, bundan önceki Süleyman Soylu’yu da unutmamak lazım. Seçimler öncesi
Gönen’e gelmişti ve akşamüzeri otobüsün üzerinden yaklaşık bin kişilik bir
topluluğa hitap etmişti. Kendisini hiç
tanımıyordum ve ilk defa dinliyordum.
Konuşmalarını dikkatlice dinledikçe, dedim ki kendi kendime bu da güzel
bir insana benziyor dedim. Sonra başkalarına da sordum bu adam kim, nasıl biri
diye, hepside iyi birsine benziyor dedi. Ve sonradan gerçekten dürüst,
kaliteli, vizyonu olan birisi olduğu çıktı ortaya. Turgay Güler’in programında,
Hasan Celal Güzel’e, Namık kemal Zeybek ile birlikte Süleyman Soylu da
soruldu. Güzel, onun için de çok güzel
şeyler söyledi. İnşallah diyorum, iyi insanların tamamı iyi atlara binip
gitmemişlerdir. Demokrat parti tarihindeki
şanına yakışır yerini yine alacaktır. Süleyman Soylu ile Namık Kemal Zeybeğin
aynı kadroda, aynı ekip de birlikte olmalarını, takım oyunu oynamalarını ne
kadar isterim. İnşallah o da olur. Demokrat Parti, Adalet Parti, Anavatan
partisi Demirellerden, Cindoruk’lardan, Mesut Yılmaz’lardan çook çekti. Bu üç
partideki özlenen ruhu şu andaki Ak Parti topluma yansıtmaya çalışıyor.
Gerçekten Recep Tayyib Erdoğan’ın, Demokrat Partinin Menderesinden, Anavatan
Partisinin Özalın’dan, Refah Partisinin Erbakan’ından çok şeyler aldığını ve
topluma yansıttığını hissediyorum.
Ha şunu da söylemek
isterim, bu topluma tabiî ki CHP de, MHP de lazım, herkesin mutlaka bir hizmeti
vardır. Bizim şer bildiğimiz şey hakkımızda hayır olabilir. Bu topluma
bina, konferans salonu, kampus, mahalle,
sokak basan İşçi Partisi ile DTP gençliği de lazım. Ergenekoncular da lazım.
Onlar olmasa diğerlerinin kıymeti nasıl anlaşılacak.
İşte Erbakan hoca
rabbinin huzuruna gitti. Yıldızlar da kayıp gider durmaz yerinde, iyi insanlar
iyi atlara böylece binip giderlerken, dua edelim de iyi insanların hepsi
gitmesin, bir kısmı kalsın, yenileri çıksın, çoğalsın, fırsat verilsin.
Eskiden her şehirde
akil insanlar bulunurdu, kendilerine danışılırdı. Eskiden partilerin gençlik
kolları, ve kadın kolları, teşkilatları olurdu. Filanca kişi, filanca partinin gençlik kollarında yetişmiş, gelmiş
derdik. Şimdi bu partilerin yerlerini menfaat ve çıkar kolları, fraksiyonları
almış. Daha yeni şahit olduğum bir olayı anlatayım. Genç birisi, İktidar
partisi Gönen teşkilatının yeni üyesi olmuş. Sohbet ediyoruz, adam gaza geldi veyahut ben gaza getirdim
rahat rahat konuşuyor. Adam diyor ki ne partisi kardeşim diyor, bana ne diyor
üyelikten falan. İşsizim, ne olur olmaz, iktidar partisine iyi gözükmek lazım
diye gidip üye oldum, gelip gittim, her toplantısına katıldım, verilen
görevleri yaptım, biraz koşturdum bir yere şimdilik kapağı attık. Yarın kim iktidar olursa, hangi partide ışık görürsem çıkar ona geçerim
ne olacak, alt tarafı basit bir form doldurmak diyor. İşte geldiğimiz nokta bu.
Günümüzdeki insan prototipi bu işte. Dönek,
çıkarcı, menfaatçi, karaktersiz,
amacı ve gayesi olmayan, ikiyüzlü ne derseniz deyin. Partilerin gençlik
teşkilatlarında yetişmiş adamlar belediye başkanlığında da diğer görevlerde de
çok başarılı oluyorlar. Merdivenleri ağır ağır, basamak basamak
çıkacaksın. Hani bir şiir var, ağır ağır
çıkacaksın bu merdivenlerden diye.
Teşkilatçı insanlar böyle her yerde başarılı oluyorlar. Başbakanımıza bakınız, MSP nin Gençlik
kollarından geliyor, il başkanlığı yapmış, belediye başkanlığı yapmış. Tırmalaya tırmalaya, hazmede hazmede,
mücadele ede ede, hak ederek gelmiş.
Valla ben açıkça
söyleyeyim, İHL mezunuyum, MTTB den geliyorum, İslam milliyetçisi ve
mukaddesatçı, aynı zamanda liberal düşünceli bir insan olarak ve hiçbir
partiye, lidere ve şeyhe de kendimi kiralamamış olarak güzel insanların hepsini
seviyorum. Adnan Menderesi seviyorum,
Turgut Özal’ı, Necmettin Erbakan’ı, Recep Tayip Erdoğan’ı, Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Namık Kemal Zeybek’i,
Hasan Celal Güzel’i, Şevki Yılmaz’ı, Fetullah Gülen hoca efendiyi, Gönenli
Mehmet Efendiyi, Mahmut Bayram hocayı, Ömer Seyfeddin’i vel hasıl sevilecek
insanların hepsini seviyorum. Sevdiğimi Allah hakkı için sevmeye, sevmediğimi
de Allah hakkı için sevmemeye gayret ediyorum. Çünkü kıyamet gününde kiminle
olmayı arzu edersem onları sevmeye çalışıyorum.
Zaten Allah herkese sevilmeyi nasip etmez, tabiî ki herkese de sevmeyi,
sevebilmeyi nasip etmez.
Allah hepimize Allah’ın
sevdiği bir kişi olmayı, insanlar
tarafından sevilen bir kişi olmayı, sevilmesi gerekenleri sevmeyi, nefret
edilmesi gerekenlerden de nefret etmeyi bilen ve başarabilen bir kişi olmayı nasip etin.
Vekilimizi Arıyormuşuz…
Nerede aranır, nasıl
bulunur, nitelikleri neler olmalıdır.
Malum, seçimler ve sandık iyice yaklaştı,
kapıya dayandı. Yeni dönem için milletvekili seçimleri yapılacak. Aday adayları
konuşulmaya ve adaylık kulisleri yapılmaya başlandı.
Bana da soruyorlar, ne düşünüyorsun, kim
olabilir veya olmalı, konuşulanların şansları nedir diye. Tabiî ki bana
soranlar, sıradan benim gibi basit vatandaşlar. Yani öyle değerli, yetkili,
ilgili, görevli, kendine bu işlerle ilgili araştırma ve çalışma yapma görevi
verilmiş kişiler değiller. O tür kişileri göremediğim gibi, fikirlerini, ne
düşündüklerini, ne planlarının olduğunu da bilemiyorum tabiî ki.
Kapalı kapılar ardında bir şeyler
planlanıyordur, bir bildikleri vardır, Gönen adına birileri, bizden daha iyi
şeyler düşünüyordur diye tahmin ediyorum.
Niye böyle düşünüyorsun diye soranlara şunu söyleyebilirim. Önceden biz bu filmleri defalarca izledik.
Eski izlediğimiz filmlere geri gitmek için hafızamızı toparlarsak çok şeyler
hatırlarız.
Mesela ben bir tanesini hatırlatayım.
2004 belediye seçimlerinde ne olmuştu. İktidar partisinin 5-6 tane aday adayı
oldu. Bu insanlar adaylık için para yatırdılar, haftalarca, aylarca işlerini
güçlerini bırakıp koşturdular, ümitlerini, duygularını, heyecanlarını,
enerjilerini, psikolojilerini bu işe odakladılar. En sona doğru gelindiğinde,
dört kişi de Ankara’ya mülakata gitti.
Mülakat sonrası iyi sınav verenlerden iki arkadaşın isimleri zirve
yapmıştı, ikisinden biri mutlaka aday olacaktı. Yani iki kişinin % 50 şansları vardı, hatta birinin şansı %
Sonra ne oldu, okus bokus üç ondokuz bir
yirmi dokuz yapılıp, tombaladan tavşan çıkarılmadı mı. Kimsenin aklında,
zihninde, gündeminde olmayan, bir ismi, adı sanı hiç geçmemiş olan bir aday,
konuşulmadan, tartışılmadan, araştırılmadan, istişare yapılmadan, halka dahi
sorulmadan şak diye ortaya çıkarılmadı mı.
Malum eskiyi hatırlarsak o günlerde, şu
anda iki yıldır yurt dışında yabancı dil mastırı yapan çok değerli biri ile,
yine şu anda çok önemli bir iş adamı olan biri ne kadar çok çalışmışlardı,
vatan, millet, sakarya için değil mi.
Halkımız onlara çok minnettar, hayır ve dua ile anıyorlardır şimdi
olları değil mi !.
O
insanların hiç mi gururu, onuru yok. İnsanların gururlarıyla kim oynayabilir.
Ama oynayan oynuyor. Siyaset entrikalar sistemi yapılmamalı değil mi. İnsanları
siyasetten soğutmanın ne anlamı var. Ama ben soğumadım. Çünkü siyaset İslam’da
vardır. Siyasetin gerçek anlamdaki
sözlük tabiri de şudur. Bilmeyenler öğrenmeli.
Aynen yazıyorum. İnanmayan varsa benim Gönen’in şehir ve köylerindeki
tüm camilerinde ve kütüphanelerde mevcut olan “İmam Hatip Rehberi” isimli
kitabımın 280 inci sayfasında var.
Zamanında önemli sözcükleri de eklemiştim kitabıma. Ayrıca bu kitap
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayın Kurlundan da onaylı bir eserdir. Kitaba bakarak aynısını buraya yazıyorum.
Siyaset: “Yaratıcı
tarafından insanlara vaaz olunan bir dinin tüm kurallarının, idareci
tarafından, idare edilenler üzerinde, en mükemmel bir şekilde uygulanıp tatbik
edilmesi sanatına siyaset, bunu başarılı bir şekilde uygulayana da siyasetçi
denir. Dünyanın en büyük siyasetçisi (
idarecisi) Hz Muhammed (S.A.V) dir.” Yani siyaset bir peygamber sanatıdır,
mesleğidir. İslam la demokrasi çelişmez, birleşir. Zaten orta doğudaki diktatörlerin
şeriat adına uyguladığı kurallar ve uygulamalardan çok çekti bu ümmet. Kimileri demokrasiyi kendi menfaatine göre
algılar ve uygular, kimileri de şeriatı kendi menfaati ve çıkarları
doğrultusunda algılar ve uygular ve tabiî ki kullanır. Bu türden, siyaseti kötü yapanlar, kendi
çıkar ve menfaatleri doğrultusunda kullananlara bakarak siyasetten soğumak
olmaz.. O gün hokus bokus yapanlar, bu gün tenha ve karanlık sokaklarda,
millettin bağrından atıl bir şekilde ancak yürüyebiliyorlar. Doğal tasfiye,
Allahın adaleti, etme bulma dünyası işte ne diyelim. Her zaman söylediğim ve
çok tuttuğum bir söz var. Koltuktan düş, kanepeden düş, makamdan düş, minareden
düş, daldan düş, nereden düşersen düş, ama asla gönüllerden düşme. Gönüllerden
düşmek düşmelerin en berbatı oluyor. Dünyan da, ahiretin de kararıyor. Sokağa çıktığında insanlar senden yüz
çeviriyorlarsa, seni gördüklerinde eski kötülüklerini hatırlıyorlarsa var
valine.
Gönen vekilini arıyormuş. Bu gün isimleri
konuşulanlar veya isimlerinin konuşulmasını sağlayanlar dikkatli olmalılar.
Milletvekilliği de öyle ucuz bir şey olmamalı bence. Aç tavuk kendini mısır ambarında görmemeli.
Bir de benden daha iyi vekil olur diye ortaya çıkanlar, kendi propagandasını ve
reklâmını yapanlara da çok dikkat etmeliyiz.
Eğer gerçekten sen iyi isen, sen çıkma ortaya, seni bulsunlar, çağırsınlar, konuşsunlar, ayağına teklife
gelsinler, yalvarsınlar. Övündüğümüz,
gururlandığımız Osmanlıda böyle değilmiy di. Padişah bir kişiye valilik teklif
ediyor, o kişi de diyor ki benden daha ehil olan şu kişi var, ona gidelim, ben
bu göreve hazır ve layık değilim diyor. Şimdi öylemi, ben her şeye layığım
deyip ortaya çıkanlara ne demeli.
Nereden nereye. Ama iyi bir başbakanımız var, böyle ortaya çıkanlara,
birilerinin pazara çıkardığı kişilere prim vermeyecek kadar deneyimli. Yanlış
hesap Bağdattan da, başbakandan da döner.
Önceki dönemde öyle olmadı mı. Gönen’den birisi kendi kendine aday olup,
kendi kendine listelerde öne çıkıp, kendini Ankara’ya yamamaya kalkmadı mı.
Sonra ne oldu. Allahın dediği oldu. Doğal tasfiye. Senin etin ne budun ne diye sorarlar adama. Meşhur atasözü var. Herkes ayağını yorganına
göre uzatmalı.
Vekil olacak kişi halkın içinde, halk ile, kol
kola, yan yana, gönül gönüle omuz omuza olmalı.
Halka selam vermeyeceksin, siyah camlı arabayla, siyah gözlükle
dolaşacaksın, sırça köşklerde oturacaksın, hiç bir sivil toplum kuruluşunda
yerin yurdun yardımın olmayacak, kendi
işlerinden başka bir marifetin olmayacak, Gönen’den başka bir yere ancak 3 günlüğüne
gideceksin sonra …..
Vekil olacak kişide ben şu özellikleri
ararım. Eğitimi ne, nerelerde çalışmış, hangi işleri başarmış, eserleri
ne, Türkiye’nin kaç ilinde, nerelerde
görev yapmış, gezmiş, dolaşmış kaç
ülkeye gitmiş. Başardığı ve halkın hafızasında yer eden eserleri, projeleri
neler. Toplam kaç kişiyi tanıyordur veya bulunduğu şehir, ülke ve dünya
genelinde kendisini tanıyan kaç kişi vardır, bin kişimi, on bin mi, yüz bin mi
kaç kişi. Hitabeti, insanlarla sıcak
iletişim ve diyalogu nasıl, iş bitiriciliği nedir. Toplumda sevilen yönlerimi,
sevilmeyen yönlerimi baskın. Bu güne kadar en fazla kendi çıkarları için mi,
kamu çıkarları için mi emek göstermiş, başarılı olmuş. Milli ve manevi
değerlerimizle barışık mı, kavgalımı yoksa münafıkça bir tavrımı var. Tabiî ki
özellikleri daha da arttırabiliriz.
Vekilimizi, Biga’dan, Bandırmadan, çevre
ilçelerden, Silivri’den, yurt dışından yabancı dil eğitimi de almışlardan
ararsak çook ararız.
Adamlara baksanıza, “ ses kaydında “ önce
liderleri toparlayalım, yangını kaynağından halledelim” başka bir ses kaydında da “ tepelemek var
acımak yok, sorarlarsa adam ihtilal yapmayı düşünüyor dersin” diyen kanlı bir
darbe planlayan ve cezaevinde olan cuntacılara rozet takıp vekillik teklif
ediyorlar. İnanın duyduklarıma inanamıyorum. Bu partiler sanki seçimlere
giderken eceli gelmiş gibi bir harekete giriyorlar, seçimlere giderken kamikaze
dalışı yapıyorlar. Sonrada Ak Partinin oyları niye yüzde ellilere tırmanıyor
diye merak ediyorlar. Onlara soruyorum,
niye merak ediyorsunuz, hepiniz adeta Ak Partinin tek başına, hem de ezici bir
çoğunlukla iktidara gelmesi için Ak Partililerden daha fazla çaba
gösteriyorsunuz. Siz böyle yaptıkça,
akıllı, sağduyulu ve demokrasi yanlısı bu millet kime gidecek, belli değil mi
adres. Valla ben çok açık fikirliyim, kızan kızar, darılan darılır, şu anda R.
T Erdoğan’ dan başka alternatif bir lider göremiyorum. Keşke görebilseydim, bir
tane görmüştüm onu da sanırım bu hainler suikastla helikopterini düşürdüler.
Ama ümitliyim, Allah hiçbir zaman yanlış
kişileri iktidara getirmez, gelseler de orada fazla tutmaz. Allah Müslümanlar aleyhine kimseye bir zafer
nasip etmez. Görüyorsunuz Ortadoğu da iş birlikçi diktatör hainler birer birer
fare deliklerine gönderiliyorlar. Az bir
saltanattan sonra ebedi bir zillete nasılda mahkûm oluverdiler. Onların sonları böğüre böğüre ölmektir.
Allah, halk ve insanlık düşmanlarının sonları hep aynı olacaktır.
Yine yazı konumuza dönmek gerekirse şöyle diyebilirim. Halk aslında
kimin vekil olacağını biliyor da, halka soran yok. Kim vekil olabilir,
vekilliğe layıktır o kişiler var ama onlara uğrayan yok. Ben biliyorum ama bana
soran yok. Ne mücevherler var, ne insanları tanıdım. Hepsi Gönenli, ama hepsi, Gönen dışında
yaşıyor. Ne demişler atalarımız, alçak yer yiğidi hor görür. Yiğitler Gönen’de
barındırılmaz, barınamazlar. İki ay önce
bir konuğum geldi GönTAM’a, orduda
görevli üst düzey bir subay. Gönen’li,
bilgi, vizyon, enerji, heyecan, sosyal- kültürel yön süper. Şaşırdım
kaldım, nerede yetişmiş bu adam dedim,
hayretler içinde kendime sordum, bu adamları değerlendiren olur mu, hizmet
fırsatı veren olur mu, seni biz şurada görmek istiyoruz diyen olur mu. Olmaz dedim, dürüst, ilkeli, ahlaklı, halkla barışık, halkın içinde olan, hizmet
sevdasıyla yanıp tutuşan insanlar, kuytuda kalmaya mahkûmlar bu ülkede
dedim. Adam Gönen’e, annesini ziyarete
gelmiş, gelmişken bir de belediyeye uğrayayım yetkililerle tanışayım demiş.
Demiş demesine ama randevu alamamış, tanışma hevesi kursağında kalmış. Böyle
onlarca kişiyle tanıştım, dertleştik.
Kapımız ve gönlümüz Allaha şükür herkese açık. Kimseye ne randevu
veriyorum, nede alıyorum. Bu gün randevu vermeyenler, verdikleri randevuyu yerine getirmeyenler
unutmasın ki bir gün gelecek, çok bol vakitleri olmasına rağmen, randevu
isteyen bir tek kişi bile olmayacak.
İnşallah vekilimizi buluruz. Devam edelim
bakalım aramaya. Gönen’den gerçekten yukarıda saydığım bütün kriterlere uygun
birisi çıkarsa, hangi partiden olursa olsun vallahi önce ben destek veririm.
Parti, purtu ayrımı yapmam. Kriterlere
uygun birisi de, cuntacıları liste başına yerleştiren partilere de herhalde
itibar etmez.
İnşallah hakkımızda hey şey hayırlı
olur. Gönen’den hayırlı birisi çıkarda
yine hayırlı işler yaparak ilçemize, memleketimize, insanımıza hizmetler sunar.
Hanımlar Konferansta, Beyler Kahvede
Hayra ve İlme Hizmet Vakfını Termik Ederim
Gönen’de hanımlarımız Gönen’in gururu
olmaya devam ediyor. Perşembe akşamı yatsı namazından sonra sinema
salonunda “Namazla Diriliş” adlı konferansta salon doldu taştı.
Üçyüz kişilik salonda altı yüz kişi nasıl
konferans izlermiş herkes şahit oldu. Ben oturmaya yer bulamadığım gibi
fotoğraf çekmeye de fırsat bulamadım. Adeta mahşer günü gibi bir kalabalıktı.
Namaz Gönüllüleri Platformunun yaptığı
konferansın Gönen’deki ev sahibi hiç şüphesiz yine Gönen Hayra ve İlme Hizmet
Vakfı idi. Gerçekten Hayra ve İlme Hizmet eden bir vakıf. Adı ve hizmetleri ile
müsemma bir kuruluş. Yirmi yıla yakındır ilçemizde hizmet veriyor. Partiler,
cemaatler, görüşler, inançlar, kuruluşlar ve tabiî ki siyaset üstü bir kuruluş.
Tam bir Osmanlı kuruluşu. Koltuk, kanepe, makam, menfaat mücadelesinin yerine hizmet etme ve sevap kazanma mücadelesi var. Herkes
bu kuruluşu örnek almalı bence. Vakti ve maddiyatı bulunduğu halde hiçbir
derneğe, vakfa üye olmayanlar, bir kuruş, zerre kadar bir desteği, ilgisi ve
alakası bulunmayanlar bence kendinden ve insanlığından utanmalı. Ben insan
mıyım acaba diye kendini sorgulamalı.
Konferansı ayakta izleme imkânım oldu.
İnanın salonun üçte ikisini hanımlarımız oluşturmuşlar. Hani konferans
salonlarında bir prensip olur, hanımlar için de yer ayrılmıştır derler ya. Burada tam tersi olmuş. Erkekler için de yer
ayrılmış. Ayrılmış ayrılmasına ya,
kendilerine ayrılan yeri kahveden, okey masasının başından gelip te
dolduramamışlar bile.
Konferans salonunu şöyle bir izledim,
başı açık başı kapalı her kesimden ve yaş gurubundan hanımlarımız inanın
bilgiye, ilme susamışlar. Doldurmuşlar salonu hınca hınç. Çoğu da ayakta ve
merdivenler üzerinde, hiç konuşmacıyı göremeden sadece sesini duyarak
izliyorlar. Zaman zaman gözyaşlarının sel olup aktığını ve büyük bir inanç
atmosferinin içinde kendilerini bulduklarını gözlemledim.
Gerçektende hanımlarımız Gönen’li Mehmet
Efendi diyarına daha fazla yakışıyorlar, Mehmet efendinin memleketini daha iyi
temsil ediyorlar.
Mahalleden hanımlar birleşerek akın akın
salona konferansa gelirlerken, eşlerinin de onları konferansa bırakıp kahveye
gittiklerini gördüm. Çok üzücü bir nasipsizlik. Senin ayağına kadar bir ilim,
bilim fırsatı gelmiş onu tepiyorsun.
Fırsatları değerlendiremiyorsun. Kahve ve okey masası kaçıyor mu be
adam. İnanın ilçemizde bir program olup ta gidemedim mi içimde bir burukluk,
eksiklik, huzursuzluk oluyor. Acaba kaçırdığım bir fırsat mı oldu. Herkes
fırsattan istifa de etti de, bir ben mi edemedim diye düşünüyorum.
Bu şunun gibi bir şey dir. Çarşıda, bir
salonda, insanları toplamışlar, gelenlere ikişer yüz TL para vermişler. Siz de
gidememişsiniz ve iki yüz TL den olmuşsunuz. Veyahut da şöyle de düşünebiliriz.
Belediye hoparlörü bir haftadır bu konferansın anonsunu yaptı. Belediye
hoperlerinden denilseydi ki, Perşembe günü akşamı saat 20.00 da Sinema
salonunda Maliye bakanlığından gelen bir ekip herkese 100 er TL para dağıtacak
diye anons edilseydi ne olurdu. Herhalde salon 300 kişiyle ancak mı dolardı,
yoksa yer kapmak için Perşembe günü güneş doğmadan sabahın altısında salonun
önünde kuyruklar mı oluşurdu. Kahvelerde okey oynayan adam mı kalırdı.
Görüyoruz Sosyal yardımlaşma Vakfının önündeki kuyrukları da oradan tahmin
ediyoruz. Mesela o kuyrukta olan insanlardan, Perşembe günkü konferansta kimse
gözüme çarpmadı.
Bir diğer husus halkın hınca hınç
doldurduğu, gönüllerin coştuğu, büyük buluşmaların yaşandığı önemli
programlarda ne hikmetse ilçemizin yerel basından kimseleri göremiyoruz,
görmekte zorlanıyoruz veyahut çok az ve kısa süreli görebiliyoruz.
Mesela en son Mehmet Efendi camisinde
yapılan anma programında Pazar günü caminin içinin dışının dolup taştığı
programda Gönen’deki basından kimseyi göremedim. Vakıf yetkilerinden birisi,
gelip sordu, hani basından kimse yok mu dedi.
Ben de dedim ki çağırmadınız mı dedim. Hepsini tek tek aradık dedi:
Meğer bey efendiler özel davetiye bekliyorlarmış. Bir yerde haber olacaksa,
gazeteci haber yerine davet edilecekmiş. Böyle bir şey varsa onu ben
bilmiyorum. Ben şahsen gazeteci değilim, basın da değilim. Müstakil, bağımsız,
bağlantısız araştırmacı yazar ve gözlemciyim. Davet edilen her yere gidiyorum,
bazen de davet edilmeyen yerlere de gidilir.
Adam unutmuştur, genele bir davet söz konusu ise duyan ve vakti olan
gider.
Mesela geçen Ticaret odasının ödül töreni
vardı, Gönen’deki bütün basının tamamı
oradaydı. Bir odanın kongresinde bütün basın orada, zengin birinin cenazesinde
bütün basın orada. Ben istiyorum ki basın halkın bütün katmanlarına ve
inançlarına eşit mesafede olsun ve değer versin. 50 kişinin katıldığı oda
kongresini haber yapmaya geliyorsa, 300 kişilik bir salonu 600 kişinin
doldurduğu bir konferansa da katılsın haber yapsın.
Belediye başkanımızda konferansa en son
gelenlerden oldu. Tabii biz yer bulamadık, dışarıda kaldık, ona yer verdiler,
oturup izledi. Halkın katıldığı ve büyük ilgi gösterdiği birçok önemli toplantı
ve etkinliklerde de başkanımızı, kaymakamımızı, diğer idari birim amirleri ile
oda başkanlarını ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini de görememekteyiz. Bu
makamlar, halk adına düzenlenen, siyasi ve ticari olmayan, Türkiye vatandaşı
olan kişi ve kurumların düzenlediği ve katıldığı toplantı ve etkinliklerde niye
olmuyorlar anlayamıyorum. Başbakanımız daha yeni konuştu. Halkın içine girin,
gerekirse çizmelerinizi giyin ekibe dahil olup onlarla birlikte çalışın.
Evlerine, mekânlarına gidin ziyaret edin. Halkla iç içe olun demedi mi. Valla
ben belediye başkanını çarşının ortasında yanında hiçbir adamı olmadan sıradan
bir vatandaş gibi dolaşırken, dükkânlara girip bu kaç para diye sorarken,
parkta yalnız başına oturup çay içerken, bir eve ziyarete gidip hal hatır
sorurken, evinden iş yerine yayan gelirken, çalışan personelin masasına yanına
gidip karşısında oturup çay içerken, bisikletle eve öğlen yemeğine giderken,
makam arabasını kendisi sürerken, bankamatik kuyruğunda maaşını almak için sıra
beklerken görmeyi arzu ediyorum. Sanırım herkes böyle arzu ediyordur. Sıradan
biri, bizden, içimizden biri ancak bu şekilde olunabilir diye düşünüyorum. Daha Cuma günü başbakanımız Ankara Hacı
bayramda Cuma namazını kıldıktan sonra halkın içine girip simitçiden simit alıp
yemedi mi. Ben ilçemin belediye başkanını ancak kongrelerde, seçim zamanları
esnaf ziyaretlerinde, televizyon programlarında, otel koridorlarında
görebiliyorsam o yönetimden ne bir beklentim ve nede bir desteğim, katılımım
olabilir. Ve o yönetimin de başarılı olma şansı çok azdır.
Gönülleri coşturan, insanları buluşturan,
hayır köprülerini oluşturan Gönen Hayra ve İlme Hizmet Vakfının yönetiminden
başta, 32 yıldır tanıdığım, sevdiğim ve
örnek aldığım ve 1978 den 1980 ihtilaline kadar MTTB de birlikte olduğum
Hüseyin Uyar ağabeyime, yine İmam Hatip Lisesinden 32 yıldır hocam olan Kamil
Çavuşoğlu’na, Abdurarhman Kural’a ve diğer vakıf görevlileri ve hizmeti
olanlara sonsuz teşekkür ediyorum.
Ayrıca bu tür organizasyonlarından dolayı kendilerinden biz razıyız,
Alhah’da razı olsun. Çalışmalarında ve hizmetlerinde Allah yardımcıları olsun.
Gönen’li hanımlardan da Allah razı olsun.
Gerçekten gönül köprülerinin atılmasında, bu tür büyük organizasyonların
gerçekleşmesinde onlar olmasa inanın işimiz harap. Hanımlar olmasa dışarıdan
getirdiğimiz konferansçı misafirlerimize salonu dolduramadığımız için rezil
olabiliriz.
İyi ki hanımlarımız var. İnşallah bundan
sonraki konferans ve etkinliklerde erkekler şampiyon olurlar. Hani dinimize
göre Mümin erkeklerle Mümin kadınlar hayırda yarışırlar ve yardımlaşırlar ya.
Buradan kurum ve kuruluşların, sivil toplum kurumlarının, idarecilerine ve başkanlarına da seslenmek
isterim. İşiniz gücünüz koltuklarınızı korumak olmasın. Boş durmayın, kendiniz
için, üyeleriniz için, toplum için, Gönen için ve en tabiî ki ve hakikisi Allah
rızası için bir şeyler yapın. Çalışın, üretin, koşun, koşturun, terleyin,
yorulun, sıkıntılar çekin. Bir atasözü
var, at ölür meydan kalır, yiğit ölür şanı kalır. Koltuklar, makamlar gelip
geçicidir. O koltukta ne kadar kaldığınız önemli değildir, neler yaptığınız
önemlidir. Bir çivi çakmadan, bir eser, bir anı bırakmaman, bir basamak
yükseltmeden, bir gönül almadan giderseniz koltuktan var halinize derim.
Biliyorsunuz Hüsnü Mübarek de Mısırın başında koltuğunu 32 yıldır korumayı
başarabilmişti. Sonra ne oldu hepiniz biliyorsunuz. Örnekleri
çoğaltabiliriz.
Sürçü lisan eylediysek affınıza sığınırım. Haftaya aynı gün, aynı
sayfada, eğer sahibi değişmez ize aynı
gazetede başka bir sohbet konusunda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.
Boş Teneke Çok Gürültü
Çıkarır
Hangi Partinin Arkasından
Gitmeliyiz
Konuma girmeden önce Mübarek firavununun
gidişi tüm İslam alemine ve başta Mısır’lılara mübarek olsun.
Merak ediyorum, Hüsnü Mübarek 32 yıldır 82
milyonluk Mısır halkına ve Yahudi İsrail
katillerine destek vererek Filistin halkına zulmetti. Kendisi 82 yaşında ve
ülkeden kaçtı sanırım bundan sonra fare deliğinde yaşayacak. Ve tabii 82 yılın
sonunda bir gün ölecek. Ölecek te ölmesine, bu kadar insanla nasıl
helalleşecek. Helalleşmeden öbür dünyaya
nasıl gidecek. Giderse orada bu yaptıklarının hesabını nasıl verecek diye
düşünmeden geçemedim. Darısı diğer zalimlerin başına: Yaşasın diktatörler,
zalimler, cuntacılar ve ergenekoncular için cehennem diyerek bu haftaki yazıma
geçiyorum.
Boş teneke çok gürültü çıkarır veya
tangırdar diye halk arasında çok meşhur bir atasözü vardır. Geçen Gönen’e
gelişinde Başbakanımızda çok tuttuğum bir atasözünü söyleyiverdi. Horozu çok
olan köyün sabahı geç olur dedi. Atalarımız inanın hiçbir sözü boşuna
söylememiş. Bu iki söz sizce hangi partilere cuk diye oturuyor. Orduya selam
çakanlar, darbe yapmıyor diye bozuk atanlar, silivrideki azılı ve vatan haini
Ergenekon terör örgütü sanıkları ve bu milleti tepeleyelim, acımayalım, toplama
merkezinde toplayalım diyenlerle kol kola, sarmaş dolaş olanlar, nasıl nasıl
meclise sokalım da adaletin elinden kurtaralım diyenler, PKK lı bir partiyle
ittifak yapsak daha çok oy alır mıyız diyenleri, terörist başına sayın
diyenleri, terörün azalmasından ve bitmesinden içten içe hoşnut olmayanları gözünüz var görüyorsunuz, kulaklarınız var
duyuyorsunuz, kalbiniz var hissediyorsunuz. Değil mi?
Gözleriniz var görmüyor sa, kulaklarınız var duymuyorsa, kalbiniz var
hissetmiyorsa, aklınız var akletmiyorsanız vay halinize derim.
Bize, yani ülkemize çok gürültü çıkaranlar
lazım değil. Halka ve hakka hizmet edenler, halkın değerleriyle barışık
olanlar, insan haklarını ve demokrasiyi, kişi hak ve özgürlüklerini damarlarına
kadar içine sindirenler, iki yüzlülük ve münafıklık yapmayanlar lazım.
Seçimler geliyor, Türkiye’de ve Mısırda
sandık kapımızda. Gürültü çıkaranlarla, demokrasi tiyatrosu oynayan
sahtekârları, karanlık odaklarla, ABD ve diğer sömürgeci ülke ve menfaat
şebekeleri ile sarmaş dolaş olan bozguncu işbirlikçileri, ırkçı, milliyetçi, bölücü
şövenistleri karşımızda ayan beyan izliyoruz, görüyoruz.
Şu işe ve acayipliğe bakın, Türkiye’de
bölücüleri, fitnecileri, cuntacıları, inanç ve demokrasi düşmanlarını, terör
örgütü sanıklarını, Mısırda Mübarek
firavununu destekleyen ve onlara alkış
tutan insanları görüyoruz. Esfele sefilin ayeti sanki bunlar için inmiş.
Bu dünyada kimi destekliyorsak, öbür
dünyada da onunla birlikte olacağımızı unutmamalıyız. Ahiret gününde herkes
sevdiğiyle haşrolunur ayeetini unutmayalım.
Kıyamet gününde herkes Dünyadaki lideriyle,
sevdiğiyle çağrılacak ve haşr olunacaktır.
İsrâ 71:”Bir gün (kıyamet ve hesap
gününde) bütün insanları önderleriyle beraber çağıracağız. O gün kitabı
sağından verilenler, işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık
edilmez.”
İyi insanlarla olmalıyız, iyi insanlara,
iyi partilere, iyi ve güzel projelere destek olmalıyız. İyi ile kötüyü idrak
etmek için Allah bize göz ve akıl vermiştir. Kötüler de iyiler de hallerinden,
hareketlerinden ve tabiî ki simalarından kendilerini belli ederler. İşte bu konuda bize ışık tutan ayeti kerime..
Rahman 41: ”Mücrimler simalarından
tanınırlar da ayaklarından yakalanırlar...”
Fetih 29: ”...Onları
(müminleri), rükû ve secde eder halde (namaz kılarken) Allah’tan sevap ve rıza
istediklerini görürsün. Secde eserinden nişanları yüzlerindedir. “
Onlar, yüzlerindeki secde izleri,
nurları ile karşıdan tanınırlar. Yüzlerinde bir serinlik, hoşluk, tebessüm ve
merhamet izleri, acizlik belirtileri vardır. Konuşmaları, kılık kıyafetleri,
her türlü hal ve hareketleriyle müminler; kâfirlerden, münafıklardan,
günahkârlardan ayrılırlar, seçilirler. Ayrıca kâfirler konuşmalarından, giyim
kuşam, hareket ve davranışlarından da belli olurlar. Kendi aralarında da hep
kavgalıdırlar, barışık değillerdir.
İsrâ 72:”Bu dünyada kör olan Ahirette de kördür. Ve
yolunu daha fazla şaşırmıştır.”
Vatan hainlerine ve bölücülere hiçbir
anlamda ve platformda yardımcı olmamalıyız,
şeytanın, kötü kimselerin gönüllü avukatlığını yapma gafletine
düşmemeliyiz.
Nisâ 109:”İşte siz (ey hainleri müdafaa edenler)
öyle kimlersiniz ki, cahiliyet gayreti ile Dünya hayatı uğrunda o hainlerden
yana (lehinde) mücadeleye atılmışsınız. Kıyamet gününde (cehennemde) onlara
azap edilirken, kendileri hesabına Allah’a karşı mücadele edecek kimdir? Yahut
onlara kim vekil olacak?”.
:”O münafıklardan seni dinlemeye gelen de var. Hatta senin
yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle derler.
Demin ne söyledi? Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini mühürlemiştir de
hep havalarına uymuşlardır”.
Tevbe 32:”Onlar, Allah’ın nurunu (şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle)
söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu
tamamlayacaktır”.
Herkes her ne yaparsa hep kendine yapar. Biz ne yapıyoruz ona bakmalıyız.
Yûnus 23:”...Ey insanlar! Sizin azgınlığınız ancak
kendi aleyhinizedir. O kıymetsiz dünya hayatının biraz zevkini sürersiniz,
sonra döner bize gelirsiniz. Bizde bütün yaptıklarınızı size haber veririz.”
En’am
123:”Mekke’de
olduğu gibi, her beldede de en büyük günahkârları (Mücrimleri – yüksek),
mevkide bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar. Hâlbuki onlar hileyi ancak
kendilerine yapıyorlar da farkında değillerdir”.
Biz boş kişilerden kesinlikle yüz
çevirmeliyiz. Boş tenekeleri, boş sözleri dinleyerek ne zamanımızı harcamalıyız
ne de psikolojimizi bozmalıyız. Zaman sermayemiz çok önemlidir.
Mü’mimün 3:”Onlar ki, boş sözden ve
faydasız işten yüz çevirirler.”
Furkan
72:”Onlar ki, yalana şahitlik etmezler ve boş söz konuşanlara rast
geldikleri zaman, bulaşmadan iyi bir şekilde yüz çevirip geçerler...”
Görüyoruz ülkemizde ve dünyada Allah
zalimlerin bir kısmını bir kısmına musallat ediyor, bir kısım insanlarla yine
bir kısım insanları def ediyor, savıyor. Bunlara şahit oluyoruz.
En’âm
129:” Zalimlerin bir kısmını kazandıklarından
ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz”
Bakara 251:”Eğer Allah, insanların
bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün
kılmasaydı) yeryüzü fesat ve küfür karanlığına bürünürdü. Fakat Allah, alemler
üzerine ihsan ve rahmet sahibidir.”
Hacc 40:”...Eğer Allah
insanların bir kısmını (müşrikleri) bir kısmı ile (müminler) defetmeseydi, içinde
Allah’ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve camiler elbette
yıkılırdı. Muhakkak ki Allah dinine yardım edene yardım edecek, zafer
verecektir...”
Bakınız
diktatörlere, zalimlere, cahillere, hainlere ve kâfirlere dost olanlar ve dost
olmak için yarışan nifakçıların durumlarını Kuran nasıl açıklıyor..
Müntehine 9: “Allah, sizi, ancak din
hususunda sizinle savaşan ve sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarmanıza yardım
eden kimselerden, onlara dostluk etmenizden men eder. Kim de onlarla dostluk
ederse, işte onlar, zalimlerdir”.
Mâide 52: “Onun için, kalplerinde
nifak hastalığı olanları görürsün ki, kâfirlerle dostluk yapmak hususunda
yarışırlar. Korkarız bir zaman inkılâbı ile İslam mağlup olur derler. Fakat
yakındır ki; Allah Müslümanlara zaferi veya kendi katından bir emri
(münafıkların açığa vurulması emrini) getirir de nefislerinde, gizlediklerine
pişman olurlar”.
Türkiye ve dünyadaki
gelişmeler ve yaşananlar paralelindeki olaylar üzerinde şöyle bir Kuran-i ve
rahmani bakış açısı sunmaya çalıştık. Biliyoruz ki Kuran-ın değinmediği hiçbir
konu ve olay yoktur. Umarım bu ayetler
ışığında olayları doğru yorumlayabilir ve önemli dersler çıkarabiliriz. Şayet düşünmeyen, akletmeyen bir güruh dan
değil isek.
Ben şahsen bu ayetleri
günümüze çeviriyorum ve kendimce yorumlayarak önemli dersler çıkarıyor, tavır
belirliyor ve bakış açılarımı değiştiriyorum. Yani olaylara farklı
pencerelerden bakmaya çalışırken, en büyük pencere ve ana pencereden de yani
Kuran penceresinden de bakmayı asla ihmal etmiyorum. Ve bunu da herkese tavsiye
ediyorum. Fikirlerinizin, görüşlerinizin, tartışmalarınızın, savunduğunuz tezlerin ana kaynağı Kuran değil
ise veya Kurana dayanmıyorsa onun içi boş dur, köksüzdür, bilimsellikten uzaktır,
sakattır, sizi her yerde mahcup eder
Mübarek Firavunu ve Şeytan Amerika
İçimden yaşasın
firavunlar ve şeytanlar için cehennem demek geliyor. Adı mübarek, durumu
firavunluk ve diktatörlük. Görüyorsunuz, diktatörlerin dünyadaki akıbetleri de cehemmem,
ahiretteki sonları da cehennem. Hiçbir diktatör sonuna kadar saltanat
sürememiştir, süremeyecek de. Kimisi idam edilmiştir, kimisi böğüre böğüre
ölmüştür. Yaptıkları yanlarına kar kalmamıştır. İşte Allah bir takım insanlarla
bir takım insanları bertaraf eder. Bu konuda bir ayet de var. Akletmeyen bir güruh topluluğu. Kuran-ı kerim
onlar için hiç düşünmezler mi, akıl etmezler mi buyuruyor. Dünya hayatının
aslında bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu unutup, dünyaya kazık çakma,
alçak dağları ben yarattım edasına bürünme cehaletine nasıl da kaptırıyorlar
kendilerini. Şeytan vesvese veriyor, gözlerini saltanat sevdası bürüyor.
Televizyonlarımızdan Mısırdaki firavun
iktidarının 32, hatta 40 yıllık saltanatının, diktasının çatırdamalarını
izliyoruz. Büyük şeytan Amerika’ya bak. Sözde demokrat, sözde insan hakları
savunucusu. Aslında Amerika’ya firavunların reisi de diyebiliriz. Ortadoğu’daki
bütün diktatörleri ve kralları Amerika kendi emperyalizmine uşaklık ettikleri
için besleyip desteklemiyor mu. Katil ve
terörist İsrail devletinin ve diktatör firavun rejiminin temsilcisi Mübarek,
ABD nin elemanları ve destekçileri değil mi. ABD işine gelirse demokratları da
firavunları da diktatörleri de destekler. İşine gelmezse seçimle iş başına
gelmiş demokrat iktidarları, yerli işbirlikçiler ve cuntacılar aracılığıyla
karışıklık çıkararak alaşağı etmiyor mu. Türkiye’deki cuntacıların ve
Ergenekoncuların ve hatta PKK nın ABD ile içli dışlı olduğu görüntüleri ve
belgelerini görmedik mi.
Firavun rejimlerinin
halkları Türkiye’yi örnek alarak ve başarılı bir yönetimi görerek
cesaretlenmeye başladılar. Türk İslam birliği sanki kendiliğinden gerçekleşiyor
gibime geliyor. Ve tabiî ki orta doğuda reformlar, demokratik devrimler, halk
iktidarlarına doğru yönelişler başladı. Artık diktatörleri ve cuntacıları
eskisi gibi halkın elinden ABD bile alamayacak, kurtaramayacak. Hakkın ve
halkın dediği olacak. Görüyorsunuz ülkemizdeki cuntacıları, diktatörlük
heveslilerini, ABD uşaklarını. Yolları Silivri de birleşti, kesişti. En ufak
bir ışık da görmüyorlar, başı boşta bulunan yerli yandaşları da gördüğünüz gibi
her gün bir farklı eylem ve fitne peşinde.
Tabiî ki siyasi uzantılarının da organize destekleri sayesinde bu işleri
yapıyorlar. Tek umutları ABD ve
içerideki siyasi işbirlikçileri ve illegal örgütlere kalmış. Bir karışıklık
çıkarda darbe olur, bize de ışık gözükür diye dört gözle bekliyorlar ama nafile
bekleyiş bu. Onları kurtarmak için uğraşanların da kendilerine bile mecali
yok. Anketlere baksanıza % 48, % 23, %
11 çıkan oranlar korkulu rüyalara sebep oluyor.
Halk karanlığı da ışığı da gördü. Tuttuğunu bu şekilde tutar. Artık
halka rağmen bir şey olmuyor, olmayacakta.
Şu muhalefet partisinin birisine neler oluyor bir türlü anlayamıyorum.
İllegal oluşumlarla nasıl hasbıhal içinde görünüyorlar. İktidar olmaya pek
niyetli görünmüyor veya iktidar olmaktan ümitlerini kesmiş gibi bir halde
görüyorum. Hizipler, entrikalar, kavgalar, anlaşmazlıklar, iftiralar yok
yok, hepsi var. Çok sesliliğin bu
kadarına da pes doğrusu. Muhalefetin
arzı endam ettiği bir TV kanalı borcundan dolayı kapanmış. Hayret edilecek bir
durum. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Yani bir Profesör Doktor Haydar Baş gibi
bile olamıyorlar. Adamın tam 5 tane televizyonu var hepsinde de tıkır tıkır
sohbet programları ve menkıbeleri yayınlanıyor.
Televizyonu dahi işletemeyen bir parti iktidar olup da ülkeyi nasıl
işletecek siz düşünün.
Bazı kişiler de orta
doğuda diktatörlere kaştı başlatılan halk hareketlerinden esinlenerek kendileri
için Türkiyeye’de pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bilmiyorlar ki Mısırdaki halk
hareketi buradaki malum parti zihniyetine kaşı yapıldığını. Halka rağmen
halkçıların elinden çok çekti bu millet.
Dünya yeniden
şekilleniyor. Öyle bir zamana geliyoruz ki
ne diktatörlerin yanına kar kalacak yaptıkları, ne de darbecilerin ve
cuntacıların yanlarına kar kalacak. Artık cuntacılara içeriden ve dışarıdan
destek verme cesaretini gösterebilme devirleri de kapanıyor.
Çetecilerin,
darbecilerin, cuntacıların, bölücülerin, halk düşmanlarının, yerli münafıkların
cezaları dünyadayken verilmeye ve görülmeye başladı. Önce ülke olarak bunlar
yaşandı, şimdi de dünya ve uluslar olarak yaşanmaya ve görülmeye başladı.
Irak diktatörü belasını
buldu, Ürdün tamam, şimdi Mısır firavununun son çırpınışları, sıradakilere de
sıra gelmeye ve telaşlanmaya başladılar.
Zalimler, halk
düşmanları, diktatörler, insanlığın yüzkaraları birer birer, ibretlik ve hüsran
sonları ve gidişleriyle gitmeye başladılar.
Mazlumların ahı tutmaya
ve zalimler titremeye başladı. Allah cezada acele etmez, süre verir. Ama bazen
insanlara yaptıklarının cezasını daha dünyadayken de tattırır ki, belki
diğerleri de ibret alırlar ve hatalarından dönerler diye.
Bu konuda Allahü teala
bakın nasıl buyuruyor; Nâhl 61: ”Eğer Allah zulümleri
(günahları, sapıklıkları, küfürleri) yüzünden insanları (hemen) hesaba
çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan bir tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah,
onları takdir edilen bir mühlete kadar geciktirir.”
Yine Kuran-ın bir
tespiti, Allah zalimler topluluğunu asla huzura erdirmez. Biz insan ve tabiî ki
Müslümanlar olarak daima mazlumların safında ve arkasında olacağız, zalimlerin
de, hem ülkemiz içinde ve hem de dünya genelinde karşısında olacağız.
Unutmamalıyız ki zulme rıza zulümdür. Zerre kadar da olsa zalimleri ve kötüleri
savunmak, desteklemek o zalimliği ve kötülüğü yapmış gibi olmaktır.
Bakınız Allah-ü Teala
bu hususta ne buyuruyor.
Şûra 39:”O kimselerdir, kendi haklarına tecavüz vaki
olduğu zaman, onlar yardımlaşırlar”.
Nisâ 144: ”Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da Kâfirleri
(dostlar) veli edinmeyin. (Başınıza geçirmeyin) Azabınızı gerektiren açık bir
hüccet Allah’a vermek ister misiniz...”
Zalimleri başlarına
getirenler, getirilmesine vesile olanlar da mutlaka o zalimlerin zulümlerinden
zarar göreceklerdir.
Bizim yolumuz, dostumuz,
destekleyicilerimiz, savunacaklarımız bellidir.
Mâide
55: ”Sizin
dostunuz ancak Allah, O’nun Peygamberi, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’ın
(tüm) emirlerine boyun eğen Müminlerdir”.
Şu işe bakın, soyadı Mübarek, kendisi
zalim. Adı İslam Kerimov, Özbekistan Cumhurbaşkanı, kendisi İslam la ilgisi
alakası olmayan bir diktatör. Destekçisi
Amerika. Nerede bir zalim var, nasıl ayakta kalıyor diye bir baksanız,
ülkesinin bütün kaynaklarını Amerika’ya peşkeş çekmiş, bir kısmını da kendine
ayırmış, ailesi ve yerli uşaklarına da dağıtmış diktatörler ve arkasında büyük
şeytan Amerika ve diğer sömürgeci ülkeler.
Bu diktatörlerin
akıbetleri keşke diğerlerine ders ve ibret olabilse. Ama nafile.
Bakara 18: “ Onlar, sağırdırlar,
dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönmezler.”
Nisâ 56: “ Şüphesiz ki
ayetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın, ateşe atacağız. Derileri piştikçe
azabı duysunlar diye kendilerine değiştirerek başka deriler vereceğiz...”
Türkiyede’ki hilebazların
oyunlarını, karıştırıcılık ve kışkırtıcılıklarını görüyoruz her gün. Hiç boş
durmuyorlar maşallah. Başbakan da ne
diyor onlar için, onlar da görevlerini yapıyorlar diyor. Neticede imtihan
dünyasındayız. Herkes şimdilik rolünü oynuyor. Biz hangi roldeyiz ona
bakmalıyız.
Al-i İmrân 120:” Size ( Müslümanlara)
bir iyilik dokunursa (bu) onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felaket
gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar. Eğer siz sabırlı olur da
korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.
Biz gerçekten rolümüzü
iyi oynamalıyız. Hangi roldeyiz ona iyi bakmalıyız. Oturup seyir mi ediyoruz,
bana dokunmayan yılan bin yaşasın mı diyoruz, dünyada ezilen, aç kalan, zulüm
gören mazlumların çığlıklarını hissediyor muyuz, etmiyor muyuz. Neyiz, ne
yapıyoruz, rolümüz ne.
Al-i İmrân 142:”Yoksa Allah, içinizden
mücadele (cihat) edenlerle (çile ve musibetlere) sabredenleri belli etmeden
(imanı telkinleri pratiğe geçirmeden) Cennet’e gireceğinizi mi sanıyorsunuz”.
Bakara 214:”Sizden önce gelenlerin
durumu sizin başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız. Peygamber ve
onunla birlikte olan müminler; Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa
ve zorluğa düşmüşler ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz
yakındır”.
Yukarıdaki ayetlerde Rabbil alemin; Siz,
sizden önceki Müminlerin Allah yolunda yaptıkları mücadeleleri, çektikleri
sıkıntı ve çileleri çekmeden öylece Cennete gireceğinizi mi sandınız diyor ve
diyor ki dimdik duran ve kenetlenen halka Allahın yardımı mutlaka gelir
buyuruyor.
Nûr 55: Sizden iman edip te Salih ameller
işleyenlere Allah şöyle vaat buyurdu: Yemin olsun ki, kendilerinden evvel gelen
İsrail oğullarını nasıl kafirlerin yerine getirdi ise, onları da kafirlerin
arazisine getirecek (hakim kılacak) ve onlara, kendileri için seçtiği
dinlerini, (İslam’ı) kuvvetlendirip icra imkanı verecek, onları korkularının
arkasından muhakkak emniyete kavuşturacaktır. (Allah Müslümanların düşmanlarını
helak edecektir)...”
Tevbe 32:”Onlar, Allah’ın nurunu (şeriatını)
ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar
bile, Allah, muhakkak nurunu tamamlayacaktır”.
Muhammed 27: ”O halde, melekler onların
(kâfir, münafık ve diktatör zalimlerin) yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını
alırlarken nasıl hareket edecekler”.
Nâhl 32:”Takva sahipleri (müminler) o kimselerdir
ki, melekler, canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. Selam size.
Yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennete...derler”.
İnşallah Mısırda, Ürdün’de, Cezayir’de,
Tunusta, Afganistan’da, Irakta ve diğer bütün zulmün ve zalimin baskın
olduğu coğrafyalarda Müslümanlar birleşerek, Allahın yardımlarını da alarak,
hainlere, zalimlere, diktatörlere, yerli uşaklara galebe çalarlar.
Biz dua edelim, bütün zalimler, hainler,
diktatörler ıslah olsunlar, imana ve insafa gelsinler. Yine dua edelim, eğer
imana ve ıslaha gelmezlerse kahru perişan olsunlar.
Allah Müslümanları birlik ve beraberlikten,
dirlikten ve zalimlere karşı dik duruştan ayırmasın.
Gönen’in Filmini Çekiyoruz
Önceki yazılarımda Gönen için bir şeyler
yapmalıyız demiştim. Kime ne demişim ki, kim ne yapacak ki. Yapacak kimse varmı
ki. Gönen’i, halkı düşünen, hizmet sevdasıyla yanıp tutuşan, kişi varmı ki.
Varsa da ben göremedim ve göremiyorum herhalde. Türkiye’de ve dünyada güzel
şeyler oluyor hep birlikte görüyoruz. Büyük bir değişim yaşıyoruz. Halk
bilinçleniyor ve devrimlere öncülük ediyor. Reformlara, yeniliklere,
bilinçlenmeye kendi çevremizden ve etrafımızdan başlamak en isabetli
olanıdır.
Önce kendimize, kendi çevremize
bakmalıyız ve önce kendimizi düzeltmeliyiz.
Bunun için de konumuz Gönen olmalı. Hep birlikte içinde yaşadığımız
şehrin sorunlarıyla ilgilenmeli ve çözümü için kişiler, kurumlar olarak
harekete geçmeliyiz. O yapsın, bu
yapsın, birisi veya birileri yapsın, ben yapmayayım da kim yaparsa yapsın
anlayışını lanetliyorum. Biz yapmalıyız, yapmayanları yapmaya teşvik etmeliyiz,
yinede yaptıramıyorsak yapacaklarla değiştirmeliyiz.
Şimdi biz sivil toplum kuruluşu GönTAM
olarak karar verdik. Gönen’in filmini çekeceğiz. Bu güne kadar hep Gönen’in
güzelliklerinin, özelliklerinin filmini, fotoğrafını çektik yayınladık,
tanıttık, paylaşıma sunduk. Çok da güzel şeyler oldu. Bu güzel şeyler olurken,
mevcut olan eksikliklerimizi, aksaklıklarımızı gözden kaçırdık, gündeme
alamadık, üzerinde durmadık. Şimdi de bu alana bir el atalım istedik. Gönen
Tanıtım Araştırma olarak, tanıtım görevini tam olarak yapıyor ve yapmaya da
devam ediyoruz kanaatindeyiz. Ama araştırma olarak eksikliklerimizin farkına
vardık, şimdi de araştırma faaliyeti eksikliğimizi gidermek için çalışma
başlatalım istedik. Nedir bu çalışma, şudur. Gönen’in bütün yönleriyle,
eksikliklerinin, aksaklıklarının, olumsuzluklarının fotoğraf ve video
görüntülerini çekeceğiz ve internet üzerinden yayın yapan Gönen sitesi, video
ve internet TV kanalında paylaşıma sunacağız.
Peki bütün bunların çekimini yapıp
paylaşıma sunup ta ne olacak derseniz şu olacak. Hani kendinizi hasta
hissediyorsunuz, hastalandınız nereye gidersiniz doktora. Doktora gidip muayene
oldunuz, doktora şikâyetlerinizi anlattınız. Doktor dinledi, ama net olarak bir
belge istiyor. Gerçekten hastalığınız varmı yok mu, varsa sorun nedir, derecesi
nedir filminizi gözüyle görmek istiyor. Ona göre çekilen filme bakacak, tedavi
için reçete yazacak. Reçetede belirtilen ilaçları kullanır, doktorun
dediklerini yerine getirirsen düzeleceksin. Sonra tekrar seni kontrole çağırıp
filmini yeniden çektiriyor ve tekrar düzelip düzelmediğine bakıyor.
Şimdi biz de Gönen’i bir hasta olarak
görelim, şikâyetler, eksiklikler var, öyleyse halkımız yani içinde yaşayan
bizler doktor olalım ve Gönen’in filminin çekilmesini isteyelim.
Yine hep birlikte teknisyen olalım, filmini çekelim ve bakalım
filme. Sonra reçetemizi yazalım ve tedaviye başlayalım. Tedavi olduktan sonra
tekrar aynı yerlerin ve konuların filmini bir daha çekelim ve eski hali-yeni
hali diye yayınlayalım.
Bunu niye yapıyorsun derseniz, 25 yıl
memurluk yaptım ve tabiî ki görevim kamera ve fotoğraf ağırlıklı olup basın
yayın işeriyle meşgul oluyordum. Ankara’da görevi yeni devralan bir kurum
müdürü, bana demişti ki git kadir bütün odaların, binanın, bahçenin her yerin
içinin dışının film ve fotoğrafını çek bana getir. Sonra, bir yıl sonra da bir
daha çekersin. Eski hali yeni hali diye. Kıyaslama yaparız demişti. Bunu
uyguladık. Adam eski halini görünce var gücüyle yenilemek, değiştirmek,
güzelleştirmek için çalıştı ve sonunda her şey bittikten sonra, beni yine
gönderdi
Yeniden son halinin filmini çektik. Sonra
ikisinin arasında kıyaslama yaptı. Mükemmel bir uygulama ve projeydi bu.
Aradaki fark çok açık ve seçik olarak görülüyordu ve herkes bu iş den
memnundu. Vay be diyorlardı.
Şimdi de biz bunu bir şehir için
uygulayalım istedik. Tabiî ki bunu uygulaması gerekenler vardır ancak onlar
uygulamayınca, beklemenin de bir gereği yok diye düşündük. Zaten ne
kaybediyorsak hep birilerinden beklediğimiz için olmuyor mu bu kayıplarımız.
Proje şu; kamerayı, fotoğraf makinasını
devamlı gece gündüz yanımda taşıyacağım. Gördüğüm her konuyu kamera ve fotoğraf
görüntüsü olarak çekeceğim. Yani tüm
Gönen halkı ile paylaşacağız. Siz de etrafınızda gördüğünüz her türlü konuyu,
istek ve şikâyetlerinizi bize ulaştırın. Daha sonra düzelme ve iyileştirme olan
konuların son halini de çekip onu da yayınlayacağız. Eski hali buydu yeni hali
bu şekilde oldu ve filanca kişi veya kurumun katkılarıyla yapıldı diye.
Bakalım nasıl olacak. Belki iyi olur.
Denemekte fayda var. En azından hiçbir kimseye zararı yok.
Tabiî ki burada kimseyi suçlamayacağız,
suçlu biziz. Toplum olarak sorunlarımıza sahip
çıkmadığız için, her şeyi başkalarından
beklediğimiz için, neme lazımcı olduğumuz için, bana dokunmayan yılan bin
yaşasın dediğimiz için, cemiyetçi değil ferdiyetçi olduğumuz için, çevremizi
temizlemediğimiz için, yapmamız gereken insani vazifelerimizi yapmadığımız
için, sorunlarımıza duyarsız kaldığımız için, hep kendi çıkar ve menfaatlerimiz
peşinden koştuğumuz için, benden çıkmasın da kimden çıkarsa çıksın dediğimiz
için, her zaman her şeyi karşıdan, başkalarından beklediğimiz için biz
suçluyuz.
Herkes çevresinde gördüğü olumsuzlukları
fotoğraf ve film olarak çekip gonen_gontam@hotmail.com
mail adresinden bize gönderebilir. Bizi arayarak bildirebilir. Biz bütün
bunları bir format halinde www.gonengontam.gen.tr internet sitesinden yayın yapan Gönen TV de
yayınlayacağız.
Şikâyet konusu olan konular düzeldiğinde yeni
görüntüsü de çekilip aynen yayınlanacaktır.
Eğer sivil toplumcu isek, demokrat isek,
iyi şeylerin olmasını istiyor isek, sorumlu bir vatandaş isek,
Güzel bir Gönen ve çevre istiyorsak bu
projeye katılmalıyız.
Bizim sözümüz sözdür, söz namustur. Bu
uygulamaya başladık ve uygulayacağız. Bize katılanlar, destek olanlar sevaba,
iyiliğe, hayra ortak olur.
Katılmayanlara ise bir şey olmaz. Engellemek isteyenlere de bir gün
hesabı sorulur mutlaka.
Bunu yapmalıyız, yaparsak biz kazançlı
çıkarız. Gönen kazanır, halkımız, insanımız kazanır.
Şehrin içinde, dışında köylerinde o
kadar olumsuzluklar, eksiklikler var ki, çok basit bir şekilde halledilebilecek
o kadar iş var ki, kimse bir şey yaymayınca, el sürmeyince olduğu gibi duruyor.
Bize katkı vermek isteyenler, bu projemize katılmak isteyenler şunu da
yapabilirler. Yapılması gereken bir iş
var, onun fotoğrafını çekin ve sonra o işi yapın veya yapılmasını sağlayın,
yaptıktan sonra da bir daha son halini çekin ve eski hali buydu, yeni hali bu
oldu diye bize gönderin onu da yayınlayalım. Hayırda yarışalım projesi de
diyebiliriz bu işe.
İnanın bu projeye katılırsanız ve
uygularsak çok şeylerin kendiliğinden, sivil toplum hareketi ve gönüllülük ve
katılımcılık çerçevesinde değişeceğine inanıyorum. Yoksa herkes mangalda kül
bırakmadan konuşur durur, her şeyi başkalarından bekler durdur, hiçbir şey
yapmazsa hiçbir şey de düzelmez.
Bir anımı anlatayım, eski kurşunlu
camisi avlusunda Cuma namazı öncesi oturuyorduk. Adamın birisi dedi ki şu avlu
bozulmuş mermerci biliyorsanız söyleyin de gelip yapıversin parasını ben
vereceğim dedi. Ben de hemen mermerciyi aradım yaptırdım, mermerciye dedim ki kaç para dedim, boş ver
parasını dedi buda bizden olsun dedi. Adama dedim ki amca mermer için para
almadılar, caminin avlu boyası da bozuk,
sen de onu yaptır dedim. Tamam dedi boyasını yaptırdık ve parasını o adam
ödedi. Burada üç kişinin hayrı oldu. Yani adam hem avluyu ve hem de boyayı
yaptırmaktan da sevap kazandı. Mermerciye de sevap kazandırdı. İşte çok basit
bir sorsun giderme yöntemi. Tabiî ki o zaman
aklımıza eski halinin ve yeni halinin fotoğrafını çekmek gelmedi.
Biz hizmete hazırız ve iyi işler yapmak
istiyoruz. Kötü bir şehir görüntüsünün muhatabı en fazla ben oluyorum. Niye
derseniz, dışarıdan birisi Gönen’i aramak istediğinde internet üzerinden önce
bize yani GönTAM’a ulaşıyor. Ve şehirle ilgili bütün görüş ve düşüncelerini,
olumlu olumsuz ne varsa bizimle paylaşıyor, sayıp döküyor. İlgililerden bir
cevap alamayan derdini bize anlatıyor. Bu inanın günde 9–10 kez tekrar ediyor.
Maalesef ilgililerin de bizimle ilgisi, alakası, hatta selamı sabahı da yok.
Biz artık dışarıdan arayanlara ve içeridekilere olumlu ve güzel cevaplar vermek
ve bunları paylaşmak istiyoruz.
Hayırlı ve sağlıklı günler dileğiyle.
Haftaya inşallah başka önemli gündem konusu çıkmaz ise “Vekilimizi
Arıyormuşuz
“ başlıklı konumuzu işleyeceğiz
Gönen’de Turizm İçin Acilen Bir Şeyler Yapmalıyız
Gönen İçin, halkımız için, içinde yaşadığımız
toplum için, geleceğimiz için, insanlık için, Allah rızası için ne olur bir
şeyler yapmalıyız.
Gönen belediye
başkanına, belediye başkan yardımcılarına,
Ak Parti İlçe başkanına, ilçe teşkilatına, Diğer Parti teşkilatlarına, Gönen
Kaymakamına, Ticaret Odası Başkanına, Kent Konseyine, otel ve pansiyon
sahiplerine, sivil toplum kuruluşlarına, muhtarlara ve Gönen’i seven herkese
açıkça sesleniyorum. Lütfen bir şeyler yapın. Yapılmasına öncülük aracılık
edin. Taşın altına elinizi koyun. Bunu ister kendiniz için, ister Gönen için,
isterseniz en iyisi Allah rızası için yapın.
Gönen’in her tarafını,
şehrin içini dışını, köylerini, dağlarını, ovalarını karış karış gezdim ve
gezmeye de devam ediyorum. Gönen’i tanıtmak, yayınlamak, övmek, reklâm etmek
istiyorum ama nafile. Denizkent’e gidiyorum denizkent dökülüyor, pınarkent’e
gidiyorum pınarkent dökülüyor. Köylere gidiyorum köy yolları dökülüyor. Şehre
giriyorum şehir yolları dökülüyor.
Baksanıza şehir içi
yolara, birçok yerde arabamın altı
vuruyor kaldırım taşına. Belediye ekipleri patlak su borularını değiştirmeye
yetişemiyor, sökülen kaldırım taşlarının yerine yerleştirilmesi unutulup
kalıyor. Denizkent’e gidiyorum, elimde fotogtraf makinesini gören vatandaşlar
çek kardeşim çek, haber yap sorunlarımızı yetkililer duysunlar diye etrafımızı
sarıyorlar.
İnanın elimizde öyle
güzel nimetler, güzellikler, kaynaklar var ki farkında değiliz.
Şu denizkenti bir adam
etsek Türkiye’nin en güzide turizm beldesi olacak, Gönen güney Marmara’nın
incisi haline gelecek. Önceki dosyalarımızın birinde denizkent raporunu
yayınladık, kimseden tık yok. Denizkent yine 2011 yılını ölü ve yine kayıp
geçirecek, çok yazık. Kaplıcayla ilgili bir araştırma yaptım, hemen hemen her
yerde durum aynı. Şu kaplıca sıcak suyunu diğer otel ve pansiyonlara niye
vermezler, niye suyu özelleştirmezler bir türlü anlamış değilim. Sıcak su
verseler Gönen’e trilyonluk yatırımlar yapılır, daha çok turist gelir ve daha
çok turizm olur. Dışarıdan tur organizatörleri arıyorlar, Gönen’de nereleri
gezebiliriz diye soruyorlar. Dereköy Alabalık çiftliği ile Güneşli Köy Konağını
ve Dilmaç At çiftliğinden başka bir yer söyleyemiyoruz. Adamlar Güneşli köy konağına tur
düzenleyecekler ulaşamıyorlar, beni arıyorlar, internet siteleri bile yok. En
az beş defa adamlara gelin bir şeyler yapalım, tanışalım, görüşelim, konuşalım,
projeler uygulayalım dedim bizi tınlayan
olmadı. Gönen’de hiç kimse de iş birliği
anlayışı yok. Herkes kendi gölgesiyle dans ediyor. Dereköy Alabalık çiftliğine giden ve selde
yıkılan köprü bir buçuk yıl geçmesine rağmen hale yapılamamış.
Düşünebiliryormusunuz, kaplıca turizmimiz,
denizkent sahilimiz var ama bir turizm müdürlüğümüz ya da bir büromuz bile yok.
Kimse istemeyi akıl etmemiş. Bir müzemiz
bile yok. Gönen’deki antik tarihi eserleri toplayıp Bandırmaya götürüp adeta
saklamışlar kimse görmesin diye. Gönen Kent Konseyi Turizm Komisyonu kimlerden
oluşur, nereleri gezmişlerdir, nerelere
giderler, ne yaparlar ne düşünürler bilen yok.
Bir film yönetmeni gelmişti, birkaç köyü
gezdirdim görüntü çekti, rapor hazırladı.
Gönen film yapımları için çok güzel bir dokuya sahip, buralara komple bir
film stüdyosu bile kurulabilir demişti.
Ben de demiştim ki güzel söylüyorsunuz da, Gönen’den bir film ekibini
kovdular, bir televizyonu kapattırdılar. Mekânlarımız, dokularımız güzel de,
zihniyet bozuk dedim.
Gönen’de acilen turizm
için bir şeyler yapılmalı. Sadece biz mi yaşıyoruz şu şehirde, sadece GönTAM mı
Gönen’i tanıtmakla görevli. Turizm Derneği diye bir sivil toplum kuruluşu var,
madem bir çalışma yapamıyorsunuz destekleyin bu tür sivil toplum kurumlarını
onlar yapsınlar. Denzikent’de bir emlak bürosu bile yok. Valla çok açık
söyleyeyim, halk görüyor, Allalh’da
biliyor ki şu GönTAM dan dan başka Gönen için endişelenen, düşünen, çalışan,
Göneni tanıtan, projeler üreten başka
bir kişi ve kuruluş göremiyorum. Gören varsa söylesin. Şu kişi, şu dernek, şu
kurum Gönen’in tanıtımı için şunları şunları yaptı desin ve ispatlasın.
Belediyenin veya
kaplıcaların bir turizm ve danışmanlık bürosu ve ekibi olmazmı hiç. Ama yok.
Kaplıcadan günü birlik köy gezi turları düzenlenemez mi. Eğer bunu yapamıyorsanız, sivil toplum
kuruluşlarıyla oturun masara ortak projeler üretin ve uygulanmasını sağlayın.
Şayet Turizm Derneğine ve GönTAM’a bir alerjiniz varsa, kurun yeni bir sivil
toplum kuruluşu yapın hizmetlerinizi. Avrupa’da durum böyle. Devlet her şeye el
atmıyor. Özelleştirerek, sivil toplum kuruluşlarını destekleyerek, ortak
projeler yaparak halka yönelik projelerini yürütüyor. Bizdeki yöneticiler ve
siyasiler de ne hikmetse sivil toplum kuruluşlarına proje konuşmak için değil
basına poz vermek için uğruyorlar.
Tek başına olmuyor,
çıktık bir TV programı yapalım, ilçemizi, zenginliklerimizi tanıtalım diye,
yaptık ama ilçemizi yönetenlerin biriside bir kez olsun ilgilenmedi, izlemedi bile programı. Ne bileyim, biz GönTAM olarak, her yıl teşvik
olsun diye 100 kişiye üstün hizmet ve taktir sertifikası veriyoruz. Niye güzel
hizmetlerin yapılışını teşvik etmek için.
Memleket sevdalısı olmamız lazım. Bu şehirde
yaşıyorsak, havasından suyundan, doğasından istifade ediyorsak, bu toprakların
bedelini ödemeliyiz. Hizmet etmeliyiz, hizmet. Ferdiyetçi değil, cemiyetçi
olmalıyız. Adam Kars’dan gelmiş 30
yıldır Gönen’de yaşıyor, evini, dükkânını, pansiyonunu kurmuş, lüks otosuna
kurulmuş, boş ver Gönen’i diyor, ben Gönenli değilim diyor. Cebini doldurmakla meşgul. Bu zihniyetle bir yere gidilmez. Herkesin böyle düşünmesi ne kötü bir kabus
olur. Bu toprakların her karışı bizim için kutsaldır, bedel ödemeye değer. O duyguyu, yani hizmet etme duygusunu
yaşamalıyız. Hizmet de nasıl hizmet, hizmet gönüllü yapılan iş dir. Bir işi
yaptığından dolayı maaş alıyorsan o hizmet sayılmaz. Ekstra olarak yapılan
gönüllü işlere hizmet denir. Bu hizmet kelimesini de yanlış kullanmayalım.
İnanın, Ankara’da 16
sene yaşadım, sanki Ankara’da doğmuşum ve oradan ebediyen hiç ayrılmayacakmış
gibi, Ankara için çalıştım. Sivil toplum kuruluşlarıyla ve belediye
yetkilileriyle Ankarayla ilgili projeler ürettik ve uyguladık. Tam 4 yıl, üst
üste, 20 bin adet Ankara cep rehberi çıkardım. 1994 de Melih Gökçek
yönetimindeki Ankara Belediyesi yetkilileriyle çok meşhur bir proje olan Belmek
projesini uygulamaya koyduk. Belediye Meslek Edindirme Kursları – Belmek hala
devam ediyor. Hep gurur duyuyorum, bu benim bir projemdi. Belediye meclisi
uygulama kararı almış ve uygulamıştı. Gönen’de nerede öyle proje uygulamak,
kimsenin yanına bile yaklaşamıyorsun, herkes kendi havasında. Olan halkımıza,
Gönen’e oluyor. Gönen hak ettiği değere sahip olamıyor. Biz hesap gününe
inananlardanız. Bu dünyada yaptıklarımızın ve yapmadıklarımızın hesabını
vereceğimiz gibi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın da hesabını vereceğiz.
Sorumluluk makamında olanlar bu hesap işlerini daha fazla düşünmeli ve hesaba
katmalı.
Ayrıca, yanlışlara dur
demediğimizin ve de güzel şeylere takoz olduğumuzun da hesabını vereceğiz.
Ben âcizane bir kul
olarak elim kalem tuttuğu, dilim de döndüğünce uyarılarımı, tavsiyelerimi
yerine getirmeye çalışıyorum. En azından vebalden kurtulmak için bunları
yapıyorum. İsteyen bana kızar, küfreder, söver, saçmalamış der, her şeye
burnunu sokuyor der, sözlerimi kale almaz veyahut ta her zaman olduğu gibi bu
yazılardan hiç haberi bile olmaz.
Sorumluluk tabiî ki
bizim, yani halkımızın. Her halk laik
olduğu veçhile yönetilir. Ben vatandaş olarak diyorum ki, ben böyle yönetilmeyi
hak etmiyorum. İlçemde, çevremde bir şeyler olmasını ve yapılmasını istiyorum.
Yaz geliyor, 2011 yeni
girdi. Yılın daha başındayız. Gönen için bir şeyler yapmalıyız. Ölü toprağını
üzerimizden atmalıyız. Herkesin mutlaka yapacağı bir şeyler vardır. Birlikte, bir
araya gelerek, görüşerek konuşarak, tartışarak, işbirliği ve gönül birliği
yaparak üstesinden gelemeyeceğimiz bir tek sorun yoktur.
Gelin ilçemizi güzelleştirelim. Gelin
şehrimizi daha da zenginleştirelim. Mehmet Efendi, Mahmut Bayram ve Ömer
Seyfeddin diyarına da yakışan budur.
İş adamlarını,
yatırımcıları, sivil toplum kurumlarını, Gönen sevdalılarını, bu toprakların
havasını suyunu teneffüs edenleri Gönen’e hizmete davet ediyorum. Herkesin
mutlaka yapacağı bir şeyler vardır. bir şeyler yapmalı, bir şeyler yapılmalı.
Belediye Hizmetleri ve Görevlerimiz
Belediyecilik hizmetleri günümüzde çok önem
arz eden ve toplumun her kesimini birinci derecede ilgilendiren ve etkileyen
bir konu haline gelmiştir. Avrupa’da ve
batıda yerel hizmetler ve yerel yönetim çok büyük önem arz etmektedir.
Hükümetimiz de yakın dönemde yerel hizmetlerle ve yönetimlerle ilgili bir dizi
yeni kanun ve yasalar çıkarmış ve çıkarmaya da devam etmektedir.
Biz de halk olarak
yerel yönetimlerin görev ve sorumluluklarını, vatandaş olarak kendimizin de
görev ve sorumluluklarını bilmek, bilmiyorsak öğrenmek zorundayız. Bilgi sahibi
olmalıyız ki fikir sahibi olabilelim. Bir söz vardır, bilgi güçtür diye.
Haklarımızı, hukukumuzu, vazifelerimizi bilirsek, sorumlu vatandaş olabilmeyi
becerebilirsek biz de rahat ederiz, yerel yönetimler de rahat ederler ve
başarılı hizmetler sunabilirler.
Bir şehrin
modernleşmesi, kalkınması, sosyal, kültürel, sanatsal, ekonomik standartlarının
artması bilinçli bir vatandaş olmakla, başarılı, dinamik ve aktif bir
belediyecilik hizmetiyle mümkündür.
Belediyecilik
hizmetlerine bakış açım bu şekildedir.
Başarılı bir belediyecilik nasıl olur derseniz veya bu şehrin belediyesi
nasıl, bu şehir nasıl yönetiliyor,
hizmetler nasıl diye sorarsanız şöyle bir şehir turu atmanız size yeterli
gelebilir. Vatandaşlarla konuşmanız, özellikle dışarıdan misafir olarak gelen
kişilerin fikirlerini almanız size daha net ve objektif bir sonuç verebilir.
Vatandaşlar da her şeyi
anlatıyorlar zaten. Bazı partizanların dışında halkın ekseriyeti, hangi
görüşten olursa olsun doğruyu, neyse onu söylüyorlar, haklıya hakkını teslim
ediyorlar..
Belediyecilik hizmeti
nasıl olurmuş diye merak edenleri ve fikir sahibi olmak isteyenlere; Ankara,
Konya, Malatya, İstanbul, Kayseri şehirlerini gezip görmelerini veyahut şurada
en yakınımızda bulunan Biga ve Yenice ilçelerini görmelerini ve her görüşten
halkın neler söylediğini dinlemelerini ve tabiî ki ancak o zaman kıyaslama
yapmalarını tavsiye edebilirim. Çünkü her konuda olaylara farklı pencerelerden
bakmak lazımdır.
Allah nasip etti yüzlerce il ve ilçeyi gezmek
görmek nasip oldu. Tabii ki bu şekilde olunca da çok rahat kıyaslama
yapabiliyorum.
Gönen’de yaşıyoruz,
yaşadığımız şehir tabiî ki birinci derecede bizi ilgilendiriyor. Gönende
belediye hizmetleri nasıl diye bana sorarsanız, benden objektif, tarafsız bir
şekilde cevap vermemi isterseniz şunu söyleyebilirim.
Halkın ekseriyeti ne
düşünüyorsa, ne konuşuyorsa bende onu düşünüyorum ve konuşuyorum. Halktan farklı bir düşüncem yok, olamazda.
Gönen’de belediyecilik
hizmetinin çok iyi düzeylerde olduğunu söylersem bu halk bana söver.
Ekip ruhu ve hizmet
heyecanı, iş bitiricilik, halkla iç içe olabilme ve bütünleşebilme de
eksikliklerin göze çaptığını, bunların bir an önce düzeltilmesinin hepimizin yararına
olacağını söyleyebilirim.
Belki hata bendedir,
iyi işleri, yapılanları görememe problemim olabilir. Eğer çok iyi hizmetler
yapıldıysa, yapılıyorsa ben görememişsem peşinen özür de dilerim.
Yeri gelmişken çok
sıcak bir anımı burada aktarmak isterim. Sabah saat 9 da park yolundaki yeni
taşınmış olduğumuz GönTAM bürosuna geldim, baktım sakaktaki su borusu patlamış
güldür güldür su yola akıyor. Hemen belediyeyi aradım, sata 9.00 da bilgi verdim, müdahale edilmesi
talebinde bulundum. Saat 10.15 oldu gelen giden yok, tekrar aradım ve niye
gelmediniz diye sordum, tamam söyledik, ekip gelecek dediler. Saat 10.45 da
yani bir saat 15 dakika sonra iki zabıta geldi baktı gitti. Saat 11.15
oldu, önde üç, arkada üç toplam altı kişilik ekip geldi, durur gibi yaptılar,
basıp gittiler. Su yola akıyor, vatandaşlar ne oldu diye bakıyor, neden
belediyeyi aramıyorsunuz diye sormaya başladılar. Gün bitti bir daha gelen giden yok, ertesi
gün yani ikinci gün saat 11 oldu tekrar beşinci defa aradım, benden başka mal
sahibi, komşular en az 5 kişi daha, belediyede çeşitli kişileri aramış, 15’e yakın aramadan sonra, ikinci günün
sonunda geldiler, kazdılar, özel tesisatçı geldi yaptı, çukuru kapattılar gittiler. Arıza bitti, sıra sökülen kaldırım taşlarının
yerine dizilmesine geldi. Ama yine gelen giden, arayan soran, bilgi veren yok.
İnanın iki gün içinde aramaktan, beklemekten bıktık usandık. Yola akan sudan neredeyse biz suçluyuz gibi
olduk, gelip geçen vatandaş bize bakıyor, niye haber vermiyorsunuz suya yazık
değilmi diye bizi suçluyor. İnanın şimdi kazılan ve üstü kapatılan çukur açık,
kaldırım taşları yolun kenarında dizili. Aradık
yine tamam dediler, yine gelen giden yok. Aramaktan, beklemekten yorulduk, usandık
bıraktık kendi haline. Sorumlu vatandaş olsan ne olacak ki.
Onlarında kendilerine
göre haklı sebepleri ve gerekçeleri vardır tabiî ki, o kadarda insafsız değiliz
ama ben vatandaş olarak bu hizmetten memnun kalmadım ve memnun kalmadığımı da
açıkça söylüyorum arkadaş. Kızan kızar,
darılan darılır, söylemezsem, başıma gelenleri anlatmazsam rahat edemem. Bir yerde su borusu patlamış denildiğinde
oraya ekibin 5 dakika içinde gelmesi, müdahale etmesi, vatandaşı
bilgilendirmesi gerekmez mi diye düşünüyorum.
Bilinçli vatandaş olmak
ve yerel hizmetlerle ilgili bilgilenmek için, tabiî ki bilgilendikten sonrada
fikir sahibi olabilmek için internete girdim ve arama motoruna “Belediyenin
Görevleri” ve “Belediye Yetkililerinin Görevleri ve Özellikleri Nasıl
Olmalıdır” diye yazdım. İnternetten elde ettiğim yazıları sizlere de
aktarıyorum.
Belediyenin görev ve sorumlulukları
—Belediye, kanunlarla
münhasıran başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahalli müşterek
nitelikteki her türlü görev ve hizmeti yapar veya yaptırır, gerekli kararları
alır, uygular ve denetler.
Belediye öncelikle imar, su ve
kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve
katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik;
defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve
sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve spor; sosyal hizmet ve yardım, evlendirme,
meslek ve beceri kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini
yapar veya yaptırır.
Belediye, coğrafi ve kent bilgi
sistemlerini kurar. Belediye, okul öncesi eğitim kurumları açabilir; Devlete
ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir
veya yaptırabilir, her türlü araç, gereç ve malzeme ihtiyaçlarını
karşılayabilir; sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir;
kültür ve tabiat varlıkları ile tarihi dokunun ve kent tarihi bakımından önem
taşıyan mekânların ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir, bu amaçla bakım ve
onarımını yapabilir, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden
inşa edebilir.
Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik
sırası, belediyenin mali durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak
belirlenir.
Belediye hizmetleri, vatandaşlara en
yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulur. Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı,
düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır.
Belediyenin görev,
sorumluluk ve yetki alanı, belediye sınırlarını kapsar.
Belediye meclisinin
kararı ile mücavir alanlara da belediye hizmetleri götürülebilir.
Belediye başkanı dahil
yönetimdeki kişilerde bulunması gerekli özelliklerden bazıları şu şekilde
sıralanmaktadır.
Öncelikle bu kişinin vizyonu ve bu vizyona ulaşmak için belirlediği bir
takım kuralları ve de prensipleri olmalıdır… Sağlam karakterli, kararlı ve
dürüst olmalıdır. Haktan ve adaletten yana olmalıdır
Eğitimli, birikimli ve konulara olabildiğince hakim olmalıdır.
İnsanlara karşı saygılı, güler yüzlü ve nazik olmalıdır. Harekete geçirme ve de
etkileme gücüne sahip bir karizması olmalıdır.
Mücadele ruhuna sahip olmalıdır ve yüreklendirici ve de cesaretlendirici
bir kişiliği olmalıdır.
Takım ruhuna sahip olmalıdır ve kendi hırslarının ve isteklerinin esiri
olmamalıdır.
Tüm fikirlere, yeni düşüncelere, yeniliklere açık olmalıdır ve de
gelişmeleri sürekli takip etmelidir
Merhametli olmalıdır. İyi işler yapmaya istekli olmalı ve işine tutkuyla
sarılmalıdır.
İleri görüşlü, daima iki adım önde koşma becerisi olmalıdır. Olayları
doğru analiz edebilecek analitik bir zekaya sahip olmalıdır. Çabuk ve
etkilenmeden karar alabilme yetisi olmalıdır
Mutlaka yurt içi veya dışında
benzer bir beldeyi görmüş veya bu konuda az da olsa fikri olmalıdır
Kültürel tarihimizi bilmeli ve buna önem vermelidir. Ayrımcılık ve kayırmacılık
gibi ucuz politikadan uzak, şeffaf ve de cesur olmalıdır. Halkını iyi tanıyan
sosyal bir insan olmalı, kültürel faaliyetlere ilgi göstermelidir ve bu alanda
şehri canlandırmalıdır.
Yaptığı veya yapacağı işlerle övünmek yerine, gözü sürekli ileride olmalı
ve de şehrin ruhuna yakışır davranmalıdır. Kendinden emin, sorumluluğunu bilen,
sinmeyen, korkmayan, yürekli, başı dik, onurlu ve gururlu bir insan olmalıdır
Kendisiyle barışık, sempatik ve iyi niyetli olmalıdır. Şehrini ve
insanını sevmeli, onlar için sürekli kafa yormalı, gerekirse uykusuz
kalabilmelidir. Şehrin fiziki, sosyal ve kültürel kaynaklarını iyi bilmelidir
ve bunları harekete geçirebilecek heyecanı ve azmi olmalıdır
Dil, din, ırk, parti, görüş ayırımı yapmaksızın, gözü insana dönük olmalıdır..
önce insan demelidir...
Bizim vatandaş olarak sorumluluklarımız
nelerdir.
Öncelikle her şeyi devletten ve belediyeden bekleme alışkanlığından kurtulmalıyız.
Belediyeyi bir iş ve
ekmek kapısı olarak görme ve torpille işe kapak atma anlayışından
kurtulmalıyız.
Önce kendi evimizin
önünü temizlemeliyiz ve kendi imkânlarımızla işlerimizi halletme yoluna
gitmeliyiz
Her türlü konuda, şahsi
istekler yerine, öncelikli olarak toplumsal istekler için belediyeye müracaat
etmeliyiz.
Belediyecilik hizmetlerinin
geliştirilmesinde belediye ile işbirliği yapmalı ve yardımcı olmalıyız
Yetkileri ve ilgilileri
gereksiz ve lüzumsuz iş ve isteklerle oyalamaktan vazgeçmeliyiz.
Yerel belediyecilik
hizmeti ve bilinçli bir vatandaş olabilmek için kısaca özetlemeye ve hatırlamaya
çalıştığım bilgiler ve konular şimdilik bu kadar yeterli olur sanırım. Amacımız
tabiî ki, bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalı. Hepimiz aynı geminin içinde
olduğumuzu unutmamalıyız. Geminin kaptanı da, tayfası da sorumluluklarını bilir
ve birlikte hareket edebilirse aşılmayacak ufuk, ulaşılamayacak hedef yoktur.
Yerli Sermaye mi, Ahlaksız Sermaye Sahibi
mi?
Herkes insan olarak doğar, önemli olan insan
olarak kalabilmektir. Dini imanı para olanlardan hep nefret etmişimdir. Adam
defalarca hacca gitmiş, camiden hiç çıkmıyor, ayda 10 dükkân, 10 ev kirası ve
çeşitli kanallardan yirmi bin lirayı, yani yirmi kişinin maaşını tek başına
cebe indiriyor, bankalardaki birikimlerinin haddi hesabı da yok. Üzerindeki elbiseler de pasaklı, dökük. Kimseye yardımı, hayrı, hasenatı, iyiliği
yok. Kimse tarafından da sevilmiyor. Cimci adam, menfaatçi, çıkarcı, insanlara
acımıyor, hiç insanlık yok, akrabalarına yüz çevirmiş, insanlara tepeden bakıyor diye de herkesin
dilinde. Bu mu insan, bu mu Müslüman.
Ticaretini iyi yapıyor, kendini iyi
pazarlıyor. Para ve menfaat gelecek kişilere karşı çok merhametli, şefkatli,
iyi davranışlı. Mal üstüne mal kazanıyor.
Dükkânlarının çoğu da boş. Çünkü
kira parasını az buluyor, gözü az paraya doymuyor. Az para alacağıma boş dursun
daha iyi diyor. Ne kötü bir huy değil
mi. Eşya insana hizmet etmesi
gerekirken, insan eşyaya hizmet ediyor.
Aklınca camiden çıkmayarak kendine
iyi adam dedirtmek ve işlerini pazarlamak istiyor.Günlük hayatta
içimizde ve çevremizde bu tip insanlara çok rastlarız. Bunlar öldükten sonrada
arkalarında hayır bırakmazlar. Hiç harcamayıp bankalarda biriktirdikleri
paralar olduğu gibi kalıvermiştir ve aç gözlü mirasçıları akbabalar gibi
mirasın başına üşüşmüşlerdir. Mirası bir türlü paylaşamazlar, paylaşamadıkları
mirasları yıllarca atıl vaziyette kalır. Gönen de bu şekilde yüzlerce hatta
binlerce bina, bağ, bahçe, tarla vardır.
Günümüzde maalesef ticaret ahlakı
bozulmuş, yok olmuş. Ticarette kendine iş adamı dedirten öyle ahlaksızlar
tanıyorum ki isyan etmemek, karamsar olmamak, kızmamak elimizde değil. Para, saltanat ve lüks adeta insanlıktan
çıkarmış. Adeta alçak dağları ben yarattım edasına bürünmüşler. Hani sonradan
görmüş derler ya. Sanki her yer sonradan görmüşlerle dolu. Yüzlerce örneğin içinden isim zikredip de
üzerime sıçratmamak için bir tane örnek sunmak isterim.
Adam doğru düzgün konuşmasını, telefona
cevap vermesini dahi bilmiyor. Dün köyden gelmiş, ama meşru ama gayri meşru
yollarla bir iş ve servet elde etmiş, patronculuk oynuyor. Çünkü Allah
zenginlik isteyene zenginlik, ilim isteyene ilim, ahlak isteyene ahlak verir.
Hile, zulüm ve yaptığı haksızlıkları en az 20 işçisinden, elemanından menkıbe
dinler gibi dinledim. Adam söz veriyor, işine gelmeyince sözünü tutmuyor. İşçisini
ucuza çalıştırıyor, zamanında sigorta yapmıyor, yapıyor eksik ödüyor, ayda 1 veya 2 gün tatil veriyor, günde çift
mesai yaptırıyor ama ücret ödemiyor, fazla mesai için saat başına koskocaman
adama 2 -3 TL veriyor, kendinden büyük insanlara kaba saba, insanlığa
yakışmayan davranışlarda bulunuyor, tepeden bakıyor, hor ve küçük görüyor. Akrabalarını birer birer kazıklamış,
küstürmüş. Darıltıp küstürdüğü, kalbini kırdığı, haksızlık ve hukuksuzluk yaptığı yüzlerce
insanla barışma, helâlaşma gibi bir derdi de yok, son derece rahat. İşte insan
olarak doğan ancak insan olarak kalamayan bir tip size. Şöyle bir düşünün,
çevrenizde bu tarife uygun kaç tane adam var. Yine şöyle bir düşünün, bu tarife
sizde girer misiniz acaba.
GönTAM olarak her gün en az 50 kişiyle
görüşüyoruz. Yirmi yaşında başörtülü bir kız dedi ki, abi hayatımda ilk defa
bir insan beni aşağıladı, ilk defa aşağılandığımı hissettim, gururum kırıldı,
bu adamla bir daha karşılaşmak istemem dedi. Yine 55 yaşındaki bir ağabeyimiz,
dedi ki, ilk defa kendimden küçük biri bana küçük görücü ve aşağılayıcı bir
davranışta bulundu, incindim, bu ne biçim insan, ne biçim Müslüman dedi. Yine
bir genç kız, ayrıldığı giyim mağazasının sahibi için dedi ki; abi adam
psikopat, 5 ay çalıştım hiç bir kere bizi
insan olarak görmedi, insani bir yönünü göremedim. Benimde psikolojim bozuldu.
Bana değil herkese aynı. Giren en fazla 5 ay dayanıyor ve köyü anılarla
ayrılıyor. İşyerinin önünde de eleman
aranıyor tabelası hiç kalkmıyor. İşi bırakında sanki hapisten kurtulmuş,
özgürlüğüme kavuşmuş gibi oldum dedi. Bu adamı da tanıyorum, camiden de hiç
çıkmıyor. Böyle tipler var işte. Bu tip kişiler Islama ve Müslümanlara da zarar
veriyorlar, kötü örnek oluyorlar. Islama meyilli olan kişiler nu kişileri
tanısalar Allah muhafaza.
Bunları niye anlatıyorum, önce insan
olmalıyız. İnsan olmayanlara, toplumda kütü huy ve ahlaka sahip olanlara tepki
göstermeliyiz ve tavır almalıyız. Dinimiz de zaten bunu emrediyor. Kötülerden
yüz çeviriniz diyor. Kötülükleri elinizle, dilinizle veya kalbinizle buğuz
ederek bertaraf ediniz buyuruyor. Ben
dinimizin emirlerine uymaya çalışan bir Müslümanım elhamdülillah. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyemiyorum.
Bir adamdan toplum şikâyetçiyse, bana zararı dokunsun dokunmasın hiç önemli
değil, bende ondan yüz çeviriyorum. Şu
küçücük şehirde, onlarca yüz çevirdiğim insan var. Müslüman herkesle barışık
olacak diye bir kural yok ki. Sevdiğini
Allah için seveceksin, nefret ettiğinden Allah için nefret edeceksin. Çizgi bu.
Toplumun sevmediği, çirkin hal ve hareketleri olan birisiyle benim dostluk, iş
birliği ve hasbi hal içinde olmam mümkün mü. Kıyamet gününde herkes dünyadaki
sevdiği ile, beraber olduğu kişiyle hasrolunacaktır. Onun için bu dünyada
seveceğimiz ve sevmeyeceğimiz kişilere dikkat etmeliyiz.
Aksiyon
ve eylem adamı olmalıyız. İlçemizde
yerli yabancı sermaye diye bir ayrım yapmam. Sermaye sahibinin ahlaklı veya
ahlaksız olduğuna, uygulamalarına, insanlara yaklaşımına, insan oluşuna, topluma ve çevresine sunduğu pozitif değerlerine
bakarım.
Bilinçsiz bir şekilde alışveriş yaparsak,
hak etmeyenleri desteklersek onlar da kendilerini iyi yolda zannederler. Kötülere kötü yolda olduklarını
hissettirmeliyiz.
Nasıl ki Gazze ye yardım gemisine yapılan saldırı
sonrasında Türkiye halkı İsrail şirketlerine ve mallarına tavır koydu ve çoğunu
iflas durumuna getirdiyse, aynı tavrı içimizdekiler içinde koymalıyız.
Ünlü Şair Cengiz Numanoğlu’nun, tam da bu
konuyla tıpatıp örtüşen bir şiirini sizlere sunmak istiyorum.
Ölüden Yeni Mektup
Dostlarım!
Sizlere çoktan beri, mektup göndermemiştim,
''Sivrisinek saz gelir, anlayana'' demiştim.
Yıllarca bu ümitle, beklemiştim sürekli;
Anladım ki; sizlere, davul-zurna gerekli...
Ne
yazık ki; bizleri, yanlış tanıyorsunuz;
Bir mezara atılmış, ceset sanıyorsunuz.
Oysa bizler.. kaç bin yıl, geçse bile aradan;
Her saniye, dünyayı izliyoruz buradan...
Akın
akın geliyor, her gün yeni ölüler;
Nice koyun sürüsü, nice çoban sülüler.
Nice saddam, nice buş, nice zorba züppeler,
Adâleti katleden, nice kanlı cüppeler...
Nice
medya maymunu, nice ünlü hocalar,
Eşini pazarlayan, o sosyetik kocalar.
Nice holding cambazı, nice soysuz soylular,
Nice kurşun askerler, nice selvi boylular...
Krallar,
diktatörler, dalkavuklar, cellatlar,
Ruhsatlı eşkiyalar, siyasi piskopatlar,
Paraya secde etmiş, o tefeci zalimler,
Zalime fetvâ vermiş, iki yüzlü âlimler...
Kimi
“ilâhiyatçı”, saldırgan ve kibirli,
Kitapları çok satmış, amel defteri kirli.
Dünyada alkış için, takla atmış durmadan,
Bir tek günü geçmemiş, müslümana vurmadan
Hepsi
feryat içinde, îtiraf ediyorlar;
''Biz, ölümü bir yokluk sanıyorduk'' diyorlar.
İnfâzın korkusuyla, titreşen o bedenler,
Dünyaya dönmek için, rüşvet teklif edenler...
Gelenleri,
röntgene sokuyoruz antrede;
Çoğunun beyinleri, sıfır kilometrede.
Akıl ambalajını, daha açmayanlar var;
Onların, buradaki statüsü hayvanlar...
Dostlarım!
Bilmek için arkanızdan vuranı,
Ona buna bakmayın, okuyun şu Kur'ân'ı.
Neden kullanmazsınız, akıl denen cevheri,
Kur'ân bunu söylüyor, bindörtyüz yıldan beri.
Hayvansal
içgüdünüz, size meydan okuyor,
Beyinler vıcık vıcık, her yer şehvet kokuyor...
İnsanı
insan yapan, değerlerden kaçmayın,
Şeytâni
davetlere, kalbinizi açmayın.
Birkaç
yobaz görüp de, küsmeyin dinînize,
Bütün bu fotoğraflar, birer tuzaktır size.
''Çağdaş'' yobazları da, dostlarınız sanmayın,
Dîne ''irticâ'' diyen, fitnelere kanmayın...
Ne
güvenin paraya, ne de köşke saraya,
Aklınızı kullanın.. Boş gelmeyin buraya.
Adâletin, hukukun, burada şakası yok;
Burada hiç kimsenin, kimseye bakası yok...
CENGİZ NUMANOĞLU
Sözünde Durmak
Sözünde Durmayanların Vay
Haline... Söz namustur, sözünde durmayan namussuzdur
Ben bir Müslüman ve insan olarak diyorum ki
söz namustur, sözünde durmayan namussuzdur... Sözünde Durmayanların Vay
Haline....
Belki çok iddialı ve radikal bir cümle oldu ama daha radikalını bulamadım. Bu sözümü de kimse için söylemiyorum, kendim
için, kendime söylüyorum. Yani ey kadir
söz çok önlemlidir diyorum. Söz namustur, sözsünde durmayan namussuzdur, yani
çok ağır bir sorumluluktur. Ya hiç söz
verme ya da verdiysen, ölüm ve hastalık dışında sözünü ne pahasına olursa olsun
mutlaka tut. Sözünü tutamayacak çok önemli bir gelişme ve mazeretin olduysa
şayet ara karşı tarafı, söz verdiğin kişiyi, ondan izin iste, izin verirse ne
ala. Şayet vermezse sözünü yinede tutmak zorundasın, yoksa sözünden dönen,
sözlerini unutan, ahitlerini yerine getirmeyen bir adama adam demezler, insan
bile demezler, bu şekilde insanların arasında dolaşamazsın diye kendi kendime
nasihat ediyorum.
Çünkü günümüzde ne sıkıntılar ve zorluklar
çekiyorsak hep insanların sözlerine, yaptıkları anlaşmalara bağlı
olmamalarından kaynaklanmıyor mu.
Sözünde durmayan insanların çok darbesini yedim. Hala da yemeye devam ediyorum. Bir insan ya
söz vermemeli, ya da verdiği sözü tutmalı. Kimseyi kendine güvendirerek,
bağlayarak zor duruma düşürmemeli.
İnanın bir gün özel olarak deneme
ve araştırma yaptım. Tam 10 kişiyle sözleştik, hepsini tek tek not aldım
yazdım. Bakalım kaç tanesi sözünde duracak, sözünün eri olacak diye
Allah Allah, ne olsa iyi gün bitti gitti,
10 kişiden bir tane sözünde duran, yerine getiren yok. Artık, arkadaşlara dedim
ki, yahu bi tanesi de yanılsa da sözünde
dursa bari dedim. O gün hiç yanılıp ta sözünde duran olmadı. Hiç biri de
arayıp, mazerette bildirmedi. Hepsi de adam gibi açık açık söz vermişlerdi. Ama
ne bileyim, hepside adama benziyordu, adam adam konuşuyorlar, mangalda kül
bırakmıyorlardı. Yahu söz müminin tutunacak kulpudur. Müminin ağzından çıkan söz senettir,
namustur. Onu yerine getirmekle mükelleftir. Verdiği sözden cayan kıyamet günü
sorumludur. Hem bu dünyada, hem öbür dünyada kurtuluşu yoktur. Bu kişi eğer mazeret uydurarak değil,
mazeretsiz olarak olarak yerine getirmiyorsa yerin dibine girmelidir, adamım
diye ortalıkta dolaşmamalıdır. Ama ortalıkta dolaşan ne kadar adam müsveddesi
var değil mi.
Sözünde durmak, yapılan anlaşmaya sonuna kadar sadık kalmak
müslümanın özelliğidir. Münafığın özelliği ise bol bol söz verip sonra
hiçbirine uymamaktır.
Söz
Müslüman için namustur, şahsiyettir, ahlâktır,
söz çok önemlidir. Söz Müslüman’ın kulpudur. Müslüman verdiği sözden
asla caymaz, sözünün eridir, söz senettir.
Bakınız Kuranı Kerim Ne Emrediyor.
Maide 1: ”Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında verdiğiniz söz ve
yaptığınız bağlantıları yerine getirin”.
İsrâ 34: ”Bir de ahdi (yapılan
sözleşmeyi) yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıyamet günü)
sorumludur”.
Sözünden dönmek, anlaşmayı bozmak
(hainlik, ihanet ve nankörlük etmek)
Nâhl 92: ”Bir ümmet diğer bir
ümmetten daha ziyadedir, diye (kâfirlerin çokluğuna bakıp) yeminlerinizi
aranızda hile edinerek, o ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozan kadın gibi
olmayın. Gerçekten Allah sizi bununla (ahde vefa ile) imtihan eder; ve Dünyada
ayrılığa düştüğünüz şeyi, kıyamet gününde muhakkak size açıklayacaktır”.
“Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın sözleşmesinin
yerine getiriniz” (Nahl: 16/91)
“Ey İman edenler! Bağlandığınız akitlerinizi titizlikle yerine getirin” (Maide: 5/1)
“Ey İman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi
söylemeniz, Allah katında en nefret edilen şeydir” (Saff: 61/2-3)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den
rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler Söz verince sözünde durmaz
Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder”[1]
Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır:
“Oruç tutsa, namaz kılsa, Müslüman olduğunu söylese de”[2]
* Münafık içinden kafir, dışından Müslüman görünen kimse demektir. Bu hadis ikinci bölümüyle de açıklamaktadır ki, bugün
camilerde namaz kıldığı halde yalan söyleyen, verdiği sözde durmayan ve hainlik
yapan kimseler vardır 1400 sene önce Medine’de peygamber mescidinde de aynı
şekilde peygamberimizin ardında namaz kılıp Müslümanların kuyusunu kazan
Abdullah ibn-i Übey ve benzeri kimselerin olduğu gibi; münafık deyince bizlerin
dışında başka kimseleri algılamaktayız ve aramızdaki münafıkları görmemekteyiz “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendisini Mü’min zannetse
bile” yalan söyleyerek sözünün bozuk oluşu, sözünden dönerek niyetinin bozuk
oluşu, hıyanet ederek de davranışın bozuk oluşu kişiyi münafık hükmüne sokar.
Münafıklık ta gerçekten kafirlikten beterdir ve ceza yönünden de Cehennemde
daha berbattır (Nisa: 4/145’de olduğu gibi) Bize yani Müslüman’a
yaraşan odur ki sayılan bu alametleri kendisinde bulundurmamak üzere bir
gayretin içine girmek, hangi iş ve konumda olursa olsun böyle muamelelere asla
yanaşmamak ve inanç yönünden en tehlikeli durum olan münafıklık durumuna
düşmemektir.
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu
anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyurdu:
“Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münafık olur Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan
vazgeçinceye kadar onda münafığın özelliklerinden biri var demektir O dört huya sahip olan kimse:
Kendisine bir şey emanet edilince hıyânet ederKonuşunca yalan söylerBir antlaşma yapınca sözünde durmazDüşmanlık yapınca da aşırı gider”[4]
Bir sahabe anlatıyor. Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana:
“Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle şöyle doldurup veririm”
buyurdu Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat edene
kadar Bahreyn’den mal gelmedi
Bahreyn’den mal geldiği zaman Ebû Bekir radıyallahu anh:
– Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in birine va’di veya borcu varsa bize
başvursun, diye ilân etti Bunun üzerine onun huzuruna vararak:
– Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bana böyle böyle demişti, dedim
Ebû Bekir elini ganimet malına daldırıp bir avuç aldı Bunları sayınca 500 tane olduğunu gördüm O zaman Ebû Bekir bana:
– Bunun iki mislini daha al, dedi[5]
* Verilen söz mutlaka tutulmalıdır Söz veren va’dini yerine getirmeden vefat ederse vekili,
yakını ve mirasçısı onun va’dini yerine getirmelidir [6]
Söz ile ilgili mevzuumuz şimdilik bu kadar. Aslında söz ile ilgili söylenecek çok şeyler
var. Kitap ve ansiklobidiler bile yazılabilir. Ancak biz arif olan anlar
diyoruz ve bu kadarla yetiniyoruz.
Tepeleyecekler
di, Tepelendiler
Silivri’deki
Plan Seminerleri
Bazı atasözleri aklıma
geliyor “ava giden avlanır”, “ alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, “
keser döner sap döner gün gelir hesap döner”. Evet, gün geldi keserin sapı
döndü ve hesaplar geriye tepti. Yani
silah geriye tepti. Halkın vergileriyle
aldıkları silahı, halkın vergileriyle maaş alanlar, halkın çocukları eliyle halka sıkacaklardı,
yani halkı tepeleyeceklerdi. Halka sıkmanın yasal gerekçesini hazırlamak için
de cami bombalayacaklar, kendi uçağımızı düşürecekler, ülkeyi kan revan içinde
bırakacaklardı. Hesap yapanlar bes belliki hiç düşünmemişler, Allah’ın hesabının üzerinde hiçbir hesap
yoktur. Allah hesap yapanların
hesaplarını, tuzak kuranların tuzaklarını başlarına kakıvericidir,
yıkıvericidir, geçirivericidir. Allah hesap yapanlara bir fırsat veriyor, süre
tanıyor, düşünürler, vazgeçerler diye.
Ama belliki düşünmemişler, vazgeçmemişler. 1960, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 de
yaptıkları plan seminerleri ve tepelemeler yetmemişti, tepelemeye doymamışlar
ve 2003 de de yapmaya kalkmışlardı. Hiç hesap vermemişler, hep sormuşlar,
asmışlar, kesmişler, kırmışlar dökmüşler di. Çünkü İsrail ve Amerika diye
saygın ağabeyleri, akıl aldıkları mossad ve mason lobileri vardı.. Yani diğer
bir tanımla onların çocuklarıydılar.
Şu sözlere
bakın…”tepelemek var, toparlamak var, acımak yok.” Sokaklara tanklarla
gireceğiz diyor du, mikrofonik, gür ve kendinden emin bir ses. Sanki - haşa - alçak dağları ben yarattım
diyordu. Daha ne saçmalıklar duyduk tüylerimiz diken diken oldu.
Şairin dediği gibi,
imansız paslı yürek sinede bir yüktür. İmansız yüreklerinde tepeleme ve her
şeye hükmetme egoları vardı. Çünkü imanlı bir yürekte merhamet ve acıma duygusu
vardır. Acıma ve merhamet duygusu olanlar ile yüzlerinde secde izleri
görülenleri de bir kurumdan temizleyecekler, sonra halkın tepesine inecekler,
kendilerine ve yandaşlarına makamlar, mevkiler, menfaatler, saltanatlar
dağıtacaklardı. Allah firavun zihniyetinin hesaplarını ters yüz ediverdi.
Hadi şimdi Silivri de
yapın plan seminerlerinizi. Hiçe saydığınız anayasamız size söz hakkı tanıyor,
çıkın kürsüye, konuşun bakalım İstanbul’u bana bırakın, sokaklara tankla
gireceğiz, çökerim tepesine deyin.
Öyle derler mi, yapmadık, etmedik, ben darbeci
değilim, hukukun adamayım, uydurma, tezgâh, iftira, fasa fiso diyorlar. Yani
kelimelerin de anlamını yitirdiler, içine ettiler. Yahu ne rezaletler
görüyoruz. O malum… ların sesleri inanın hala kulağımda çınlıyor. İzlemeyenler
STV nin haber bültenlerini izlesinler.
Yahu koca koca adamlar, o kadar
deliller, belgeler, ses kayıtları, 60-70 çuval evrak, görgü şahitleri, 19 tane ses kayıt CD si ve
orijinal sesleri ortadayken, tüm ülke ve dünya bile bunları duymuş ve
dinlemişken, gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar, inkar ediyorlar.
Yahu insan biraz dürüst
olur, davası olan mert olur. Madem bir davanız vardı, söz de ülkünüz ve ülkeniz
adına böyle bir darbeyi yapmaya kalktınız, sonra yapamadınız ve kıskıvrak yakalandınız,
bari o davanız ve ülkünüzün de bir onuru olmalı değil mi. Yaptık deyin,
doğrudur deyin. Niye milletin gözünün içine baka baka gerçekleri
çarpıtıyorsunuz, yalan söylüyorsunuz. Örgüt mensupları bile yakalanıp, suçundan
dolayı 20 yıl hapis cezası alacağını bile bile kameraları görünce zafer işareti
yapmıyor mu. Madem siz de ihtilal ile ülkenin zafere ulaşacağına inanıyorsunuz
siz de 15-20 yıl ceza alacağınızı bile bile zafer işareti yapın.
Geçen yazımda demiştim ki
büyük şeytan Amerika ve yerli işbirlikçileri veya yerli vatan hainleri. Erbakan
hocanın Başbakanlığında 28 Şubat posmodern darbesi olmuştu. Geçen gün Erbakan
açıkladı belgeyi. 28 Şubatın olmasını ABD ve İsrail planlamış, mason mahfilleriyle birlikte bizim yerli,
gönüllü uşaklar da tatbik etmiş.
Koalisyon hükümetleri hep
iktidarsızlık ve huzursuzluk getirmiştir bu ülkeye. Her şey açık ve net.
Erbakan 1996 da yüzde 47 ve 370 vekil
ile meclise ve iktidara gelseydi 28 şubatı tezgahlamak biraz sıkardı. Belli
oluyor ki, 2003 de de sıkıyı görmüşler ve dümenleri ters dönmüş. Yahu hep
Amerikanın ve İsrailin dediği mi olacak bu ülkede. Artık dirilmeliyiz,
silkinmeliyiz ve kendimize gelmeliyiz. Türkiye’de son 4 yıl içinde yapılan
operasyonlara fasa fiso deme acizliğine düşeceğimize, bu toplu arınma,
temizlenme ve demokrasiyi rayına ve sağlam temeller üzerine oturtma harekâtını
fırsat bilelim ve arkasında sağlam duralım.
Ben bu ülkede yamuk
işlerin ve adamların olduğuna ve şu anda da doğru işler yapıldığına inanıyorum.
Tabiî ki inanırken sadece
televizyonlardan ve gazetelerden gördüklerimle de amel etmiyorum. Biz de bu
devletin bir zamanlar anlı şanlı polisiydik. Birçok görevlerde ve hizmetlerde
bulunduk. Kenan Eren gibi darbe yapmış
birisinin Cumhurbaşkanı iken devlet büyüklerini koruma göreviyle işe başladık.
Ardından Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal’ın yanında çalışmak nasip
oldu. Daha sonra Süleyman Demirel, başbakanlardan Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz
ve Tansu Çiller dönemlerinde de bu zatların teknik korumalığında görevler aldık
ve yakınlarında bulunduk. Bu fırsatlar dolayısıyla her şeyi kaynağından anlama
imkânına sahip olduk. Tabiî ki herkes aynı fırsatlara sahip olacak diye bir şey
yok. Anlamak, bilmek isteyen anlar ve bilir.
İşte görüyorsunuz tek başına iktidarın
güzeliklerini, bolluklarını ve bereketini.
Halk istemezse hiçbir şey olmaz. Biz önce kendimizi düzeltmeliyiz. Bir toplum kendini düzeltmediği sürece Allah
da o toplumu düzeltmez, huzura erdirmez. İçimizde yamuklar ve yanlışlar
olacaktır ve çıkacaktır da. Belki de bu yazıyı okurken ne saçmalıyor bu adam
deyip bana diş bileyen bile olacaktır.
Ak Parti hükümetini beğenmeyen, hatta nefret eden, hatta ve hatta ülkeyi
satıyor diyenler bile vardır. Ama aklın yolu birdir, doğru tekdir. Yanlışlar ve
eksikler vardır ama görünen köy kılavuz istemez. Ben şu dönemde başka bir
alternatif göremiyorum.
Tek başına iktidar demek, darbelerin tarihe,
darbecilerin Silivri plan seminerlerinde toplanması demekmiş. Acımak yok, tepelemek var, toparlamak var
diyenleri, şu necip milletin iradesiyle tepelenip, toparlanması ve hesap
sorulması varmış.
Ben ümitliyim, benim
ülkemin üzerine bir güneş doğmaya başladı. Aydınlık günler, karanlık bulutların
dağılmasıyla geliyor, yaklaşıyor.
Dua edelim ki karanlık
bulutlar dağılsın ve yerini berrak bir gökyüzüne bıraksın. Dua edelim ki Allah bir daha çetelere,
darbecilere, Ergenekonculara, ergenakona fasa fiso diyenlere, Ergenekoncuları
milletin meclisine taşıyıp kurtarmaya çalışılanlara fırsat vermesin.
Dua edelim ki, içimizdeki
yerli işbirlikçiler ve vatan hainlerinin kurdukları tuzakları Allah başlarına
yıkıversin. Hainlerin karanlık
planlarını ve kirli çamaşırlarını gün yüzüne çıkaran başta STV, Taraf ve Akit
gazetelerine biraz daha iş düşüyor. Demek ki halk isteyince ve destekleyince
her şey olabiliyormuş.
Hangi Televizyonları İzlemeliyiz
STV ve Ülke TV yi İzleyin Size Yeter
İyi bir televizyon izleyicisi değilim.
Televizyon izlemeye vaktim de yok. Ancak ülkemde ve dünyada neler olup bitiyor
onları bir vatandaş ve tabiî ki bir Müslüman olarak takip etmem lazım. Yani
habere ve bilgiye ihtiyacım var. Bilgi bizim için yani insan için ekmek ve su
kadar önemli bir araç ve gerekliliktir.
İşte bu
bilgi ve haberleri elde edebilmek ve hem de vaktimi değerlendirebilmek içim
akşamları televizyonların haber kuşaklarını ve bazı programları izlemeye
çalışıyorum. Bazen de merak edip elime kumandayı alıp uydudan yayın yapan bütün
kanalları ne var ne yok diye tarıyorum.
Son zamanlarda bu televizyon mevzusunu iyice
kafama taktım. Hangi televizyonu açsam
bir partinin hizip ve kurultay kulisi
haberleriyle, diğer bir parti liderinin
asık suratlı, kabadayı tavırları, sert yüz ifadesi ve nutuklarıyla
karşılaşıyorum. Siz de bıktınız mı bilemiyorum. Gazeteler aynı, televizyon
kanalları ve program içerikleri hep aynı kişiler, aynı konular. Ülkenin bütün
enerjisi bir partinin kurultayına, diğer bir partinin bölücülük girişimi
tartışmalarına mı harcanacak. İnanın televizyonlarda izleyecek bir haber,
program ve bir film bulamıyorum. Belgesel hiç yok desem yalan olmaz. Hele hele
şu şifalı bitki satış reklâmları yok mu iyice nefret ettirdi insanları.
Televizyonlardaki program akışını özetlemek gerekirse şunu diyebilirim; bayat
film, soytarı filmi, reklâm, tanıtıcı reklâm. İşte bütün kuşakları aynen bu
şekilde, başka kuşak yok. Bir de ticaret ve pazarlama kanalları var ki
sormayın. Gündüzleri insanların çalıştığı saatlerde reklâm, tanıtıcı reklâm,
geceleri, yani insanların uyuduğu, televizyon izlemediği saatlerde de hatim
yayınları. Yine aynı televizyonların bütün gün boyunca kerameti kendinden
meçhul demirbaş hocaları. Yeter dedim artık. Rütük mü, meclis mi, hükümet mi,
halk mı kim dur diyecekse bu televizyon yayınları rezaletlerine bir dur
demeli. İnanın saydım sonra bıktım da
bıraktım. Uydudan yayın yapan tam 150 civarında yerel ve ulusal televizyon
kanalı var. Neredeyse 150 kanalın içinde bir tane izleyecek bir şey
bulamıyorum. Yirmi tane televizyon var
tamamı müzik ve reklâm. Köy ve tarım
adına yayın yapan bir kanal var, tamamı reklâm, tanıtıcı reklâm ve bir hoca
efendinin menkıbeleri, sohbetleri. Bir de meşhur bir hoca efendi var ki
sormayın. Bütün yerel televizyon kanallarını kiralayıp, canlı yayınla, iki üç tane sunucuyla sohbet
ediyor. Hep aynı sorular, aynı konular, aynı sohbet, inşallah, maşallah. Varsa
yoksa mehdilik, varsa yoksa evrim teorisi başka bir şey göremiyorum. Bir cemaatin tam 5 tane, diğer bir cemaatin
de 7 tane, bazılarının da bir iki tane televizyon kanalları var.
Hep aynı yüzler, aynı demirbaş kişiler ve özel
tanıtıcı reklâm programları, kerameti kendinden meçhul herbalistler, hocalar,
uzmanlar. Yine şifalı bitki reklâmları tam bir rezalet. Meğer ne büyük iş
görüyormuş bu reklâmlar. Hangi kanalı açsam tanıtıcı reklâm, şifalı bitki
menkıbeleri, birbirinden değerli doktorlar, uzmanlar, herbalistler ve daha
beler neler. Adamım biri İstanbul’dan yayın yapan x TV ye çıkmış, tanıtıcı
program, yani gizli reklâm yapıyor. Karşısına almış yarı açık bayan bir
sunucuyu, koymuş önüne şifalı bitki kutularını,
ekranın altında da sipariş bilgi iletişim telefonları. Bayan sunucu soruyor, efendim bu ne işe
yarıyor diyor, adam anlatıyor, bu erkeklik iksiridir, maksimum güç, mutlu son
falan, şöyledir, böyledir diye daha ne saçmalıklar. İnanın tam bir rezalet,
ailenizle veya misafirlerinizin yanında yüzünüz kızarmadan nasıl izleyebileceksiniz
bu televizyonu. Ben utandım da televizyonu kapattım, onlar anlatmaya devam
ediyorlardı. Yani bir nevi özgürlük ve
şeffaflık rezaleti.
Tam bir sömürü ve kandırmaca. Hep şifalı bitkinin fayda verdiği kişilerin
övgülerini yansıtıyorlar, faydasını görmedim diyenleri de çıkarsalar ya. İşte
yanıltıcı reklâm buna denir. Bütün
televizyonların baş reklâmı o malum mucize krem. Ne kremmiş be. Neredeyse yeryüzündeki bütün
hastalıklara şifa, dertlere deva sanki. Kargosunu da karşılıyorlarmış, 139 TL
cik miş. Vay be ne büyük lutuf kargo parası da vermiyorsun. Kargo parası nedir,
anlaşmalı oldukları için 3 TL.
Şunu anladım, televizyon kanallarının neredeyse
tamamına yakını, özellikle yerel kanallar bu televizyonculuk işinin cılkını
çıkarmışlar. Tamamen ticarete, pazarlama kanalına dönüştürmüşler. İyi ki şifalı
bitkiler varmış, iyi ki insanlar bunları kullanıyorlar. Yoksa ülkemizde yayın
yapan bir tek televizyon kanalı kalmayacakmış. Şifalı bitkiler uzmanı Sadi
Eroğlu anlatıyor ve isyan ediyor adam. Yahu diyor, benim burada kendim
hazırlayıp yaptığım ve 10 TL ye sattığım bir küçük şişe ilacı, televizyon
reklâmlarıyla 69 TL ye satıyorlar diyor. Evet, aynen öyle 10 TL ye veya en
fazla 20 TL ye satılması gereken bir
ilaç ambalajlayıp, allayıp, pullayıp, süsleyip, sarmaladıktan sonra
televizyonda da ballandıra ballandıra anlatıldıktan sonra tam 5 – 6 katı
fiyatına müşterilere kakalanıyor. Bu gidişata bir dur denilmeli. Bu televizyonlardaki reklâm, tanıtıcı reklâm,
kepaze magazinler ve demirbaş hoca ve uzman kirliliğine bir son verilmeli.
İnanın keşif isimli bir belgesel haber bilim
araştırma programı yapıyorum. Üç yıldır 3-4 televizyon kanalında zorla da olsa
yayınlanmasını sağladım. Yayın parası yetiştiremedim sonra bırakmak zorunda
kaldım. TV 58, Toprak TV ve Rumeli TV inanın yayın için aylık 5.000 TL
ve civarında paralar istediler. Yani
senin programının içeriğine, topluma faydasına, zararına bakmıyorlar. Halka, ülkeye faydalıymış,
değilmiş onu dikkate almıyorlar..
Neredeyse TRT haricindeki bütün kanallar sadece paraya bakıyorlar. Ver
parayı istediğin programı ve soytarılığı yap. Yaptığım programları 20 tane
video kanalı ile 17 tane internet televizyonunda yayınlıyorum. Tam 3.000 adet
program yapmış ve internet ortamında yayına, paylaşıma sunmuşum. Bir hesapladık
inanın tam 18 milyon kişi tarafından programlarımız izlenmiş. Bu tabiî ki bir
rekor. Belki gelecek internet televizyonculuğunun olacak.
Bu konuda yapmış olduğum araştırmanın sonucu
olarak sizlere tavsiyelerim şunlardır. Bu kanalları izlemeyelim, herkese de izlememelerini tavsiye edelim. Yine bu
kanallardaki rezillikleri Rütüğe, Meclise, tüketici derneklerine, ilgili sivil
toplum kuruluşlarına, tabii ki başta o televizyon kanalına şikâyet edelim,
tepki gösterelim. Yani sorumlu ve bilinçli bir vatandaş olursak her şey
kendiliğinden düzelir.
Farkındaysanız televizyon kanalları iletişim
bilgilerini vermezler, internet üzerinde de bulamazsınız. Yani halkın tepki
göstereceğini bildikleri için kendilerine ulaşmanın kanallarını zorlaştırmışlardır. Sadece reklâm almayı
bilirler ve satış ve pazarlama kanalları devamlı açıktır.
İzleyecekseniz Ülke TV, STV, Habertürk, Kanal 7
ve TRT size yeter diyorum.
Bunlar inanın mükemmel televizyonlar. Özellikle Ülke
TV ile STV tam bir bilim, haber, belgesel ve demokrasi kanalı. Ben de zaten bu
iki kanalı izliyorum bana yetip artıyor. Özellikle Ülke TV de yok yok. Tam bir
okul ve üniversite gibi. Hani vücudun bütün vitaminleri alması gibi bir şey.
Ülke TV yi izlediğinizde almanız gereken bütün bilgi ve haberleri eksiksiz
alıyorsunuz.
Zaman sermayemiz çok kıymetli. Kesinlikle boşa
harcamamalıyız. Özellikle bazı kartel televizyonlarına bir bakın. Bağımlılık
yapan, aile yapısını olumsuz yönde etkileyen, insanları suça ve şidde de
yöneltmede etkin rol oynayan televizyonlar. Hanımlar izliyorlar, izlerken de
kimseyi konuşturmuyorlar. İzlemesini engelleyemiyorsun.
Bazı kanallara göstermelik ceza uygulanmış.
Kuralları uygulayan, takan sallayan yok. Artık reklâm arası film ve haber
vermeye başladılar. Eğlence, dedikodu magazin ve toplum maneviyatına yabancı
diziler. Arkadaşlık ve fuhuş kanalları, müzik kanalları. Şimdi de şifalı bitki kanalları türedi. Hep
aynı adam, hep reklâm ve yine reklâm.
Bazı televizyonlarda da eski bayat filmler. Kanalın birisi bir dizi yapmış, gece gündüz
bütün kuşaklarında hep aynı dizi. İnternet kanallarında bende öyle yapıyorum.
20 tane filmi yükleyip, otomatik pilota yani yayına alıyorum günlerce, hatta
yıllarca dönüp duruyor. Şimdiki televizyonlar da aynı olmuşlar. Haklı
gerekçeleri var tabii. Aylık 25 bin dolar uydu kirası, 20 bin dolar da personel
ve diğer masraflar 45.bin dolar en az maliyet oluyor. Bunu çok çeşitli program
ve reklâm yelpazesiyle yapabilirler ama nerede o kişiler ve anlayış.
Adamlara diyorum ki ben size gezi belgesel
haber ve bilim araştırma konusunda öyle malzemeler, proje ve tespitlerim var ki mükemmel
programlar yapacağım. Bütün masraflarımı da kendim karşılayacağım, sizden de
beş kuruş talep etmiyorum. Benim programımı yayınlayın diyorum cevap veren yok.
Tekrar arıyorum, yeni bir teklifte bulunuyorum
bari aylık 1.000 TL de üste para vereyim diyorum, yok diyorlar 5.000 den aşağı
yönetim kabul etmiyor diyorlar. Her
yayına reklâm gözü ve anlayışıyla yaklaşıyorlar. Gönenli bir müzisyen müzik klipini
yayınlatmak istediğinde günde 5 yayın ile 3 aylığına 10 bin TL istemişler. Yine
ben de program teklifi yapıyorum, aylık 3 bin TL den fiyat açıyorlar. Sadece
TRT para almadan program yayınlıyor, ona da torpillilerden fırsat gelmiyor. TRT
ye de 2 tane program teklifi verdim hala sonuç yok.
Akşam İnsanların evde olduğu ve yoğun televizyon
izlediği saatlerde bir tek işe yarar program yok. Hep eğlence ve reklâm.
İnsanlar yattıktan sonra da belgesel ve hatim koyuyorlar, kimse seyretmesin
diye. Tam bir rezalet. Yasak savma kabilinden. Televizyonların neredeyse % 90 ı
pazarlama kanalı haline gelmiş. Bakın Avrupa kanallarına bu rezaletleri
göremezsiniz. Televizyonla ilgili niye bu kadar ilgileniyorsun derseniz, benim
işim, mesleğim bu. Sinema ve televizyon ile ilgili bilmeyenler için söyleyeyim
3 tane kitabım var. İki tanesi iletişim fakültelerinde ders ve ya yardımcı ders
kitabı olarak okutuluyor. Neredeyse bütün televizyon kanallarının çoğunda benim
kitaplarımdan var. Yani hem sıcak belgesel haber programcısıyım hem de bu
konuda yayınlanmış telif eserlerimiz var.
Yani bu işi seviyoruz, gönüllü yapıyoruz, işimiz bu. Kendimi aynı
zamanda televizyon eleştirmeni olarak ta kabul ediyorum. Beni yakından tanıyan
değerli bir ağabeyim dedi ki, kadir aslında seni bir televizyon kanalına
program müdürü yapmak lazım. Televizyonum olsa ben kesinlikle seni televizyonun
en tepesine koyarım dedi. Ben de ona dedim ki, televizyonun olursa benim
fikirlerim ve çalışmalarım senin işine gelmez ve kovarsın beni dedim. Şimdiki
televizyonculuk o kadar basit ki, aylık 25 bin dolar uydu kirasını ödeyecek
reklâmı buldun mu tamam. Toplumu, halkı,
kültürü, sanatı düşünen yok. Dinleri imanları para olmuş. Üç tane kanal sahibi ve yetkilisinin yüzüne
bunları açıkça söyledim, tık diyemediler. O zaman haklı olduğumu ve
tespitlerimin doğru olduğunu iyice anladım. Bu yazıyı yazdıktan sonra Hakan
Eracar ve Nursen Baykuş isimli iki arkadaşa da okudum. Onlar da bütün
yazdıklarıma katıldıklarını söyledikten sonra yazıyı yayına gönderdim.
Televizyonun temel amacı eğitmek ve eğlendirmek olmalıdır. Şimdi ki
televizyonlardaki yayınlar ise eğlendirmek ve reklâm. Rayından çıkmış bir
televizyon yayıncılığının yeniden gözden geçirilmesi şart. Ben buradan Rütük
yetkililerine, meclise, hükümete, muhalefete,
sivil toplum kurumlarına ve halkımıza sesleniyorum. Gelin bu
televizyonları zararlı olmaktan çıkarıp faydalı olmaya yöneltelim. Herkes
televizyon kuramamalı. Bunun kuralları olmalı. Televizyon kuran kira ödeme ve
tabiî ki reklâm toplama derdine düşmemeli. Gerekirse devlet bu konuda da nasıl
tarıma, sanayiye, ticarete destek veriyorsa bu alandaki girişimcilere de destek
vermeli diyorum.
Sürçü lisan eylediysek veya istemeyerek
birilerini incittiysek af dileriz. Amacımız üzüm yemek bağcıyı dövmek değil
tabiî ki. Duyarlı ve sorumlu vatandaş olmalıyız.
Wikiliaks’in
Öğrettikleri..
Büyük Şeytan Amerika ve İçimizdeki Münafıklar
Günlendir bir Wikiliaks dedikoduları almış başını gidiyor.
Televizyonlar, gazeteler, internet sitesindeki haberler ve ikili sohbetlerin
tamamı bu konu üzerine.
Bir
televizyon kanalı almış mikrofonu çıkmış sokağa, rasgele vatandaşa Wikiliaks
nedir diye soruyor ve cevap almaya çalışıyor. Vatandaş tabiî ki olaydan haberi
yok, ilk defa duyduğu bir kelime. Dolayısıyla yorumu da yok. Bilmediği bir konu
hakkında ne konuşsun.
Yazarları, çizerleri ve siyasetçileri okuyorum, izliyorum onlarda da bir
şey yok. Hep havanda su dövme.
Yahu
birisi şu gerçekleri çıkar açıklar diye bekliyorum. Çıkan da, açıklayan da,
açıklayacak da yok ortada. Vakit gazetesinden Hasan Karakaya ile Star
Gazetesinden Şamil Tayyar’ın dışında kimse bir şey söyleyemedi.
Ben
yazarlığın yanında aynı zamanda tam 33 yıllık bir fotoğrafçıyım. Fotoğrafçılıkta çekim ölçekleri ve açılar
vardır. Genel çekim, yarı genel çekim,
boy çekim, bel çekim, baş çekim diye. Eğer bir adamı baş çekimle çekerseniz
adamı tanıyamazsınız. Bel çekim yaparsanız biraz tanırsınız. Boy çekerseniz
daha fazla, yarı genel çekerseniz biraz daha fazla, genel çekim ölçeğiyle
çekerseniz etrafındakilerle, bulunduğu yeri, mekânı, arkasını, önünü,
yukarısını, aşağısını yani bütün yönleriyle görüntüleyebilirsiniz. Tıpkı bir
insan gibi, olay yeri görüntüleri de böyledir. Bu ölçeği olaylar için de
uygularsanız olayların tamamını görebilir ve tabiî ki ancak o zaman yorumlayabilirsiniz.
Şimdi bu ölçekle, yani genel çekimle, diğer bir
ifadeyle olaya uzaktan, farklı pencerelerden, açılardan ve boyutlardan bakarak
yorumlayalım.
Olayı
uzatmayacağım, çektiğim fotoğrafı
paylaşacağım. Olay şu: Wikiliaks bize
büyük şeytan Amerika ile Küçük şeytan İsrail ve ülkemiz içindeki yerli
münafıkların, yani işbirlikçilerin maskesini düşürmeye ve bizim de bu fotoğrafı
görmemize yaradı.
Nasıl ki Türkiye’de 2002 yılında işbaşına gelen
ve 8 yıldır tek başına iktidar olan; ekonomi, siyaset, insan hakları,
özgürlükler ve demokrasi alanında önemli adımlar atan bir siyasi partiyi,
yerel, bölgesel ve küresel işbirlikçilerle, çeşitli entrikalarla devirmeye
çalışan şebekeler var ise, Amerikada’da demokrat bir iktidarı çeşitli entrika
ve oyunlarla yıkmaya, uzaklaştırmaya çalışan şeytan şebekeleri var.
Nasıl ki ülkemizdeki iktidarın toplumsal dönüşüm
reformlarından rahatsızlık duyan yerli ve yabancı güçler ve işbirlikçiler var
ise, Amerikada da dedesi İslam ve kendisi Hıristiyan olan, İslam’a ve
Müslümanlara sempatiyle bakan, insan hak ve özgürlüklerine önem veren Obama
iktidarından rahatsızlık duyan mahfiller var.
Terör devleti dediğimiz İsrail’i kim
destekliyordu, Amerika. Büyük şeytan, küçük şeytan veya çıbanbaşı dediğimiz ülke
İsrail. Şimdi ise İsrail Amerika’dan eskisi kadar yüz bulamıyor. Türkiye ile de
arası bozuk. Obama da İsrail başbakanına randevu vermedi. İsrail çıldırmasında kim çıldırsın.
Amerikanın içinde yerleşik İsrail uşağı dolu.
Lobiler le ve eylemleriyle Amerikan politikalarına yön veriyorlar ve
aynı zamanda İsrail’i besliyorlar. Besleme kanalları kesilen İsrail, bölgesinde
yaptığı terörist eylemleri Amerika ya, Arrupaya taşıdı. Mossad vasıtasıyla bu
eylemi planladı ve gerçekleştirdi.
Wikiliaks eylemi bal gibi bir İsrail projesi ve korsanlığından başka bir
şey değildir.
Sızan belgelerde, bizim yerli işbirlikçiler ve
münafıklar da suçüstü yakalanıverdiler. Hani o ortalarda naralar atan,
ulusalcılık nutukları veren sözde vatanseverler var ya, şimdi çoğu Ergenekon
davalarında arzı endam edenler. Vay be
ne vatanpervermiş adamlar. Meydanlarda
bas bas bağırıyorlardı, Amerikan uşaklarısınız, ülkeyi sattınız diye. Meğer tam tersiymiş te, kendilerini belli
etmemek için öyle bağırıyorlarmış. Kendilerini belli etmemek için Atatürk ve
bayrağı kendilerine maske yapmışlar. Saman altından su yürütmüşler.
Her şey iyi gidiyor. Hiç merak etmeyin. Ben ümitliyim. Allah tuzak
kuranların tuzaklarını başlarına kakıveriyor. Allah Müslümanlar aleyhine
zalimlere asla zafer nasip etmez. Tabiî ki bizim de içimizde, birbirimizle
zillete düşmememiz kaydıyla.
Bak görüyorsunuz, Allah bir takım insanların
eliyle, bir takım insanları bertaraf ediyor. Allah zalimler topluluğunu asla
huzura ve zafere eriştirmez. Görüyorsunuz Amerika’da fitne ateşini
tutuşturduktan sonra, ellerini ovuşturan ve
zevkle izleyen İsrail devletinin,
kundaklama şüphesi güçlü bir yangınla cayır cayır yanıyor olması, kimsenin
yaptığının yanına kar kalmayacağının en net anlaşılması için önemli bir belge
sayılmalıdır. Allah bir takım günahların cezasını daha dünyada iken insanlara
tattırdığını belirtiyor. Hani çalma kapını, çalarlar kapını derler ya. Veya bu
dünya etme bulma dünyasıdır diye ata sözü de var. Bunlardan ders ve ibret almalıyız değil mi.
Bu Wikiliaks olayının ben tüm dünyaya hayır ve
iyilik getireceğine inanıyorum. Hani bir ayeti kerime var. Sizin hayır
bildiğiniz şey hakkınızda şer, şer bildiğiniz bir şey de hakkınızda hayır
olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz. Buyrulmaktadır. Ben de diyorum ki bu
bizim için şer gibi gözükmüştür, bu anlamda çok yorumlar yapılmıştır ama, ben
bunun hayır olduğuna inanıyorum. Bakınız şimdi anlayamayanlar ileride
anlayacaklar ve iyi ki Wikiliaks ortaya çıkmış diyeceklerdir. Şimdi kırmızı
bültenle aradıkları bu adamı belki ileride dünyanın barış ve demokrasi elçisi
kabul ederek ödül bile vereceklerdir.
Ne kadar kötü bir şey değil mi. Bu vatanda doğup, yaşayıp,
Amerikan ve İsrail uşaklığı ve tabiî ki vatan hainliği yapmak. Savaşta
idam suçudur vatan hainliği. Başarılı bir iktidarı yıkacaklar, kendi menfaat ve
egolarını tatmin için dış güçlerin işbirlikçiliğini yapacaklar. İnsanlığın
düştüğü seviyeye bak. Kuran’da bunlar için esfele sefilin deniyor. Yani
aşağıların da aşağısı, hayvanlardan da çok aşağılarda olanlar anlamında.
Yaşasın vatan hainleri ve yerli işbirlikçileri için Cehennem veya Allah bunları
ıslah etsin, hidayete erdirsin demekten başka aklıma bir şey gelmiyor.
Allah her şeyin hayırlısını verdin.
Gönen Sohbetlerinde
Revizyon / Gönen Bozulmamalı
Yaklaşık altı
aydır Gönen Sohbetlerini yazıyorum. Tabiî ki arzumuz günlük olarak yazmak,
ancak buna zaman bulamıyoruz. Zaman -çok önemli bir sermaye. Tabiî ki yazmak
için de içten gelmeli, toplumla paylaşacağın duyguların enerjin, heyecanın ve
haykırışların olmalı. Yani cemiyetçi olmalısın.
Gönen
Sohbetlerindeki diğer bir arzum da, Gönen’deki başarılı işleri, projeleri,
hedefleri, hayalleri olan sivil toplum kuruluşu temsilcilerini tanıtmak, onlara
destek olmak için röportajlar yapmak ve yayınlamaktı. Bazı arkadaşlarla bu
sohbetleri yaptık ve çok iyi sonuçlar da aldık. Ancak ne hikmetse ileriki
sohbetlerimizde konu ve konuk edineceğimiz kişi bulmakta zorlanmaya başladık.
Venüs FM de de Keşif diye bir program yapıyordum. Orada da konuk bulmakta
sıkıntı çekiyorduk. Sebebine gelince, insanlar nedense toplum önüne çıkmak
istemiyorlar. İşlerini, hedeflerini, hayelelrini açıkça halk ile paylaşmaktan
kaçınıyorlar. Gel konuk alalım sizi denildiğinde boş ver, ne konuşacağız deyip
geçiştiriyorlar. Tabiî ki projesi, hedefi, hayali olan ve işlerinde başarılı
insan bulmakta da zorlanıyorsun. Sorumlusu ve temsilcisi olduğu kurumda hiçbir
başarılı icraatı yoksa adam ne konuşşun ki. Maalesef küçük şehirlerde insanlar
ortaya çıkmıyorlar, çıkmak istemiyorlar. Bir arkadaşım, 2001 yılında Ankara’dan
Gönen’e geldiğimde koluma girdi ve dedi ki bak kardeşim Gönen’de ne ileride
olacaksın ve ne de geride kalacaksın. İkisinin arasında olacaksın. Yani varla
yokun arasında biri olacaksın. İleri gidersen burnunu kırarlar, geride kalırsan
aşağılayıp resil ederler, alaya alırlar. Dört dörtlük bir adam bile olsan, her
gün herkese iyilik bile yapsan, ertesi gün bana az verdi diye yine aleyhinde
konuşmaya, dedikodunu yapmaya başlarlar. Yaranamazsın bu insanlara dedi. Uzun
süre belediyede görevli bir arkadaş da
dedi ki, bu Gönen halkının ekseriyeti
hep senin yüzüne güler, arkanı döndüğünde de dedikoduna başlar,
aleyhinde konuşur demişti. Emekli bir
başkomiser arkadaşı da cami bahçesinde düşünürken gördüm. Ne oldu diye
sorduğumda, İstanbul’dan memleketim diye Gönene taşındım. Bir buçuk yıldır
burada yaşıyorum. İnanın bir tek Allah rızası için sohbet edecek bir arkadaş
bulamadım. Herkes bireysel yaşıyor, menfaatçi, çıkarcı olmuş. Kimse kimseye
menfaati olmadan selam bile vermiyor demişti.
Yine birçok
sohbetimde bende bahsederdim hep buradaki yanlışlıklardan. İnsan sabrediyor ama
bir yere kadar. Kaçıp bu diyarları terk edesi geliyor. Komşular komşu gibi
davranmıyorlar, arkadaşlar arkadaş gibi davranmıyorlar. Akrabalar akrabalık
bağlarını kesmişler. İnanın geçen bu bayramda kendimden büyük bütün
akrabalarımı gidip ziyaret ettim, bayramlaştım. Bayramlaşmadık ne komşu ne
akraba bıraktım. Tabiî ki her şeyde bir kural vardır. Küçükler büyükleri
ziyaret ederler. Şu hale bakın, benim alt komşum daha kapımı çalmış değil, iki
tane kardeşim evime, bayrama, bayramlaşmaya gelmiş değil. İşyerindeki
komşularımı benden küçük olmalarına rağmen her bayram ben gider bayramlaşırdım.
Bu bayram gitmeyeyim bakalım, akılarına gelip te bayramlaşırlar mı diye. Nerede
bayramlaşma, akıllarına gelme.
İnanın evinizde
bile duramıyorsunuz. Gece saat 22.00 da
bir gürültü, matkapla yan komşu duvar
deliyormuş Duvara vurup ikaz ediyorsun, seni tınlayan yok. Çık karşısına kavga
hazır. Gece duvar delinmeyeceğini, komşuların rahatsız edilmeyeceğini hiç
aklına getirmiyor.
İş yerine
geliyorum, çalışmaya başlıyorum, dışarıdan yabancı misafirim de gelmiş
konuşuyoruz. İş merkezinin koridorunda bir ıslık sesi. Adamın biri güpe gündüz,
işyerlerinin tamamı açık olan bir iş merkezinde, işyerlerinin önünden yüksek
sesle ıslık çala çala geçiyor. Birisi de bağıra bağıra türkü söylüyor, diğer
biri de arkadaşıyla bağıra bağıra
şakalaşıyor, sövgülü, küfürlü konuşmalar yapıyor. Ailen ile sokakta yürüyorsun
kocaman kocaman şapkalı adamların ağzında küfür ve sövgü etrafa saçılıyor. Çocukların çoğu zaten küfürden başka bir şey
öğrenememiş. Etrafındakilere hiç saygıları yok, insan yerine koymuyorlar adeta
seni. Adeta etrafındakileri havyan yerine koyuyor. Ben inanın, dağ başında bile
birisi duyar diye ıslık çalamıyorum. Utanıyorum. Benim inancıma göre haya
imandandır. Yani imanı olanlar utanma duygusuna sahiptirler. Misafirlerim adeta şok oluyorlar burası
neresi diye. Mahcup oluyorum, izah edemiyorum. Hem de bu kişiler üç dört kişi,
kocaman kocaman adamlar, ikaz ediyorsun seni düşman belliyorlar ve aleyhinde
konuşmaya başlıyorlar. Yani düşünebiliyor musunuz, ne evde, ne iş yerinde ve
nede bu şehirde insana saygı, sevgi ve huzur kalmamış. İnsan hakları ve hukuku
ayaklar altına alınmış.
Günümüz
toplumunda insanlar arasında insanlık kalmamış, her şey çıkar ilişkilerine
dönüştürülmüş. Söz verip sözünü tutan yok. Bir esnafa parasıyla bile iş
yaptıramıyorsun. Gönen sokaklarında dolaşamıyorum, neden adım başına yaramaz
bir adam görmekten, ona lanet şerrine selam vermekten bıkıyorsun.
Artık görmeyeyim, duymayayım, üzülmeyeyim
diyorum. İnanın, insanın kendisini dağlara, insandan uzak yerlere atası
geliyor. Son zamanlarda sık sık da bunu yapmaya başladım. Bozulmuş bir toplumda
yaşamak ne kadar zorlaşmış. Camiye gidiyorum, camiler de dolup taşıyor. Adamın
birisi camide kazıkladı bedi. O zamandan beri de camiye gelen adamlara da
şüpheyle bakmaya başladım.
İşte bunları
niye anlatıyorum, kendi kendimle sohbet ediyorum. Yani Gönen Sohbetleri
köşesinde sohbet edecek adam bulamayınca, ne yapıyorsun, kendi kendine sohbet
ediyorsun. İşte bende bunu yapıyorum.
Bu yüzden,
artık bundan sonra Gönen Sohbetleri ile Keşif isimli makale köşelerimi
birleştirme kararı aldım. Ve bu birleştirme kararından sonra artık, yerel
anlamda değil, genel, ulusal anlamda yazılar yazacağım. Bundan sonraki
yazılarımdaki tarz şu olacak. Çok güncel meselelere değineceğim. İçtihad-i,
İslami, siyasi, toplumsal ahlak, eğitim, tanıtım, kalkınma ve öz eleştiri
ağırlıklı yazılara yer vereceğim. Tabiî ki bilmeyenler için söylüyorum,
yazarlık hayatına 1991 yılında başladık ve şu ana kadar, 20 nin üzerindeki
dergi ve gazetede 2500 civarında makalemiz yer aldı, yayınlandı. Şu anki
başbakanımız ve dünya mazlum milletlerinin gururu olan Recep Tayip Erdoğan ile
de Gençlik dergisinde 1994 yılında aynı dönemde köşe yazarlığı yapıyorduk.
Yazarlık ve şairlik bir Allah vergisi tabiî ki.
Sohbetlerimize
konuk edeceğimiz kimse bulunmadığı gibi, makale yazacak kimse de bulamıyoruz
maalesef. GönTAM sitesinde, amatör yazarlar bölümü açtık, 10 kişi bulduk, bir
defa yazdılar bir daha arkası gelmedi. Buradan sesleniyorum, içinde yazma azmi
ve isteği olanlar varsa gelsinler yer verelim, yayınlayalım.
Bizim için
kültür ve sanat ekmek ve su gibi gerekli bir ihtiyaçtır. Kültür ve sanat bir
toplumun geçmişini ve geleceğini ayakta tutan en önemli bir unsurdur. Bakıyorum
da kahvelerin çoğunda maalesef yerel gazetelerimiz alınmıyor ve okunmuyor.
Müstehcen içerikli, dedikoduyla dolu kartel gazeteleri doldurmuş kahveleri. Bir
kahveci arkadaşa dedim ki, niye bu gazeteleri alıyorsunuz. Alsanıza; ulusal Taraf, Vakit, Şeni Şafak, Cumhuriyet,
Hürriyet, Yerel olarak da Gönen Postası, Gündem gazetelerini. Her fikirden kişi
doya doya okusun. Doldurmuşsunuz buraya pavyon gazetelerini dedim. Ne yapalım diyor,
halk onları istiyor. Yani kimse direnmiyor, şeytan neyi emrediyorsa halk onu
yapıyor, halk neyi istiyorsa iyi olsun, kötü olsun menfaat icabı o istek yerine getiriliyor.
Bu toplum
düzelsin, iyi güzel olsun diye çalışıyoruz, onun için yazıyoruz. Ama tek
kişinin hareketiyle, istemesiyle olmuyor. Ama şu görüşte olmalıyız hepimiz.
Herkes yamuk olsa da tersine gitse de, bir tek ben kalsam da yinede doğru
olmaya, dik durmaya devam edeceğim demeliyiz.
Ne demiş
Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) “ Benim ümmetimin bozulduğu bir dönemde, benim
sünnetlerimi icra ve ikame edene bir şehit sevabı verilir.” Yani bu dönem,
ümmetin bozulduğu bir dönem olabilir. Herkes bozulmuş diye bizim de bozulmamız,
onlara uymamız gerekmez. Marifet
herkesin bozulduğu bir dönemde, hiç bozulmadan kalabilmek.
Ne mutlu hiç
bozulmadan kalabilenlere. Haftaya aynı gün ve aynı köşede olabilmek ümidiyle
Allaha emanet olunuz.
Cemaat Müessesini
Yozlaştıranlara Fırsat Vermeyelim
Cemaatlerle ilgili bu ikinci yazım oluyor.
Hiçbir cemaate mensup değilim, karşı da değilim, üstelik destekliyorum da.
Cemaatler de Osmanlıda olduğu gibi vakıf müesseslerinin farklı bir versiyonu,
Müslümanların farklı yorumlarla ve hayırda yarış amacıyla bir araya geldikleri,
güç, birlik ve beraberlik oluşturdukları hayırlı oluşumlardır.
Cemaat Arapça bir terimdir 3 ve 3 den
fazla kişilerin oluşturdukları topluluktur. Her ne kadar cemaat denilince insanların aklına her gün dillendirilenler
gelse de. Keşke insanlar
sen şucu sun ben bucuyum benim cemaatim seninkinden daha üstün gibi gereksiz ve
saçma düşüncelerden bir kurtulsalar ve üstünlüğün
ancak takvada (ALLAH cc den en çok sakınmak) ta olduğunu anlasalar.
Sadece cemaatindekilere değil tüm inananla kardeşim deseler ve MÜ'MİNLER ANCAK KARDEŞTİRLER! Ayeti kerimesini zihinlerine
iyice yerleştirseler, ve herkes ulaşabildiği alimlerden ve eserlerinden faydalansalar ve sadece belli kitapları
okumasalar.
Ve bu gruplaşmaların, bölünmelerin İslam düşmanlarının bir oyunu olduğunu,
maksatlarının Müslümanların arasına nifak ve fitne koyarak bizleri parçalamak
olduğunu anlayabilseler.
Oysaki buna müsaade etmemeliyiz.
RABBİMİZ bir, dinimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir ve biz hala neyin
kavgasındayız? Biz ayrı gruplar değiliz, bir ümmettiz. Tıpkı İbrahim peygamber
gibi. Ey Müslüman’lar artık uyanalım, din düşmanlarının bizi bölmesine izin
vermeyelim. Artık Kur- an ve peygamberin sünnetine önem verelim. Rabbimiz
dememiş mi? (peygamber size neyi getirdiyse onu alın, neden nehyettiyse onu
bırakın. Bugün niçin insanlar
kendi cemaatinin görüşünü öne geçirmiş? Nasıl olur da insanlar bu mesele falan cemaatte şöyle
ama bizde böyle diyebiliyorlar? Bu insanlar
kaynağını aynı kitaptan
aynı sünnetten almıyorlar mı acaba. İbni
abbasın mevkufen gelen şu hadisine lütfen dikkat edelim (başınıza taş
yağacağından korkuyorum; ben
Allahın resulü (sav) şöyle şöyle dedi diyorum, siz ise Ebubekir ve Ömer şöyle
şöyle dedi diyorsunuz. Şu anki insanların
şahısları, grupları ve hocalarını bilerek veya bilmeyerek Allah ve resulünün
nasıl önüne geçirdiklerine bir bakalım. Eger ibni abbas, Allah cc ondan razı
olsun, şu halimizi görseydi bizi hangi felaketle uyaracaktı acaba? Başımıza taş
değil kayaların yağacağından mı yoksa.. Harekette birlik olmadıkça fikirde birlik fayda etmez! Ey rabbimiz bizleri dosdoğru yola ilet kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğramış ve sapmışların yoluna değil
Tabiî ki evrensel ve büyük cemaat İslam Cemaatidir.
İşte bende âcizane büyük cemaatin içindeyim.
Rehberim Kuran, önderim Hz Muhammed S.A.V.
İşte Gönen’de muzdarip olduğum güncel bir
konu. Yozlaşmış cemaat mensubu kazığı yemekten bıktım. Müslüman Müslümanı kandırır mı kandırmaz.
Müslüman ne kandırır, ne aldatır ne de
kandırılır ve aldanır. Önceki bir yazımda Cemaat Kardeşliği mi, İslam
Kardeşliğimi!
diye
bir makale kaleme almıştım ve demiştim ki;”Hepimizin malumu ki, ülkemizde
cemaatlerle siyasi patiler artık birbirine karışmış vaziyette. Cemaat taassubu almış başını yürümüş. Son
zamanlarda bazı cemaat mensuplarından müthiş derecede kazık yedim, aldatıldım.
Mesleğim gereği cemaatlerin içerisinde,
sohbetlerinde ve sosyal faaliyetlerinde kısmen, misafir olarak bulunmaya
çalıştım. En azından davete icabet sünnettir yaklaşımıyla tekliflere icabet
ettim. Hem bilgilenmeye, faydalanmaya hem de araştırma ve incelemeye çalıştım.
Gördüm, anladım ve yaşadım ki, cemaatler de artık çığırından yani İslam
dairesinden çıkma eğilimlerine girmişler. Kuran’ın tarif ettiği ve övdüğü
cemaatler yerini, bambaşka bir hizip ve dünyalık menfaat gurubuna yöneltmiş.”
Diye devam etmiştim.
Aradan birkaç ay zaman geçti, birisiyle
bir alış veriş yaptık, para ödemeye gelince bir türlü para alamadık. Oyalama,
mazeret, yalan dolan en sonunda borcunu ödemeden başka çıkar yol kalmayıp
sıkışınca, benim haberim yok, ben almadım, istemedim, öyle konuşmadık, böyle
konuşmadık demez mi hayretler içinde dona kaldık. Söyleyecek laf, söz
bulamadık. Adam açıkça her şeyi inkâr
ediyor, tersini söylüyor. Aka kara diyor. Sonra adamı bir araştırdık ki oooo.
Kaç kişiyle aynı şekilde sorunlar yaşamış, kaç kişiyi aynı şekilde kandırıp
kazıklamış. Filanca kişiyi nasıl
bilirsiniz diye sorduğumuz insanlar beş para etmez adam demezler mi. Üstelik de
bir cemaate mensup olarak biliniyormuş. Bu adamla cami çıkışında bu alışverişi
konuştuk ev yaptık, kendi mekânında da işlemi gerçekleştirdik. Yani alnın
secdeye gidecek, namazdan sonra Müslüman kardeşini inkâr ve yalanla kandırıp,
kazıklayacaksın. Namazlarından gafil bulunanlar ayeti sanırım bunlar için
indirilmiş. İşte cemaatlerin içinde yozlaşmış insanların olduğuna ve bu
yozlaşmanın gün geçtikçe arttığına dair
çarpıcı örneği bizzat yaşadım ve yaşamaya da devam edeceğimiz anlaşılıyor.
İnanın şu küçücük şehirde bir yıl içinde
aynı şekilde tam dört kişiden kazık yedim, yani alacağımı, hakkımı alamadım. Ne
verdiler ne de gelip helâlleştiler. Kulaklarının üzerine yattılar. Ne pişkin
adamlarmış. Bu dört adamın da ne hikmetse hepside aynı cemaate mensubiyeti
bulunuyormuş. Ortak özellikleri hep aynı. Almak, almak, almak.. Vermemek,
vermemek, vermemek. Yani sen onlardan alacaksın, paranı da vereceksin, onları
zengin edeceksin. Ama onlar senden asla almayacaklar, sana paraları gitmeyecek,
nasip olmayacak- yani cemaatten değilsen sana vereceklerini vermeyebilirler.
Cemaat dışındaki kişilerin canıma, malına zarar vermek sanki caiz gibi bir
anlayış sezinledim.
Bu tür kişilere sesleniyorum. Çıkın
cemaatten, uzak durun. O güzide müesseseyi, anlayışı kirletmeyin. İnsanları
cemaatlere ve cemiyetlere karşı soğutmayın, düşman etmeyin. Cemaatin
temsilcilerine ve üyelerine sesleniyorum. Sokmayın aranıza bu sahtekarları.
Artık Gönen’de bir iş ve alışveriş yapacağım bir kişinin ön araştırmasını
yapacağım. Hangi cemaatten diye. Sonradan sürprizle karşılaşmamak için bundan
sonra sorup soruşturacağım. Aldanmamak için daha uyanık olacağım. Bunları niye
yazıyorum, ben bir kazık yedim başkaları da yemesin diye. Bu tür kişileri
içimizde barındırmayalım ve kendimizi de sömürtmeyelim diye.
Burada toplu olarak bir cemaati ve
cemaatleri suçlamıyorum tabiî ki. İsimde
zikretmiyorum, anlayan anlar, anlamak istemeyenler anlamaz zaten. Herkes
kendine bakmalı, kendi kendine sormalı biz miyiz, ben miyim acaba bu bahse konu
kişi veya cemaat diye.
Her cemaati dinlemeye, anlamaya çalıştım
inanın daha çok soğudum cemaatlerden. Bir cemaat mensubu, başka bir cemaat
mensubunu ve liderini öyle yerden yere vuruyor, aşağılıyor, hakaret ediyor, amerikancı ve ajan diyor, bölücü,
hain ve mürtet ilan ediyor ki şaşırmamak elde değil. Adeta Müslüman kardeşinin
ölü etini yiyorlar.
Herkes kendi cemaatiyle övünüyor,
karşısındakini tamamen dışlıyor. Bu ne çirkin bir durum değil mi. Kendi
cemaatiyle övünüyor, karşısındakileri zavallı, doğru yolu bulamamış, rehbersiz,
mürşitsiz, yanlış yolda, cehennem çukurunda olan biri diye ilan ediyor. Belki
beni de kendi akıllarınca öyle ilan ediyorlardır.
Ama
Kur’an tersini söylüyor. Hucûrat 13:”...Biliniz ki, Allah katında en iyiniz,
takvası en ziyade olanınızdır. Şüphe yok ki Allah alimdir, her şeyi bilen
de, her şeyden haberdardır.
İslam kardeşliğinin yerini, adeta cemaat
kardeşliği almış. Yani ümmet bozulmuş
deforme olmuş. Oysa Kur’an bakınız ne buyuruyor.
Hucûrat 10: ”müminler (dinde) ancak kardeştirler.
Bu cemaat mensuplarından, ve tabiî ki
günümüzdeki birçok insanın kendi menfaatlerine sözlerini tutmadıklarını ve
anlaşmalarına bağlı kalmadıklarını, hatta açık açık yalan söylediklerini, sözlerini ve vaatlerini inkâr ettiklerini
bizzat mağduru olarak gördüm ve yaşadım. Oysa Kuran bakınız ne buyuruyor.
Maide 1: ”Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında verdiğiniz söz ve
yaptığınız bağlantıları yerine getirin”.
İsra 34: ”Bir de ahdi (yapılan
sözleşmeyi) yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıyamet günü)
sorumludur”.
Tevbe.119: ”Ey müminler!
Allah’tan korkun (fenalıklardan sakının) imanında ve sözünde doğru olanlarla
beraber olun.”
Allah hepimizi haram yemekten, kul
hakkına tecavüz etmekten korusun. Gerçek Müslümanlıktan, Kuran’ın nurlu
yolundan ve peygamberimizin önderliğinden ayırmasın.
Önemli Açıklama:
Bundan sonraki yazılarım inşallah yerel
değil genel anlamda ve konularda olacaktır. “Gönen Sohbetleri/ Keşif” adıyla
yayınlanacak makalelerim, inşallah haftada bir veya birkaç kez olabilecektir.
Dileyen herkes yazılarımı www.kesiftv.net
sitesinden de takip edebilir. Yine nasip olur, bir aksilik çıkmaz ise Keşif
adındaki köşe yazılarımız, çok önceden yaptığımız bir mutabakat gereği,
ülkemizin sevilen, etkili ve güçlü gazetesi olan Vakit te de yayınlanacaktır.
Tabiî ki önümüzdeki günlerde Keşif
programına da yeniden başlayacağız. Hangi televizyonda olur belli değil ama,
ulusal bir televizyonda olacak ve dünyanın her tarafından izlenecek. Bu sefer
uzun soluklu bir koşuya çıkıyoruz. Türkiye ve Balkanlarda bu programı
yapacağız. Balkanlar, yani eski Osmanlı topraklarında. Bosna, Makedonya, Üsküp v.s. Programı
Senegalli zenci Müslüman Mustafa Sabuyla birlikte sunacağız. Bu da büyük bir
sürpriz olacak. Belki televizyonlarda bir ilk olacak. Bize tabiî ki sponsor
lazım. Televizyon kanallarının hiç biri TT haricinde, maalesef para almadan program yayınlamıyorlar.
Televizyonların her şeyleri para para para olmuş.
Bizde bu
para kaynağını oluşturmaya çalışıyoruz. Gönen’den destek yok. Gönenin
zenginleri maalesef ortaya çıkmıyorlar. İnanın geçen bir sohbette bahsedildi,
ayda 20 milyon TL kira geliri alan bir hacı teyzeyi konuşuyorlardı. O hacı
teyze bize programın yayınlanması için aylık 20.000 TL aldığı kiralardan şöyle
2.000 TL cik bir kaynak verse biz neler neler yapacağız ama. Sohbetini yapan
kişiye sordum, GönTAM’a bağış istesek, 20 TL aidat verir mi dedim, vermez,
alamazsın dedi. Buradan seslenelim yinede, program için zenginlerimizin,
hayırseverlerimizin desteklerini bekliyorum.
Belki birisi çıkar diye. Malum bizim programlarımızın içeriği
belli. İnsanlığın iyiliğine, hayrına
olacak dosyaları işliyoruz, toplumun bilgilenmesine, eğitimine, kalkınmasına
faydalı olacak konuları ele alıyoruz.
Üzerine Ölü Toprağı
Serpilmiş Bir Gönen
Gönen’in üzerine adeta bir ölü toprağı
serpilmiş gibi. Adeta Gönen’de bir yaprak dahi kıpırdamıyor. İnanın heyecanım bitti tükendi. Gönen ile ilgili
onlarca, yüzlerce güzel projem ve
düşüncem vardı. Ama son zamanlarda ne heyecanım, ne planım, ne düşüncem kaldı.
Karşında hayallerini, hedeflerini, projelerini paylaşacak birisi, bir muhatabın
yok ki. Kiminle paylaşacaksın. Televizyon programı yapayım, Gönen’i, Gönenin
değerlerini, potansiyelini tanıtayım diyorsun sana evet diyecek, şöyle yapalım
böyle yapalım diyerek karşısına alıp konuşacak, tartışacak, muhatap olacak
birisi yok karşında. Kaplıcaları arıyorsun şöyle bir projem var, ne dersiniz,
destek olurmusunuz diye, yönetim bilir denilip top taca atılıyor ve kibarca
baştan savuluyorsun, dağ ılıcasını arıyorsun muhtarlık bilir, tanıtıma
ihtiyacımız yok denilip bertaraf ediliyorsun. Hiç kimse fikirlere, tekliflere
açık değil. Senine anlamak, ne dinlemek
istiyorlar. İnsanı takan da, sallayan da, muhatap alanda, cevap verende yok
kardeşim.
Bir projen, fikrin var meşhur süt
fabrikasını arıyorsun, randevu almak istiyorsun on defa arıyorsun bir türlü
randevu alamıyorsun, hep işleri, toplantıları var. Belediyeyi arıyorsun
görüşelim diyorsun, randevu alamıyorsun, randevu alıyorsun görüşemiyorsun,
görüşüyorsun sonuç yok. Randevu için başkan müsait olunca biz seni ararız
diyorlar aradan 4 -5 yıl geçiyor bekliyorum arayan da soranda, özür dileyende
yok. Bir iş adamına, zengine gidiyorsun, şunu yapalım diyorsun, yaza gel diyor.
Yazın gidiyorsun, kışın gel diyor. İnsana insan olduğu için saygı bile yok şu
Gönen’de. Kul hakları ayaklar altında. Bu yüzden zenginleri, ilçenin ilgili ve
yetkililerini hiç sevemedim.
En son köylerimizin tanıtım filmlerini
çekelim yayınlayalım, çok iyi olur dedim, herkeste fikrime katıldı çok iyi olur
dediler. Tam beş köye gittim. Kendi
arabamla, kendi gazımla, kendi kameramla,
köye gittik minareye çıktık köyün içini dışını çektik, saatlerimi,
günlerimi verdim. Bir vatandaşa 40 lira
verseniz minareye dahi çıkaramazsınız, biz bedava minareye çıktık, üstelik
takım elbisemizle bütün örümcek ve kuş yuvalarını da temizledik. Dedim ki bütün
bunların hepsi benden, yani beleş. Ancak ben bu filmi 3-4 saatte aktaracağım,
3-4 saatte montaj yapacağım ve internete yükleyeceğim. Yani en az 8 saat
üzerinde çalışacağım. İnternette sürekli
kalacak. İnternet yüklemesi ve teknik
malzeme masrafları da olacak. Bütün bunlar için sadece 30-40 TL bir masraf
oluyor onu da bari siz karşılayın bu güzel projeyi gerçekleştirelim, köyünüze
hizmet yapalım dedim.
Çektiğim köy programları hala arşivimde
bekliyor. Sonuç, arayan soran, masrafını karşılayan, yap, yükle yayınla diyen,
gelen giden arayan soran yok. Muhtarların bazıları da maalesef her şeyi
bedavaya getirmeye çalışıyorlar, birilerinden, senden istiyorlar, bekliyorlar.
Ben kimim ki, altı üstü 904 tl emekli maaşı alan birisiyim. Benim de 3-4 bin
lira maaşım olsa neler yaparım neler. 904 lira maaş yetmiyor işte.
Kitap projem
var, muhtarlıklar destek vermiyor, bir
oda başkanını aradım, Köylerimizi Tanıyalım diye bir kitap hazırlıyorum, buna
sponsor olun ve bastırın diye. Adam hemen boş ver köyleri, kitap bastıracaksın da
ne olacak dedi. Anlayış bu, zihniyet ve bakış açısı bu.
Sen istediğin kadar yırtın içinde
yaşadığım şehrimizin kalkınması, modernleşmesi, güzelleşmesi için bir şeyler
yapalım diye. İnanın insanların neredeyse hepsi aynı zihniyette. Alalım, yiyelim,
içelim, gezelim, tozalım kendi işimize bakalım, kendimizi mutlu edelim.
Gönen’i, Gönen halkını düşünen yok. Etrafı amaçsız, gayesiz, hedefsiz,
heyecansız, içi boş adamlar sarmış.
Göneni düşünüyorlar, halk için çalışıyorlar gibi gözüküyorlar, öyle söylüyorlar
ama ben inanmıyorum arkadaş. Görünen köy kılavuz istemez. Aynası iştir insanın
lafa bakılmaz. Hani bir şarkı sözü var, Bir Şeyler Yapmalı diye. bir şeyler
yapmalı diyen yok, yapan yok, yapma niyetinde olan yok. Birilerinde iyi bir
şeyler görelimde ödül verelim diyoruz, ödül verecek kimse bulamıyoruz.
İnanın şu Gönen’den sıkıldım, bunaldım.
Her kurumun, yetkilinin, kişinin üzerine adeta ölü toprağı serpilmiş gibi. Birliktelik yok, istişare yok, iş birliği
yok, oturup konuşma, icraat yok, hizmet aşkı ve heyecanı yok, en azından ben
göremiyorum. Olanlar da kaplumbağa hızıyla ilerliyorlar, mesafe alamıyorlar.
Bir durum tespitini sizinle paylaşmak
istiyorum. Beni Gönen Kent Konseyine üye yapmışlar. Kent konseyinin
komisyonları var. Bir tanesi de Turizm ve Tanıtım Komisyonu.
Bir de Trafik Komisyonu var. Ben GönTAM
olarak Gönen’i tüm dünyaya tanıtmaya çalışıyorum. 3000 tane Gönen ve civarıyla ile ilgili video filmini
internette yayınladık, bireysel video
yayıncılığında Türkiye ve Dünya
rekorunu kırdık. Dışarıdan arayan biri
önce bize ulaşıyor, Gönen ile ilgili bilgi alıyor. Gönen’in gidilmedik,
araştırılmadık yerini, çekilmedik fotoğrafını, tanıtılmadık mekânını
bırakmadık. Japonyadan ve Hollanda dan turist kafilelerini bile getirerek
ilçeyi gezdirdik. Bütün bu gerçekler ortadayken bizi hangi komisyona layık
görüp te üye yapmışlar biliyor musunuz. Trafik komisyonuna hem de asil değil
yedek üyeliğine layık görmüşler.
Benim trafik komisyonuyla ne işim olabilir
ki Allah aşkına. Ben iletişimciyim, reklâmcı, tanıtımcı, araştırmacıyım. Beni illa bir komisyona vereceksen Turizm ve
Tanıtım Komisyonuna layık değil miyim. Bu tanıtım işini bizden daha iyi
yapanlar mı var Gönen’de. Anlayış ve uygulama bu işte Gönen’de. Kasıt varmıdır,
yokmu dur onu bilemem. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Kemal Çoban isimli çok
sevdiğim değerli bir dostum, bizim için, aynen “Gönen’in Gogulu” tabirini
kullanıyormuş. Ne ararsa, kimi ararsa GönTAM sitesi üzerinden buluyormuş.
İnsanla sanki dalga geçiyorlar. Kent konseyi komisyonlarını sanki çalışmasın,
çalıştırılmasın, bir hizmet ve proje üretilmesin diye özel olarak
oluşturmuşlar.
Bundan sonra Kent Konseyi toplantılarına
da gitmeyeceğim. Bana davetiye
göndermesinler. Gittim de ne oldu. Hiçbir şey olmadı. Boşu boşuna vaktimi
öldürdüm. Evimde oturur dinlenirim daha iyi.
Artık bundan sonra ne belediyeden ne de
kaymakamlıktan randevu de istemeyeceğim, görüşmede yapmayacağım. Gönen Gönen Gönen dedikte ne oldu. Çalışmayan, üretmeyen, düşünmeyen, toplum için hiçbir enerjisi ve sinerjisi
bulunmayan içi de dışı da boş insanlar daha makbul oluyor ve itibar görüyor bu
şehirde. Onlara efendi, bey muamelesi yapılıyor. Demek ki toplumumuz böyle istiyor. Her halk
laik olduğu şekilde yönetiliyor.
Artık karar verdim. Gönen ile ilgili tüm
projelerimi askıya alıyorum. Hiçbir şey yapmayacağım Gönen için. Kısa süre
sonra Televizyon programına başlayacağım Marmara bölgesinden Balkanlara doğru
yani eski Osmanlı topraklarına doğru yelken açacağım. Keşif programıyla tüm
insanlığa ve dünyaya hizmet yapmaya çalışacağım Allah’ın izniyle. Gönen’den de,
Gönenliden de, Gönenin ilgili ve yetkililerinden de hiçbir isteğim, arzum ve
beklentim yok.
Yerel de, küçük şehirde insan böyle
yıpranıyor. Etrafında değerli insana, insana ve projelerine değer
verenlere rastlayamıyorsun. Herkes kendi
çıkar ve menfaati peşinde. Bu toplum düzelir mi hiç. Birçok arkadaşım demişti,
sen Göneni terk et. Bu insanlara yaranamazsın, yıpranır, yıpratılırsın
diye. Ben de olsun ben memleketime hizmet
yapacağım dedim. Üzerine ölü toprağı
serpilmiş bir şehirde daha ne yapabilirsin ki. Gördüm ki, küçük şehirde, küçük
insanlar, küçük işlerle uğraşıyorlar. Büyük işler tutanlar yok ve büyük işler
tutmaya çalışanlara da ilgi ve destek yok. En iyisi enerjimizi başka uğraşlar
ve hizmetlerde tüketmek. Toplum o hizmete laik değilse kimseye zorla iyilik
yapamazsın.
Gönen’de kalacağım, burada oturacağım,
ikametgâhım, adresim Türkiye’nin Gönen mahallesi olacak ama Türkiye ve Dünya
genelinde çalışacağım. Yeni rotam bu. Gönen ile ilgili her projeyi askıya
aldım. Bize randevu veremeyenler,
hizmetlerimize takoz olanlar,
projelerimizi şu ya da bu şekilde engelleyenler, engelleyenlere ses
çıkarmayanlar, bize şaşı bakanlar
kimlerse onlar düşünsünler. Ve isterlerse ellerine kına yaksınlar. Şayet
vicdan, duygu ve düşünce dünyaları var ise.
Biz inanan insanlarız. Hem dünya ve hem de
ahiret için çalışanlardanız. İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır
hadisini düstur edinmişiz. Bizim için mekân önemli değil hizmet önemlidir.
Madem Gönen’de, Gönen halkı ve yetkilileri olarak bize hizmet yaptırmadınız,
tanımadınız, tanımak, görmek, bilmek istemediniz, biz de başka yerde yaparız.
Allah’ın arzı geniş. Kıyamet gününde herkes yaptıklarının hesabını verecektir.
Biz bir imtihanda ve yarıştayız. Allaha
emanet olunuz. Haftaya Gönen Sohbetlerinde başka bir mevzuda buluşmak üzere
hoşça kalınız.
Sivil Toplum Kuruluşları
Kaça Ayrılır
Osmanlıda sivil toplum kuruluşları vakıf
ve derneklerle temsil edilir, teşkilatları bu statüyle işlem yaparlardı.
Şu anda Avrupa da da sivil toplum
kurumları çok etkin ve aktif durumda.
Sivil toplum kuruluşları demek aynı zamanda demokrasinin en avzgeçilmez
unsurları demektir. Örgütlü toplumum
karşılığı sivil toplumdur.
Sivil toplum kuruluşları kaça ayrılır
dersek, iki gurupta değerlendirebiliriz.
1.Gönüllü sivil toplum
kuruluşları 2. Zorunlu sivil toplum kuruluşları.
Zorunlu sivil toplum
kuruluşlarına örmek göstermek istersek Eğitim, İşçi, Memur Sendikaları, Ziraat
Odası, Ticaret odası, Esnaf odası, Ticaret borsası, Şoförler Odası, Tarımsal
Kalınma ve Kredi kooperatifleri, üretici birlikleri v.s. Yani belli iş ve
meslekleri icra edebilmek için özel kanunlar ile devlet tarafından kurulan,
kurulması ve işletilmesi teşvik edilen kuruluşlardır diyebiliriz. Bu sivil
toplum kuruluşlarının çoğu mecburen kurulması gereken kuruluşlardır. Gönüllülük
esasına bağlı değil, zorunluluk esasına bağlıdır.
Mesela Türkiye’de Ziraat odası olmayan bir
il veya ilçe yoktur. Bu odalara siz yani belli bir mesleği ircaa edenler veya
belli işlerini halletmek isteyenler mecburen üye olmak ve aidat ödemek
zorundadırlar. Kanuni ve yasal yaptırımları vardır.
Gönüllü sivil toplum kurumları da
genellikle dernekler ve vakıflardır.
Belli bir kesime, zümreye, gruba veya toplumun geneline hizmet edenler
şeklinde hedefleri, amaçları, kitleleri olur. İşte gerçek gönüllü sivil toplum
kuruluşları bunlara denir.
Zorunlu sivil toplum kuruluşları günümüzde
devlet kurumlarından farksızdır. Mecburi aidat ödeyen üyeleri, gelirleri,
bütçeleri vardır. Hatta çoğunun genel
merkez binaları, otelleri, kampları, sosyal tesisleri, araçları vardır. Bir
nevi özel ticari işletme veya holding gibidirler. İdaresi zor değildir. Göreve,
yani yönetime, başkanlığa herkes talip olur. Kavgalar, gürültüler, çekişmeler,
yarışlar, rekabetler yaşanır. Amaçlar karışıktır. Hizmet yapacağız, edeceğiz
onun için varız derler ama çoğu, görevi aldığında kurumun bütün imkânlarını
kendi ve yandaşlarının çıkar ve menfaatleri için kullanmaktan geri durmazlar.
İnsanlarımız nedense hep kolay işlere,
rantı, geliri, havası, forsu, koltuğu, imkânları olan yerlere, görevlere talip
olurlar.
İşte gönüllü sivil toplum kuruluşları bu
almamda çok daha önemlidir. Oralara herkes talip olmaz, üye olmaz, aidat
ödemez. Yönetime kimse talip olmaz. Ama gerçek, hakiki, içten gelen sivil
toplum kuruluşları işte bunlardır.
Dernekler, vakıflardır. Hiçbir çıkar ve
menfaatiniz yok. Toplum için hayır, iyilik, hizmet sevdanız var ve bir şeyler
yapmak istiyorsunuz. Yani alınca memnun olanlardan değil, verince memnun
olanlardansınız.
Ben zorunlu sivil toplum kuruluşları
üyelerine hiçbir şey demiyorum, ancak ne kadar gönüllü sivil toplum kuruluşu
üyesi varsa hepsini tebrik ediyorum.
Osmanlıda böyleydi, şimdi Avrupa da böyle.
Ancak Türkiye’de ve tabiî ki Gönen’de böylemi. Hayır hiç de böyle değil. Avrupada, örneğin İsveç’te 8.milyon nüfus
var, sivil toplum kuruluşlarına üyelik sayısı 35-40 milyon. Yani orada her bir
vatandaş en az 5-6 sivil toplum kuruluşuna üye. İşte modern toplum olmak
buradan başlıyor.
Ben soruyorum Gönen’deki zenginlere,
eğitimcilere, imam hatiplere, esnafa, memura, işçiye, köylüye. Hanginiz, hangi
derneğe veya vakfa üye ve aidat ödüyor veya gönüllü hizmetlerinde
bulunuyorsunuz.
İnanın araştırsanız veya şöyle kendinize
ve etrafınızsa sorsanız şu şehirde bir tek derneğe, vakfa üye olmayan,
hayatında bir yere zerre kadar karşılıksız aidat ödemeyen yüzlerce, binlerce
insan bulursunuz.
Bana bunları nereden biliyorsun derseniz,
açık açık konuşmaktan zevk alırım. Tam
33 yıldır gönüllü sivil toplum kuruluşlarının içindeyim. 1978 yılında Gönen
Milli Türk Talebe Birliği Derneğinin kitaplık kolu sorumlusu olarak başladım ve
şu ana kadar tam 33 yıldır sivil toplum
çalışmalarına devam ediyorum. Gönen’de,
Gönen Tanıtım Araştırma İletişim Bilim Proje ve Rehberlik Merkezi açılımıyla
GönTAM’ı 2005 yılında kurduk, yani tam 5 yıl oldu. Beş yıl içinde kimler geldi
kimler geçti. Ne insanlar ne adamlar
tanıdım. Üyelerden hiçbir aidat
alamıyoruz, vermiyorlar, veremiyorlar.
Bu güne kadar inanın bir Allahın kulu GönTAM’a gelip te ben derneğin
projelerinde görev almak istiyorum, bana görev verin, benimde bir iyiliğim,
hayrım, katkım olsun diyene rastlamadım. Herkes almaya, istemeye geldi. Vermeye
gelene rastlamadım. Gel seni derneğe üye yapalım dediğimde, cevap aynen şu. Üye
olursam benim ne menfaatim olacak, bana ne faydası olacak. Nefret ettiğim biz
söz bu. Bana ne faydası olacak. Benim
topluma bir faydam var mı, olamazmı, niye yok diye sormuyorlar kendilerine.
Lanet olsun böyle konuşanlara. Hepimiz
toplum ve cemiyet menfaati için çalışmalıyız. Kalkınma ve refah düzeyi bu
şekilde olur. Tabiî ki tek tük de olsa kendiliğinden bağış yapanlar, aidatını
düzenli ödeyenler oluyor, onlara da haksızlık etmeyelim. Ama istisnalar kaideyi
bozmuyor. Günümüz toplumunun fotoğrafı bu işte. Veren el alan elden üstündür
diye bir hadisi şerif var. Bizim toplumumuz bunun tam tersini uyguluyor. Alan
el olmak daha iyi anlayışında.
Ben diyorum ki ey Gönen halkı, ey
zenginler, ey kendini kültürlü, tahsilli, medeni sayan, bir sohbete oturduğunda
mangalda kül bırakmayanlar. Söyleyin ve
kendi kendinize sorun. Kaç tane sivil toplum kuruluşuna karşılıksız olarak
üyesiniz, gönüllü olarak, maddi ve manevi bu topluma yaptığınız bir iyilik,
güzellik, hayır, hasenat varmı. Yoksa hep şahsi ve bireysel çıkar ve
menfaatleriniz peşinde mi koşarsınız.
Özellikle zenginlerimiz sivil toplum
kuruluşlarının yanından bile geçmiyor. Alıp bir derneğin kirasını, proje
giderini üstlenemez lermi. Parası varsa bir okul yaptırıp, kapısına kocaman
tabelayla adını yazdırıyor, herkese ilan ediyor. Ne gerek var, Allah bilmiyor
mu sanki o hayrı senin yaptığını.
Sivil toplum kuruluşlarını desteklemeliyiz,
içinde ve projelerinde yer almalıyız. Desteklemeliyiz, en azından
kösteklememeliyiz.
İnanın GönTAM olarak her yıl Gönen’de
araştıralım soralım ve sivil toplum kuruluşlarına üstün hizmet ödülü ve
takdirname verelim diyoruz. Ama maalesef ödül verecek kurum ve kişi bulmakta
zorlanıyoruz.
İlçemizde yaklaşık 150 civarında sivil
toplum kuruluşu var. Odalar, sendikalar, vakıflar, dernekler, partiler bu
rakama dahil.
Sivil toplum kuruluşlarının özellikle
derneklerin topluma çok da iyi derecede hizmet sundukları söylenemez. Bazı
sivil toplum kuruluşları da zaten lokal işetmeciliği yapıyor. Ben şahsen
gazino, bar pavyon gibi çalışmalar içinde olan, amacından uzak çalışan,
insanlığa fayda yerine zararı olan dernekleri zaten tasvip etmiyorum. Kimseye
bunları destekleyin de demiyorum. Seçici olmalıyız. Topluma faydası olan, İyinin, doğrunun, güzel
olanın yanında yer almalıyız.
Her fırsatta gerek iktidar
mensupları, belediye başkanları,
kaymakamlar ve diğer resmi kişi ve makamlar sivil toplum kuruluşlarının yanında
olduklarını, desteklediklerini
belirtiyorlar.
Hangi sivil toplum kuruluşlarını
destekliyorlar ben bilemiyorum. Zorunlu sivil toplum kuruluşlarını mı, gönüllü
sivil toplum kuruluşlarını mı o net değil. Ama şunu iyi biliyorum ki, Gönen’de
yediden yetmiş yediye herkesin tanıdığı, en azından duyduğu, bildiği ve hatta
86 yaşındaki Basri Parmaksız amcanın bile ilk defa internete girdiğinde
Gönen’i GönTAM dan öğrendiğini ve
GönTAM’ı bu şekilde tanıdığını biliyorum. Türkiye’nin hatta dünyanın
tanımaya başladığı ve internet üzerinde Gönen ile ilgili 18 internet
televizyonu, 20 tane video kanalı ve paylaşıma sunulan 3.000 videosu olan ve
tam 9 milyon civarında kişi tarafından izlenen, video çekme, kurgulama, yükleme
ve izlenme başarısı gösteren GönTAM’da ben hiç bu yetkililerden bir kimseyi
görmedim, göremedim. Herhalde GönTAM’ı bilmiyorlardır, hiç duymamışlardır diye
düşünüyorum ve yorumu sizlere bırakıyorum.
Gerçek ve gönüllü bir sivil toplum
kuruluşunu yürütmek gerçekten zor zanat ve aynı zamanda, bir o kadarda kutsal
bir görev.
Ay sonu geliyor kira elektrik, telefon,
internet, sekreter, yakıt, kırtasiye daha neler neler. Bulup buluşturarak
ödemek için ne mücadeleler veriyoruz. Zaman geliyor aldığın maaşından karşılıyorsun. Bir o kadar da çevredeki fitne ve
fesatçılara karşı mücadele veriyorsun. Yedi derler, içti derler, çaldı çırptı,
dolandırdı, kazandı, köşeyi döndü derler. Çıkarı ve menfaati olmazsa bu işleri
yapmaz derler. Derlerde derler. Yani
herkes kendinden pay biçer, senide öyle görmek ister.
Neyleyelim, imtihan dünyası bu. Herkes
görevini yapacak. Şeytan şeytanlığını yapacak ki, imtihanın sırrı gereği günah
ve sevap, ceza ve mükâfat, cennet ve cehennem yaratılmıştır.
Ben acizane herkese mutlaka sivil toplumcu
olmalarını, bu tür kurum ve kuruluşlarımızı desteklemelerini, tabiî ki yanlış
iş yapanlarını da kösteklemelerini tavsiye ediyorum.
Benim referansım her şeyden önce Kuran ev
hadislerdir. Bakınız yüce kitabımızda bu husularla ilgili neler buyruluyor.
Bakara 177: “Yüzlerinizi (namazda) doğu ve batı tarafına
çevirmeniz hayır ve taat değildir. Fakat hayır ve ibadet, Allah’a, ahrete,
meleklere, Allah’ın indirdiği kitaplara
ve peygamberlere iman edenin ibadetidir ve Allah sevgisi üzere yahut mala olan
sevgisine rağmen, malı (fakir) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa,
dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekat
veren kimsenin; ahitleştikleri zaman sözlerinde sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntı
hallerinde, cihat ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları
taşıyanlar, Hak’ka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahipleridir.”
Al-i İmrân 30:”Kıyamet gününde herkes; dünyada yaptığı
hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacaktır; ve ister ki, kötülüklerle
arasında uzak bir mesafe bulunsaydı….”
En’am 123:”Mekke’de olduğu
gibi, her beldede de en büyük günahkarları (Mücrimleri – yüksek), mevkide
bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar. Hâlbuki onlar hileyi ancak kendilerine
yapıyorlar da farkında değillerdir”.
En’âm 160:”Kim hayırlı ve
güzel bir amelle gelirse, ona on misli sevap verilir. Kim de bir günah ile
gelirse, ona ancak misli ile (günahı kadar) ceza verilir. Onlar (gerek iyilik,
gerekse kötülük yapanlar) haksızlığa uğratılmazlar”.
Zilzâl 7- 8: ”Zira kim
zerre miktarı bir hayır işlerse mükâfatını görecek, kim de, zerre miktarı bir
kötülük yaparsa, onun da cezasını görecektir”.
Gönen Sohbetlerinin bu haftaki konusu
da burada sona erdi. Şayet sürçi lisan eylediysek veya birilerine fazla
dokunduysak, özür diler helallik isteriz.
Gönen’in Zenginlerini
Nasıl Bilirsiniz ....
Hayatımda hiç zengin olmadım, aslında olmayı da istemedim hiç. 1978
yılında girdiğim MTTB yani Milli Türk Talebe Birliğindeyken ağabeylerimiz
vardı. Bize önderlik ve öncülük ederlerdi. Kimisi üniversite mezunu kimisi de
lise mezunuydu. Örnek hal ve davranışlarıyla onları takip eder, taklit etmeye
çalışırdık. O zaman bir şuur edindim. Ben de ileride hep soysal kültürel
vakıfsal gönüllü hizmetlerde bulunacağım. Dünyalık için gerekli rızkımı elde
etme imkânı sağladığımda hep halka, topluma ve cemiyete hizmet anlamında
gönüllü vakıfsal çalışmalarda bulunmayı hayal ettim. Hayalimi elhamdülillah bir
nebzede olsa gerçekleştirdim. Memuriyetim süresince hep ekstra olarak gönüllü
sivil toplum kuruluşlarının içerisinde, çalışmalarında, projelerinde, sosyal,
kültürel çalışmaların içinde bulundum. Emekli olduktan sonra da tam mesai bu
hizmetlere devam ettim ve ediyorum. Bazen hesap ediyorum günde 18 saat
çalışmışlığım oluyor yani 8+8=16 eder, iki mesaiden de fazla günlük mesai
yapmış oluyorum. Eğer verimli çalışamadığım olursa o gün strese giriyor
üzülüyorum. Hani bir hadis vardı “iki gününü eşit geçiren bizden değildir”
diye. O hadise uymaya çalışıyorum. Kendimi “ İnsanların hayırlısı insanlara
faydalı olanıdır” hadisine endekslemeye çalışıyorum.
Ara sıra bazı kendini bilmezlere
rastlıyorum, bu kadar çok niye
çalışıyorsun, ne yapacaksın bu kadar parayı diyorlar. En nefret ettiğim ve
sevmediğim kişiler işte bunlar. Hayatta bir baltaya sap olamamış, kendi çıkar
ve menfaatlerinden başka zerre kadar topluma, çevresine bir hayırları dokumamış
adamların görüşü, düşüncesi zikri fikri bu işte. Bir atasözü var “Kör yer içer
de kendinden pay biçer” diye, yani kısacası kendilerinden pay biçiyorlar.
Herkesi kendileri gibi sanıyorlar, biliyorlar.
Gelelim Gönen’e ve Gönen’in zenginlerine.
Gönen’de gerçekten çok zenginin olduğu konuşuluyor. Evleri, villaları, katları,
yatları, emlakları, inşaatları,
apartmanları, arabaları, forsları, düğünleri, takıları konuşuluyor da pek hayır
hasenat ve iyilikleri konuşulmuyor nedense.
Okul, cami, köprü, kütüphane, misafirhane,
çeşme, kültür evi yaptıran, fakir fukara giydiren, öğrenci okutan, eğitim ve
bilime destek olan, vakıf, dernek kuran veya vakıflara ve derneklere destek
olan, çevresine çeşitli şekil ve içeriklerde hizmet eden zengin duymadım hiç.
Duyan varsa söylesin.
Tabiî ki hiç böyle kişi yok anlamı çıkmasın bu
söylediklerimden. Hayırsever zenginler mutlaka var tabii ama yüzde bir mi
dersiniz, binde bir mi yoksa onbin de bir mi orası tartışılır. Ama istisnalar
kaideyi bozmuyor.
Mesala ben Gönen’de hiç zengin
tanıyamadım. Bir sivil toplum kuruluşunun
başkanıyım, asil ve onursal olmak üzere iki bine yakın üyemiz var, içlerinde
bir tane zengin yok. Hep fakirler, garibanlar, orta gelir düzeyindeki insanlar
bizim üyelerimiz. Fayda varsa onlardan fayda var. Zenginler derneklerde,
vakıflarda, sosyal kültürel faaliyetlerde yok ne hikmetse. Zamanında 10
civarında zengini derneğe üye yapmıştık. Aradan aylar geçti biriken 75 TL
aidatlarını, en az 5 er defa istememize rağmen bir türlü alamadık, veremediler.
Sonra, toprak ağası bu zenginleri ve diğerlerini dernekten çıkarmak zorunda
kaldık. Ondan sonrada birçok kişi dernekten ya ayrıldı ya çıkarıldı. Hepsinin
de ortak özelliği zengin olmaları. O zamandan beri Gönen’in zenginlerine
mesafeliyimdir ve şüpheli yaklaşırım. Nedense parayı çok seviyorlar, çok para
lazım onlara. Doymuyorlar paraya.
Allah dileyene dilediğini
verir. Zengin olmak istersen, çalışırsan sana zenginlik, mal mülk verir. Makam
istersen makam sahibi yapar. İlim istersen ilim sahibi yapar. Ama hepsi Allah
tarafından bahşedilir, lütfedilir ve imtihan sırrının gereğidir.
Acaba merak ediyorum, Gönen’de malının hesabını yapıp zekat veren zenginlerimiz var mı.
Veyahut soruyu şöyle de sorabilirim. Zekat vermeyen zenginimiz var mı.
Gönen’de öyle zenginlere
şahit oldum ki, adamın 8-10 tane dairesi, 5-6 tane dükkanı, hatta 30-40 tane
dükkanı olan bile var. İşi gücü bunların kiralarını toplamak. Topluyorlar sonra
ne yapıyorlar onu ben bilemiyorum, sanırım onlarda bilemiyordur. O para
yetmiyordur, geçim sıkıntısı çekiyorlardır. Bu tiplere şahit olmuşunuzdur. 15 milyon sadece kira geliri alır ama
geçinememekten, halinden şikayetçidir. Bereketsiz, zekâtsız paranın hiç kimseye
faydası olmuyor.
Zenginler paralarını seviyorlar, paralarını
seven zenginleri de ne Allah ve de insanlar ve halk sevmiyor. Sevgiden,
hürmetten mahrum olmak ne kötü şey. Dünyada itibarsız, hürmetsiz, sevilip
sayılmamak ne kötü bir ün ve unvan.
Hayat madde ve manadan
ibarettir. Manası olmayan bir hayat hayat değildir, bir insan insan değildir.
Onun için parayı seven, hayır
hasenattan, insanlıktan uzak, böbürlenen, gururlanan, insanları hor ve küçük
gören, insan içine çıkmayan, sosyal, kültürel bir yönü ve faaliyeti olmayan
zenginlere sadece acıyorum ve hafif de olsa tebessüm ediyorum. Sonra hesabını
nasıl verecekler diye de onlar adına üzülüyorum. Ve onlara şu ilahi ikazları
okumalarını, anlamalarını ve uygulamalarını tavsiye ediyorum.
Ey zenginler sizler ve bizler
can ve mallarımızın emanetçisi değilliyiz. İnsan elinde bulundurduğu
bütün mallarının emanetçisidir, bekçisidir, sahibi değildir.
Kimse bu mal mülk benimdir, ben kazandım
diyerek kendi kendini aldatmamalıdır. Her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. O
dilemezse ve istemezse kimse hiçbir şeyin sahibi olamaz. O dilemezse yeryüzünde bir yaprak dahi kıpırdamaz
haberiniz olsun. Ve insan, sorumluluğunu
üstlendiği emanet mal ve mülkü Allah’ın rızası doğrultusunda, insanlığın
hizmetine seferber etmelidir, etmek zorundadır. Şayet bunun bilincinde olan ve
kıyamet gününe inanan bir Müslüman ise tüm mallarının gerçekte bekçisi olduğunu,
gerçek sahibinin ise Allah olduğunu bilir, bilmelidir.
Yunûs
55:”Biliniz ki; göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Biliniz ki
gerçekten Allah’ın vadi haktır. Kâfirlerin çoğu bunu bilmezler.”
Al-i
İmrân 180: ”Allah’ın
fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu
kendilerine hayır sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir şerdir. Onların
cimrilik ettikleri (insanların lehinde kullanmadıkları, yararlandırmadıkları)
şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası
Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
Canları ve mallarıyla hizmet edenlerin mükâfatları vardır. Aklınız varsa
bu mükâfatlardan mahrum kalabilirmi siniz.
Tevbe 88 :”Fakat Peygamber ve onun yanındaki
müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. İşte bütün hayırlar bunların
ve asıl kurtuluşa erenler de işte bunlardır.”
Tevbe 89:”Allah onlara, (ağaçları) altından nehirler
akan cennetler hazırladı: içlerinde ebedi olarak kalacaklar; işte bu, en büyük
saadettir.
Zengin fakir fark etmez, Müminler
hayırda, hayırlı işlerde yardımlaşır ve yarışırlar, şer de ise
yardımlaşmazlar, engel olurlar.
Mâide 2:”İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın,
günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın...”
Ey Gönen’in zenginleri,
Allah’ın kendilerine lütfünden mal, mülk verdikleri kişiler. Mallarınızın ve
canlarınızın sarfından hesaba çekileceğinizi biliyor musunuz.
Al-i
İmrân 186:”Ant olsun ki, mallarınızın sarfı ve canlarınızın musibeti hakkında
imtihan olunacaksınız.....”
Harcamada ölçülü olunuz. Gösteriş
için harcayanları Allah ve insanlar sevmez. Kimse malı mülkü ile havalara girmemeli.
Allah dilerse hepsini alır. Siz o malalarınızın bekçisi, emanetçisi değilmisiniz.
Sakın unutmayın. Dilediğiniz gibi harcama yetkiniz sınırlıdır.
Furkan 67:”Onlar ki,
harcadıkları zaman israf etmezler, sıkılık da yapmazlar; ve harcamaları bu ikisi
arası ortalama olur.”
Nisâ 38:”Allah ve Ahiret
gününe iman etmedikleri halde mallarını, insanlara gösteriş için harcayanları
da Allah sevmez.”
A’râf 31:”...Yeyin,
için, israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”
Sadaka veriniz ve bağış yapınız,
Allah cömertlere bolluk verir, şeytan ise fakirlikle korkutur.
Bakara 177:”...Allah
sevgisi üzere, yahut mala olan sevgisine rağmen malı (fakir) akrabaya,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere köle ve esirlere harcayan,
namazı gereği gibi kılan ve zekatı veren...işte bu vasıfları taşıyanlar, Hak’ka
uyan sadıklardır ve bunlar takva sahipleridir.”
Bakara 268: ”Şeytan, sizi,
fakir olacaksınız diye korkutur; size cimrilik ve sadaka vermemekle emreder.
Allah size kendi lutfundan bir marifet ve fazla bir sevap vaat ediyor.”
Mal ve mülk sahibi olmak. Herkes mal ve
mülkünün emanetçisidir, onların gerçek sahibi ise Allah’tır.
Yûnus 55: ”Biliniz ki,
göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.” Buyuruyor.
İşte ayeti
kerimeler bunlar. Biz sadece tavsiye, hatırlatma görevimizi yaptık. Uyan uyar,
uymayan uymaz. Allah hepimizi ilahi buyruklara uyan ve bu buyruklar
doğrultusunda amel edenlerden eylesin.
Haftaya aynı gün
ve aynı sayfada Gönen Sohbetlerinde başka bir mevzuda buluşmak üzere hoşça ve
sağlıcakla kalın. Sürçi lisan eylediysek af ve helallik dilerim.
Uslu, Çalışkan, Sabırlı ve
Başarılı Bir Muhtar
Harun Bostancı
Muhtarları hep takip ederim. Muhtarlık,
bir nevi sivil tolum kuruluşudur. Yani vakıfsal bir hizmettir. Gönüllülük,
heyecan, hizmet aşkı ve enerji ister.
Tabiî ki halka ve hakka hizmet anlayışı
olmazsa hiçbir şey yapamazsınız. Gününüzü gün eder, zamanınızı getirir
gidersiniz. Arkanızda gururlanacağınız bir maziniz olmaz. Beş yıl küçük bir
maaş almış, ona buna caka satmış olursunuz.
Bir daha esameniz okunmaz, unutulur gidersiniz. Eser bırakanlar, hizmet
yapanlar, gönül tahtına yerleşenler unutulmazlar. Halk onları hep seçer. Tabiî
ki halkı üçkâğıda getirip, rakiplerinizi halt edip de seçilebilirsiniz. Rakip
çıkmaz, halk mecburi kalır birisini seçmeye o anlamda da seçilebilirsiniz. Muhtar demek o köyün aynasıdır,
temsilcisidir, elçisi, hizmetçisi, amiri, memuru, başkanı, sahibidir demektir.
Gönen’in 89 köyü ve 89 muhtarı var.
Tabiî ki hepsi aynı heyecanda mıdır onu bilemem. Ama heyecanı ve iş bitirme
becerisi olanlar herkes tarafından seçilir, belli olur.
Kimileri köyüne çok faydalıdır, hizmet
üstüne hizmet yapar. Kimileride hep halinden şikâyet eder, hiçbir iş ve icraat gerçekleştiremez. Her şeyi hep karşıdan bekler, karşı taraftan
şikâyetçi olur durdur. Kimilerinin de
adı sanı duyulmaz, hiçbir icraatı görülmez. Varla yok arasında birsidir.
Köy muhtarları
içerisinde en dikkatimi çeken, takdir ettiğim, uğraş ve gayret içinde gördüğüm
on onbeş kişi var. Sohbetlerimde zaman zaman onları konuk etmek istiyordum.
Harun Bostancı’yla karşılaştığımda sohbet edelim dedim. Zamanım yok dedi. O
zaman ben seni köyüne bırakayım, yolda da sohbet edelim, zamanı bu şekilde
değerlendirelim dedim. Benim de gerçekten zamanım yok Harun Bostancının’da.
Zamanı olmayan insanları severim. Ama zamanım yok diye mazeret üretip hiçbir
icraat gerçekleştirmeyen ve iş bitirmeyen kişileri de sevmem. Yani zamanını iş,
hizmet, iyilik ve hayırla geçirenleri severim. Zamanını kahvelerde boşu boşuna
lak lak ederek, okey oynayarak geçirenleri sevmem.
Gerçekten Harun Bostancı, hem iyi bir
muhtarlık yapıyor hem de aynı zamanda Kooperatif başkanlığı. Bir koltukta iki
karpuz misali. İkisini de başarabilen bir arkadaş. Başaramamış olsa seçmezlerdi.
İşte böyle başarılı arkadaşları ben kutlarım, tebrik ederim. Dileğim diğer
arkadaşlarında böyle arkadaşları örnek almaları.
Köyünün alt
yapısını yapmış camisini yenilemiş. Yeni kurulan mahallesinde altyapı harfiyatı
çalışmalarında harıl harıl o da çalışıyor. Durmadan köy işleriyle uğraşıyor.
Akılı, uslu, becerikli, çalışkan ve tabiî ki en önemlisi halkı tarafından
sevilip sayılan bir isim, bir portreyi köşemde sizlerle paylaşmak istedim.
K Demircan: Harun ağabey, kaç yıldır
muhtarlık yapıyorsunuz. Nasıl seçildiniz.?
Harun Bostancı: İki dönem bitti, üçüncü
döneme girdim. Yani 11 yılı geçtik. Köy
halkımız teşvik etti, hizmete talip ve
aday olduk üç defadır seçildik.
K Demircan: Muhtarlık nasıl bir şey.
Severek mi yapıyorsunuz yoksa bıktınız mı.?
Harun Bostancı: Köyüme hizmet etmekten
büyük bir haz duyuyorum. Çok zevkli bir görev. Sağlığım elverdiği ve halkım
destekleyip istediği sürece de devam ederim inşallah.
K Demircan: Aynı zamanda Kooperatif
Başkanlığını da yürütüyorsun. İkisi birlikte zor olmuyor mu? Hangi görev
daha fazla zaman alıyor.
Harun Bostancı: Kooperatif balkanlığını
da 5 yıldır yapıyorum Seçimler yıllık oluyor. Ne yapalım o görevi de halkımız
bize yükledi. Zevkle yapıyoruz. Kooperatif görevi daha meşakkatli. Tabiî ki
kendim de hayvancılık yapıyorum, hem kendi işlerimi hem de köyümüzün işlerini
yönetimdeki diğer arkadaşlarımın da destekleriyle gücümüzün yettiğince yapmaya
çalışıyoruz.
K Demircan: Köyünüzün sorunları var
mı. ?
Harun Bostancı: Var tabiî ki. Sorunlar bitermi. Birini bitiriyorsun, biri
başlıyor. En büyük sorunlarımızın başında içme suyu problemi geliyor. Aladağ
ormanlarında su kaynağı bulduk,
yardımları organize etmek için dernek kurduk, gerekli resmi müracaatlarımızı
yaptık ama henüz işe başlayamadık. Bir
kere kazmayı vursak, Allahın izniyle gerisi gelir diye bekliyoruz. Burada şunu
da söylemek isterim. Köye ve tabiî ki insanımıza tatlı su getiriyoruz. Bütün
halkımızı ve hayırseverlerimizi katkıya, desteğe, hayır yapmaya davet ediyorum.
Su getirme masrafları çok tutuyor. 20-
Diğer problemimizden biri de elektrik
şebekesi. Yeni kurulan mahallemize elektrik hattı döşenmesi ve mevcutların da
yenilenmesi lazım. Şehir içi minibüslerin köyümüze kadar uğraması ulaşım
problemini de çözecektir. Yeni kurulan mahallemizle birlikte köy nüfusu 400 den
500 civarlarına çıkmaya başladı. Minibüsler köye kadar hatlarını çıkarırlarsa
müşteri de bulacaklardır. Zaten Gönen’e günde iki kez ben gidip geliyorum.
Bu arada camimizin tamiratını ve
yenilenmesini de sağladık. Alt yapımızı ve köy içi yollarımızı önceden
bitirmiştik. Köyümüz havadar, yeni
konutlar yapılmaya başladı. Modern bir kent kuruluyor. Yakın zamanda şehirden
farksız bir köy olacağız.
K Demircan: Köyünüzün teknolojiyle
uyumu nasıl. Kültürel ve sanatsal açıdan köyünüzün durumu nedir.?
Harun Bostancı: Malumunuz,
Karalarçiftliği köyü ünlü hikâyecimiz ve Gönen’in gururu Ömer Seyfeddin’in
çocukluğunun geçtiği bir yer ve tabiî ki köyü de olmaktadır. Yine Valide Sultan
adına yaptırılmış tarihi bir köy camisi vardır. Köyümüzün meydanına Ömer
Seyfeddin’in adını taşıyan bir park yaptırdık.
Köyümüzün her açıdan güvenliği için moıbisa kamera sistemi kurduk.
Köyümüze ait internet sitesi, tanıtım filmi var. İçme suyu Getirme ve yaşatma
Derneği kurduk. Sosyal ve kültürel yapı olarak da köyümüz Kafkas göçmenleri ve
93 muhacirlerinin yerleşmesiyle kurulmuş.
K Demircan: Halkınızdan
beklentileriniz varmı. ?
Harun Bostancı: İçme suyu getirmeye
çalışıyoruz. Su getirmek çok maliyetli ve masraflı bir iş.
Köy
halkımızdan, Gönen’den ve yurdumuzun her tarafından hayırseverlerin yardım ve
desteklerini bekliyoruz. Birde yeri kurulan mahallemizden arsa sahiplerinin
2011 yılı sonuna kadar yapılaşmalarını sağlamalarını, eksikliklerini
gidermelerini bekliyoruz.
K Demircan:Harun bey en büyük
amacınız, hedefiniz nedir.?
Harun Bostancı: En büyük hedefim ne olsun
ki. Halkımızın güvenine mazhar olabilmek.
Halkımıza Allah razı olsun dedirtebilmek.
K Demircan: Köşemize konuk olduğunuz
için teşekkür ederim. Çalışmalarınızı takip ediyoruz. Allah enerjinizi eksik
etmesin ve yardımcınız olsun.
Haftada nasip olursa.. “ Gönen’in
Zenginlerini Bir Türlü Sevemedim! Çünkü… Başlıklı yazımı zevkle okuyacaksınız.
Allaha emanet olunuz.
Çeltik Dosyası 2.
Gönen’in 20 Yıl Sonra Çöl Olmaması İçin
Çeltik Ekimi Sıkı Bir Denetime Alınmalı
Çeltik ekimi dosyamızı iki bölüm halinde yayınlıyoruz. Çünkü malum çok önemli bir sorun. Birinci bölümdeki yazımızda çok çarpıcı tespitleri gündeme getirmiştik. Önemli gördüğümüz birkaç tespite daha değindikten sonra, kitaplar ve makalelerden derlediğim ve faydalı olacağına inandığım bilimsel tespitleri de sizlerle paylaşmak isterim.
Gönen’de daha önceleri bir de Çeltik Üreticileri Birliği kurulmuştu. Ana cadde üzerinde yeri, elemanı ve çalışmaları vardı. Sonra ne olduysa oldu dağıldı. Duyduğum kadarıyla kimse destek çıkmamış, ilgisizlikten dağılmış. Çok yazık. Gönen’de nedense derneklere sahip çıkılmıyor. Çeltik Üreticileri kendileri adına kurulan derneğe neden ilgi göstermezler anlamıyorum. Gerçi Oya ve Çeyizcilerin kurduğu dernekte aynı. Kuralsız çalışmayı tercih ediyorlar. Sonrada sorunlarından şikâyet ediyorlar. Herkes kendi sorunlarına önce kendisi sahip çıkmalı. Sanırım kuralsızlık insanların işlerine geliyor. Trafik kurallarına bile uymazsanız sonunda bir yere toslarsınız. Çeltik Üreticileri Birliği mutlaka kurulmalı ve mutlaka üzerinde durularak etkin hale getirilmeli. Yoksa sonu harap görünüyor bana. Sonra, bu birliğe üye olmak tabiî ki fabrika sahiplerinin ilgisini çekmeyebilir. Bizzat üreticiler bu birliğe sahip çıkmalı ve güçlü bir örgütlenme yapılmalı. Üreticiler kendi sorunlarına sahip çıkmalı. Özellikle ilk bölümde belirttiğimiz gibi, fiyatlar, toprak kullanımı disipline alınmalı. Tarlasında ziyaret ettiğim Sarıköylü bir çeltik üreticisi şunu söylemişti bana. Dedi ki “ Bu 23 dönümlük tarlayı 10 yıl önce meyve bahçesi olarak aldım. Kökledik ve tam 10 yıldır üst üste çeltik ekiyorum. 10 yıl önce dekarından aldığım verimi ve bereketi şimdi alamaz oldum. İş kötüye gidiyor dedi.
Gönen baldosu üreticiden 90- 1.20 kuruşa alınıyor, 3.0- 3.2 liraya satılıyor. Demek ki çok karlı bir iş. Herkes fabrika kurmaya çalıştığına göre.
Çeltik üreticileri aslında her şeyi biliyor ve kendilerine öncü arıyor ve şunu söylüyorlar. Çeltikte münavebede ve alternatif ürün şart, bunu gerçekleştirmeliyiz. Bu bilinçsiz, kuralsız, sınırsız, kontrolsüz ekim ve üretim devam ederse; sağlığımız tehlikede, toprağımız tehlikede, ekonomimiz tehlikede. Gönen ve Sarıköy ovası artık 5 yıl bile bu sistemi kaldırmaz. Bir şeyler yapılmalı, hemen geç olmadan harekete ve eyleme geçilmeli diyorlar ve bu görüşleri, istekleri, feryatları her yerde dillendiriyorlar.
Peki, ne olacak. İlgililer, yetkililer ne olacağını ve nasıl olacağını pekâlâ bilirler. Kendilerini topluma karşı yetkili ve sorumlu hissediyorlarsa rizikoyu göze alırlar ve gereğini yaparlar. Yoksa tarih onları yargılar, sorumlu tutar. Gereğini yapmamakta ayak sürürlerse umarım sivil toplum kuruluşları öncülüğünde halkımız harekete geçer ve kendi geleceğine sahip çıkar.
Çeltikte Münavebe ve Münavebe Şekilleri
Bitkilerin yıllara göre,
belirli aralıklarla sıraya konularak ekilmesine münavebe veya ekim nöbeti
denilir.
Tarımda münavebenin çok önemli bir yeri vardır. Sağlıklı ve dengeli üretim
yapmak, ancak münavebe yapmakla mümkündür. Bitkiler besin maddelerini ve suyu
topraktan karşılarlar. Yüksek gelir getiren bir bitkinin sürekli olarak aynı
tarlaya ekilmesi, toprağın yorulmasına sebep olmaktadır.
Münavebenin amacı üst üste ekim sonucu besin
maddelerinin toprakta azalmasının önüne geçilmesi hastalık ve zararlıların
çoğalmasının önlenmesi; bitki çeşitliliğinin sağlanması, toprakta azot tutan
baklagil bitkilerinin ekim nöbetine girmesi ve hayvancılığa yem kaynağı
sağlanmasıdır.
Münavebenin faydalarını şu şekilde özetleyebiliriz:
a)-Verim ve kaliteye büyük etkisi olan hastalık ve zararlıların önlenmesi
sağlanır.
b)-Toprağın değişik derinliklerinde bulunan bitki besin maddelerinden istifade
etmek mümkün olur.
c)-Su ihtiyaçları farklı bitkilerin ekilmesi ile besin maddelerinin topraktan
yıkanması önlenir.
d)-Çapa bitkilerinin devreye sokulması ile toprakların su tutma kapasiteleri ve
havalanması sağlanır.
e)-Baklagil bitkilerinin devreye sokulması ile topraklar azot yönünden takviye
edilmiş olur.
Tarım yapılan alanlarda aynı bitkinin aynı
tarlaya üst üste ekilmesi toprağın fakirleşmesine ve o bitkinin hastalık ve
zararlılarının artmasına neden olur. Bu nedenle çeltik üretiminde de yüksek
verim alabilmek için mutlaka münavebe yapılmalıdır. 3 yıldan fazla çeltik
üretimi yapılan arazinin toprağında fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik
bozulmalar olmaktadır. Tohum üretimi için çeltik yetiştirilen tarlaların 2 yıl
münavebede kalması gerekir. Mahsul üretimi yapılan tarlalarda ise 1 yıllık
hatta sadece kış döneminde kışlık fiğ veya bakla üretimi yapılarak da münavebe
yapılabilir.
Çeltik Türkiye’nin
bütün bölgelerinde yetiştirilmektedir, Fakat en fazla ekiliş ve üretime
sırasıyla, Marmara ve Karadeniz Bölgeleri sahiptir. Edirne ili Türkiye çeltik
üretiminin yaklaşık yarısına yakın bir kısmını sağlamaktadır. Kişi başına
pirinç tüketimimiz 6-
Çeltik serbest
piyasada fiyat bulabildiği gibi, her yıl alım fiyatları açıklanarak TMO
tarafından da alınmaktadır. Ana çeltik üreticisi olan iller arasında Edirne,
Balıkesir, Çanakkale, Bursa, Samsun, Çorum, Sinop, Kastamonu yer almaktadır.
Türkiye genelinde
Türkiye’de çeltik üzerine
araştırmalar çok geç başlamış, 1981 yılında Trakya Tarımsal Araştırma Enstitüsü
Proje Merkezi Olmak üzere araştırmalar bir ivme kazanmış, fakat zamanla birçok
kuruluş araştırmalardan vazgeçmiştir. Yapılan araştırmalarla, yüksek verimli ve
kaliteli çeşitler geliştirilmiş, yetiştirme tekniği ile ilgili temel
araştırmalar sonuçlanmıştır. Pirinç ithalatımız son yıllarda hızla artmış, iç
üretim miktarından daha fazla pirinç ithal edilir duruma gelinmiştir.
Her yıl yaklaşık 100 milyon dolar pirinç ithalatına verilmektedir. Buna karşılık pirinç ihracatımız yok denecek kadar azdır
• Türkiye her yıl yaklaşık 100 milyon dolar pirinç
ithalatına vermektedir.
• Türkiye ekoloji olarak dünya da en yüksek verim alan ülkelerle
yarışacak düzeyde olup birim alandan alınan verim bakımından dünyada ilk
sıralarda yer almaktadır
• Son yıllarda teknoloji kullanımı, verim, üretim ve kalitede iyi yönde
ilerlemeler görülmektedir.
• Çeltik üretici birlik, dernek v.b organizasyonların kurulması pazarlama,
üretim, teknoloji temini, hakların savunulması konusunda büyük yarar
sağlayacaktır.
• Çeltik üretim kanunu basitleştirilmeli veya kaldırılmalı
• Pirinç ithalatında çok dikkatli davranılmalı
• Tohumluk üretimi yanı sıra araştırma faaliyetlerine özel sektörün girmesini
sağlayıcı önlemler alınmalı
• Girdi maliyetlerini azaltıcı önlemler alınmalı
• Münavebe mutlaka ve mutlaka uygulanmalı
• Üretim fazlası ürünler yerine çeltik üretimi üzerinde durulur, pilot bölgeler
seçilip çeltik tarımı son teknoloji ile bu bölgelerde yaygınlaştırılabilinir.
Biz artık, çevre ve insan sağlığının garanti altında olduğu bir Gönen’de yaşamak istiyoruz. Artık, bilinçli tarımın yapıldığı, çeltikte münevede sisteminin hayata geçirildiği bir şehirde yaşamak istiyoruz.
Artık, bu kontrolsüz- münavebedesiz çeltik ekimine bir önlem alınmazsa, yarın hangi hastalığa yakalanırım da sağlığımı tehlikeye atmış olurum endişesiyle, acaba hangi şehre göç edip yerleşirsem sağlıklı bir çevre ve yaşama sahip olabilirim vesveselerini yaşamak istemediğimiz bir Gönen istiyoruz.
Benim elimden sadece bu geliyor. Yazmak. Allah da bana bu yeteneği vermiş. Gönen’de muhakkak ki Allahın, bu çeltik ekimine önlem alma yeteneği verdiği kimselerin de olduğuna inanıyoruz. Ve o insanlar da ortaya çıkacaklar ve Allahın kendilerine verdiği yeteneği göstereceklerdir.
Sürçü lisan eylediysek veya istemeyerek birlerini üzdüysek helallik ister özür dilerim.
Haftaya Gönen Sohbetlerinde sizlere bir portreden bahsedeceğim. Uslu, Çalışkan, Sabırlı ve Başarılı Bir Muhtar . Harun Bostancı konuğumuz olacak.
Ondan sonraki haftada nasip olursa.. “ Gönen’in Zenginlerini Bir Türlü Sevemedim! Çünkü… başlıklı yazımı zevkle okuyacaksınız. Allaha emanet oklunuz.
Çeltik Ekiminin Son Durağı, Gönen 20 Yıl Sonra Çöl…
Çeltik Dosyası 1.
Yaklaşık 5 aydır Gönen Sohbetleri köşesinde yazıyorum. Halkımıza ve tabiî ki okuyucularıma sonsuz teşekkür ediyorum. Sohbet köşesinin bu kadar okunacağını ve tutulacağını inanın hiç tahmin etmemiştim. İçimden kendi kendime bu halka yaranılmaz, boş ver Kadir kendini üzme, demeye de başlamıştım. Sonra gördüm ki bu halk hakikaten sağduyu sahibi, doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini ayırıyor, haklıya hakkını teslim ediyor. Ve bu halk inanın kimin ne dümenler çevirdiğini, nasıl adam olduğunu veya olmadığını, her şeyi ama her şeyi gayet iyi biliyor ve de konuşuyor. Malum küçük yer, çabuk duyuluyor ve çok konuşuluyor.
Yine gördüm ki bu halk kendine yamuk ve yanlış yapanları, kendi çıkarları peşinde koşanları, su akarken testilerini dolduranları, üç dört yerden gelir ve maaş elde edenleri de da affetmiyor, unutmuyor, unutmayacak. Tabiî ki iyilik yapanları da, halka ve hakka hizmet edenleri de ajandasının bir kenarına not ediyor ve not edecek.
Yazılarımı okuyan insanlar uzun zamandır benden hep şunu istediler. Ne olursun, Gönen’in şu çeltik sorununa da bir deyin. Çeltik ilçemizin kanayan en büyük sorunu. Son yıllarda herkese korku ve tedirginlik vermeye başladı. Kimse bu soruna el atmıyor. Daha doğrusu el atmaktan çekiniyor, sakınıyor, kaçıyor, korkuyor.
Korkunun ecele faydası yok. Herkes korkak olursa, herkes bana dokunmayan yılan bin yaşasın derse, herkes etrafındaki yangını söndürmeye yanaşmaz sa bir gün gelir o ateş onu da, hepimizi de çepe çevre sarar.
Ben bir araştırmacıyım, vatan, toprak ve Gönen sevdalısıyım. Uzun süredir gezdim, dolaştım, konuştum, tartışdım, dinledim, araştırdım, inceledim ve anlamaya çalıştım. En az 50 kişiyi dinledim. Herkes aynı şeyi söylüyor. Çeltiğe mutlaka ama mutlaka, hemen bu gün, hemen şimdi bir çözüm bulunmalı, yoksa bu gidişat tehlikeli.
Çeltik profesörsü Dr Halil Sürek’i dinledim, İlçe Tarım Müdürünü, Ziraat Mühendislerini, çiftçileri, icarcıları, çeltik üreticilerini, satıcılarını, sade halkı ama herkesi dinledim ve işte buraya tarihe not düşmek adına, vicdani ve insani bir sorumluluğumu yerine getirmek adına yazıyorum.
Okuyan okusun, okumayan okunmasın. Kaale alan alsın, almayan almasın. Kızan kızsın, söven sövsün hiç omurumda değil. Ben imtihan dünyasında olduğumuza inanıyor ve herkesin görevini yerine getiriyor olduğuna iman ediyorum ve görevimi yerine getirmiş olmak için yazıyorum.
Evet, yukarıdaki başlıkta ana fikir olarak özetlediğim şekilde, Çeltik Ekiminin Son Durağı Gönen 20 Yıl Sonra Çöl… diyorum. Eğer önlem alınmazsa, kimse bir şey yapmazsa 20 yıldan önce de çöl olabilir.
Şu hale bakın meyve ve sebze bahçeleri kestirme yoldan para getiriyor diye köklenip çeltik tarlası yapılmış, icara verilmiş.
Buğday, ayçiçeği, domates ekimi de bitmiş. Varsa yoksa çeltik.
İnsanın havaya, suya, toprağa ihtiyacı var değil mi. Çeltiklere atılan tonlarca kimyasal ilaçlar hayayı, suyu, toprağı kirletiyorlar mı evet.
Bir tarlayı 10-20 yıl üst üste, anızını yakıp bütün bakterileri ördürdükten, sürüp içine suyu ve ilacı doldurarak havayla temasını kestikten sonra ne olur. Topraktaki tuzluluk oranı biter, bakteriler azalır, verim düşer ve toprak hastalık yapar, zayıf düşer. Zayıf düşerse sadece çeltik değil hiçbir ürün yapmaz. Yapmayınca ne olur çöl olur.
Beyler, icarcılar, tapu sahipleri, toprak ve çeltik ağaları, fabrikatörler size sesleniyorum. Toprak çöl olur ve verim vermez ise ne yapacaksınız, Varmı B planınız. Fabrikanızı mı kapatacaksınız, verimsiz topraklarınızı mı satacaksınız. Üzerine konut mu yapacaksınız ne yapacaksınız söyleyin. Bu topraklar bize bin küsür yıldır miras, emanet değil mi. Atalarımız, dedelerimiz, babalarımız bu emanete ihanet etmeden bizlere kadar bu verimli, bereketli toprakları ulaştırmışlar. Biz onların sayesinde yaşıyoruz. Peki siz aynı emaneti koruyabilecek misiniz, sizden sonrakilere ulaştırabilecek misiniz. Yoksa hoyratça, görgüsüzce, bilinçsizce, sorumsuzca, sınırsız ve kuralsızca çölleştirdiğiniz toprakları miras bırakarak kabirlerinizde rahat uyuyabileceğinizi mi sanıyorsunuz.
İster inanın ister inanmayın, ister kızın, ister sevinin. Tehlike çanları çalmaya başladı. Bilim adamları, uzmanlar, yetkililer hatta bilinçli ve kendini sorumluluk sahibi gören üreteciler hep aynı şeyi söylüyorlar.
Çeltikte münavebede ve alternatif ürün şart. Gönen ovası artık 5 yıl bile bu sistemi kaldırmaz. Bir şeyler yapmalı, hemen geç olmadan harekete ve eyleme geçilmeli diyorlar ve bu görüşleri, istekleri, feryatları her yerde dillendiriyorlar.
Peki, herkes istiyor ama neden bir şeyler yapılmıyor, yapılamıyor, yapan yok. Bana göre herkes kaçak güreşiyor. Her yıl çeltik ekiyor, kasasını, cebini dolduruyor paralarıyla caka satıyor. İcara verenler hazır para, yata yata topraktan para kazanıyor. Hiç işine gelir mi, tarlası sürülmesin, dinlensin. Hiç düşünür mü bu topraklardan benden sonra çocuklarım da torunlarım da, başka nesiller de kazanacak, faydalanacak. Egoist ve bencil bir toplum olmuşuz vesselam. Kendimizden başka hiç kimseyi düşünmüyoruz.
Şu hale bakın, çeltik ekimi yapılan tarlanın 1 dönümünün kirası 250 TL ile 400 TL arasında değişiyormuş. Yani 40 dekar bir tarlanız olsa yılda 16.000 TL yata yata icar parası alacaksınız. Bu ne demek sigortasıyla beraber bir yıllık memur maaşı demek. Yani 40 dönüm tarlası olan bir kişi memur sayılacak ve icabında ömür boyu çalışmadan, terlemeden, yorulmadan yaşayabilecek.
Yine 40 dönüm bir tarlayı eken bir kişi de aynı şekilde gelire sahip olacak. Yılda 3 ay tarlaya hizmet yaparak 12 aylık gelirini çıkararak memur gibi olacak.
Bir yazıda okumuştum, Türkiye genelinde 60-70 arası çeltik fabrikası varmış. Gönen de irili ufaklı 19 tane çeltik fabrikası var. Yeni kurulanlar da var. Yani çeltik fabrikalarının yüzde yirmi beşi Gönen’de. Bu şu demek, 30 hanelik bir köyde 30 tane traktör var, 900 dekar tarlası var. Her haneye bir traktör, her 30 dekara bir traktör düşüyor. Avrupa’da ise 1.000 dekarlık bir alanı bir traktör işliyor. Varın bunun hesabını siz yapın. Sanki Gönenin başka fabrika ihtiyacı yok. Varsa yoksa çeltik fabrikası.
Bölgemiz Marmara ve Ege ikliminin yaşandığı çok verimli ve bereketli topraklara sahip. Tabiî ki çeltik ekilmeli, herkes bu üretimden yararlanmalı. Kalkınma böyle olur. Tatlı yemek güzel bir şeydir. Üç tane tatlı yerseniz iyi gelir. Ama tatlıyı 10 tane yerseniz hastanede alırsınız soluğu. Buda böyle bir şey.
Şehrin
mücavir alanları içine dahi çeltik ekilmiş. Yasak olmasına rağmen yasağı takan
da, uygulayan da yok gibi. Sözde yerleşim alanının en az
Çeltikte hemen, bu yıl, bir an önce münevebedeye geçilmesi lazım. Eğer bu işi çeltik ve toprak ağalarının inisiyatifine bırakacak olursak hiçbir şey olmaz, hiçbir şey düzelmez.
Gönen’de acilen tarım ve toprak reformu yapılması lazım. Önder ve örnek çiftçiler, sorumlu be bilinçli toprak sahipleri, Kaymakamlık, Belediye, Çeltik Komisyonu, İlçe Tarım, Ziraat Odası, Ticaret Borsası, Çeltik Fabrikası sahipleri, diğer sivil toplum kuruluşları ve halkımız hemen harekete geçmeli. Sonra geç kalmış olmayalım.
Gönen’de ağırlıklı olarak Baldo ve Osmancık pirinci yetişiyor. Türkiye çeltik üretiminin % 10 ‘unu Gönen’den karşılıyor. Çeltik ekimi yapılan alan 2009 da 84.000 iken 2010 da 90.000 dekara ulaşmış. Çiftçi sayısı 1500. Yıllık çeltik üretimi 63.000 ton civarında. En kaliteli çeltik Gönen’de üretiliyor. İlçe ekonomisine yıllık 100.000.000 TL civarında önemli bir ekonomik potansiyel kazandırıyor. Ancak bunun devam etmesi ihtimali her yıl azalıyor ve yokuş aşağı gidiliyor.
Özetle şöyle diyebiliriz. Bu bilinçsiz, kuralsız, sınırsız, kontrolsüz ekim ve üretim devam ederse; sağlığımız tehlikede, toprağımız tehlikede, ekonomimiz tehlikede diyebiliriz. Bizden söylemesi.
Peki, ne olacak. İlgililer, yetkililer ne olacağını ve nasıl olacağını pekâlâ bilirler. Kendilerini topluma karşı yetkili ve sorumlu hissediyorlarsa rizikoyu göze alırlar ve gereğini yaparlar. Yoksa tarih onları yargılar, sorumlu tutar. Gereğini yapmamakta ayak sürürlerse umarım sivil toplum kuruluşları öncülüğünde halkımız harekete geçer ve kendi geleceğine sahip çıkar.
Gönen’e memur alarak atanan idareci bir arkadaşla konuştum. Çeltik konusuna çok eğildi ve dedi ki ben buraya tayin olup geldim ama endişeliyim. Böyle bir şehirde bulunmaktan tedirginim. Belki bir iki sene içinde buradan gider, bu endişe veya tehlikeden kurtulurum. Ya siz ne yapacaksınız, bir düşünün dedi. Kendim için bir şey demiyorum ama kendi yaşamınız için bu çeltik sitemine bir çözüm bulun diye üzerine basa basa önemli bir uyarıda bulundu.
Ben artık, çevre ve insan sağlığının garanti altında olduğu bir Gönen’de yaşamak istiyorum. Ben artık, bilinçli tarımın yapıldığı, çeltikte münevede sisteminin hayata geçirildiği bir şehirde yaşamak istiyorum.
Ben artık, bu çeltik ekimine bir önlem alınmazsa, yarın hangi hastalığa yakalanırım da sağlığımı tehlikeye atmış olurum endişesiyle, acaba hangi şehre göç edip yerleşirsem sağlıklı bir çevre ve yaşama sahip olabilirim vesveselerini yaşamak istemediğim bir Gönen istiyorum.
Benim elimden sadece bu geliyor. Yazmak. Allah da bana bu yeteneği vermiş. Gönen’de muhakkak ki Allahın, bu çeltik ekimine önlem alma yeteneği verdiği kimselerin de olduğuna inanıyorum. Ve o insanlar da ortaya çıkacaklar ve Allahın kendilerine verdiği yeteneği göstereceklerdir.
Kız Kaçırmak Ne Anlama
Geliyor ? ...
Kız kaçırma olayı için; ilçemize hiç
yakışmayan, Gönen’de kötü bir gelenektir diyebiliriz. BU olayı İlkel çağlarda,
eşkıyaların başvurduğu zorbalık olarak da tanımlayabiliriz.
Bilim ve bilişim çağında olduğumuz şu
günlerde de hala bu çirkin gelenek devam ediyorsa, buna post modern eşkıyalık
veya modern çağda geri kalanlar, çağa ayak uyduramayanların yaptığı bir iş de
diyebiliriz.
Kız kaçırmak veya kocaya kaçmak. Yani bir
takım hile ve entrikalar yoluyla mutlu olmanın yollarını arama. Hani canınız
üzüm istedi, bağcıdan izin almadan bağa dalarak, asmaları kırıp dökerek üzüm
yeme gibi bir mesele.
Bölgemizde yaygındır, kız kaçırılır, kızlar
kaçarlar ve ana babaları, aileleri, yakın akrabaları günlerce, aylar hatta
yıllarca çile ve ızdırap çekerler. Kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılır,
ölür veya psikolojisi bozulur.
Hiç kimse kızmasın, darılmasın ama şunu
söylemek zorundayım, kız kaçırmak bir haydutluktur. Kim yaptığı haydutlukla
öğünür ki. Kaçırma olayları yaygın. Belki bu yazıyı okuyan biri de kız
kaçırmıştır, bu yazımdan ve görüşlerimden dolayı bana kızacaktır,
sövecektir. Bu şekildeki bir arkadaşa
şunu sormak isterim. Sen bir kızı kaçırdın mı, sonra anası, babası, yakınları
ağladılar, üzüldüler, gözyaşı döktüler, kahroldular, isyan ettiler mi. Peki
senin buna hakkın var mıydı, bu suçsuz
insanlara çile çektirmeye ve ızdırap vermeye ne hakkın vardı. Bu hak gaspı
değil mi. Teröristin tanımı nedir, terörist insanlara huzursuzluk ve korku
veren, bozgunculuk yapan, tedirginlik, belirsizlik, huzursuzluk ortamı
oluşturan ve çevreyi rahatsız eden, insan hak ve özgürlüklerini ayaklar altına
almak demektir. Bu eylemleri yapanlara da terörist denir. Öyleyse, insanlara
çile, ızdırap, acı ve korku veriyorsan bunun bir adı da teröristliktir.
Kız kaçıran bir adam düşünsün, anne babanın biricik kızlarını kaçırdı,
onlara çile ve ızdırap verdi. Sonra kendi kızı oldu,19 yaşına geldi, düğün
dümbelek yapmak istiyor, hayaller kuruyor ve birileri tuttu kızını kaçırıyor.
Nasıl olur, bir düşünsün bakalım. İster mi kızının kaçırılmasını, hayallerinin
yerle bir edilmesini. İşte iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmalıyız. Kendimiz için istemediğimiz bir davranışı
başkaları için de istememeliyiz.
Kaçan kıza ne demeli. Seni doğuruyorlar,
büyütüyorlar, yemeyip yediriyorlar, giymeyip giydiriyorlar. Sonra internetten
tanıştığın, 15 günlük bir zibidiye aşık oluyorsun, 18 yıldır tanıdığın,
tanıştığın, senin için her fedakarlığı yapmaya, canını bile vermeye hazır olan
anneni, babını, kardeşlerini bir kalemde satıyor, gözden çıkarıyor, ihanet edip
gidiyorsun. Bu mu insanlık, bunun neresi insanlık. Bunun adı olsa olsa ihanet,
alçaklık ve nankörlüktür. Eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’un deyimiyle,
masaya tonk tonk yumruğumu hızla vuruyorum ve lanetliyorum, kınıyorum onları.
Görüyoruz işte her şey ortada. Bir ay önce
tanıştığı bir sokak zibidisine, nasıl aşk ise bu aşık oluveriyor, seviyor ve
hemencecik evlenmeye, ömür boyu hayatı birlikte paylaşmaya karar veriyor ve
alıp başını gidiyor. Aşkında, aşık olmanın da içime ettiler sonunda. Sonra
evlenip, 10 ay sonra kucağına da bir çocuk aldıktan sonra hadi gerisin geriye
baba evine.
Kız kaçırmanın
veya kaçmanın makul ve mantıklı bir gerekçesini anlatanı görmedim hiç. Yıllarca
ağlayan, isyan eden gözü yaşlı ana babalar, bozulan aileler, yıkılan yuvalar,
perişanlık ve huzursuzluk gördüm.
Kız kaçırma
veya kaçma olayı, bana göre en son çarenin, en son çaresi olmalı. Gidersin,
istersin vermezler. Yine istersin yine vermezler, aracılar koyarsın yine
istersin yine vermezler. Seviyorum,
kaçıracağım, kaçacağım dersin ikna etmeye çalışırsın yine vermezler. Vermeyenlerin
haklı gerekçelerini ararsın, haklı hiçbir gerekçe bulamazsan, gerçektende
seviyorsan, başkada hiçbir çare kalmamış ise, ana baba haksız yere engelleme
yapıyorlarsa o zaman belki olabilir, makul görülebilir. Her zaman hep haklı
olmak iyidir. Haklı konumdayken haksız konuma düşmemek gerekir.
İki tane canlı örneği yakın çevremde
yaşadık. Adam askerliğine 3 ay kala annesinin, babasının, hiç kimsenin ne
haberi ve nede zerre kadar bir hazırlığı yokken, bir defa olsun kızı
istememişken, tut kaçır. Sonra emri vakiyle bir sürü masraf yaptır, düğün yap,
askere gidinceye kadar üç ay kavga dövüş itiş kakış yap, askere gider
gitmez de kız doğru anasının evine gitsin, askerden sonrada boşanma davası aç
ve boşan. Sonra tekrar hovardalığa başla, birisini daha kandır, yeniden başka
bir kız daha kaçır, 3 sene sonra bir çocukla oda baba evine geri gitsin. Sonra
üçüncüsünü kandırmak için internetten sahte sözler, mersiyeler diz. Ana baba bitti, tükendi, diğerlerinin borçlarını ödeyemedi,
eşe dosta, dosta düşmana rezil rüsvay oldu ama kimin omurunda. Bu davranışlar
resmen teröristliktir. Bir aile belası ve teröristliğidir. Böyle bir kişiler yedi köye zararlı birer
mahlûkturlar.
Yine 18 yaşında biz kızı, 42 yaşında, üç
çocuk sahibi bir p…. kandırıp, kaçırıp alıp gidiyor şehir dışına.
Polise gidiyorlar kızımız kayıp, kaçırıldı
diye, polis diyor ki 24 saat geçtikten sonra gelin. Şu hale bakın 24 saat
müsaadesi var, gidecekleri yere gitmeleri için. 24 saatte istenirse
Yenizelandaya bile gidilir.
Sonra şikâyet dilekçesi yazılıyor, 48 sata
sonra konu savcılıkta. Aradan tam 22 gün
geçti, kızın ailesi kızı kimin kaçırdığını, her şeyini tıpkı özel dedektifler
gibi araştırıp buluyor. Ama maalesef nerede saklandıklarını bulamıyor.
Şimdi daha iyi anlıyorum, kaybolan çocukların,
insanların niye bu kadar kolay kaybolduklarını, bulunamadıklarını, organ ve
fuhuş mafyalarının niye bu kadar rahat ve cesur çalıştıklarını.
İnsan
kaçırma, kız kaçırma, kaybolma,
bulunamama, kayıp çocuklar vakıaları ülkemize yakışmıyor. Hükümetimiz birçok
mafyayı çökertti, parmaklıkların arasına tıkmayı başardı. Sanırım sıra kayıp
çocuklara gelmeli diye düşünüyorum.
Karakola ben
de gittim, memur arkadaş, yahu bu Gönen’de de şu kız kaçırma olayları çok
meşhur. Başka yerlerde böyle bir şey görmedik dedi. Hayret ettim. Gerçekten,
başka yörelerde, il ve ilçelerde hiç rastlanmayan veya nadiren rastlanan bir
olaymış bu kız kaçırma meselesi. Bu olaya geri kalmış toplumların meselesidir
de diyebiliriz.
Gönen bu
ayıptan bir an önce kurtulmalı. Bu olayın sosyal boyutları araştırılmalı ve bir
an önce engelleyici tedbirler alınmalı. Bu çok kötü adet bir gelenekmiş gibi
takdim edilmemeli. Bu işlerin
övünülecek bir durumu yok. Aksine lanetlenecek, kınanacak, ayıplanacak bir
olaydır kız kaçırma.
Kız kaçırma medeni insanların işi değil, cahil
insanların işidir. Medeni insan cesur olur, oturur konuşur, tartışır, uzlaşır.
Kimseyi üzmez, kırmaz, küstürmez, eza cefa çektirmez. Bir kalp kırmak veya insan incitmek ne kadar
çirkin bir davranıştır. Burada konu olan, yani üzülen, kırılan, küstürülen,
zulmedilen kişiler anne ve babadır. Dinimiz ana babaya itaat edilmesi
gerektiğini, onlara öf bilen denilemeyeceğini emrediyor bize.
Kaçan
kızlara soruyorum, düşünün, 9 ay karnınızda taşıdığınız, emzirdiğiniz,
büyüttüğünüz, yemeyip yedirdiğiniz, giymeyip giydirdiğiniz, budaktan bile
esirgediğiniz kızınızı çıkıp hiç tanımadığınız, bir kere olsun size hürmet bile
etmemiş birisi tutup kaçırdı, kızınızda tuttu size bir anda ihanet etti, sizi
takıp sallamadı, gözden çıkardı kaçtı. İstermisiniz bunu. İstemezsiniz. O zaman
kendiniz için istemediğiniz bir davranışı başkaları da istemeyiniz. O zaman
onlara da o davranışı yapmayın. Yıllarca
barışmayan ana babalara ben kesinlikle hak veriyorum. Bu gün anaya babaya
ihanet edip kaçıp, ertesi gün yapmış bir cahillik deyip affedelim gitsin
diyerek kuzu sarması olan ana babayı da kınıyorum. Bu kötü geleneğin devam
etmesine fırsat vermiş oluyorlar. O
zaman kızlar ne düşünüyor, ne olacak ya,
annem babam kızar bağırır, sonra barışırlar, hiç bişey olmaz diye
cesaretleniyorlar.
Ben şahsen kaçanları da, kaçıranları da,
yardım ve yataklık yapanları da, kızı
kaçtıktan sonra ertesi gün can ciğer olan ana babaları da kınıyorum.
Ben şahsen
internetten tanışılan ve 10 günde aşık olunan aşkları da, 30 günde verilen
evlenme kararlarını da, kızı kaçırıp ana babasına hazırlıksız sürprizler ve
masraflar çıkaran gençleri de kınıyorum.
Gidin Gönen adliyesine yüzlerce boşanma
davaları ve duruşmalarından geçilmiyor. Parçalanmış, dağılmış aileler, perişan
çocuklar, dul kadınlar, hovardalık peşinde olan erkeklerle dolmuş taşmış
ilçemiz. Bir Gönenli Mehmet Efendi
diyarına yakışmıyor bu manzaralar. Çok üzülüyorum. Bu toplumsal yaralar
hepimizi üzüyor, ucundan bucağından nihayetinde hepimize dokunuyor.
Kaçmayan,
kaçırılmayan, kaçırmayan, ana babaların
ağlamadığı, kaçırıldığında 24 saat beklemeden harekete geçilen, anında aranılıp
bulunan ve gereğince yapılan bir kamu görevinin olduğu bir memleket
arzuluyorum.
İnşallah
haftaya yazımızda, haftaya kadar yaşar
isek, çarşı camiinden selamız verilmez ise,
“Gönen’de
Çeltik Ekiminin Faydaları ve Zararları konusunu işleyeceğiz. Bilindiği üzere,
çeltik ekiminde son yıllarda tehlike çanları çalmaya başladı. Bu meseleler toprak ve çeltik ağalarının hiç
umurlarında değil ama, halkımız alttan alta tedirgin olmaya başladı. Toprak,
bize geçmiş nesillerden emanet, geçmiş nesiller ihanet etmeden bize
ulaştırmışlar. Acaba biz ne yapıyoruz. Toprağı hovardaca bitiriyor yani
verimsizleştiriyor, çölleştiriyor muyuz?
İşte dilimizin döndüğünce bu yaraya parmak basmaya gayret edeceğiz.
Haftaya Pazartesi’ye kadar Allaha emanet olun…
Gönen’de Referandum Sonucunun Sonucu 27.09.2010
Geçen haftaki yazımızda referandumun sonucunu nasıl okumalıyız diye bir makale kaleme almıştım. Demiştim ki “Gönen’deki referandum sonuçlarını nasıl yorumlamak gerekir derseniz, benim gözlemlerim ve fikrim şudur. Gerçekten fikir ve düşüncelerine katılayım katılmayayım, ama emeğe ve çalışmaya saygı duymak gerekirse, Gönen’de CHP ve MHP gerçekten çok iyi bir performans sergiledi. İyi bir ekip hareketi gösterdiler. Zaten CHP İlçe başkanı Bülent Birgül sivil toplumcu bir kişiliğe sahip, her gün halkın içinde, halk ile barışık, iyi ve etkili diyaloga sahip diyebilirim. Belediye Meclis Üyeleri Burhan Özdemir, Ülkü Dönmez, Gültekin Avcı, İl Meclis Üyesi İbrahim Arcan da aynı şekilde halk içinde sevilen isimler. Yine MHP İlçe başkanı Veli Akyener ve Yönetimdeki Şener Çağlar ilk etapta halk içinde etkili iletişim ve diyalog kurabilen sosyal ve aktif kişiliğe sahip kişiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İşte bu faktörler muhalefeti güçlendirmiş gözüküyor. Tabiî ki bu bir seçim değildi, referandum du. Ama seçim havasında geçirildi. Siyasi tercihler ön planda tutuldu.
Ak Partiye bakarsak, aynı aktifliği, halk içinde ve halkla olabilme, bütünleşebilme başarısını gösteremediklerini gözlemleyebiliyorum. Bir ekip hareketi ve bütünlük, birlik beraberlik, halkla kaynaşabilme başarısını tam olarak gösteremedikleri izlemine sahibim. Tabiî ki iktidar partisi olmanın dez avantajlarını da göz ardı etmemek lazım. İktidarda olan parti her zaman yıpranır. Balıkesir’in 18 ilçesinin sadece altısında evet, 12 ilçede de ise hayır oyu çıktı.
Ak Partili bir belediyenin olduğu ilçede evet çıkması lazımdı aslında. Burada ne sebep olursa olsun, “
diye yarmıştım.
Makalem gerçekten Gönen’de iyi tutulmuş. Birçok kişiden çok olumlu tepkiler aldım. Yazının muhataplarından MHP yönetiminden bir arkadaş aradı çok memnun olduğunu söyledi teşekkür etti. AK Partiden önemli bir isim büroma kadar geldi, çayımı içti ve yazımı okuduğunu, okumakla kalmayıp çoğaltarak onlarca kişiye okuttuğunu söyledi. Yine Ak partiden önemli bir isim de yanımdan geçerken abi tespitlerin çok süper, okuyoruz dedi. Bende arkasından nasıl yani, yazdıklarıma kızmadınız mı dedim. Çok isabetli ve çok doğru tespitlerde bulunmuşsun dedi. Elhamdülillah. Kuran bize böyle emrediyor. Doğruyu söyleyin, nefsinizle hareket etmeyin, adaletle hükmeden hakimler olun buyuruyor. Gerçi bazıları bu yazımdan dolayı selamı sebayı keserler ama kessinler hiç önemli değil. Daha öncede ismi bende saklı bir zat ve iki kafadaşı Ak partinin ilçe yönetiminde olduğu dönemlerde önemli tespitlerimi Allah rızısı için paşlaştığımda, doğruları söylediğimde, kendilerinden doğru iş, hayır ve hizmet telkini ve tavsiyesinde bulunduğumda, kötüleri ve kötülükleri Müslüman olmanın gereği engellemeye çalıştığımda selamı sebayı kesmenin ötesinde tam 3 defa beni doğuya sürmeye kalkışmışlardı. İlçe Tarımda memurken, Balıkesir’den müfettişler benim defterimi dürmeye gelmişlerdi. Malum ilçe tarımın o eski meşhur müdürünü bilmeyen yok. Ak partili gardaşlarım, o dönemde beni doğuya süreceklerdi. Beyefendilerden birkaçı, benim Gönen’den gitmemi, çok konuşan, işlerine çok karışan, kendilerini eleştiren, doğru yolu gösteren, kendi deyimleriyle her şeye çomak sokan birisini istemiyorlardı. Adeta alçak dağları ben yarattım edasına bürünmüşler, Saddam Hüseyin’e özenmişlerdi. Yazık o zamanlar basit bir memuru bile sürmeyi becerememişlerdi. Şimdi nerede onlar, hepsi deyim yerindeyse ilahi adaletin tecellisi neticesinde dillerden de, gönüllerden de silinip, süpürülüp gittiler. Anıldıklarında da hiç hayırla dua ile anana rastlamadım. Ben hep şunu söylerim. Koltuktan düş, minareden düş, attan, eşekken düş amaa asla gönüllerden düşme. Gönüllerden düşmek başka şeylerden düşmeye benzemiyor. Başka bir söz daha var; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Çok doğru bir söz. O zatı muhteremler beni valiye, kaymakama, il müdürüne şikâyet edip, sürmeye, susturmaya kalkanlar inanın şimdi Gönen’de selam verecek kimse bulamıyorlar. Biz işte ortadayız, kapımız, gönlümüz herkese açık. Demek ki yanlış işler yapmamışız, hani derler ya Allah doğru kullarının yardımcısıdır. Siz doğru, dosdoğru, rahmetli, Allah nur içinde yatırsın Muhsin Yazıcıoğlunun dediği gibi dik durun yeter. Herkesle selamlaşıyoruz, sarılıyoruz. İşte kardeşlik, barış, huzur bu. Gerçek koltuk, makam bu. Gönüllerde olabilmek, gönüllerde kalabilmek. Herkes koltuk kapmak için yarışıp, birbirini çiğnerken, memuriyetim boyunca tam 9 defa idarecilik, yöneticik tekliflerini reddettim. Niye, gönülerdeki koltuğu tercih ettim. Niye, bu işler bizi aşar dedim. Herkes haddini bilmeli. Osmanlıyı özler olduk. Vali yapacak adam bulamazlarmış. Kime teklif götürülürse, benden daha iyisi ve layık olanı var diye kabul etmezlermiş. Şimdi öylemi, idareci olabilmek için yüzlerce numara yapanlar ve parende atanlar gördük. Hızla yükselenler hızla inerler. Kendi emekleriyle ve hak olarak bir makama gelmeyenler, o makamlardan çabuk inerler ve indikten sonrada sırra kadem basarlar. Örnekleri ortalarda dolu. Bunları niye anlatıyorum, edebiyatta tecahül arif sanatı vardır. Taşlama, dokundurma, farklı konuları anlatıp, farklı konulara pay çıkarma. İncitmeden, kırmadan, suçlamadan, isim vermeden anlatma sanatı. Hani anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az misali.
Şunu da söyleyeyim, bu anlattığım olaylar Isparta’nın Gönen ilçesinde yaşanmıştır. Bizim Gönen ile hiçbir ilgisi yoktur.
İnsanlara koltukları bir şeref vermezler, insanlar o koltukları şereflendirir. Makamlar gelip geçicidir. Allah nasip etmiş, öyle bir yer, makam kazanmışsanız alın size fırsat. Bol bol iyilik yapın, insanlık yapın, hayır hasenat yapın. Sevap kazanın, hem dünya, hem de ahiret koltuğunuzu kazanın. Allah bizi kimler daha güzel ameller işleyecek diye imtihan için yaratmadı mı. Hayırda yarışınız, yardımlaşınız diye yaratmadı mı.
Geçen haftaki yazılarımın içeriğinden, Demokrat Partiden bir arkadaşımız serzenişte bulundu. Gönen’de hayır oylarının çıkmasında CHP, MHP den çok biz etkili olduk. Çalışmalarımız etkili oldu dedi. Evet, doğru, DP den bahsetmeyi sehven unutmuşum. Benim gözümden kaçtı ama arkadaşlar hatırlattı, DP nin de araçlarla, ekip çalışmalarıyla büyük çabaları olmuş. Ben evet veren birisi olarak, bakış açımı değiştiriyorum. Başbakanımızın dediği gibi, Evet diyenler de, hayır diyenler de kazandı. Çok doğru bir yaklaşım. Hiç kimse ülke kötü olsun diye oy kullanmaz, evet veya hayır demez.
Kuran-ı Kerimde bir ayet vardır, hep o ayetten referans alırım. Sizin hayır bildiğiniz şey hakkınızda şer, şer bildiğiniz şey de hakkınızda hayır olabilir. Allah bilir siz bilemezsiniz.
Son yazımda bir de şunları yazmıştım ve Karşı mahallede evet çıkmasıyla ilgili yazımda şöyle demiştim. “ Karşıyaka Mahallesinde evet oyunun çıktığı, bunun sebebinin de, bazı birinci sınıf vatandaşlarımızın seçimi boykot ettikleri ve sandığa gitmedikleri yönünde söylentiler var. Eğer bu söylentiler doğruysa çok yazık. Bu şehirde yaşayıp, oturup, havasını teneffüs edip, suyunu içip uzak yerlerin direktiflerine veya korkularına kapılarak hareket etmek çok düşündürücü geliyor bana.” Demiştim.
İsmi bende saklı bir arkadaş arayıp, yazılarımı çok beğendiğini ve sürekli okuduklarını belirterek, bu cümleye katılmadıklarını, kendisinin de oy kullanmadığını ancak bunu hiçbir yerden esinlenerek, emir ve telkin alarak yapmadığını, Türkiye Cumhuriyetinde böyle bir şeyin olmasının mümkün olamayacağını belirterek, özgür irademizi bu şekilde beyan ettik dedi. Tabiî ki bende böyle temenni ediyorum, söylediğine katılıyorum, bu düzeltmesi içinde kendine teşekkür ediyorum. Ancak yinede kafama takılıyor 300–400 kişi hiçbir yerden esinlenmeden nasıl olurda oy kullanmazlar, ilginç bir özgürlük ve serbest irade beyanı gibi geldi bana.
Bir hafta sonraki yazımda, Allah nasip ederse, Çarşı Camiinden Mesut Biroğlu güzel sesiyle selamı okumaz ise, Gönen’de Kötü Bir Gelenek olan Kız kaçırma olaylarını masaya yatıracağız inşallah.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Gönen’de Referandum
Sonucunu Nasıl Okumalıyız 18.9.2010
Bayramdan ve referandumdan önceki
yazımda Referandum’un Sonucu Ne Olur başlığını kullanmış ve öngörülerde bulunmuştum.
İtiraf edeyim ki, öngörülerimde yüzde 30 yanıldım.
İşte bazen insan
tahminlerini tutturamıyor, kestiremiyor. Tabiî ki şok olduğum konular da oldu.
Son yazımda şunları yazmıştım; “Yani sonuç evet
çıkacak ama kaçta kaç evet çıkar, kaçta kaç hayır çıkar asıl onu merak ediyor
herkes. Acaba derin yapılar sonuca göre nasıl tepişirler, karanlık odaklar ne
tür tezgâhlar çevirirler merak konusu onlar. Baksanıza, 2004 yılında PKK
eylemlerini sürekli olarak dondurmuş, silahsızlanma kararı almış, Ergenekon
hainleri hemen apoyu ikna ederek, avukatlarını, kandile gönderip Haziran’da
eylemlerin başlaması talimatını verdirmiş. Malum, o tarihlerde üç dört darbe
planı da yapılıyormuş. Darbe planlarının tutması için, ülkenin karıştırılmasına
ihtiyaç var tabiî ki. Ülkenin karıştırılması için de hazır silahlı, katırlı teçhizatlı terörist gurup bulunurken ondan yararlanılmaz mı.
Tabiî ki yararlanılmalı, ihaleler verilmeli. İşte o tarihten sonra PKK yeniden
ihaleler almış ve bu günlere gelinmiş. Aldıkları ihaleleri 12 Eylülden sonra
bitecek mi bitmeyecek mi merak konusu o. “Gerekçelerinin tamamında Tayyib
Erdoğan düşmanlığı ve Ak parti muhalifliği var. Sattı, attı, yedi içti diyorlar
da başka bir şey demiyorlar. Baktım ki şartlanmışlar, ikna olmayacaklar.”
“Benim düşüncem ve ileriye dönük gözlemlerim referandumdan sonra daha istikralı
bir Türkiye ortaya çıkacağıdır. Yaklaşan genel seçimlerin sonucu da hemen hemen
belli gibi. Yine Ak Parti, CHP, MHP meclise kesin girer. SP de ümit var dı ama
parçalanmış gözüken yapısı ile meclise girmesi zor. DP de DYP- Anap
birleşmesinden sonra ümit veriyordu ama Hüsamettin Cindoruk’un yönetiminde
olduğu sürece meclise girmesi zor görünüyor.”
Diye yazmıştım.
Evet, sonuç olumlu çıktı, % 58 evet çıktı ama ben eveti % 70 olarak
bekliyordum.
Derin yapılar ülkeyi karıştıracak demiştim,
dediğim gibi oldu. Hakakri’deki saldırıda 9 sivil vatandaş hunharca katledildi.
Ergenekon boş durmuyor, PKK ya yine ihale vermişe benziyor.
Sancılı ama güzel bir Türkiye adım adım
gerçekleşiyor. CHP ve MHP nin karamsar tablolarına ben kesinlikle inanmıyorum.
Gönen’deki referandum sonuçlarını nasıl
yorumlamak gerekir derseniz, benim gözlemlerim ve fikrim şudur.
Gerçekten fikir ve düşüncelerine katılayım
katılmayayım, ama emeğe ve çalışmaya saygı duymak gerekirse, Gönen’de CHP ve
MHP gerçekten çok iyi bir performans sergiledi. İyi bir ekip hareketi
gösterdiler. Zaten CHP İlçe başkanı Bülent Birgül sivil toplumcu bir kişiliğe
sahip, her gün halkın içinde, halk ile barışık, iyi ve etkili diyaloga sahip
diyebilirim. Belediye Meclis Üyeleri Burhan Özdemir, Ülkü Dönmez, Gültekin Turan Avcı,
İl Meclis Üyesi İbrahim Arcan da aynı şekilde halk içinde sevilen
isimler. Yine MHP İlçe başkanı Veli Akyener ve Yönetimdeki Şener Çağlar ilk
etapta halk içinde etkili iletişim ve diyalog kurabilen sosyal ve aktif
kişiliğe sahip kişiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. İşte bu faktörler
muhalefeti güçlendirmiş gözüküyor. Tabiî ki bu bir seçim değildi, referandum
du. Ama seçim havasında geçirildi. Siyasi tercihler ön planda tutuldu.
Ak Partiye bakarsak, aynı aktifliği, halk içinde ve halkla olabilme,
bütünleşebilme başarısını gösteremediklerini gözlemleyebiliyorum. Bir ekip
hareketi ve bütünlük, birlik beraberlik, halkla kaynaşabilme başarısını tam
olarak gösteremedikleri izlemine sahibim. Tabiî ki iktidar partisi olmanın dez
avantajlarını da göz ardı etmemek lazım. İktidarda olan parti her zaman
yıpranır. Balıkesir’in 18 ilçesinin sadece altısında evet, 12 ilçede de ise
hayır oyu çıktı.
Ak Partili bir belediyenin olduğu ilçede evet çıkması lazımdı aslında.
Burada ne sebep olursa olsun, kimse
kızmasın, küsmesin, darılmasın ben bir düşünce insanı ve bir vatandaş olarak
açıkça doğruları veya gözlemleyebildiklerimi söylemek ve tabiî ki paylaşmak
isterim.
Halkın içerisinde olan birisiyim, her gün en az 50 kişiyle konuşuyor,
sohbet ediyorum. Birçok kişi, bana şunu da yaz, bunu da yaz diye telkin ve
önerilerde bulunuyorlar. Ben bütün bu telkinler, duyumlar ve sohbetlerde elde
ettiğim intibalar ve şahsımda oluşan kanaatimi işte bu yazılarımla Gönen
Sohbetleri köşemde dilimin döndüğünce acizane aktarmaya çalışıyorum. Ak Parti ilçe yönetimi ve teşkilatı biz
nerede yanlış yaptık diye oturup iyi bir muhasebe yapmak zorunda. Yeni bir şeyler yapmalıyız demek zorunda.
Halkın ekseriyetinin belediye yönetiminden ve hizmetlerinden yeterince memnun
görünmediğini söyleyebilirim. Teşkilat yönetiminde bir temsiliyet, yetki ve
irade ortaya koyabilme zayıflığının
olduğunu söyleyenler de var. Yine belediye yönetimi ve teşkilatın halka
yeterince inemediklerini ve kontak kuramadıklarını belirtenler var. Halka inmek
demek, bayramlarda seyranlarda cep telefonlarına mesaj atmak, ilan yayınlamak,
bazı yerel gazetelerde lehte haberlerin yayınlanmasını sağlamak demek
olmamalı. Ben şahsen o haberleri
okuyarak zamanımı hiç harcamıyorum. Yine halka inmek demek, sivil toplum
kuruluşlarını ziyaret ediyoruz, değer veriyoruz diye, üç beş kuruluşa gidip, gazetelere pozlar
vermek demek te olmamalıdır diye düşünüyorum.
Söylemek gerekirse biz de bir sivil toplum kuruluşuyuz, Gönen, Türkiye
ve Dünya genelinde asil ve onursal olmak üzere tam 2.000 ‘in üzerinde üyemiz
var. Ama bize hiç gelen giden olmadı.
Ya bizi adam yerine koyan yok, ya da sivil toplum kuruluşu olarak gören
yok. Belediye seçimlerine 7 gün kala
esnaf ziyaretleri yapılırken rast gele veyahutta yanlışlıkla girilenin
haricinde, Gönen’in etkili, güçlü ve herkesin yakinen tanıdığı ve hizmet aldığı,
üstelik Evet Oyu vereceğiz deklarasyonunu yayınlayan bir sivil toplum
kuruluşunun önünden ve yakınından, iktidar partisinden bir kişinin dahi
geçtiğini göremedik. Tabiî ki evet
deklarasyonunu yayınladıktan sonra muhalefetten gelen olmaması gayet doğal. Hani
gelip te bizi bulamadılarsa onu bilemem.
Unutulmamalıdır ki, sivil toplum kuruluşları halkı temsil ederler.
Avrupa da bu böyledir.
Ben şahsen evet oyu veren ve
başbakanı destekleyen birisiyim. İktidar partisi bu şehirde bu kadar
yıpranmamalı. Toparlanma olmaz ve bu tespitlerimize hiçbir değer verilmez ise,
önümüzdeki seçimlerde de bu oranın daha da aşağılara inmesi söz konusu
olabilir. O zamanda biz önceden
söylemiştik demek istemem. Hani bir şarkı sözü var ya, “ bir şeyler yapmalı “
diye. İşte o şarkı sözünü hatırlayarak
bir şeyler yapılmalı, ama buralardan, ama yüksek rakımlı yerlerden.
Karşıyaka Mahallesinde evet oyunun çıktığı, bunun sebebinin de, bazı
birinci sınıf vatandaşlarımızın seçimi boykot ettikleri ve sandığa gitmedikleri
yönünde söylentiler var. Eğer bu
söylentiler doğruysa çok yazık. Bu şehirde yaşayıp, oturup, havasını teneffüs edip, suyunu içip uzak
yerlerin direktiflerine veya korkularına kapılarak hareket etmek çok
düşündürücü geliyor bana.
Ben doğruyu söylemek zorundayım,
doğruyu söyleyeler dokuz köyden kovulur derler ya, ben Allah hakkı için doğruyu
söyleyeyim de veyahut en azından niyetim doğruyu söylemek olsun da, dokuz
köyden kovulayım, hiç önemli değil.
Referandumun sonucu bence ülkemize
hayırlı olacak. Büyük reformlar hep sancılı olur. Aydın Menderes, 17 Eylül günü
babası Adnan Menderes’in mezarının başında yapılan anma töreninde 49 yıl içinde
üç isimden bahsetti ve bu üç ismi tarih unutmayacak dedi. Biri Adnan Menderes,
diğeri Turgut Özal, sonuncusu da Recep Tayip Erdoğan. Ben de aynı görüşe
katılıyorum. Bu üç isim Türkiye’de tarih yazmış ve büyük reformlara imza
atmıştır.
Aydınlık yarınlara ve daha müreffeh bir
Türkiye ümidiyle, diğer sohbetimize kadar hoşça ve sağlıcakla kalın.
Referandum’un Sonucu Ne Olur
Referandumun sonucunu aslında herkes biliyor
ama yinede merak ediyor. Yani sonuç evet çıkacak ama kaçta kaç evet çıkar,
kaçta haç hayır çıkar asıl onu merak ediyor herkes.
Acaba derin yapılar sonuca göre nasıl
tepişirler, karanlık odaklar ne tür tezgâhlar çevirirler merak konusu onlar.
Baksanıza, 2004 yılında PKK eylemlerini sürekli olarak dondurmuş, silahsızlanma
kararı almış, Ergenekon hainleri hemen apoyu ikna ederek, avukatlarını, kandile
gönderip Haziran’da eylemlerin başlaması talimatını verdirmiş. Malum, o
tarihlerde üç dört darbe planı da yapılıyormuş. Darbe planlarının tutması için,
ülkenin karıştırılmasına ihtiyaç var tabiî ki. Ülkenin karıştırılması için de
hazır silahlı, katırlı teçhizatlı
terörist gurup bulunurken ondan
yararlanılmaz mı. Tabiî ki yararlanılmalı, ihaleler verilmeli. İşte o tarihten
sonra PKK yeniden ihaleler almış ve bu günlere gelinmiş. Aldıkları ihaleleri 12
Eylülden sonra bitecek mi bitmeyecek mi merak konusu o.
Tabiî ki ben açık fikirli birisiyim. Müslüman olmam hasebiyle içim – dışım,
suretim siretim, sözüm özüm bir. Yeniliklere, demokrasiye, yeni anayasaya, yeni
haklara evet diyorum başka bir şey demiyorum. Bir de herkesin evet dediğini düşünmeye
başlamıştım ki, birden yanımda hiç ummadığım arkadaşlarımdan hayırcılar
çıkıverdi. Düşündüklerini, inandıklarını gerekçelerini anlattılar, ikna etmeye
çalışsalar da bir türlü olmadım, ikna edemediler. Gerekçelerinin tamamında
Tayyib Erdoğan düşmanlığı ve Ak parti muhalifliği var. Sattı, attı, yedi içti
diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Baktım ki şartlanmışlar, ikna
olmayacaklar. Birbirimizin görüşüne saygılı olduğumuzu söyleyip sohbeti
bitirdik. Başka bir dükkânda, hatta bir sivil toplum kuruluşunun başkanlığını
da yapan, kendini sanatçı olarak tanımlayan bir arkadaşın dükkânında sohbet
ediyorduk. Orada da fikrimi söyledim, onlar karşı çıktılar. Öyle karşı çıktılar
ki dükkânda üç kişi çalışıyorlardı üçü de neredeyse badigart gibi beni
dövmedikleri, dükkânlarından atmadıkları kaldı.
Sonra selamı sabahı kestiler, sonradan öğrendim bunlar sol bir
partidenmişler meğer. Şu hale bakın, bunların böylesinden esnaf olacak, sivil
toplum kuruluşunun başkanı olacak. Kendime pay çıkarmak istemem ama, her kesim
ile iyi derecede diyalogum ve arkadaşlığım vardır. Ama her kesimin iyi, akıllı,
dürüst kesimiyle tabii ki. Cahil ve çapulcu kesimiyle değil. Fikirlerimizi
açıkça söyleyelim, tartışalım ama kavga etmeyelim, demokrat olalım, demokrat
olmayı ve fikir özgürlüğünü her platformda savunmayı alışkanlık haline
getirelim. İşte bence teröristlik böyle başlar. Fikirlere, düşüncelere sabır ve
tahammül göstermezsen, toplum kutuplaşmalara başlar.
Referandumun sonucunda ne çıkarsa çıksın
eğer birlikte yaşayacaksak, birlikte muasır medeniyetler seviyesine ulaşacak,
bu memleketin toprağını, havasını, suyunu birlikte paylaşacaksak, birlikte
yaşama kurallarını öğrenmeli, gerekirse birlikte yaşama eksersizleri
yapmalıyız.
Bu referandum süreci gerçekten
kutuplaşmalara yol açtı, insanlar daha çok bilendi, kamplara ayrıldı. Bu çok
yanlış bir durum. Demokrasilerde çoğunluğa saygılı olmalıyız. Ak Partiyi
iktidara Yunan halkı getirmedi. CHP ve MHP yede de Yunan halkı iktidar
vermemezlik yapmıyor. Eğer kendimizi demokrat olarak kabul ediyor isek,
sindirmesini bilmeliyiz. Kendimizi kontrol edebilmeliyiz.
Evet, çıkarsa çok kötü olacak ülke diyorlar.
Sanki bunlar falcılar, gayb dan haber mi
alıyorlar, geleceği nasıl biliyorlar. Bildiğimiz o ki gaybı Allahtan başka
kimse bilemez. Allahın dilemesi ve izni dışında
hiçbir kimseye hiçbir kötülük veya fenalık dokunmaz, iyilik veya
güzellik de gerçekleşmez.
Benim düşüncem ve ileriye dönük gözlemlerim
referandumdan sonra daha istikralı bir Türkiye ortaya çıkacağıdır. Yaklaşan
genel seçimlerin sonucu da hemen hemen belli gibi. Yine Ak Parti, CHP, MHP
meclise kesin girer. SP de ümit var dı ama parçalanmış gözüken yapısı ile
meclise girmesi zor. DP de DYP- Anap birleşmesinden sonra ümit veriyordu ama
Hüsamettin Cindoruk’un yönetiminde olduğu sürece meclise girmesi zor görünüyor.
BDP zaten ırkçı bir parti olduğu için, bağımsız adaylar ile meclise girer ve
ülkeyi karıştırmaya devam eder. Mustafa Sarıgöl balonu söndü zaten. Abdulaltif
Şener’in nafile turları hiçbir zaman sonuç vermez. Geriye yüzde sıfırın altındaki Ergenekon
partileri kalıyor, onlar da oyları olmasa bile fitne fesat tuzaklarına devam
ederler.
2012 deki Cumhur Başkanlığı seçimlerinin de
tartışmalı geçmesi gündemde. Sanırsam Abdullah Gülün yerine Başbakan Recep
Tayip Erdoğan geçebilir, Gül’de partinin genel başkanı ve dışarıdan kabineye
girip başbakan olabilir.
Ancak şunu söyleyebilirim. 12 Eylülden sonra
artık namaz kılan ve eşi başörtülü olanları ordudan atamayacaklar. Yüksek yargı
organlarının üyelerinin ses kasetleri çıkmayacak. Faili meçhul cinayetler zaten
Ergenekoncuları kafesledikleri için bitmişti. Velhasıl kelam demokrasinin daha
da yerleştiği ve ileri boyutlara ulaştığı bir ülke bekliyorum. Tabiî ki anayasa
değişiklilikleri daha çok gündemde olacak. Muhtemelen yeni anayasa yapılacak ve
halk oylamasına sunulmadan mecliste kabul edilebilecek.
Ben karamsar düşünen arkadaşlara hep ümit
var olmalarını, gelecekten umutlu olmalarını öğütlüyorum. Güzel bir Türkiye
beklentisi içinde olmamız daha isabetli bir seçenek. Tabiî ki kişisel ve bireysel
olarak daha hoşgörülü, demokrat olmalıyız. İnsanlarla fikir ve düşünce
boyutundaki tartışmalarımızda daha düzeyli, sabırlı, hoşgörülü bir tutum içinde
olmalıyız. Aksi davranışların hiçbir kimseye faydası olmayacaktır.
Herkesle ve her kesimle etkili iletişim ve
diyalog içinde bulunmalıyız. Yarınlarımızdan umutlu olmak temel prensibimiz
olmalı. Psikolojide de durum böyledir.
Ufak tefek şeyleri dert etmemeliyiz.
Çoğu
zaman; durup dururken bir sele kapılıp
ufak tefek şeyleri kendimize dert etmeye başlarız - üzülürüz ve bundan dolayı
da strese gireriz. Tüm dikkat ve enerjimizi küçük sorunlara yöneltip, normal
yaklaşım boyutlarının üzerine taşırız. İşi oluruna bırakıp yolumuza, işimize
devam etmek yerine; kızmayı, öfkelenmeyi tercih ederiz. Ama bir müddet sonra;
bunların kısa süreli, geçici olduğunu, geçip gittiğini, normale döndüğümüzü, aslında üzülecek,
kızacak hiçbir şeyin olmadığını görünce de pişmanlık duyarız. Boşa zaman
harcadığımızı, üzülmeye, sinirlenmeye, kafaya takmaya hiç de yeri olmadığını
düşünür pişmanlık duyarız. İşte bunun için ufak tefek hiçbir şeyle kendimizi
oyalamamayı baştan düşünmeliyiz, öğrenmeliyiz ve tatbikata geçirmeliyiz.
Günlük yaşamımızda oluşan bu tür haller; uzun bir kuyrukta saatlerce
sıra beklemek, haksız bir eleştiriye uğramak olabilir, ya da bir işin ters
gitmesi veya arzu ettiğimiz şekilde sonuçlanmaması şeklinde de olabilir. Her
türlü küçük veya büyük sürprizlere karşı son derece olgun, ağırbaşlı ve
hazırlıklı olmak zorunda olduğumuzu kabullenmeliyiz. Zira hayat sürprizlerden
ve zorluklarla mücadeleden ibarettir.
Çoğumuz yaşam enerjimizin büyük bir miktarını ufak-tefek, olur-olmaz
şeyleri kendimize dert ederek harcadığımız için, yaşamın güzelliğini,
zenginliklerini yeterince tadamayız, yaşayamayız. Günlük yaşantımızda bu tür,
hiçbir olayı ciddiye ve dikkate almamamız, kendimizi yıpratmamamız halinde;
daha
sevecen,
daha huzurlu, ılımlı, heyecanlı ve enerji dolu bir yaşam sürdürebiliriz.
Güzel bir gelecek için hareket tarzımız ve
yaklaşımlarımız bu şekilde olmalı tavsiyesinde bulunuyor ve çok sevdiğim bir
Cengiz Numanoğlu şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum. Ramazan ay ıda bu
şekilde bitti. Ramazanı şerifiniz ve mübarek ramazan bayramınızı cani gönülden
kutluyorum. Ramazandan sonra ve tabiili 12 Eylül referandumundan sonra 13
Eylülde tekrar Gönen Sohbetlerinde buluşmak üzere hoşça ve sağlıcakla kalınız
diyorum.
SABIR SINAVIDIR ÖMÜR
DEDİĞİN
Nefsin işkencesi
düşmandan beter,
Onun zulmü ancak savaşla
biter.
Silah istiyorsan, iraden
yeter,
Sabır sınavdır, ömür
dediğin ...
Zaman sermayesi, sanma ki, çok bol
Beşikten
bastona, kaç adımlık yol ?
Bu kanun
değişmez, kim olursan ol,
Sabır
sınavıdır, ömür dediğin ...
Nimet sırrı gizli, hayır
ve şer’de,
Devayı da verir, verdiği derde,
Akıl, isyan ile, aranda
perde,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin ...
Ezel arşivinden, kader silinmez,
Hakk`tan gelirse, karşı gelinmez,
Her şer de hayır var, kulca bilinmez,
Sabır sınavıdır, ömür dediğin ...
Yüce Allah, kulu, fazla
sevince,
Bazen alır dener, bazen
verince,
Düşünen insana, mesaj
derince,
Sabır sınavıdır, ömür
dediğin...
Dünya nimetinden, faydalan amma,
Onları, her
derde devadır sanma.
Mal mülk
çöplüğünde, çok oyalanma,
Sabır
sınavıdır, ömür dediğin... Cengiz Numanoğlu
Gönen’de
Kültür Sanat Yapmak Zor Zanaat 30.8.2010
Gönen
Sohbetlerinde konuklarımız oluyordu. Ancak malumunuz ramazan dolayısıyla özel
sohbetlerimiz ramazan sonrasına ertelendi. Tabiî ki bir de insanlarımız
maalesef paylaşmak, toplum önüne çıkmak istemiyorlar ne hikmetse. Hâlbuki açık
ve şeffaf toplum, demokrasinin, sivil toplumun ve bilinçli halkın olmazsa olmaz
unsurlarından biridir. Bir kişi icraatlarını toplumla paylaşmak, kurumunu halka
tanıtmak istemiyorsa kapalı toplum olmayı veya başarısızlıklarını gizlemeyi amaçlıyordur
sonucu çıkarabiliriz. Ben şahsen her fırsatta temsil ettiğim sivil toplum
kurumunun bütün yönlerini, hizmet ve projelerini, hedeflerini aktarırım,
paylaşırım. Çünkü bu şekilde enerji topluyorum ve kendimde hizmet üretme
heyecanı buluyorum. Çalışmaktan zevk alıyorum. Bir söz vardır, “Ulaşmak istedikleri bir hedefi olmayanlar
çalışmaktan zevk almazlar” diye. Gerçekten ulaşmak istedikleri bir amacı ve
hedefi olmayan ne çalışmaktan zevk alır ve ne de paylaşmaktan.
Bu günkü sohbetimizin konusu bir eser. Tabiî ki
bu konuyu halkımızla paylamak istedim. Ve dört yıl sonra ilk defa paylaşıyorum.
Şu
günlerde Gönen Rehberi Kitabını Herkes Konuşmaya Başladı
Gönen Rehberi kitabı. Hepimiz bu kitabı az çok
tanımışızdır. Sarı kapaklı, ince uzun, 144 sayfa, 1 hamur kâğıda baskılı bir
kitap. Benim için belki hayatımda en fazla gurur duyduğum ve mutluluğunu
yaşadığım bir eser.
Ne kadar güzel ve kaynak bir çalışma olmuş, daha yankıları yeni yeni gelmeye
başladı. Bu güne kadar kitapla ilgili olarak olumsuz hiçbir eleştiri
almamıştım. Malum küçük yerlerdeki halkımız kıskanç ve birazcıkta nankördür.
Kulp takmaya ve kusur aramaya çok meraklı ve meyillidir. İyilikleri nedense pek
görmez, kusurlara ise gündüz gibidirler. Tabiî ki bunlar istisnadır.
Bu sebeple,
bu güne kadar kitapla ilgili kimsenin bir eleştirisi olmamasından ben
kitabın halk içinde de benimsendiğini anlamaya başlamıştım.
Şükürler olsun ki, atık kitap herkesin elinde,
cebinde, bürosunda, hayatın her alanında faydalanılan bir eser olmuş. Hiç ummadığım
yerlerde ve kişilerde kitabımın yoğun olarak kullanılmasını görmek herhalde bir
yazar için en büyük mutluluk olsa gerek. Aslında bu olay bile yazara büyük bir destektir.
Rast gele bir kahvede oturdum, sohbet gurubunun
içinde tanımadığım ve beni de tanımayan bir kardeşimiz, Gönen ile ilgili sohbet
ederken başladı anlatmaya. Yahu dedi adamın biri bir kitap yazmış, öyle kitap
görmedim hiç hayatımda. Adam kitap da köylerdeki hayvan sayısını, traktör
sayısını, bisiklet motosiklet sayısını dahi yazmış dedi ve başladı kitabı
anlatmaya.
Yandakilerde adamı dürtmeye başladılar, o kitabın
yazarı karşında duruyor diye. Adam adeta şoke oldu.
Tabiî ki bu durum bize ne derece doğru bir yolda ilerlediğimizin
bir işareti ve teşekkürü oldu. Elhamdülillah, hizmete, Gönen için güzel eserler
çıkarmaya devam. Bekleyin, çok yakında, bir iki ay içinde Gönen için muhteşem
bir eser daha geliyor. Adı Gönen Cep Rehberi. Tam 64 sayfa,
Kitabı tabii reklâm
alarak bastırmıyoruz. Hiç reklâm yok. Hani bazıları takvim çıkarırlar ve
arkasından ceplerine para basarlar ya. Bizde öyle yok. Kendimizi düşünmüyoruz,
böyle ileride konuşulacak, herkesin Allah razı olsun deyip hayır dua edeceği
eserler çıkarmak istiyoruz. Yani ben öldükten sonra da bu kitaplar
insanlarımızın cebinde, elinde kalsın ve onlardan istifade ettikçe bize de bir
sevap köprüsü kurulmuş olsun istiyorum.
Yani anlayacağınız yatırım yapıyorum.
Tabiî ki Gönen Rehberi
kitabında olduğu gibi, bu kitaba da halkımız sahip çıkmadı, destek olmadı. Bir
arkadaşımız esnafları tek tek dolaştı, kartvizitlerini topladı, rehbere girmek
için. İnanın çok azda olsa, bazı esnaflar bizi üzdüler. Çok garip ve insanlığa yakışmayan tavırlar
sergileyenler olmuş arkadaşımıza. Kartlarını bile vermemişler. Tabiî ki o
hakaret edenler ve bu hizmeti küçümseyenleri rehbere girmeyeceğiz. Rehbere
giriş için kimseden ücret talep etmiyoruz.
İstisnasız Herkes girecek, tabiî ki bize ve bu hizmete hakaret
edenler, hafife alanlar hariç olacaklar.
Bu bir kez basılacak ve ebedi bir eser olacak ve rehberde onlar olmayacaklar.
Ben şahsen, prensip
gereği hiçbir kimsenin hiçbir projesini, emeğini küçümsemem. Değer veririm,
tebrik ve teşvik ederim. Değerli insanlar, değer vermesini bilen insanlardır
diye düşünürüm. Emeğe saygı önemli bir insanlık kuralıdır.
Tabiî ki Gönen Cep Rehberi
kitabını parayla basacaklar ve biz baskı masraflarını bulmaya çalışıyoruz.
Sözümüzün geçtiği kişilerden destek istiyoruz.
Zamanında yani 2006yılında Gönen Rehberi kitabına ne belediyeden ne de
kaymakamlıktan zerre kadar bir destek gelmemişti. Kitabın bir tanesini bile
satın almamışlardı. Hatta insanlığın yüz karası diyebileceğimiz bazı
vatandaşlar Gönen Rehberi kitabının çıkmaması için, çıktıktan sonra da
dağıtımının engellenmesi için yoğun enerji sarf etmişlerdi, düşünebiliyor
musunuz.
Bu rehber için de durum
pek değişmedi. Malum yerlerde ve malum zenginlerde hiç para yok, her yere ve
her şeye para var, Gönen ile ilgili bir esere, bir yazarın çalışmasına,
kültürel ve sanatsal bir projeye destek yok.
Dışarıdan olan bir yazarın kitabını basarlar, bedava dağıtırlar,
içeriden olan bir kişiyi tanımazdan gelirler.
Yani bir nevi yerli, ayrımcılığı.
Elhamdülillah, biz onlardan zenginiz. Sağ olsun Mehmet Karatan abimiz
Gönen Rehberinde kendi cebinden biraz destek olmuştu. Utana sıkıla yine gidip
bu kitap için de bir şeyler istemeye çalıştım. Ne kadar dedi, dilimin ucuyla
100–150 demeye çalışırken, olmaz o kadar dedi. Sana daha fazlasını vermemiz
lazım dedi ve çıkarıp verdi. Kendisine Gönen Rehberi kitabı bitti dedim,
insanlar istiyorlar, yenisini bastırmamız lazım. Gönen Belediyesine teklif
ettim, olumlu bir sonuç çıkmadı dedi. Kitaba baktı, kitaba Gönen ile ilgili
biraz daha resim koyar, halkın daha fazla beğeneceği hale getirirsek biz
Ticaret Odası adına bastıralım dedi. Hazırlığını yap, maliyetini çıkar bize
getir dedi. Sana da biraz para veririz dedi, ben de dedim ki hiçbir şey
istemem, isteğim bu eseri insanımızın hizmetine sunalım, benim ücretim
alemlerin rabbine aittir dedim. İşte
olay bu, kalıcı eserler bırakmak, kültür ve sanata destek olmak buna denir.
İnşallah bu müjdeli haberi de sizinle paylaşmış oldum. Sağ olsun görüyorsunuz
aslında, ne insanlar da var Gönen’de, Gönen boş değil. Ben insanların zenginini, tabiî ki ilme ve
hayra hizmet eden ve insanlara faydalı olan zenginleri severim. Öbür türlü
zenginleri ne kullar ve ne de Allah seviyor zaten. Onlar kendi kendilerini
seviyorlar o kadar. İnsanları bu şekilde çok iyi tanıdım. İnanın çeşitli proje
uygulamaları gereği insanların çoğunu tek tek tanımış oldum. Yani kişisel bilgi
rehberliği yapabilirim isteyene.
Ama şunu da
söyleyebilirim, Gönen’de iyi ve sağduyulu insanların sayısı çok ve diğerlerine
de baskın gelirler. Bunun için bu topluma, bu insanların ve Gönenli Mehmet
Efendinin hatırı için hizmet yapılır diyorum.
Konumuz Gönen Rehberi
kitabıydı, ama bu vesileyle yeni
projeden de bahsetmiş olduk. Gerçekten Gönen Rehberi kitabı için çok uğraştım,
dile kolay tam 3 yılımı verdim o kitabın hazırlıkları ve yayınlaması için.
Gecem gündüzüm bir oldu sanki sonu gelmeyen bir tünele girmiştim. Git git
bitmez, olmuşken biraz daha iyisi olsun derken mutlu sona ulaştık. Kitabın
baskı masraflarını inanın ödeyemedim de, kalan 500 TL bir parayı 3 yıl sonra
emekli olduğum zaman aldığım ikramiyemden ödedim.
Şu belediyemize
baksanıza, bir tek numune dahi
kalmamsına ve herkesin talep etmesine rağmen, Tacettin Akkuş’un o muhteşem
“Gönen ve Köyleri Tarihçesi” kitabını basamadı. Yazı yazdım, Gönen Rehberi
kitabını halk istiyor, güncelleyelim, yeni bilgileri de ekleyelim vereyim size
basın, ücretsiz halka dağıtın. Para pul telif falan hiçbir şey istemiyorum,
hayrım olsun dedim. Sonuç, sıfır eşittir sıfır.
Buradan Gönen halkına
sesleneyim. Özellikle zenginlere, daha doğrusu gönlü zengin olanlara. Tanıdığım öyle zenginler vardır ki onlar hep
açtırlar, hep onlara vermek gerekir. Bu tür zenginlerin dışındakilere sesleniyorum.
Kültüre, sanata, ilme, bilime, sivil toplum hizmetlerine destek olun. Sosyal
olun. Çevresinde hiçbir eseri, katkısı,
hizmeti, sosyal yönü olmayan kişiler hem bu dünyada itibar görmüyorlar, hem de öbür dünyada bu harcamadıkları
mallarının birer birer hesapları soruluyor.
Haydi hayırlısı, bakalım
şu Gönen Cep Rehberi Kitabını borç
takmadan v e maaştan ödemeden bastırabilecek miyiz. Birisi çıkıp da şu kadarda
bizden, şu kadar da biz destek verelim diyen kaç kişi çıkacak. Çıkarsa söz
veriyorum, hepsini bu köşemden paylaşacağım sizlerle. Biz de her şey açık ve
şeffaf. Eğmek, bükmek, kıvırmak,
saklamak yok. Yağcılık, yalakalık, çıkarcılık, menfaatçilik yok. Allah’tan
başka hiçbir güçten, korkmak, kaçmak,
çekinmek yok. Yegâne güç ve kudret sahibi olan Allah C.C dan dan çekinir,
sakınır ve korkarım. Sürçü lisan eyledik ya da farkında olmadan birilerini
incittiysek affola. Bir sonraki Gönen Sohbetlerinde buluşmak üzere. Sağlıcakla
kalın.
Kanunları İhlal Eden
Olursa Kimi Arayalım 23.8.2010
Değerli okuyucularım oturduğum mahallede
geçen gün başıma neler geldi bilseniz. Bu olayı; bir daha yaşanmaması, kimsenin
zarar görmemesi ve sorumluların kendilerine çeki düzen vermeleri-hakkın yerini
bulması, yaşanan kötülüklere ve kötülere bir Müslüman olarak dur demek,
kötülükleri elimizle, dilimizle, kalbimizle engellemek amacıyla yazıyorum. Bana
dokunmayan yılan bin yıl yaşasın anlayışında olmamak için sorumlu bir vatandaş
olarak anlatacağım.
Tarih 18.08.2010 Çarşamba, yer Reşadiye
mahallesi Çiçekkent sitesi. Sitenin önünde bahçe var ve bahçede yeni sulanmış
etrafı avluyla çevrili çimen. Her yerde çimlere basmayınız ikazları vardır ve
çimlerin üzerinde oturulmaz, basılmaz, zarar verilmez. Çevre kirletilmez ve yok
edilmez değil mi. Hele hele mahallenin orta yerinde, evlerin, arabaların, camların
olduğu yerde ve çimlerin üzerinde top hiç oynanmaz.
Mahallenin kenarında ışıklandırılmış
iki tane futbol sahası varsa bahanesi de olmaz.
Saat 24.00 dan sonra dışarıda, çimlerin üzerinde ne oturulur, ne sohbet
edilir ve ne de saat
Çimlere basan, çevreye zarar veren
olursa ne yaparız sorumlu ve bilinçli bir vatandaş olarak önce ikaz ederiz,
sonra yönetime şikâyet ederiz. Saat 24.00 dan sonra gürültü yapılıyorsa ne
yaparız, mümkünse ikaz ederiz, değilse polisi ararız. Polis gelir olaya
müdahale eder, hak ihlallinde bulunanları ikaz eder ve gerekirse karakola
götürür, adli işlem başlatır.
Hele hele polis çocukları ile eğitimci
cucukları çimlere hiç basmazlar, çimlerin üzerinde bağırarak, çığırarak, topu
sağa sola çarptırarak, saat 01 e kadar gürültü yapmazlar ve aileleri de çocuklarının
bu şekildeki hallerini seyretmezler, asla müsaade etmezler. Öyleya polis
kanunları bilir, çocuklarına suç ve insan hakkı i ihlali yaptırmaz. Öğretmen
okulda hepimizin çocuklarına toplu yaşam kurallarını, çevreye zarar vermemelerini, insan hak ve hukukunu
öğretir, kendi çocuklarına zaten öğretmiş olur değil mi.. İşte bunların tam
tersi olursa, bu anlattığım olayları
yapanların çoğu polis ve öğretmen çocuğu olursa, velileri de hiçbir şey
yapmadan veya yapamadan seyrederlerse ne olur halimiz varın siz düşünün. Yorum
sizin.
Polis huzur, asayiş ve güvenliğimizin
teminatı değil midir. Eğer sitemizde veya mahallemizde ikamet eden polis var
ise, hiç şikâyet etme gereği duyulmaz, zaten böyle bir olay yaşanmaz. Çünkü
polis, polis vazife ve salahiyet kanununa göre 24 saat görevlidir. Kanunsuz,
hukuksuz bir olay vuku bulmuşsa hemen müdahale etmek zorundadır. Dolayısıyla
benim apartmanımda veya mahallemde bir polis var ise ben daha huzurlu ve
güvenli olduğumu düşünürüm.
Buraya kadar her şey normal.. Ancak mahallede yasak olmasına rağmen çimlere
basan, yetmeyip üzerinde top oynayan, bu da yetmeyip gece yarılarına kadar
mahallenin ortasında, herkesin istirahata çekildiği bir saatte top oynayarak
mahalleyi rahatsız eden, ayağa kaldıran kişiler polis ve öğretmen çocukları
olursa ne olur.
Evet, durum aynen böyle. Saat 01 olmuş,
etraf yıkılıyor, 10 tane çocuk, mahallenin ortasında, bağıra çığıra top
oynuyorlar. Sabır sabır sabır. Çatladım, duramadım, dayanamadım. Bütün mahalle
sakinleri de rahatsız olmuşlar, onlarda ayakta, ışıkları yanıyor. Üzerime iş almayayım, başım belaya girmesin
diye hiç kimse müdahale yapmak istemiyor. Aileleri de gecenin 01 inde
çocuklarının maçını seyrediyor. Üzerimi giyindim, çıktım dışarı, çocukların
yanlarına vardım. Top kafama çarpacaktı
neredeyse, elime aldım. Dedim ki bu çimlere niye basıyorsunuz, zarar
veriyorsunuz. Ayıp sizin yaptığınız. Bu saatte gürültü yapılır mı, burada bu saatte top oynanır mı, saat gecenin
biri olmuş, herkes uyuyor. İnsanlar sizin yüzünüzden uyuyamadı. Sabah işe
gidecek var, hasta olan var çocuk olan var. Terbiyesiz herifler, defolun gidin
şuradan evlerinize dedim. Ve tabiî ki geri dönüp evime girdim istirahata
çekildim. Saat 01.15 hala sitenin önünde
gürültü var. Çocuklar topu almışlar tekrar oynamaya ve inadına gürültü yamaya
devam ediyorlar. Sonradan öğrendim.
Meğer polis çocuklarıymış. Her
şeyi yapıyorlar, birisi yapmayın etmeyin dediğinde kimseyi dinlemiyorlarmış, üstüne üstlük benim babam polis ha ona göre
deyip birde akıllarınca tehdit savuruyorlarmış.
Sitenin bekçisine de aynı şeyi yapmışlar. Etrafa her türlü zarar veriyorlar, suç
işliyorlar sonra babamız polis söyleriz bak, bize karışamazsınız diyorlarmış.
Şu işe bakın.
Gecenin yarısında kapımın zili çalmaya
başladı. Allah Allah dedim, kimdir bu gecenin bu saatinde beni rahatsız
eden. Ailece tedirgin olduk tabiî ki.
Önce açmadım kapıyı, birkaç dakika bekledim, ısrarla, zorla kapıyı çalmaya
devam etti. Baktım ki kapıyı kıracak, eve girmekte ısrarlı. Açtım kapıyı, birde ne göreyim suratı bin
parça bir adam. Bizim çocuklara sen mi bağırdın, toplarını sen mi aldın bir de
küfür etmişsin. Tecrübeme dayanarak hemen anladım polis olduğunu. Dedim ki,
bakınız ben hayatta kimsenin yüzüne küfretmedim, imanım ve ahlakım gereği asla
kimsenin yüzüne açıkça küfür etmem. Eşim
de arkadan müdahale ediyor, ben 25 yıllık eşimin kimseye küfür ettiğini
duymadım, görmedim, siz nereden gördünüz dedi.
Hangi çocuk küfrettiğimi söylüyorsa getir karşılaştır. Gerçek şu ki o çocuklarınızın hepsinin ağzında
küfür bir sakız gibi olmuş. Mahalle içinde normal konuşmalarında küfür hiç
eksik olmuyor. Sen sanırım polise
benziyorsun. Polis kanunları, kuralları, insan hak ve hukukunu iyi bilmeli. Bu
saate kadar çocuğunuz top oynayamaz, beni ve mahalleyi rahatsız etmeye hakkınız
yok. Niye çocuğunuza müdahale etmiyorsunuz. Bu suç değil mi. Ben de zamanında polistim, kuralları ve
kanunları az çok bilirim. Polis 24 saat görevlidir, bu tür olaylara müdahale
etmek zorundadır. Polis varken, polis çağrılmaz. Ve üstelik gecenin yarısında,
beline silahı alıp, arkana da diğer meslektaşını takıp kapı kapı dolaşıp beni
arayamazsın, benim evimi basamazsın, kapımı zorla açtırmaya hiçbir yetkin yok.
Kanunları ve kuralları bilmen ve bunlara önce senin uyman lazım gelir dedim.