A Kadir Demircan

Dini ve Milli Açıdan

Sinema 

ve

Televizyon

 

Yapımcılığı

 

A Kadir Demircan

Araştırmacı Yazar

2009 Gönen Balıkesir Türkiye

Aktif Yayınları

İ  l e t i ş i m

 A Kadir Demircan’ın

Hayat Hikâyesi Video Filmini İzlemek İçin Tıklayın

Telefonlar 0266.7726603  / 0266.7626793 / 05366062730

Mail Adresleri   a.kadirdemircan@hotmail.com 

Site Adresleri  www.gonengontam.gen.tr   www.gonen-akadirdemircan-kesiftv-haber.org

Posta Çeki Hesabı  Kadir Demircan 101197

Merkez Adres: Reşadiye Mah 317 Sk Çiçekkent Sitesi Kanarya Apt C-8 Blok No:19 Gönen Balıkesir Türkiye

Hizmet Bürosu. Akçaali Mah. 20 Sk. Karatan iş Merkezi No:3 Gönen Balıkesir Türkiye

GönTAM  ve  A Kadir Demircan  Televizyonları

 

Demircan’ın Kurduğu ve Editörlüğünü Yaptığı İnternet Televizyonları

 

Kırsal TV http://www.mogulus.com/kirsaltv   Komedi TV www.mogulus.com/komikfilm

İslamTV   http://www.mogulus.com/islamitv       Keşif TV   www.mogulus.com/kesiftv

Türkiye İşTV http://www.mogulus.com/turkiyeistv        Gönen TV  www.mogulus.com/gonentv

Tarım TV   http://www.mogulus.com/tarim_tv           Köy TV  http://www.mogulus.com/koytv

Oya TV   http://www.mogulus.com/oyatv10          GönTAM TV  http://www.mogulus.com/oyatv

Gönen Haber TV  http://www.mogulus.com/kesiftv10         Alaşar TV  http://www.mogulus.com/tarimtv

 

 A Kadir Demircan’ın Hayat Hikâyesi Video Filmini İzlemek İçin Tıklayın

Editör A Kadir Demircan 05366062730  0266.7726603 a.kadirdemircan@hotmail.com

 

Makalesiyle Katkıda Bulunanlar

Mesut UÇAKAN – Sadık YALSIZUÇANLAR

Lütfü ŞEHSUVAROĞLU – Halit GÜLER

Abdullah CEYHAN – Muhsin METE

 

İÇİNDEKİLER

Medyada İslâm ve İslâm İmaji

Televizyon Ve Kutsal

Radyo ve Televizyon Dini ve Milli Açidan Ne Kazandırdı?  Dinî Yayıncılıktaki Anlayış Farklılıkları

Milli Açıdan Televizyonun Stratejik Boyutu

Sinema ve Televizyonun Dini ve Milli Hedefler Açısından Bugünkü DurumuAmatör Yapımların Önemi

Program Üretimi ve Konu Sıkıntısı

Taraflı Televizyon Yayıncılığı

Din-i Tebliğ ve Şerre Karşı Mücadele Çerçevesinde Radyo ve Televizyon Yayıncılığı

Televizyon Yayınlarının Siyasi Boyutu.........................

Televizyonun Tarihten Günümüze Gelişimi, Mevcut Durumu ve Etkileri  

Heykel, Resim, Fotograf ve Video Kamera Görüntüsünün İslâm’daki Yeri ve Hükmü

Dini ve Milli Eğitimde Televizyonun Önemi ve Fonksiyonları         

Televizyonun Psikolojik Etkiler

Video-Kamera, Fotograf ve Televizyonun Kullanıldığı Başlıca Alanlar ve Hizmet Konuları

Senaryo Metni Yazımı

Başlıca Televizyon Program Türleri ve Özellikleri.......

Tartışma Program Türleri;

Bir TV Yapımının Ortaya Çıkma Safhaları

Eğitim-Öğretim ve Dini Programların Çekimleri

Program Yapımında Bilgi Toplama ve Araştırma Metodu  

Habercilik

Program Sunucuları, Konuşmacılar ve Konuklarla İlgili Temel Kurallar     

Yerel Televizyon Yayıncılığı

Filmlerin Arşivlenmesi ve Değerlendirilmesi

Televizyonun Etkileri ve İzleyicilere Tavsiyeler...........

Delil ve Belge Açısından Kamera ve Fotoğraf Filmi....

Emniyet, Adli Çalışmalar ve Eğitim Önünden Kamera ve Televizyonun Rolü

Açık Oturum ve Tartışma Programları Yöneticiliği......

Program Çekimi Öncesi Hazırlık Safhası

İnsan Sağlığı Açısından Cihazın Kullanımı

Kamera Açıları ve Çekim Kuralları

Görüntüyü Etkileyen Temel Unsurlar

Sahne, Dekor, Makyaj ve Giyim

Stüdyo Kurallari ve Stüdyo Çalışması....................

Film Yapımında Dikkat Edilecek Temel Hususlar......

Yapım Çalışmalarında Kamera Hareketler

Naklen Yayın - Canlı Yayın......................................

Film Yapım ve Yönetiminin Temel Kuralları.........

Kamerayla Haber Toplama ve Olaylı Sahnelerin Çekimleri


ÖNSÖZ

            İnsan yaşamıyla tamamen bütünleşen, günümüz teknolojisinin harikası ve bir numaralı iletişim-etkileşim aracı olan televizyon ve program yapımcılığı baş döndürücü bir hızla her geçen gün gelişmektedir.

            Televizyonun; dünya, kıtalar, devletler, bölgeler ve toplumlar üzerindeki siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik etkileri ile, adeta dünyayı birkaç kez küçülterek çembere alan ve gözümüzün önüne seren yönlendirme ve haberleşme fonksiyonları herkesçe bilinip, insan için vazgeçilmez bir unsur olarak kabul edilmekte ve çok ciddi bir şekilde takip edilmektedir.

            Aynı zamanda televizyona; sahip olan zihniyetin amacına ve kullanımına göre bir milleti, bir nesli, bir kültürü topyekün imha edebilecek veya ihya edebilecek nitelikte "stratejik bir silahtır"da diyebiliriz. İşte bunun için biz diyoruz ki; bu güç, bu teknoloji, bu silah asla küçümsenmemeli, hafife alınmamalı, bunun ilmi çok ciddi bir şekilde tüm gerekleriyle birlikte kadın- erkek, genç-yaşlı denilmeden öğrenilmeli ve bu teknolojiye, bu ilme, bu stratejik silaha mutlaka ve mutlaka sahip olunmalıdır.

            Elinizdeki şu kitapla; bu alanda çalışma yapanlara katkıda bulunmayı, bu sanatın ilmin teknolojinin önemini vurgulayıp sevdirmeyi ve bilhassa konunun islami boyutunu, dini ve milli hedefler doğrultusundaki uyulacak prensip ve metodları birinci planda ele alıp vurgulamaya çalıştık. Meselenin ticari ve sanatsal yönünden çok islami boyutu paralelinde bir çalışma sunmaya gayret ettik. Çünkü herkes bu konuya girdiğinde dini ve milli boyutunu bir kenara itip ekonomik ve sanatsal boyutunun renkli cazibesine kapıldı. Oysa islami açıdan bu durum son derece hassastır. Çünkü Kur'an-ı Kerim; hiçbir dünya meşgalesinin, gerçek müminleri Allah'a gerektiği şekilde ibadet etmekten alıkoyamayacağını ve her güzelliğin insanların hizmetine sunulmuş birer emanet olduğunu ve o emaneti Allah'ın rızası ve insanlığa hizmet doğrultusunda kullanması gerektiğini ifade buyurmaktadır. İşte bu ilahi ikazlar paralelinde ve rehberliğinde müslümanlar hiçbir şekilde şeytanın, süslü gösterdiği cazibelere kapılarak temel prensiplerden sapma yapmazlar, yapmamalıdırlar. Televizyonu hiçbir zaman bir ekmek kapısı veya amaç olarak değil, araç olarak görmek zorundayız.

            Değişik eserlerden yararlandığımız uzman şahsiyetlerin görüşleriyle beslediğimiz bu çalışmamızdan istifade edeceğinizi ümit ediyor, bu tekniği Hakk'ın rızası istikametinde kullanmanız, hayırlara, dirilişlere ve silkinişlere vesile kılabilmeniz için bizleri nimetleriyle çepeçevre kuşatan ve alemlerin Rabbi olan Cenab-ı Mevla'ya dua ediyorum. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

A. Kadir DEMİRCAN

Medyada İslam ve İslam İmajı

            Bildiğiniz gibi medya terimi, son yıllarda ortaya çıkmış moda bir tabirdir. Önceleri gazete, dergi, radyo, televizyon diyorduk, şimdi ise daha da gelişmiş şekilleriyle hepsine birden medya diyoruz. Günümüzde bilgisayar ve uydu destekli medya, olayların oluşturulmasında ve yönlendirilmesinde önemli rol oynamaktadır. Hiçbir kişi ve güç medyayı görmemezlikten gelemez. Medyanın desteğini sağlamayan teşebbüs ve tasarıların başarıya ulaşma şansı hemen hemen yok gibidir. Çünkü medya, her düşüncede ve her yerde vardır. Hoşumuza gitse de gitmese de bu böyledir. Medya milletlerarası bir güçtür. Medyanın dini ve milliyeti yoktur.

            Dünyada soğuk savaşın yerini sanki medya almış ve kendisini (ünitelerinin hiçbirini dışarıda bırakmadan) bir süper güç olarak kabul ettirmiştir.

            İslam; ilahi bir dindir ve ilahi bir sistemin adıdır. Hz. Muhammed (S.A.S.)'in tebliğ eylediği bu dine, İslâm adını veren müslümanların kendileri değil, Kur'an-ı Kerim’dir. Allah-ü Teala'dır.

            Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Allah katında din şüphesiz İslamiyet'tir." (3/19)

            "Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim." (Maide .3)

            "Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır."

            Kur'an-ı Kerim'e göre hakiki müslüman; hem Allah ile, hem de insanlar ile tam bir barış içinde yaşayan kimse demektir.

            İmaj kelime olarak görüntü ve hayal demektir. Gerçekte bulunmadığı halde varmış gibi görünen veya gösterilen şeye imaj diyoruz. İnsanlar bazen imajın tesiri altında kalarak gerçeği de suçlayabiliyorlar. Gerçeği değiştirmeyenler, kendilerinin oluşturdukları imajla gerçeği yıpratabiliyorlar. Zamanla gerçek kaybolup veya unutulup yerini imaj alabiliyor. Dünyamızın haberleşme ve ulaşım ağıyla küçülmüş olmasının da bunda rolü büyüktür.

A- Medya Sayesinde Küçülen Dünya

            Teknoloji ile birlikte gelişen, ulaşım ve haberleşme araçları sayesinde dünyamız o kadar küçüldü ki, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde meydana gelen bir olay, diğer bölgelerde yaşayan insanlara anında duyurulmakta, o insanlar da sanki olay mahallinde yaşıyorlarmış gibi hadisenin tesiri altında kalmaktadırlar. Tokyo metrosuna boşaltılan zehirli gaz, kaçırılan herhangi bir havayollarına ait uçak, Hindistan'da camiye konulan bomba, Oklahoma'da bir iş hanının kundaklama neticesinde çökmesi gibi olaylar, yaşadıkları şehirlere çok uzaklarda cereyan ettiği halde bütün insanları tedirgin etmektedir.

            Öyle anlaşılıyor ki imajlar insanları, gerçeklerinden daha çok rahatsız ediyor. Kaçırılan uçağın içerisinde olsanız dışarıdakiler kadar rahatsız olamazsınız. Kaçırılan uçakla ilgili medyanın oluşturduğu imaj, insanları daha çok huzursuz ediyor.

            Dünyamızı tehdit eden huzursuzluk, tedirginlik ve korku imajı gittikçe artmakta, gelişen teknik ve maddileşen düşünce de bu artışa adeta yardımcı olmaktadır. Günümüzde bir insanın dünyadaki gelişmelerden habersiz yaşaması düşünülemez. Çünkü; artık aşılamaz dağlar, geçilemez yollar, yürünemez vahşi ormanlar, bataklıklar ve deryalar haberleşme ve propagandaya artık mani olamıyorlar.

            İnsanlara ulaştırılan veya gündemde canlı tutulmaya çalışılan konularda, maalesef olayın gerçeğinden çok, onun imajıdır.

            Bugünün medyası, dünyayı önümüze getiriyor. Bu manada, medyanın hizmetini görmemezlikten gelmek haksızlık olur.

            Gökyüzünü parselleyen uydular vasıtasıyla bir çanak antene sığdırılan dünyayı, televizyonumuzun düğmesine bastığımız anda seyredebiliyoruz. Yabancı kültürlerin, pozitivist akımların evimize ve düşüncemize girmesine mani olamıyoruz. Seyrettiğimiz, dünyadan çok dünyanın imajıdır. Evimize kadar ulaşanlar, gerçeklerden ziyade gerçeklerin görüntüsüdür. Eskiden hayalimizde canlandırdıklarımızı şimdi yanımızda, yakınımızda ve önümüzde buluyoruz.

            Medya, imajı önümüze getiriyor ve işte dünya budur diyor. Bu nedenle, medyanın pompaladığı dünyadan değişik bir dünya bulunduğunun farkına varamıyoruz.

            Aynı oyun, aynı kurnazlık ve aynı tehlike İslam dini için de geçerlidir.

B- Medyada Müslüman İmajı

            Dünyada medya tarafından takdim edilen, gerçek İslam'dan çok, kendi kafalarında maksatlı ve peşin hükümle planladıkları programa göre oluşturulan İslâm imajıdır. Bu mutlaka menfi ve zararlı olacaktır anlamına gelmez. Ne yazık ki medyanın gündemindeki İslâm imajı, menfi manadadır.

            Medyanın dünyada İslam’ı yıpratmak için korkunç imajlar oluşturmasının bir sebebi de, Asya kıtasında ortaya çıkan beklenmedik gelişmelerdir. Aslında batı medyası, biraz hazırlıksız da yakalandı. Komünizmin çökeceğine, komünistlerin zulümüne maruz kalanlardan başkası pek inanmıyordu. Batı medyası da herhalde bu inanmayanlardandı. Yetmiş yıllık komünizmin yıkılması ve Sovyetler Birliğinin dağılması neticesinde ortaya çıkan, hürriyetlerine kavuşan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile, müslüman ülkelerin sayısı da çoğalmıştır. Özellikle Türkiye'nin dünyadaki imajı değişmiş ve itibarı artmıştır. Çok şükür yeryüzünde ezan sesinin ulaşmadığı yer, hemen hemen yok gibidir. Dünya coğrafyasının her parçasında Allah'a secde edilmektedir.

            Amerika Birleşik Devletleri’nde ve batıda İslam'a karşı duyulan kuşku, İslam’ın giderek ivme kazanmasından kaynaklanmaktadır. 21. asrın müslümanların lehine olacağına dair işaretleri farkeden batı ülkeleri, dünyanın topyekün müslüman olmasından korkmaktadırlar. Bu korkuyu taşıyanların başında Hıristiyanlığın merkezleri Vatikan ve Patrikhane de bulunmaktadır. Ayrıca yayılma istidadı gösteren ateizme en güçlü engel müslümanlıktır. Allah'ı inkar eden rejimler geçmişte denendiği için, bir daha gündeme gelme ve ivme kazanma şansları görülmemektedir.

            İslam’ın duyulmasını ve yayılmasını önlemek, müslümanları, radikal ve militarist göstermek için batı medyası durmadan imaj üretmekte, müslümanları korkutan, ürküten sevgisiz topluluklar şeklinde göstermeye çalışmaktadır.

            Dünyamız, gerçeklerle imajların, hakikatlerle hayallerin, asıllarla görüntülerin birbirine karıştığı veya kurnazca karıştırıldığı, kitle iletişim araçları tekelinin her şeye hakim olduğu karmaşık bir dönem yaşamaktadır.

            Zamanımızda medyanın herşeye hakim olduğunu, televizyon seyreden, gazete ve dergi okuyan, sinema ve tiyatroya giden, kaset ve plakçılara uğrayan herkes biliyor.

            Aslında medyanın iyi niyetli olması halinde, herşeye hakim olmasından bir rahatsızlık duymamak gerekir. Rahatsızlık duyuran bizatihi medyanın varlığı değil, yaptığı veya yapmayı planladığı işlerdir. Bazı şeyleri medyanın anladığı şekilde anlamak zorunluluğu vardır. Bosna-Hersek'te yaşayan insanlara, sırf müslüman oldukları için, insan hakları diye birşey sözkonusu olamaz. Binlerce kadın ve çocuğun hunharca öldürülmüş olması soykırım sayılmaz. Batı Trakya'da hapsedilen seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Ağa'nın, batı medyasına göre insan olarak, din adamı olarak hiçbir değeri yoktur. Bu olayla Yunanistan, insan haklarını, azınlık hukukunu, din ve vicdan hürriyetini  çiğnemiş olmaz. Dünyanın herhangi bir yerinde bir papaz hapsedilse, patrikhaneden bir hıristiyan din adamı sorgulansa batı medyası din ve vicdan hürriyeti çiğneniyor diye kıyameti koparır ve dünyayı ayağa kaldırır.

            Medyanın imaj oluşturma şekli son derece hırçın, son derece acımasız, gayrı medeni ve gayri ahlakidir.

            Medyanın imaj oluşturma projelerinde insanlar adeta bir koyun sürüsü kabul edilir ve ona göre yönlendirilir.

            Masum bir kimse, düzmece ve abartılı haberlerle dünyanın en cani, en acımasız insanı karakterinde gösterilebilir. Tabii ki istendiği takdirde aynı insan için bunun aksi de yapılabilir.

            Medya, buzullara sıkışan bir balinayı veya ABD'nin Irak'ı vurması sonrası petrole gömülen karabatak kuşlarını kurtarmak için dünyayı harekete geçirirken Bosna-Hersek'te, Çeçenistan’da ve Arnavutluk'ta öldürülen günahsız insanlara, kadın ve çocuklara dünyanın ilgisiz kalmasını, insafsız davranmasını sağlayabilir. Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür.

C- Medyanın Baş Hedefi

            Medya terörünün son yıllarda baş hedefinin ve önemli uğraşlarından birisinin müslümanlar olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından, komünizmin yıkılıp gitmesinden ve Berlin Duvarı gibi engellerin ortadan kalkmasından sonra, dünyanın Hıristiyan kesimini, iki süper güçten birisi olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin dağılmasından dolayı, ortaya çıkan boşluğu İslam dünyası destekli müslüman Türkiye'nin doldurabileceği korkusu sardı. Bunu önleyebilmek için müslümanları, (İran ve Cezayir'deki gelişmeleri istismar ederek) dünyadaki demokratik gelişmelere duyarlığa, medeniyete ve insan haklarına karşıymış gibi gösterme kampanyası başlatıldı. Bu kampanyalar neticesinde dünyada oluşturulan İslam imajı, hiç de iç açıcı değildir.

            Medyanın müslümanlara yönelttiği tehdit, 14 asırlık İslam tarihi boyunca müslümanların karşı karşıya kaldıkları en organize tehditlerden biridir. Ayrıca bu tehdit, medya yoluyla yapıldığı için, diğerlerinden daha tesirli ve daha yıpratıcıdır. Zira müslümanların kendileri de bu tehdidin tesirlerinden, tuzaklarından korunamamaktadırlar. Bazen basılı, sesli ve görüntülü yayın yapan mahalli kuruluşlar da bu imaj oluşturma çalışmalarında batı medyasına sanki yardımcı olmaktadır.

            Medyanın, 1989 yılından itibaren yayın silahlarını müslümanlara çevirmesi, dünyanın geçirdiği çok köklü bir değişimle yakından ilgilidir. Dünyadaki müslüman imajının oluşumunu sağlayan medyanın tavrını, bu değişikliğin özünde manalandırmak gerekir.

            Komünizmin korkunç bir felaket, insanlık için büyük bir şanssızlık olduğunu medya inkar etmiyor. Kendisine fazla değil, hiç hürriyet tanımayan kızıl ideolojinin sona ermesinden medya memnun. Yalnız medyanın bu sevinci uzun sürmüyor. Ya komünizmin bıraktığı boşluğu İslam doldurursa, süper güçlerden biri olma şansını Türkiye yakalarsa, o zaman ne olacak? Medya böyle bir korkuya kapılıyor. İslam’ın dünya politikası ve sosyal yapısında yükselişini önlemek için iftira ve karalama kampanyası başlatıyor. İcat edeceği imajla İslam’ın özü, buna müsait olmadığı için de zorlanıyor. Bu maksatla İran'da Filistinde, Cezayir'de Filipinler'de Sirilanka'da hatta Türkiye'de vukuu bulan dini karakterli olayları saptırarak istismar ediyor. İslam’ın yükselişini önleyemezsek, dünya bir kan gölüne döner demek istiyor.

            Dünyadaki siyasi gelişmelerden ve iki süper kutup arasındaki dengenin bozulümasından sonra ortaya çıkan noktanın çok iyi anlaşılması gerekir. Batıda modern çağın başlaması, pozitivist bilimin yerleşmesi ile dinler devre dışı bırakılırken, müslümanlar kendilerini dinleriyle ispatlamışlardır. Batının sömürgeciliğine, inançlarıyla direnmişler ve kendilerini savunmuşlardır.

            Müslümanlar bugün medeni ve ahlaki bir varlık olarak dünyanın gündeminde yer alabiliyorlarsa, bunu dinlerine borçludurlar.

            Bu noktanın önemi şuradadır:

            Bugün dünyada hiçbir değişikliğe uğramadan ayakta durabilen, insan haklarına, din ve vicdan özgürlüğüne azami saygıyı göstererek zamanımıza ulaşan tek din; İslamiyet'tir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere diğer dinlerin tamamı, modern çağın girişinden itibaren büyük yaralar almışlar, yıpranmışlar, zayıf düşmüşler ve geri çekilmişlerdir. Müslümanlar ise bulundukları mevzileri, her türlü baskı ve zulme rağmen, dini inançları, cesaretleri ve sağlam karakterleri sayesinde terketmemişlerdir.

            Buradan çıkacak sonuç ise çarpıcı ve düşündürücüdür. Medeniyetler çatışmasının en diri, en dinamik, en objektif ve en hoşgörülü gücü, medyaya karanlık mihrakların provokatörlüğüne rağmen İslamiyet'tir.

            batı, medya gücü ile önüne çıkan mahalli kültürleri yok etti. Yok edemediklerini çarpıttı ve hastalıklı hale getirdi. Geleneksel toplumların hemen hemen hepsi bu ahlak ve kültür tahakkümü ve dejenerasyonundan payını almışlardır.

            Sadece İslam medeniyeti ve kültürü, ahlak anlayışı ve yapısı sağlam temeller üzerine oturtulduğu için, bu tahakküme direnme gücü gösterdi. Yalnızca İslam dünyası, batının bu pervasız tahakkümüne alternatif sunabilmekte ve batıya rakip olabilmektedir.

            Batının kontrolündeki medya, İslam’ın emrine girdiği zaman dünyadaki karanlık aydınlanacak, milletlerarası haksızlıklar sona erecek ve gençler karanlık güçlerin kucağına düşmekten kurtulacaktır.

            Medyanın gözden kaçırdığı veya görmek istemediği, batı medeniyetinin kalbindeki deliktir. Batıyı, dinamik ve başarılı kılan bireycilik, bencillik ve ihtiras derecesinde dünyaya hakim olma arzusudur. Ayrıca bedeli ne olursa olsun, maddi değerlere ve doğal kaynaklara sahip olma isteğidir. Sırf menfaat ve çıkara dayalı bu niyet, batı toplumunu enerjik ve hareketli kılmaktadır. Bu tablo içinde ahlak ve fazilet, sevgi ve şefkat yoktur. İşte delik de budur. İslamiyet'te bu bencillik ve ihtirasın yerini, Allah'ın rızasını kazanmak ve insanlara faydalı olmak düşüncesi almaktadır. Bu düşünce; batıdakinden farklı bir yapıda insanları gayrete getirmekle hizmete canlılık kazandırmakta, ahenkli bir toplum haline gelmelerini sağlamakta ve yeni medeniyetler vücuda getirme hazırlığı içine sokmaktadır. Bizi batıdan farklı ve üstün kılan en büyük sebep de budur.

            İslamiyet'te sabretmek, telaşa kapılmamak, soğukkanlı ve adil davranmak, dengeli hareket etmek esastır. İslamiyet'in benimsediği sükûnet ve ağır başlılık, medyada yoktur. Medya, sakin ve sessiz bir ortamı tasvip etmez. Medya için; bombalı günler, bombasız günlerden, otobanda seyreden vasıtaların birbirlerine çarpmaları, trafiğin sükûnetle akıp gitmesinden, Sakarya nehrinin taşarak binlerce dönüm araziyi sular altında bırakması, dolgun dolgun akıp durmasından daha iyidir. İşte bugünkü medyanın seviyesi budur.

            Dünyadaki gelişmeleri gözlemekte ustalaşmış uzman kimselerin kanaatine göre, Amerika'nın dünya egemenliğini ele geçirmesini medya sağlamıştır.

            Komünizmin çöküşünü ve monotolik devlet yapılarının sona ermesini, batı medyası kendi zaferi olarak göstermektedir. Belki doğrudur. Asıl doğru olanı, batı medyasının da komünizmle birlikte yıkılıp gitmesi veya ruh değiştirmesi idi. O zaman hak yerini bulurdu. Çünkü; komünizmi  dünyanın başına bela eden, Orta Asya Türkleri’nin yurtları bir bir işgal edilirken, binlerce masum insan kara vagonlarla ölüme gönderilirken ses çıkarmayan bu medya idi. Hitlerin zulmünü dünyaya tanıttıkları gibi, Stalin ve Lenin'in zulmünü de tanıtsalar yeterdi. Öfkeli müslüman toplulukların boy boy resimlerini yayınlayan, ekrana getiren bu medya, yüz seneye yakın bir zamandır Kızıl Çin'in işgali altındaki Doğu Türkistan topraklarından, baskı ve zulüm altında yaşayan Uygur Türklerinden hiç bahseder mi? Kuzey Irakta Türkmenlere reva görülen zulüm, acaba neden medyada yeterince yer almaz?

            Hükmü hep kendisi verdiği ve kanaatleri kendisi oluşturduğu için, komünizm rejimini uygulayan Rusya'yı Amerika karşısında süper güç olarak gösterirken de haklı, yıkılırken de haklı idi.   Güya batı medyası, sonu gelmez propagandalarıyla, olayları karikatürize etme yeteneğiyle komünist dünyaya ağır saldırılarda bulunmuş ve Gorbaçov gelmeden önce demirperdenin çöküşünü hazırlamıştır.

            Can alıcı soru şudur: batı medyasının bugünkü düşmanı kimdir?

            Onlara göre bu düşman; İslamiyet'tir. Medya bu görüşte olduğu için bundan böyle yapacağı şey, bu görüşü doğrulayıcı ve müslümanlara başlatacağı savaşı haklı gösterici malzemeleri toplamak ve döküman hazırlamak olacaktır.

            Esasında İslamiyet'e düşman olan, medyanın ta kendisidir. Her düzenlemede olduğu gibi burada da uçlar yer değiştirecek, batı medyasının yerine İslamiyet, İslamiyet'in yerine de batı medyası geçecektir. Durum dünya gündeminde bu şekilde olduğu zaman batı medyasına düşen görev; planlı bir şekilde harekete geçmektir.

            Bugün dünyada hızla hazırlanmaya çalışılan İslam imajı, doğrudan bu düşmanlığın bir ürünü olarak şekillenecektir. Haksız bir şekilde terör ve İslam arasında kurulan bağlantı ve maksatlı olarak her zaman ikisinin birlikte anılması, bu planın parçalarından sadece bir tanesidir.

            İslam ülkelerinde tezgahlanan ve İslam imajını çirkin göstermeye matuf birtakım olaylar, medyaya göre o ülkelerin iç meseleleri değildir. Dünyanın huzurunu koruma gerekçesiyle medya, bu olaylara karışabilir ve süper güçleri karıştırabilir. Buralarda görülen köktendincilik ve fundamantalizm, yaftalı dini hareketler, dünya için bir tehlike oluşturmaktadır. Bütün bu karışıklıkları çıkaranlar ve terör havası estirenler müslümanlar olduğuna göre İslamiyet, modern dünya için bir tehdit oluşturmaktadır.

            Türkiye'de üniversiteye devam eden öğrencilerin bir kısmı inançlarının gereği başlarını örtmektedirler. Başı açık öğrencilere saygılı davrandıkları halde, her nedense başlarını kapatan öğrencilere aynı saygıyı göstermemektedirler. Medyaya göre başörtüsü hemen önlenmesi gereken çağdışı bir davranıştır. Medya, İslamiyet'e doğrudan hücum edemeyeceği ve müslümanları suçlayamayacağı için, bütün bu malzeme ile oluşturulan sevimsiz imajla, İslamiyet'i yıpratmak istemektedir. Halbuki bugün Avrupa başkentlerinde açıktan esrar ve benzeri zehirler satılmakta, parklarda yüzlerce genç alkol komasına girmekte, eroinmanlar kanlı nöbetler geçirmekte, yavaş yavaş bu alışkanlık bütün dünyayı sarmakta, bütün bu olanlar, medyaya göre insanlık için bir tehdit oluşturmamaktadır.

 D- İslamiyet’in Önlenemeyen Yükselişi

            Bütün ilahi dinler, inancı, tefekkürü ve doğurganlığı teşvik ederler. Medyanın topyekün saldırısı ise şamataya, bencilliğe, horlamaya ve aldatılmaya yönelik şehevi bir çığlıktır. Müstehcen resim ve görüntüler, göz ve zihin bulandırıcı reklamlar, seksi mankenler ve defileler, güzellik yarışmaları, dehşet saçan filmler. Bunların hepsi dindarlığı, sadeliği, sevgiyi ve güzel ahlakı bozmaya yöneliktir.

            Çünkü İslami kesimlerden öyle bir felaket, öyle bir köktendinci akım geliyor ki medya, ancak bu programlarla bu tehditi durdurabilir veya dengeyi sağlayabilir.

            Batı medyası ve içimizdeki uzantıları, İslamiyet'i kenara sıkıştırmaya ve yayılma şansını azaltmaya yönelik toplu bir saldırı hazırlığı içindedir. Yüz saatlik bir CNN yayınında islama ancak on dakikalık bir zaman ayırılmakta, onda da müslümanlar ya kitap yakarken veya polis taşlarken gösterilmektedir.

            Batı medyası, kendi tesir alanını genişletirken, bu boşluğa karşı bir alternatif olma kapasitesine sahip olan İslamiyet'i karalamaya çalışmaktadır. Medyanın, İslam'a yönelik planlı saldırılarının ve oluşturmaya çalıştığı terörist İslam imajının altında, İslamiyet'in önlenemeyen yükselişi ve bütün dünyayı cezbedecek manevi gücü yatmaktadır.

            batıda, çözülen bir toplum hayatının olduğu herkesin malumudur. Parçalanan aileler, kilisenin baskısından ve dar kalıplarından bir türlü kurtulamayan dinin hayat, yükses sayıda boşanmalar, uyuşturucu ve alkol kullanımının yaygınlaşması, gayri meşru ve sapık cinsi ilişkiler, insanlar arasında sevgi bağlarının zayıflaması ile batının, maddi medeniyeti çökmektedir. Bu çöküşte medyanın payı büyüktür. Televizyonda seks ve şiddet filmleri, parçalanan insanlar ve bir yığın saçmalıklar genç dimağları doldurmakta ve düşünemez hale getirmektedir.

            Bütün bu saçmalıkları kaldıracak, dünyadaki bu çöküşü durduracak yegane güç, zengin tedavi, çare ve reçeteleriyle ayakta duran İslamiyet'tir.

            İslamiyet'in aile üzerindeki hassasiyeti ve alkol başta olmak üzere kötü alışkanlıklara karşı ısrarlı tutumu, batıda evrensel bir değer olarak yeniden kaydedilmektedir. Bir huzur limanı olarak İslamiyet, bu dejenerasyonun karşısında dimdik ayakta durmakta ve çaresiz insanlara sığınak olmaktadır. Bu yüzden İslamiyet, hiç haketmediği bir imaja konu ediliyor. Şiddet, terör, korku ve kan çağrışımlarıyla birlikte medya konusu yapılıyor.

            Her şeye rağmen İslamiyet'in ilerlediği ve müslümanların sayısının günden güne çoğaldığı görülmektedir. Bugün yeryüzünde müslümanların adedi bir buçuk milyarı çoktan geçmiştir.

            Müslümanların misyonerlik gibi bir propaganda teşkilatları olmadığı halde müslümanlık, kendi gücüyle insanları çekmekte ve hidayete ermelerine vesile teşkil etmektedir.

            Allah-ü Teala nurunu tamamlayacaktır, düşmanları isteseler de, istemeseler de bu gerçekleşecektir.

            İnsan fıtratı ile yüzdeyüz uyumlu, sevgiyi, hoşgörüyü, iyiliği, yardımlaşmayı ve barışı savunan bir din, nasıl olur da şiddet ve nefretle özdeşleştirilerek dünyaya takdim edilir? Takdim edilse bile bu saçmalığa kim inanır?

            Netice itibariyle; Saldırgan, merhametsiz İslam imajını, batı yaratıyor. Medyada buna alet oluyor. Müslümanların haklı tepkilerini, milli öfkelerini, siyasi mücadelelerini böylesine bir imajın malzemesi haline getiriyor.

            Dünyanın değişik yerlerinde zulme uğrayan, haksızlığa maruz kalan müslümanlar ne yapsınlar? Susup, batının yüksek insani değerlerine, medyanın kasıtlı yayınlarına bütün umutlarını yükleyip beklesinler mi? Çifte standartlı olduğunu her icraatıyla belli eden batıya, güvensinler mi? Bu durumda nasıl beklesinler ve nasıl güvensinler?

            Batı medyası, İslamiyet diye; sık sık öfkeli kalabalıkları, açlık ve sefaleti sunuyor.

            Aslında İslamiyet bir denge, bir barış, bir hoşgörü ve bir orta yol dinidir. Eğer medya çağdaş, demokratik ve insan haklarına saygılı bir güç ise, İslamiyet'i dünyaya bu özellik ve güzellikleriyle tanıtması gerekmez mi?

            Medya duymuyor ama biz açıklayalım:

            İslam düşünce ve medeniyeti, kendi temelleri üzerinde yeniden ihtişamla yükseliyor.

            Medya tarafından çarpıtılmış bir imaj, İslam imajı. Bu yanlış imajı düzeltmek zorunda kalacak olan yine batı medyasıdır. Aksi takdirde medya, her alanda inandırıcılığını ve tesir gücünü kaybediyor ve kaybedecektir.

            Çok şükür müslümanlar, bunun böyle olduğunu hakkıyla kavradılar ve layıkıyla anladılar.

            Bunu dünya da anladığı zaman her şey düzelecek.

            Dünyanın bu gerçeği anlamasında müslümanlar yardımcı olmalıdır. Nasıl yardımcı olacaklar? Öncelikle İslam’ı özden yaşamak ve bu yaşayışı bütün dünyaya tanıtmak suretiyle.

            Bu tanıtma işinde tabii ki medyadan olabildiğince faydalanmak gerekir.

            Aslında İslam dünyası kendi medyasını oluşturacak her türlü güce ve şansa sahiptir. Yeter ki İslam dünyası bunu düşünmeye başlasın ve buna ihtiyaç duysun! batı medyasının tesir alanın dışına çıkmaya çalışsın.

            İslam dünyası kendisini temsil edecek ve müslümanların uğradıkları haksızlıkları ortadan kaldıracak mekanizmayı harekete geçirmek zorundadır.

            Bu işi yapmak için her boşa geçirilen gün İslam dünyası için bir kayıptır.

            Daha fazla kayba uğranılmamasını temenni eder, saygılar sunarım!

Halit GÜLER

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı.

TELEVİZYON VE KUTSAL

Sadık YALSIZUÇANLAR

Prodüktör - Yazar

            "Herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altanda Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Nimete bakıldığı zaman Mün'im, sanata bakıldığı zaman Sani, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. Niyet ve nazar, hahiyet-i eşyayı tağyir eder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa marifet-i İlahiyyedir."

Bediüzzaman Said Nursi

 

            "Sanatçı olarak bize düşen Yaratıcı'yı taklit çabası içinde olmak değil, bizi O'na ulaştıracak yol üzerindeki engelleri ortadan kaldırmaktır.

Andrei Tarkovsky

 

            "Şu ya da bu şekilde, teknik anlamda sadece ekranlar ve terminaller yok; aynı zamanda iletişim şebekesinin tümünün asıl terminalleri haline gelen radyo dinleyicileri, televizyon izleyicileri olarak bizler de varız. Yani hepimiz bizzat ekranız"

Baudrillard

            Görüntüyü kullanan kitle iletişim araçlarının gerçeklik adına ne varsa yok ettiğini gören Baudrillard, olayın sütunlarda, mikrofonlarda ve ekranlarda cereyan ettiğinin farkında. Ekran düzeyinde üretilen gerçeklik herşeyin sahiciliğini bitiriyor. Gerçeğin, "hiper-gerçek" bir şekilde iletilmesiyle birlikte yok oluvermesi O'nu çileden çıkarıyor. Sadece gösteren ve gösterilen değil anlamlandıran ve anlamlandırma sürecinin de bizzat ekrana dönüşmesi gerçekliğin tümüyle yitirilmesidir. Açıkçası, diyor Baudrillard, iletişim emperyalizmi gibi bir şey bu. Bediüzzaman'ın ise gönderme alanının doğrudan kutsal oluşu dolayısıyla kelimelerinin yüzeyindeki örtü kaldırılıp içyüzüne girildiğinde bambaşka bir olgudan söz ettiğinde kuşku yok. Şeylerin arasındaki iç ilişkiden söz ediyor. Yüzünü Yaratıcı'ya dönmüş birer ikon olarak şeyler... Beylikler dönemi Kur'an yazmalarının derkenar süslemelerindeki gibi. İlhanlı, Sasani ve Bizans etkilerini de taşıyan Selçuklu yarısoyut figürel tasvirlerindeki, Ken Russel'ın Tommy, Tarkovsky'nin Kurban ve Nostalghia Kurosava'nın Düşler filmlerinde, Özkul Eren'in Kanal 7'de yayınlanan Esma zikrindeki gibi... Bu bize yeni bir resim kültürünün, resim-ahlak bağlamının üretebileceği görüntü dilinin yepyeni bir televizyon formatının düşlenmesinde kıvılcım yakabilir.

            Televizyon ve Kutsal derken netameli bir bağlama yol açacak çağrışımlar yaptığımın farkındayım. "Ses ve Resim" demek daha yerinde olabilirdi belki. Başlık ne olursa olsun, İslam maneviyatından üretilebilecek sahih bir televizyon formatına ilişkin son günlerde zihnime üşüşen çağrışımları toparlamak ve bu aracın doğası/uyruğu üzerinde kafa yoranları da zihinsel bir hazırlığa itmek emelindeyim.

            Her öğreti özgül bir sözlük getirmiştir. Zihni alışkanlıkları itibariyle geleneksel televizyon ortamına kodlanmış müslümanlar, bu kazizeyi gözardı ederek işe koyuldular. Öteden beri elitizmle ilişkisi olmamasına rağmen elitist yakınmalara maruz kalan televizyonu, Mc Luhan'ın mecazla metaforu karıştıran iddiası dışında herhangi bir mihengi vurmayı düşünmeyenler, şikayet ve yakınmalarını boşa çıkarırcasına yürürlükteki formata "İslami içeriği" doldurmayı yeğlediler. Bu reçeteci tavrın maneviyatın çoraklaşması dışında herhangi bir açıklaması olabileceğini sanmıyorum. Kendilerini fıkhi ya da ahlaki ilkelerin "kısıtladığı" nı iddia eden yarı sanatçılara aynı ahlaki haliyle çevrili olmasına rağmen dünyanın en güzel şiirlerini yazan Hafız'ı, Molla Cami'yi, Mevlana'yı Karatay medresesinde sergilenen çini süslemeleri hatırlatmayı ise gereksiz addediyorum.

            Sanırım sadece sinema ve televizyon için bir "göre"miz olmayışına bakarak mazur görebiliriz onları. Bu dağınık satırlar gerek sinema gibi teknolojik bir sanatın gerekse bir ibret/hikmet perdesi olarak kurgulanabilecek televizyonun kutsal kaynağımızdan çıkarılabilecek ipuçlarıyla bir "göre" ye kavuşturulup kavuşturulamayacağı sorusuna cevap arıyor. Sinema gibi televizyonun da kendisine İslam maneviyatında fenomenolojik dayanaklar bulabilir mi? Bu tartışmalı soruyu sormamız gerekiyor. Rüya Sineması adıyla kitaplaşan yazılarımda sinema-rüya bağlamını deşmeye ve bu iki olgu arasındaki metafizik ilgileri tartışmaya çalışmıştım. Zaman Gazetesindeki İletişim Yazıları'nda da televizyon-kutsallık bağlamını çözümlemeye çalışıyorum. Bunun fikri spekülasyondan öteye geçemeyeceğini söyleyenlere katılmıyor değilim. Lakin Özkul Eren'in Kanal 7'de geçen Ramazan'da yayınlanan Esma-ül Hüsna zikrini seyredince umudum pekişti. Geçenlerde seyrettiğim Nostalghia bu umudu daha da güçlendirdi. Bediüzzaman'ın "kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yoktur" yargısına sımsıkı sarılmış olan zihnim bu izi sürmenin ve İslam maneviyatından yeşerebilecek bir görsel formatın ipuçları aramanın gereğini gösterdi.

            İslam maneviyatının görsel tezahürleri üzerinde düşünürken sorunun bozundurulmuş da olsa görüntüyü kullanan bir araç olarak televizyona taalluk eden boyutlarını düşünmeden geçemiyorum. Televizyon İslam maneviyatına yabancı bir toplumsal kültürde ortaya çıkmıştır. Hat, minyatür, tezhip ve ebru gibi illüstrasyonlar ve şiir gibi kaim bir dil ne ölçüde kutsal geleneğimizden neşet etmişse, sinema ve televizyon da o ölçüde kutsal içeriğe yabancı bir dünyada filizlenmiştir. Sinemayla televizyonu birlikte zikretmem ayniyet içerdiklerinden değil. Televizyon sadece odaksız oluşundan değil enformasyon denilen entipüften bir içerik aktardığından ve metafizik konular da dahil ele aldığı her sorunu gerçeklikten soyması ve eğlenceli bir malzemeye dönüştürmesi, günlük yaşamımızdaki işlevleri bakımından sinemadan oldukça farklı bir dile sahip.

            Sormamız gereken şu aslında: Yürürlükteki televizyon diliyle İslam’ın içerdiği perspektifleri ne ölçüde kullanabiliriz? Buna bağlı olarak şu soruları üretmemiz de mümkün: Referansı kutsal olmayan bir araçla kutsal içeriği nasıl aktarabileceğiz? Kendi geleneğimizden neşet edecek bir televizyon ortamı hangi ahlaki/yayın ilkelerini önceler? Nasıl bir formata sahiptir?

            Sanırım sorunun odağında bu sorular da yer alıyor. Gayriahlaki bir ortamda İslami alanda kalarak siyaset üretmenin içerdiği sorunları bu alana da taşıyabiliriz. Dini felsefi içeriğinden boşaltılarak yürürlükteki politik kuralların netameli çerçevesine sığıştırmak nasıl bir vehamet içeriyorsa sinema, televizyon, radyo ve gazete gibi modern iletim aygıtlarıyla "İslami yayıncılık" yapmaya kalkışmak da benzer bir çözümsüzlük içeriyor. Sorunun yumuşak karnını gözardı ederek sağlıklı bir yere varılabileceğine ihtimal vermiyorum. Televizyonu bir eğlence aracı olarak kullanan seyirciye aracın doğasını yeniden kurgulamayı ve kodlamayı hedeflemeyen kolaycı yaklaşımların fenalık ettiğini düşünüyorum. Suçlayıcı ve sorunu çözümsüzlüğe itici tutumumdan kendim de rahatsızım. Fakat şunu bir kez daha ifade etmek durumundayım: Mevcut televizyon dilini esas alarak insanları "malumat" düzeyini aşmayan İslami heyecan ve malzemeyle meşgul edenlerin tutumu İslam maneviyatında kendisine bir karşılık bulamaz. İslami araçlar vahyin iç özelliklerini yansıtır. Hüseyin Nasr'ın ifadesiyle, "İslamda iç hayatı anlamak, İlahi güzelliğin hem sanat hem de tabiat üzerindeki etkisine değinilmediği zaman eksik kalır. İslami sanat teşkil dünyasıyla uğraşsa bile tüm özgün kutsal sanatlar gibi iç yaşama açılan bir kapıdır. Güzellik iyiliğin iç boyutudur ve bizi ona içkin halde bulunan gerçekliğe götürür. Aşkın boyuttan yoksun bir uygarlığın ürettiği araçla İslami içeriği aktarabilmek için öncelikle bir zihinsel putkıranlığa girişmek ve bu iletişim ortamını yeniden tanımlamak zorundayız. İslam sanatı hem biçim hem ruh olarak "İlahi Kelime"yle yakından ilgilidir diyen Nasr'ın belirlemesinden hareket edersek sorunun bir boyutunu açabiliriz. İlahi Kelime, Hıristiyanlıktaki gibi bir insanın ikonolojisiyle değil doğrudan söz olarak vahyedilmiştir bu nedenle kutsal sanat kendisi logos olan bir insanın ikonoğrafisiyle değil Kutsal Kitab'ın harf ve seslerinin tezahürüyle ilgilenir. Televizyonun kullandığı görüntü böylesi bir sakıncayla karşı karşıya.

            Doğu ve batıdaki resim kültürünün ilkelerini gözönüne almadan görsel formlara ilişkin tutarlı bir yaklaşım sağlamak kolay olmasa gerek. İbn Abbas'ın bir ressama, "ağaçların ve ruhu olmayan şeylerin resmini yapmayı öğütlediğini" hatırlayınız. İzzetbegoviç'in yorumuyla, İslam sanatı insanı değil insan bedeninin tasvirini yasaklıyor. Begoviç, İslam sanatının surete karşı tavrını estetik bir ilkenin teyidi olarak görüyor. Kutsal sanat dini alanda bütün antropomorfik imajları dışlıyor ve insana tümüyle kendisi olma yolunda yardım ediyor. Begoviç şöyle diyor: İslam sanatı bütünüyle insanın kendi esas kıymetini anlamasına yardım edecek bir ortam oluşturmayı amaçlıyor. Bu yüzden son derece nisbi, geçici nitelikte de olsa put olabilecek herşeyi reddediyor. Allah'ın görünmeyen "huzur"uyla insan arasında hiçbirşey bulunmayacaktır. Suretlerden mahrum bir görsel sanat soyutlamalarla dolu bir duygu kabıdır. Müslüman için dindışı dünya diye birşey yoktur. Hiçbirşey Allah'ın iradesi dışına çıkamaz ve hiçbir ortam dindışı değildir. Müslüman açısından dünyevi sanat aynı zamanda kutsaldır. İslam sanatının olağanüstülüğü, tevazu ve dünyeviliği kutsallıkla meczetmesi ve Allah'ın mahluku olmasından kaynaklanan bir kıymete sahip olmasıdır. Onunla yeni tanışan biri için İslam’ın kutsal sanatı bir duygusal oyun ve coşku olarak görülürse de o aynı zamanda derin bir fizikötesi hakikati sembolize eder. Onun masum duygusallığı yüce bir maneviliği çağırmaktadır. Onun hedonizmi bütün zevklerin kıymetsizliğini göstermektedir. Onun tevazuu Allah'ın yarattıklarının güzelliklerine söylenmiş gizli bir övgüdür. Ve onun ölçülü geometrisi, simetrisi düzeni ve uyumu bir hakikati anlatmaktadır ki o bu evrene ait değildir. İslami gelenekte insan salt bir et ve enerji yığını olarak değil, bir homo intellectus olarak alınmaktadır. İslam sanatı insan bedeninin insanın tek sembolü olduğunu reddederken soyut tasviri, lisanı (hat-kaligrafi) ve geometrisiyle insanın nihai sembolünü ifadelendirmektedir. Begoviç'in yorumunda berraklaşan boyutuyla soyut/sembolik dil, görsel formların tümüne şamil bir ilkeden, (tevhid/birlik) neşet etmektedir. İnsanın bedeninden çok ruhunu ifadelendirmeyi teşvik eden İslam sanatı özellikle minyatürde görüldüğü üzere deformasyon, stilizasyon ve soyutlamayı esas alır.

            İslam sanatının grafik özerklik alanına televizyonu da taşıyabiliriz. Sinemada Tarkovsky'nin fazla görüntü kullanmasının nedenini hatırlayalım. İnsanları televizyonla birlikte görüntünün çoğaldığı ve meşrulaştırdığına inandıran bir sahtekar (McLuhan) ortaya çıktığını söyleyen Godard da Tarkovsky gibi televizyonun sahte gerçeklik üretmesini çok sayıda resim kullanmayla ilişkilendiriyordu. Kurban yönetmeni bunun tümüyle karşısına çıkıyor ve görüntünün uzun süre perdede tutulması gereğine işaret ediyordu. Böylece doğallık sağlanacak, gerçek manipüle edilmeyecekti. Filmlerinde doğal zamana koşut bir filimsel zaman oluşturan Tarkovsky'nin bu tutumu İslam maneviyatının televizyon ortamında dışlaştırmayı amaçlayanlara bir ipucu verebilir sanıyorum. Grafik özerkliğe dönersek... Kur'an, "ve in min şey in illa yüsebbihu bi hamdihi" (Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin ve O'na hamdetmesin)'nin anlam dünyasını hayatımızın tüm alanlarına yaymamızı buyurur. Bu yüzden dindışı bir alan yoktur. Doğrudan dini olmayan her eylemimiz bu bilinçle kutsal bir anlam kazanır. Kullandığımız herşey bir ikondur. Biz de ikonik bir varoluşsal duruşa sahibiz. Kendimize bakan bir, Yaratıcımıza dönük sayısız yüzümüz var. Buradan ikonik/idolatrik ayrımına gönderme yapabilir ve televizyonda resmin ikonik bir işlev içerisinde kullanılması gereğine işaret edebiliriz. İnsanın tapınma eğilimi gösterdiği her nesne puttur. Onun tasviri yasaklanmıştır. Resim burada etik bir dile sahiptir. Ünsal Oskay'ın ilginç belirlemesini hatırlatmakta yarar görüyorum: Televizyonun gerçekliği bilişsel olarak kavranmakta en umutsuz iletişim aracı olduğunu söylemekle kalmıyor, şimdiye dek rastladığım en dişe dokunur yargıyı, ikonolojiye ilişkin bir göndermeyle pekiştiriyor: İzleyici için ancak etik içinde kalındıkça açımlanabilen bir kodlamaya dayanan ikonolojik bir iletişim aracı. Ancak ahlaki ölçüler içinde kalındıkça açımlanabilen bu aracın doğasının, resim kültürümüz açısından ciddi bir sorun ürettiğinde kuşku yok. Sadece tüketim ilkesinin baskısı altında oluşu, odaksız ve popülist oluşu, çalışanlarını niteliksiz şartlarda üretmeye zorlayışı, sadece kişiselliğe ve hikmete uzak oluşu değil, kullandığı ve seçtiği malzemenin kaliteleri bakımından da çözümsüzlük içeren bir dile sahip televizyon. İnsanların düşünmeye değil eğlenmeye eğilimli kuvvetlerini kullanıyor. Bu bakımdan görüntüleme mantığı açısından etik içinde kalınarak açımlanabiliyor. Bu yüzden "gerçek anlamda tefekkürü olmayan" toplumlar için tehlikeli olabiliyor. Bizi irfana ve hikmete ulaştırmak şöyle dursun, muhayyilemizi dumura uğratıyor, duygularımızı törpülüyor ve donduruyor. Televizyonun etkileri birkaç satırla anlatılamayacak denli karmaşık, biliyorum. Bizim gibi otokolonizatör ülkelerde her yeniliğin kötü bir kopyası yapıldığından ve bunun en vahim örneklerini televizyonlarda gözlediğimizden her an değişiveren bir iletişim ortamında neyin hangi ilkeyle ilintili olduğunu kavramak da güç. Fakat şunu iyi biliyorum: Canlı resmi olan yere melek girmiyor. İkon değil idol olarak kurgulanmış her tasvir bizi ruhun genişliğinden nefsin kasavetine çekiyor. Meleği kaçırtan figürel tasvirin ya olumsuz veya zırvalarla dolu bir içerik uğruna sürekli kullanıldığı bir ortam televizyon. Ahlaki alanda televizyonculuk yapmaya kalkışanların bu çekinceyi yedeklerine almaya çağırıyorum. Kuşkusuz objektif baktığı her şeyi kodluyor. Evrensel bir kodlama yeteneğine sahip. Nasıl olduğundan çok nasıl olması gerektiğini tesbit eden bir objektif. Nesnel olmayan, olamayan... Üstelik görüntülemeyle bitmiyor herşey. Televizyonun bir boyutunu ele veren kurgu işlemi devreye giriyor. Televizyonun kurgusal drama üreten dili montaj masasında kıvamını buluyor. Müzik, efekt ve seslendirmeyle artık tüketilmeğe hazır spekülatif bir gerçeklik. On dakikada bir bas bas bağıran fragmanlarla, kerameti kendinden menkul anonslarla  "hiper gerçek"i tüketime sunabilirsiniz...

            Karşısında doyumsuz bir edilgenlikten sıyrılmamızda nasıl televizyonun dramatik kalıplarını kırmak ve onu Karagöz gibi göstermeci bir ibret/hikmet perdesi haline getirmek önkoşulsa, odaksızlığa karşı çıkacak her yolu denemek de zorunlu gözüküyor. Televizyon doğası gereği bir konuya odaklanamıyor. Bir süre oluşturduğunuz duyarlığı reklam arasıyla dağıtabiliyorsunuz. "Dini" programın akabinde dansöz görüntüsüyle başlayan bir müzik programı yayına girebiliyor. Bunun illüzyonu kırmak bakımından önemli bir işleve sahip olduğunu düşünebiliriz. Fakat ilüzyonla birlikte iletilmeğe çalıştığı muhtevayı da berheva edebiliyor. Suya yazı yazmak, kumdan kaleler kurmak gibi birşey. Bu ezeli sorunu aşmak imkansız görünmekle birlikte bizi en azından konu odaklı bir televizyon rüyası görmekten alıkoyamıyor. Eğer bireysel bir tutum alışla televizyonu tümüyle yürürlükten kaldırmamız -Pasolini'nin çözüm önerisi böyle- mümkün olmayacaksa  -ki mümkün değil- ne onunla ne de onsuz olabildiğimiz bu ucubeyi mistik bir ilhamla dönüştürmek, İslam'a özgü bir ortam, bir dil üretmek için öncelikle odaklı bir televizyon formatı üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Soyut gerçeklikleri aktarmanın bir yolunu bulabiliriz. -Tarkovsky, Kurosava, Bergman gibi yönetmenler sinemada bunu başardılar.- Gerçekliğin bozundurulmadan aktarılmasına elverir bir iletim dili bulabiliriz. Dramatik öğelerden yalıtabiliriz. Lakin odaklı bir hale getirmek sanıldığı gibi kolay değil. İşe tür sınırlamasıyla başlayabiliriz sanırım. Türdeş programcılık, televizyonun odaksız diline karşı sağlıklı itiraz olabilir. Televizyonda felsefi sorunların aktarılamayacağını savlayan iletişimbilimcilere katılmakla birlikte, derdimizin bundan ibaret olmadığı ihtirazi kaydını da düşünürsek, "hikemi bir içeriğin" aktarılmasına müsait bir televizyon dilinin kutsal geleneğimizden istihrac edilebileceği umudunu taşıyorum. Herşeyin tüketim nesnesine dönüştürüldüğü günümüz iletişim ortamında, kainatı binlerce birlik perdesiyle bir gül gibi sarmalamış olan Yaratıcı'nın kader kalemiyle çizdiği o sonsuz imgeye gözümüzü dikelim. "Varlığın yüreğine sessizce, derinlemesine inelim, simgelere eğilelim." Dünyayı değiştirmenin yolunun nefsini değiştirmekten geçtiğini unutmayalım. Bu kesret dünyasında birlik sahiline taşınalım. Bir dış ahenk yaratabilmemiz için içimize, içimizdeki tevhid kıyısına yanaşmamız gerektiğini aklımızdan bir an olsun çıkarmayalım. Herşeyin o asli noktaya, o odağa bağlı olduğunu unutmayalım. Claudel'in ifadeleriyle söylersek, varlık bir mecazdır, bir mektuptur, Yaratıcı'nın tekvini kelamıdır. Varlığın yüreğinde Allah'ı birleyen ritim vurmaktadır. Dünya bize kendi yokluğunu, ama bir başkasının tam deyimi ile Yaratıcı'sının varlığını alçakgönüllülükle, coşkuyla anlatan bir metindir. Her zerre bir ikondur, O'na yönelmiştir. Kendini işaret eden bir boyutu varsa O'na dönük sayısız niteliği vardır. Bu mecazi hayatta tarfetülaynda gelir, şimşek gibi çakar, bir iz bırakır ve gider. Yaktığı ışıkta okunan mektup, Allah'ın güzel isimleridir. Varlık bir imandır, bir harftir. Ötekiyle birleşerek hem kendi varoluş anlamını hem de İsm'in sonsuz imkanlarını ifşa eder. O yalnızca bir metin değildir, yazardır aynı zamanda. Ölü bir harf değil canlı bir düşüncedir. Bir safsata değil, bize herşeyin önceden vazedildiği bir kelamdır. Positinos et Propositions I'de Claudel, "Kainat bir kitaptır" der. Kendi bilinmezlikleri içinde onu ancak bir aynadaymışçasına görebiliriz. Dünya koca bir kitaptır. Kendi içinden ve dışından yazılmış koca bir kitap. Ve yine biliyoruz ki, görülebilir şeyler bize, görülmezlerle ilgili bilgi aktarmak üzere yaratılmıştır. Onları yalnızca görmek için değil, inceleyebilmek, onlardan birşeyler öğrenebilmek için özen göstermek zorundayız. Baudrillard'ı şaşkına çeviren karmaşa, kendisine Yaratıcı'nın bağışladığı mecazdan habersiz nasıl çözülebilir? Medyanın batıni şifresi varlığın yüreğindeki ritme katılmadan nasıl açımlanabilir? Bir panik çemberinden söz ediliyor. Araç mesaja dönüşüyor ve üretilen sahte gerçeklikler yalancı bir imge halinde insana geri dönüyor. Kesretten geliyor, insanı yeniden kesretin boğucu dalgalarına fırlatıyor. Varlıktaki İsm'i okuyamıyor. Denizin yüzeyindeki yanıp yanıp sönen kabarcıklara bakıp hepsinde bir güneş gizlendiğini sanıyor. Gözünü göğe çevirip Sonsuz Güneş'i göremiyor. Her kabarcığın, gözünü O'na raptettiğinden habersiz. Celal ve Cemal isimlerinin sonsuz çevrimlerinden bağımsız bir medya ortam oluşturma şansı yok müslümanların. Garaudy'nin belirlemesini hatırlıyorum: İkon, yani Allah'a işaret eden bir nesne, bir heykel, taş, resim ile O'na ulaşmamıza engel olan, hatta onun yerini alan idol'ü karıştırmamak gerekir. Çağdaş İslam sanatı arabeskin hareket yönünü  -burada arabeski bir nesnenin çevre çizgisi degil de, bir hareketin deveranı olduğunu düşünelim- sadık kalabilir. Herşeyin Allah'a doğru giden hareket üzerinde odaklaşan camilerin dışında, Allah'ın varlığına götürecek nesnelerin dinamik bir şekilde taklid edilmemesi için sebep yoktur. Bugün üslupta idolatri (putperestlik) değil de, ikonik (mecazi) diye adlandırabileceğimiz bir hareketin yani bizi nesneden Tanrıya doğru götüren bir hareket olan çizginin dinamik düşüncesini ihtiva edecek bir işaret teorisi üzerinde bir modern resim üretebileceğine inanıyorum. Kutsal sanat mecazidir. Çünkü herşey mecazidir. Her varlık bir mecazdır. Nedir mecaz? İster benzetme ister ilgi olarak bir sözcüğün gerçek anlamında kullanılması, bir başka anlama işaret edici olması. Bu bakımdan insan da bir elçidir. Haber elçisi. Resulullah'tan sonra vahiy bitmiştir fakat haber rüyayla devam etmektedir. Sahih rüya. Rüya Sineması'na beni ulaştıran düşünce buradan uç vermişti. Odaklı bir televizyon hülyasına da buradan kalkarak varıyorum. Odaklı, herkesin hukukunu gözeten, sahih bir televizyon ortamına. Hakikat'ten neşet edecek bir televizyon da bir elçi olacaktır. Bizi güzelliğe, iyiliğe ve ona içkin olan Hakikat'e götürecektir. Bu üç katman içkin haldedir. Nasr bunu çözümlerken hüsnün ihsandan, ihsanınsa hakikatten neşet ettiğini belirtir. Tüm iyilik ve güzellikler O'ndan, O'nun binbir İsm'inden gelir. Burçlarımıza Esmaülhüsna, birbirini çevreleyen haleler şeklinde doğar. Bediüzzaman, "iman, bir hüsn-ü mücerred ve münezzehtir" der. Güzellik derken hüsn-ü mücerred'i kastediyorum. Varlığın özündeki güzelliği. Esmaülhüsnanın varlık katlarındaki tecellileriyle çiçeklenen güzelliği. Allah vacibülvücuttur. O'nun varolmasıyla kainat vücut bulmuştur. O'nun güzel isimleriyle sever ve acı çekeriz. O'nun Latif ve Kerim isimleriyle. Dünyanın yüklendiği işlev budur. Bu yüzden sonsuz simgelerle kuşatılmışız. Bilincimizde, bilinçaltımızda ve bilinçdışımızda simgeler kaynamasının gizi de buradadır. Her varlığın bir simgesi vardır. Bu sadece tabiatta saf halde bulunan güzellik değil, aynı zamanda her an başkalaşan kalbimizde, kalb-i selimimizde bir gülün kat kat çevrilmesi gibi sayısız güzelliği içindir. İnsandaki gizemin kaynağı da odur. İnsanların gizemli olduğunu farkedince yüreğimizden dilimize dökülen sözcükler, şiir, mesel, öykü, sinema, müzik, resim şeklini giyer. Televizyonu da bu bağlama taşıyabiliriz. Asli gerçeğimize işaret edici kelimelere ulaşmadan kutsalla bağı olan bir televizyon ortamına ulaşamayız. Vıele Griffin bu yüzden günün ve gecenin saatleriyle içiçe giren, durmaksızın yenilenen, dalga ve ateş gibi bitip tükenmez ve değişken olan, sonsuz bir lirizmle zenginleşen güçlü bir toprak gibi verimli, gizem gibi derin ve tadına doyulmaz, çevik ve kılıktan kılığa giren bir tutkudan söz eder. Sonsuz davranışlardan oluşan bir devinim tutkusu. Sevinçli ya da üzüntülü, sayısız başkalaşımların güzellik kazandırdığı hayat tutkusunun ta kendisi. Bu isimlerin titreşimidir. İnsan bir fanustur ve yüreğinde yanan inanç ışığuyla yüzeyindeki İlahi isimler okunabilir. Baudrillard'ın "bizler de ekranız" ifadesinin negatif kopyasından söz etmiyorum. O'nun gözlerini kamaştıran kaosun Birlik ilkesine rücu edilerek düzenlenebileceğine inandığımı belirtmek istiyorum. Gerçekte baştanberi birer ekrandık biz. Postmodern dönemde gerçeğin tüketildiği, manipüle edildiği, bozundurulduğu, sinema filminde oyuncunun yaşadığı ruh göçüne benzer ruhsal deprem yaşayan seyircinin gerçek adına ne varsa zihninde alabora edildiğini kaotik bir ortamın elinden tutulup kaldırılması gereğine işaret ediyorum. Bu bakımdan esma merkezli bir kainat anlayışının sahih bir iletişim kavrayışına imkan verebileceğini düşünüyorum. Bir fanus gibi insanın yüreğini ışıtan inancın medya sorunlarıyla alude zihinlere duruluk, berraklık ve saydamlık getireceğini sanıyorum. Küfr'ün örtmek anlamını düşününce ve insanın yüzeyindeki İsimlerin bu örtüyle karardığını gözönüne alınca televizyonun ikonik bir dile sahip olması halinde bizi ne türden sürprizlerin beklediğini tahayyül edebiliyorum. İnsanı nihil'in karanlığına atan çağdaş medya, "hiçbirşey yoktur ki Onu tesbih etmesin" Hakikatiyle yeniden kurgulanmalıdır. Herşey O'na dönük bir ima, bir nişan bir işarettir. Herşeyin işari bir anlam taşıdığını düşünmek, varlığın gerçeğini, evrenin varoluş gerçeğini Allah'ın İsimlerine uzatır. Velilerin, "hakiki hakaik-i eşya Esma-yı İlahiyyedir, eşyanın mahiyeti o hakikatlerin gölgeleridir" deyişi bundandır. Ruhun ve evrenin tüm çizgileri, tüm girinti ve çıkıntıları, tüm uyum ve güven dolu imgeleri Hikmet pergeliyle çiziliyor. Kainat resmi İhsan ve İnayet'ten geliyor. Herşeyin gerisinde bir Hüsün ve Ziynet kasdı var. Tabiatı sahih bir alan olarak kendisine kılavuz edinen ilkçağ sanatçısı gerçek bir dünyaya gönderme yapıyordu. Kutsal referanslarını tümüyle yitiren postmodern mediumlar kaos üretiyor. Sahih bir gönderme alanına sahipken, her tür mediumda imge gerçeklik olarak yer alıyordu. Sun ve İnayet kainatın katlarındaki güzelliği, gülümseyen çehre olarak resmediyordu. İhsan anlamına Lütuf ve Kerem anlamı katıyordu. Bu şimdi de aynen cereyan ediyor. Bu deverandan ayrılan biziz. Kendisini tanıtmak ve sevdirmek Merhamet ve Nimet iradesinden süzülür. Acımak ve şefkat etmek... Bu katmanda Cemal ve Kemal sıfatlarına ulaşıyoruz. Güzellik ve Aşk'ı doğuran bu sıfatlardır. Bunlar hem Aşk hem de Hüsündüler. Hüsün ve Aşkın birleşmesi bu sırdandır. Cemal, kendini sever ve göstermek ister. Kendisi mecaz olan her varlık Latif ve Kerim isimlerini zikreder. Ve gize bir ayna olur. Latif ve Kerim isimlerinin arkasında Vehud ve Maruf isimleri okunur. Binlerce birlik perdesine sarılı, sonsuz bir çevrim içinde Münim ve Rahim isimlerine ulaşırız. Oradan Hannan ve Rahman isimlerine kavuşur. Ve Cemil'in hem sevgi hem de güzellik anlamına taşınırız. Alim, Hakim, Mukaddir ve Musavvir... varlık katları birbiri içinde sarılı perdelerdir ve her perdede Esmaülhüsnanın birisi tecelli etmektedir. Bu kainat tasavvuru sanatçının tıpkı Musa'nın (as) sığındığı dağ gibi kendisine gerçek ve emin bir sığınak düşüncesi sunuyor. Zamansallığı aşmak, herşeyin ve herkesin üstünde ışıklara bürünmek ve ışıl ışıl zihinlerde gezinmek. Evrenin görünürlüğünün ötesinde fenomenlerin içyüzüne süzülmek. Varlığın yüreğine sızmak. Tüm bu imgeleri çöze çöze varoluşun anlamını buluyoruz.

            Medyanın birincil kodlarını da ikincil kodlarını da bu kavrayıştan, bu sözlükten ve bu duyarlıktan hareket ederek oluşturamadıkça, sütun, mikrofon  ve ekranı bu tasavvurun verili ortam içinde kalarak atılımcı bir rüzgar estirebileceğimize inanmıyorum. Bediüzzaman'ın, Süleyman (as) peygamberin, Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya dek yanına getirtme mucizesiyle ilgili yorumuna "dinin aklileştirilmesi" deyip geçmekle sorun çözülmüyor. Sorunun çözümsüz bir doğaya sahip olduğunu papağan gibi tekrarlamak da bir anlam ifade etmiyor. İslami sembolleri yeniden üretirken Bediüzzaman'ın tıpkı Moğol ve Anadolu Müslümanlarına Ahmed Yesevilerin yaptığı gibi dini ve dindışı sözlüğü bir arada kullanması amaçsız değildi. Geleneğin yırtılmasıyla ortaya çıkan sorunları aşarken Bediüzzaman bir köprü ödevi görmüş ve İslam’ın özgül sembolizmini yeniden üretirken modern zamanlarda ortaya çıkan sembolleri de kullanmıştı. Geleneksel kodları yeni kuşaklara iletirken müteradif sembollerin biraraya geldiği bir sözlük üretmişti. Üstad'ın radyo, televizyon ve sinema gibi teknolojik burjuva uygarlığının ürettiği araçlara yaklaşımı NİYET ve NAZAR kavramlarında ifadesini bulan bir ötegerçek kavrayışından besleniyor. İnsan insanın Kurjujur'un karanlık dehlizlerinde anlam yitirmektense, varlık bir mecaz, bir ikondur, herşeyin gerçek yüzü Yaratıcı'sına dönüktür'ün zenginliğine dalıyor. O'nun namı ve hesabına eşyayı kullanmanın halife-i ruy-i zeminlik anlamına geldiğini söylüyor. Gaflet nazarı... Emirdağ Çiçeği'nde, Hüve Nüktesi'nde gerçeklik kavrayışında herşeyi özerk akıl ekseninde kurgulamak hülyalarıyla kıvranan, gele gele anlamsızlığa vurguda karar kılan postmodern sanatçıya, kainatın samedani bir kitap olduğunu hatırlatıyor. Öyle bir kitap ki, harfleri, sözcükleri, işaretleri hep O'nu anlatmak üzere biraraya geliyor. Kendi başına bir anlam ifade etmeyen, biraraya geldiğinde mana kazanan harf gibi. Varlığın ikonik niteliğini deşifre ediyor. Yeryüzünü bir vahşet ve hüzünevi değil, Rabbani bir ülke biçiminde tasvir ediyor. Tam burada sinema perdesi açılıyor: Firak ve zevalde yuvarlanan varlığın yüreğine sızıyor. Hüve Nüktesi'nde ise. "ses ve görüntü ileten hava, İlahi İradenin bir arşı" olarak tanımlanıyor. Rüzgarın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan Hüve lafzındaki havada küçücük mikyasta bütün dünyada mevcut telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralleri, ahize ve taşıyıcıları bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin. Veyahut Hüve'deki havanın herbir parçasının herbir zerresi bütün telefoncular, telgrafçılar, radyocular kadar manevi şahsiyet ve kabiliyetleri bulunsun. Ve onların dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin. İşte bu fikri seyahatimde hava alemini temaşa ve o unsurun sayfalarını mütalaa ederken bu mücmel hakikati aynelyakin gördüm.

            Televizyonun en somut sonucunun zihnimize soyutlamalar sokması değil, kalbimize bazı sahte mitler, mitik kişilikler ve sahte gerçeklikler yerleştirmesi olduğunu biliyoruz. İnsanları nasıl eğlendirerek gelir sağlayacaklarının derdindeki televizyonlar, bugün trajik durum üretmekte şeytani birer tuzağa dönüşmüştür. Televizyon bu nitelikleriyle şiddet davet ediyor, onu besliyor ve ondan besleniyor. "Kan dökücü" insanın bir boyutu ekrandan yansıyor. Haber de dramatik bir kurguyla sunuluyor. Cinayetler, kazalar, intiharlar, dramatik gerilime elverir herşey televizyona konu ediliyor. Çeçen savaşçılarının vapur kaçırma eyleminde bunu bir kez daha gözlemiştik. Medya Dünyası'nda belirtildiği gibi televizyon her olayı yassılaştırarak sunuyor. Hayale dayalı yapımların çoğalması şaşırtıcı değil. Seyircinin zaaflarına sesleniyor, onu kullanıyor ve boşluğu derinleştiriyor. Boşluk burada hep olumsuz nitelikleriyle tanımlanıyor. Nihil'in olumsuz içerikle tanımlanması sonucu televizyonlar "aylık saat" oluşturmakla kalmıyor bunu raiting çılgınlığıyla takas etmek için akla gelmedik yollara başvuruyor. Peki televizyon neyin yerini alıyor? Televizyon birşeyin yerini almıyor bence. Kendine hayatımızda vazgeçilmezmiş görünen bir yer oluşturmağa çalışıyor. Maneviyatı fakirleşmiş bir topluma seslenirken fazla yorulmuyor. Burada bazı kanallardaki kimi lokal yayınları bağlamdışı tuttuğumuzu belirtmeliyim. Lakin onların da geleneksel televizyon kalıplarından tümüyle soyutlanamayacaklarını aksine başarılı olmanın yolunun buradan geçtiğine inandıklarını da belirtmek durumundayım. Gerçi Kanal 7'deki Esmaülhüsna zikrinin, Şarkılar Seni Söyler'in, Nabi Avcı'nın hazırlayıp sunduğu 360 derecenin geleneksel televizyon formatına aykırı bir dil üretmeye çalıştığında kuşku yok. Fakat bu lokal başarıyı protipin tümüne yaymak ne ölçüde vaki olabilir, tartışmalı bir husus. Esma zikrinin bu yapımlar arasında televizyon-kutsallık bağlamı açısından önemli olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Ramazan ayında yayımlanan bu nefis filmin bence en önemli niteliği İslam maneviyatına özgü bir resim kültürüne yaslanmasıydı. Orada eylem-düşünce bütünlüğü gerçekleşiyordu. Ne "şimdi" ve "bugün" yansıtılmak ne de somut gerçekliklere ayna tutulmak isteniyordu. Bir akıma kapılmış gibi seyrediyorduk. Gözlerimize ekrandan, ekrandaki İlahi isimlerden yani "yazı" ve "ses" ten ışık düşüyordu. en-Nur/el-Kelime ilişkisini açımlarken Nasr'ın İslam’ın ses ve harf olarak vahyedilmiş olduğuna vurgu koyuyordu. Kanal 7'nin yayımladığı Esma zikrinde bu gerçek yansıyordu. Görüntüyü duyguymuş gibi algılıyordum seyrederken. Gözlerimi ekrana çekiyor, bir zikir mahalline dönüşen beyaz camın zerreleriyle birlikte İlahi İsimleri okuyorum. İsimleri yüreğime vuran ışıkla okuyorum. Gece bir denizin sessizliğinden gibi geliyor... es-Sabır, er-Rahman, er-Rahim... Fonda zikir efektleri. Nesnelerin gölgesi. Dünyanın gerçek görüntüsü. Bir sevgi ve şefkat dünyası. Parçaları koptukça bütünleniyor. Denizin yüzeyindeki ışıklar gibi yanıp sönüyor. Güneş'in sesleri. Manevi hayatımızın en değerli desteği. İşte diyorum, kendisi logos olan insanın ikonoğrafisi değil, bize vahyedilen İlahi kelimenin görüntüsü. Televizyon ortamında ancak böylesi bir ibadet rüzgarı estirilebilir. İslam maneviyatının buharlaştığı hem aracı hem seyirciyi hem mesajı belirlediği bir yapım. Burada dramatik ve trajik hiçbir parazit yok. Ne kurgusal gerçeklik ne lüks bir kategori... Görüntü başka birşeyin resmiymiş gibi değil. Görüntü burada gerçek gizlerini kuşanıyor. Zaman kristalize oluyor. Bast ve tayy'a benzer bir halle seyirci zikre başlıyor. Allah'ın isimlerini zikrediyor beyazcamın parçacıkları. İftara yakın bir anın en merhametli en feyizli anında ekrandan yansıyan görsel kelime bize yepyeni bir ikonolojinin belirtilerini ilham ediyor. Nicedir toplumsal kirlerin aktığı ekrandan Esma'nın feyzi akıyor.

            Popüler olanın nitelikli, nitelikli olanın popüler olamayacağı aşikar. Sinema popüler sanatlardan biriydi. Köklü bir sinema geleneğine sahip ülkelerde televizyonu besleyen önemli bir kaynak aynı zamanda. Bu sebepten olsa gerek teleroman denilen ve özellikle Latin Amerika kökenli bir drama oluştu. Televizyonun doğasını ve uyruğunu ele veren yapımların çoğu bu sabunköpüğü dramatik filmlerin söylemine yatkın. Haber yapımlarında da benzer bir ifade kendisini gösterdi. Kanal D'nin abartılı bir biçimde kullandığı kurgusal dramatik kalıp Gerçek'in bir türlü haberleşemediği iletişim ortamını Baudrillard'ı doğrularcasına iyice dönüştürdü. Yaygın olarak "malumat" biraz zorlanırsa "bilgi" aktarabilen doğası gereği "hikmet" in aktarımına elvermeyen televizyon hayatın kendisi değil kuşkusuz. onun kitlesel modernleşmeye olan katkısını da düşününce hem tüketim hem de genel seyirciye seslenme ilkesi bakımından yeniden üretilmesi gerektiğini savunuyorum. Nefislere değil ruhlara seslenen bir televizyon yayıncılığı... Herkesin hukukunu gözetecek ahlaki bir iletişim ortamı. Bunu söylerken aslında bireyin topluma değil toplumun bireye ihtiyacı olduğunu söylemiş oluyorum. Televizyonu bir hülya makinesi olmaktan çıkarabilmemiz için bu gerekli kanaatindeyim. Siyasi ve ekonomik çıkarlara değil insanın ruhsal imkanlarına hizmet edecek bir ekran. Televizyon aracılığıyla bireyde merhameti koruma isteğini koruyabilmemiz bu sayede gerçekleşebilecektir. Bu dilekleri ifade ederken henüz televizyonun doğasını ürettiği çetin sorulara sarih cevaplar geliştirememiş olduğumuzu da söylemem gerekiyor. Gerçeği oyunmuş gibi algılamaya alışmış zihinlerin bu türden akıl yürütmeleri metafizik spekülasyon olarak yorumlamamaları mümkün. Bunun da yadırganacak bir yanı yok. Fakat modern ve postmodern bağlamlarda kalarak sahih cevaplar üretebileceğimizi sanmıyorum. Sorularıma bu yüzden olsa gerek Esslin ya da Baudrillard'dan değil Bediüzzaman'dan, Nasr'dan, Esmaülhüsna yorumlarından cevap arıyorum.

 

RADYO VE TELEVİZYON DİNİ VE MİLLİ AÇIDAN NE KAZANDIRDI?

Abdullah CEYHAN

DİB. Dini Yay. D. Başkanı

            Radyo ve televizyon medyanın en etkili iki üyesidir. Etki sahaları diğer medya türlerine göre daha çabuk ve tez olmaktadır. Dolayısıyla dünya medyası ile ülkemiz radyo ve televizyonunun etkileşimi de aynı oranda süratlidir. Kuvvetli ya da güçlü ülkelerin medyası, zayıf ve fakir ülkeler üzerinde ister istemez hegemanya kurabilmektedir. Ahlak dejenerasyonu da kültür emperyalizmi de bu yolla enjekte edilmektedir.

            Son elli yılda dünya, eski elli yıla göre en az bin kere daha küçülmüşse bunun sebebi medyadır. Küçülen dünyanın daha çok küçülmeye takati kalmamıştır. Tıpkı bu durum atom çekirdeğinin parçalanamayacak kadar küçülmesi ve patlamaya hazır hale gelmesini çağrıştırmaktadır. Elbette dünyanın da bir sonu vardır. Sondan önceki alametler teker teker zuhûr etmektedir.

            Aletler iş yapmak, faydalı işlerde kullanmak için yapılırlar. Ama zararlı fiiller içinde de aletlerin var olduğunu inkar edemeyiz. Bunun için alet ve edevata ruhsuz olmalarına rağmen ruh vermek zorundayız. Bugün medya cansız ve ruhsuzdur. Beyni alınmış güvercin gibi uçmaktadır. Güvercinin ya beyni alınmamalı veya gelişigüzel uçurulmamalıdır.

İlk Radyo ve Televizyonumuz

           Ülkemizde ilk defa radyo 1928 yılında, televizyon ise 1963'te yayın yapmaya başlamıştır. İlk yayınlar halkın dikkatini ve ilgisini çekmiş, her yeniliğe karşı gibi gösterilen halkımız fazla bir tepki göstermemiştir. Dolayısıyla radyo adedi kısa sürede artmış, radyosuz köy, hatta ev kalmamıştır.

            Radyo başlangıçta haber dinleme ve müzik dinleme aracı olarak düşünülmüş, halk da bu düşünce doğrultusunda şartlandırılmıştır. Başka birşey isteme arzusunun önü böylece kesilmiştir. Televizyon da bundan daha farklı değildir. Önceleri sınırlı yayın alanı olan televizyonumuz bugün uydu aracılığı ile dünyanın dört bir yanına yayın yapmaktadır. Önceleri siyahbeyaz olan televizyon şimdi tamamen renklenmiştir. Ancak renk körlerinin adedi çoğalmıştır.

            Radyo da televizyon da ilk zamanlarda ve aydınlar arasında güven telkin eden araçlar olarak algılandı. Halk ise beklemede idi. Ama dinlemeyi ve seyretmeyi de ihmal etmedi. Hatta yanık ezgi ve türkülerle, milli hisleri kamçılayan konuşma ve marşları dinleyince ağladı. Çok duygulandı ama o halk, bir şeyler daha istiyordu. Yetkililerde ise çıt yoktu. Uzun süre halkın genel arzuları sorulmadı.

            Nihayet yine bu iki medya üyesi radyo ve televizyon, donmuş düşünceleri az da olsa çözmüştü. Halk artık istek ve arzularını dile getirmeye başladı. Yetkililere "Bize göre yayın yapın. " dedi. ancak radyo yayınına başlayalı 6 yıl, televizyon kurulalı yirmibeş yıl geçmişti. Eğitici, öğretici, dini, ahlaki ve kültürel konular medyamızda yer almaya başlamıştı. Bizim halkımız çok kadirşinastır. Az şeye de sevinebilir. Halkımız yapılan bu jeste çok sevinmişti. Dini ve milli konuşmaları can kulağı ile dinliyor, radyo ve televizyonda okunan Kur'an-ı Kerim'den dolayı ağlıyordu. Bir yandan da "Allah, devlete millete zeval vermesin", "Devlet adamlarımızı başımızdan eksik etmesin" diye dua ediyorlardı.

Bugünkü Medya

            Günümüzde radyolar çoğaldı. televizyonlar çeşitlendi. Devlet radyo ve televizyonları yanısıra özel radyo ve televizyonların da adedi arttı. Ancak hiçbirşey değişmedi. Ses aynı ses, dekor aynı dekor. Tipler aynı, işlenen konular ruhsuz. Sahne ışıkları göz bozucu. Görüntüler bize çok az benziyor. Kuvvetli ve güçlü devletlerin yansıması ile kendimizi görmeye çalışıyoruz.

            Radyo ve televizyonların çoğalmasıyla bir hayalimiz daha suya düşmek üzeredir. Düşünüyorduk ki, rekabetler neticesinde güzel ve güzellikler çoğalacak. Aksine yıkım süratlenmiştir. Kötülüklerde yarış başlamıştır. Zira kötü emsal olunca, iyiler de kötüleşebiliyorlar. "Bardağın yarısı su ile dolu" demeye kendimizi zorluyoruz. Peşinden "iyiler hiç yok mu?" sorusunu kendimize soruyoruz. Elbette var. Var olmak mecburiyetinde.

Yayınların Etkileri

            Kuşkusuz medya, insanlar üzerinde en etkili adeta yaptırım gücü olan unsurların başında gelir. Zira hem göze hem de kulağa hitap etmektedir. Yeni doğan çocuk bile gördüklerinden etkilenmektedir. Karşımızdaki ekranda herşey herkesin gözü önünde cereyan etmekte, karşımızdaki ile karşı karşıya gelmekteyiz. Bu bakımdan tesir altında kalmamak mümkün değildir.

            O halde bu alet niçin hayırda ve iyilikte kullanılmasın? Buna engel birşey görmüyorum. Galiba bizler yanlış üstüne yanlış yapıyoruz. Niçin mi?

            Düğmesi elimizde olmasına rağmen çeviremiyoruz. Milletimizin genel arzusunu bilmemize rağmen onun isteği doğrultusunda propagandalar yapmıyoruz. En etkili vasıta olduğunu bilmemize rağmen eğitim ve öğretim için kullanmıyoruz. Hepimiz şikayet ediyor fakat çaresini düşünmüyoruz.

            Olumsuz yayınların insanımız üzerinde yaptığı tahribat şüphesiz çok büyüktür. Biz millet olarak çok seyretmeyi ve çok dinlemeyi seven bir milletiz. Okuma ve araştırmada ise sıkıntı duyuyoruz.

            Radyo ve televizyonlarda yapılan yayınların insanlar üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olduğu, onları yönlendirdiği muhakkaktır. Bu bakımdan tesir sahası insan olan bu yayınlardan dolayı belirteceğim şu menfilikleri gözardı edemeyiz.

            Okuma ve yazma alışkanlıkları azalmaktadır.

            Özenti artmakta, insanlar bencilleşmektedir.

            Misafirlik müessesesi ortadan kalkmak üzeredir.

            Vurucu, kırıcı, dalavereci yeni bir nesil yetişmektedir.

            Karşılıklı sevgi ve saygı yok olmaya yüztutmuştur.

            Vurdumduymaz  ve idealsiz toplum oluşmaktadır.

            Kazancın, haram ya da helal olması noktasından farketmezliği meşrulaşmaktadır.

            Giyim-kuşam ve konuşmalarda bozulmalar meydana gelmektedir.

            İffet ve haya mefhumları kalkmak üzeredir.

            Ülke ve vatan sevgisi fantazi olarak algılanmaya başlanmak üzeredir.

            Mukaddes ve mübarek bilinen mefhumlar küçümsenmektedir.

            Kişiliksiz nesiller yetişmektedir.

            Bütün bu sayılanlar elbette sırf kötü yayınlardan dolayı olan ve olmakta olan şeyler değillerdir. Ekonomik, sosyal pekçok sebep, bu sayılan olumsuzlukları davet eden faktörlerdir. Bu sebeplerden birisi de ruhsuz. bize uymayan yayınlardır. Şiddeti çağıran filmler, cinayet ve hırsızlıkları konu edinen programlar ister istemez gençleri etkilemektedir. Menfaati telkin eden konuşmalar menfaatçiliği, saygı ve sevgiyi hiçe sayan programlar saygısızlığı, mukaddes mefhumlarla alay eden konuları gündeme getiren programlar mübarek ve mukaddes tanımazlığı, haya ve iffet duyguları hiçe sayılan yapımlar hayasızlık ve iffetsizliği doğuracaktır.

            Ayrıca din ehil kişilerce anlatılmadığı, din adamları tahkir edildiği takdirde, insanlar ya yanlış şeylere inanacak veya din adamlarına güvenmeyen nesiller yetişecektir. Keza, örf-adet ve kültürümüz iyi tanıtılmadığı takdirde yabancı kültürlerin tesiri altında kalmak kaçınılmaz olacaktır.

Neler Yapılabilir?

            Her şeyden önce, radyo ve televizyonlardaki programlar yerli ve öz malımız olmalıdır. Kendi halkımız ele alınıp, bizzat kendisi sahnelenmelidir.

            Yayınlardaki monotonluk kaldırılmalı, kalite yükseltilmelidir.

            Din ve ahlak programları çoğaltılarak, ehil ve konunun uzmanlarına hazırlattırılmalı, ehil kimselere konu emanet edilmelidir.

            Din ve ahlak programlarının yayınlar içerisindeki oranı en az batı seviyesine yani %3, %5'lere çıkarılmalıdır.

            Devlet Radyo ve Televizyonu diğer radyo ve özel televizyonlara rehberlik yaparak, koordinatör görevini üstlenmelidir.

            Yurtdışı yayınlarda daha hassas davranılarak ülkenin tanıtımında ve milletimizin kültürünün özendirilmesinde etkili kılınmalıdır.

            Bilhassa dini konularda Diyanet İşleri Başkanlığı ile koordineli çalışılmalı, ve yardım alınmalıdır.

            Dini programlar canlı olarak ve spor müsabakaları gibi heyecan verici nitelikte gerçekleştirilmelidir.

Diyanet ve Medya

            Diyanet İşleri Başkanlığı, "Toplumu din konusunda aydınlatma" görevi ile yükümlü bir devlet kurumudur. Diyanet İşleri Başkanlığı bu yasal görevi, süreli, basılı, sesli ve görüntülü yayınlarıyla yerine getirmektedir. Ayrıca ilgili personeli ile de vaaz ve irşat yoluyla bu vazifeyi ifa etmektedir.

            Kuruluş tarihi olan 3 Mart 1924 tarihinden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı çeşitli eserler bastırmış, süreli yayın yapmış ve yapmaktadır. 1987 tarihi itibariyle de sesli ve görüntülü yayın yapmaya başlamıştır. Bu yayınlar başlangıçta teyp kasetleri halinde ilahi, dini musiki, vaaz ve Kur'an-ı Kerim ayetlerinden oluşmakta idi. 1990'dan itibaren çizgi film, dini musiki klipleri şeklinde yapılmış ve pekçok kanalda gösterime sunulmuştur. Sesli ve görüntülü yayın-yapım çalışmalarımız devam etmektedir.

            Şüphesiz Başkanlığın bu alanda yaptıkları kafi değildir. Arzumuz ve bütün halkımızın arzusu, Diyanet İşleri Başkanlığının bir radyo ve televizyona sahip olması idi. Maalesef bu gerçekleştirilemedi. Sebebi ise, kanun ve mevzuatların imkan vermemesidir. Özel Radyo ve Televizyon Kanunu, hiçbir kamu kurum ve kuruluşuna, vakıf ve derneklere bu imkanı vermemektedir. Buna rağmen Başkanlığımız çalışmalarını sürdürmüş, Devlet Televizyonunda bir kanalın tahsisi ya da saat tahsisi konusunda kanun teklifi değişikliği götürmüş fakat henüz olumlu gelişme sağlanamamıştır.

            Sonuç itibariyle:

            Çağımızda medyanın önemi gün geçtikçe artmaktadır. Medyanın hitap ettiği unsur ise insandır. İnsanların eğitim ve öğretiminde bu güç iyi kullanılmalıdır.

            İyi kullanılmayan medyanın fayda yerine zarar getireceği artık bütün dünyaca bilinmektedir. Maksat insanı eğitmek, onu yararlı bir unsur olarak yetiştirmek olduğuna göre, ne yapıp yapıp bu sihirli kutuyu düzene sokmak zorunda olduğumuzu bir kere daha ifade etmek istiyorum.

            Radyo ve televizyonların insanımıza kazandırdığı en önemli şey, onların dünya hakkında yanlış da olsa bilgi sahibi olmalarıdır. Kaybettikleri ise daha çoktur.

            Gönül istiyor ki bu önemli güç her sahada rehber olacak iyi bir öğretmen yapılabilsin. Dini ve milli bütünlüğümüzün sigortası haline gelecek şekilde yeniden düzenlenebilsin.

DİNÎ YAYINCILIKTAKİ ANLAYIŞ FARKLILIKLARI

Muhsin METE

Yönetmen

            Teknolojiyle insanların, hangi düzlemler içerisinde uyumlu yaşayabileceği sorusuna cevap aramamız gerekir.

            Kültür ve medeniyet anlayışımızla bağdaşmayan, yeni bir kültürel ürünü yani yeni anlamıyla kitle kültürünü, kitle kültürü de beraberinde evrensel bir dili getiriyor.

            Genel bir seyirci ve izleyicinin idrakini zorlamayan, genel geçerli ve herkese hitap eden bir dil içerisinde, birtakım malûmatlar verme dışında, bu aletleri özel olarak kullanabilmemiz mümkün olamıyor.

            Biz milli yayıncılık olarak neler yapıyoruz, şu ana kadar yapılanlar müşahhas bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.

            Biz yayıncıların içinde yaşadıkları problemleri izah etmesi biraz zor oluyor.

            TRT'den başlayıp, diğer kanallarda da devam eden bir dini yayıncılık anlayışı var karşımızda.

            TRT'de başlangıçta radyo ve televizyonla benimsetilen, diğer televizyonların bir kısmı tarafından da kullanılan dini yayıncılık anlayışının gerçekte din ile bağdaştırılması mümkün değil.

            Aslında bu din dışı birşey, bu durum oradakilerin anlayış farklılıklarından kaynaklanmaktadır.

            Din konusunu dini olmayan bir düzlem içerisinde ele alıyorlar. Aslında hayatın kendisi dinden ibarettir. Siz şimdi hayatı alıp, bir başka düzlemde onu yalıtıp, belli şeyleri vermeye kalktığınızda siz dini değil dinin çarpıtılmış, bozulmuş, değiştirilmiş ve kendi özünden uzaklaşmış bir halini sunuyorsunuz. Bunu TRT'de öteden beri gördük.

            Ben şimdi bununla ilgili, ahkam kesme kabilinden değil, bizzat TRT'nin kendi ortaya koyduğu şeylerden örnek vermek istiyorum.

            Biliyorsunuz TRT televizyon yayınları 1968'de başladı. 1968'de  yayınlar başladığında sınırlı da olsa bu dini yayınlar vardı. Bu dini yayınları da din üzerine yazdığı kitaplardan tanıdığımız Turan Dursun hazırlıyordu. Bu yayınlar ve içeriği Turan Dursun'un koyduğu ölçüler üzerinde devam etti. Burada önemli olan şahıslar değil, bu ne amaçla ve ne şekilde yapılıyor. Bu hususu TRT'nin kendi yayınından bir örnekle size açıklamaya çalışayım. 1970 yılında hazırlanan Plan ve Taslak Araştırma Raporu’ndan aktarıyorum.

            Dini yayınlarımız hususunda bizim önümüzde iki gerçek bulunmaktadır. 1. Çok geniş bir kitlenin dinine bağlılığı, 2. Anayasanın laiklik ve vicdan özgürlüğü ile tolerans kuralını koyan, ne bağnaz ne demokratik davranışlara yer veren, ne de vicdan hürriyetini inanç ve ibadet serbestliğini kısıtlamaya giden tutumu. Bana göre dini inançlara karşı yayın yapmanın bahis konusu olmadığı meydandadır. Din konularında hiç yayın yapmamak da mümkündür. Ancak gerek şimdiye kadar yapılagelmiş ve alışılagelmiş olması, gerekse bu yöndeki ısrarlı istekler herhalde bu konularda da, belli ölçülere göre yayın yapmamız gerekliliğini sürdürecektir.

            TRT'nin temel görevi, kitleye ulaşmak, kitle eğilimini sağlamak olduğuna göre. bu görevi yapabilmesi için halktan kopmuş duruma düşmemesi, halkın din problemlerine hiç yer vermeyen, dinsiz radyo televizyon imajını yaratmaması, dinlenme ve sevilme şansı yönünden de zorunludur sanıyoruz. Bu halde dini yayınlarda gözetilecek ilkeler şunlar olmalıdır:

            Dinin modern, laik ahlakla da bağlaşabilen sosyal ahlak kesimlerine de yer vererek, mümkün olduğu kadar akıl dışı, çağ dışı doğmatizmle ilgili konuları işlememek.

            Hurafeci, geriletici, istismara elverişli konulara elvermemek, mümkün olduğu ölçüde, ısındırıcı, yaklaştırıcı, düşündürücü, ikna edici bir ölçüde bunların zararlarını anlatmak. Bu rapor aslında TRT'nin ne yapmak istediğini çok açık seçik ortaya koyuyor. Bu raporu bildikten sonra yapılan yayınları bile seyretmeye hiç gerek kalmıyor.

            Bu rapor, böyle sadece rapor olmakla kalmadı. TRT'nin her yıl çalışmakta olduğu genel yayın planlamalarına esas teşkil etti. Genel yayın planlarında bu durum şöyle vaazediliyor; Programlar öncelikle anayasanın, laiklik din ve vicdan hürriyeti esaslarına, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olmak, milli birlik ve bütünlüğümüzü güçlendirici, hayata dönük, çağdaş medeniyet anlayışına ve ilmi düşünceye uygun bir şekilde yapılacaktır diye yorumlanmaktadır.

            Şimdi burada biz, bir din programıyla veya mesajla karşı karşıya değiliz. Nedir karşı karşıya kaldığımız: Atatürk ilke ve inkılaplarını müslüman dediğimiz seyircilerimize benimsetmede dini programları bir araç olarak kullanmak. Biz bu programları hep böyle gördük. O kitleye siz, dini programlar vasıtasıyla, dinin saptırılmış çarpıtılmış yanını, bu öyle bir daraltılmış yandır ki dinin bırakın ibadetlerini, muamelatı akaide ilişkin birçok husus bu programlarda kesinlikle yer almaktadır. Bu husus sadece TRT ile sınırlanan birşey değildir. Özel televizyonlarda da bunun aynı içerikteki değişik örneklerini gördük.

            Bunun en çarpıcı örneği, özel televizyonlardan TGRT'deki Huzura Doğru programında olmuştur. Bu TGRT'nin hazırladığı Huzura Doğru adlı programlar, TRT'nin dini yayınlarının bir versiyonu olmuştur.

            Seküler bir anlayışla, TV yayınlarının bütününden farklı, dini olan ile la dini olanın ayrıştığı, tabiri caizse İsa'nın hakkını İsa'ya, Sezar'ın hakkını Sezar'a veren yayıncılık tavrı herşeyden evvel İslam’la bağdaşmaz. Türkiye Gazetesi’nin orta sayfalarını televizyona taşımaksa televizyon yayıncılığına uygun düşmez.

            Televizyonun dili ve anlatım teknikleriyle hiç ünsiyet keşfetmemiş ilahiyatçıların camide vaaz edercesine gerçekleştirdikleri programlar, keyfiyet bakımından TRT'ninkilerin geliştirilmiş bir devamı oldular.

            Mevlidler ve Ramazan programlarında da ayniyet farkedilmektedir. Fark, bir başka yanlış olan din büyükleriyle ilgili filmlerde ortaya çıkmıştır.  Böylesi filmler TRT'nin yayın ilkesiyle bağdaşmazken, sinemapografik özelliklere de ters düşmektedir.

            Netice itibariyle bir zamanlar TGRT'nin en flaş programı olan Huzura Doğru programının yayın saati önce 21 ve 22 lere itilmiş, daha sonra sabah 05:30'a alınmıştır.

            TGRT artık huzur veren bir televizyon değil, çok sesli ve çok renkli bir televizyon olmuştur. X TV ve Mesaj TV'nin dini yayınları TRT'den farklılıklar arzetse de, farklı bir dil ve anlayış, uygulama ve kavrama bakımından yetersiz kalmaktadır. Bu konuda Kanal 7 TRT'nin hiç tesirinde kalmayıp farklı bir tarz geliştirerek diğerlerinden ayrılmaktadır. Mesela dini yayınların en fazla olduğu perşembe günü 20:10'da mukabele, 20:35'de din ve eylem, 21:15'de İstanbul Tekkeleri, 4:15'de Huzur Sokakları gibi değişik tür ve programlar yayınlayarak, dinin olabildiğince farklı tezahürlerini su yüzüne çıkarmaktadır. Bu yaklaşım yeterli değilse de doğrudur. Aslolan din programları yayınlamak değil, dini bütün açılımlarıyla dikkate alan, mihenk taşı din olan bir yayın anlayışını benimsemek ve televizyonun kendi dili ve anlatım teknikleriyle bunu uygulayabilmektir. Yani dini vaaz edilen değil, yaşanan bir olgu olarak algılayabilmektir. Yaşamadığımızı yansıtmamız mümkün değildir. 

MİLLİ AÇIDAN TELEVİZYONUN STRATEJİK BOYUTU

Dr. Lütfü ŞAHSUVAROĞLU

T.Y.B. Eski Başkanı, Yayıncı-Yazar

            Televizyon günümüzün en önemli cihazlarından birisidir. Hepimizin adeta evine girmiş, aileden bir fert olmuş, adeta bir canlı gibi hayatımıza nüfuz etmiştir. Teknolojinin getirmiş olduğu en önemli hadiselerden birisidir.

            Ve biz özellikle son zamanlarda, medya diye isimlendirilen televizyon aygıtının oluşturduğu bir atmosferi teneffüs etmek, yaşamak, onunla şekillenmek zorunda bırakılmışız. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, islami medya diye bir kavram da teşekkül ettirildi.

            Abdulkadir Demircan'ın sunuşunun içerisindeki, özellikle islami telkin boyutu dikkatimi çok çekti. Tabii konu dini ve milli açıdan televizyon olduğu taktirde telkininde elbette ki böylesi en önemli telkin aracı kullanılarak yapılması gayet uygun düşer.

            Fakat nedense öyle bir noktaya geldik ki islami cemaatler günümüzün en medyatik toplumları oldular. O kadar açıldılar ki, acaba bu açılma ile hangi müslümanlığı anlatmaya çalışıyorlar.

            Öyle okyanuslara kulaç atmaya başladılar ki, okyanusların ortasında yönlerini, pusulasını herşeyini kaybetmiş durumdalar. Düşmanın silahıyla silahlanınız kutsi sözünde olduğu gibi, bizim de bu bakımdan donanmamız gerekiyordu. Fakat iş o hale getirildi ki, adeta islami medya, islami telkin ya da islami eğitim sisteminin amaç unsuru haline gelmeye başladı.

            Geleneksel olan bir takım toplumsal dinamiklerimiz, müesseselerimiz maalesef unutuldu. Bir şeyh ve mürid ilişkisi, bir medrese eğitimi, bir inziva kültürü, bir halk eğitimi gibi bir insan yüzünün bütün iç hatlarıyla birbirini algılaması şeklindeki geleneksel tavrımız ortadan kalktı.

            Bizim için bütün güçler, makyaj altında ekrana taşınmış yüzlerden ibaretti. Bu bakımdan bu hikayeyi fazla önemsememenizi diliyorum. Yani televizyon elbette ki günümüzün en önemli silahlarından birisidir, bu sihah laiki vechile kullanıldığı takdirde, en azından diğer silahlar mertebesindedir. Ama bu silahı elde ederken, bunun ne zaman nereye atış yapacağını da çok iyi bilmemiz, tartmamız gerekmektedir.

            Zaman zaman, içini barutlarla doldurduğumuz bu silah, namlusunda bir takım yanlış yönlerin ortaya çıkarılmasıyla, namlu içinde patlama tehlikesi de taşımaktadır.

            Nitekim bu patlamaları şöyle geçmişe dönük tahlil ederseniz bulursunuz. O bakımdan geleneksel yapımızda, tarihi birikimlerimizde, toplumsal dinamiklerimiz ve müesseselerimizin yaşatılması bakımından bir idamenin öncelikle ortaya konulması gerekmektedir. Sırf teknolojinin son harikasını alarak, buna kendi benliğimizi nakşederek hayırlı bir iş yapacağımızı zannetmek gafletten ibarettir. Çünkü araçlar aynı zamanda amaçların bir yansımasıdır. Araçlarla amaçların ilişkisi söz konusudur ve bu çerçevede amaçları da belirleyicidir. Siz amacınıza giderken kullandığınız araçları inkar edemezsiniz, o araçların kimliğini özünü muhtevasını derinliğini mutlaka kendi ölçüleriniz içinde tartmanız gerekmektedir.